İçinde bulunduğumuz son 20 yıl, bir insan hakkı olarak kişilerin ve toplulukların çevre hakkını hukuksal olarak tanıma, hakkın kullanım ve uygulama yöntemlerini belirleme zamanı olarak kabul edilmektedir. Yeni bir insan hakkı olarak son yıllarda uluslararası belge ve anayasalara giren ve çevre korumanın en etkili ve önemli hukuksal aracını oluşturan çevre hakkı, çevre hukukunun, ulusal alanda olduğu kadar, uluslararası alanda da ortaya çıkan bir görüntüsüdür. Çevrenin ve insan yaşamının korunmasına ilişkin bir hakkın tanınması, son 20-30 yılda duyarlı bir düşünce olarak ortaya çıkmıştır. Geleneksel insan hakları araçları ile önlenemeyen çevreye yönelik ihlâllerin aşılmasında çevre hakkı, insan haklarında evrimi sağlayan önemli bir özellikli hak türü olarak ortaya çıkmıştır.
Bilindiği üzere çevre hakkının dile getirildiği ilk toplantı Stockholm Konferansı olmuştur. Birleşmiş Milletler Teşkilâtı’nın 5-16 Haziran 1972 tarihleri arasında Stockholm’de gerçekleştirildiği “İnsan Çevresi Konferansı”na 100’den fazla ülke temsilcisi katılmıştır.
Konferansın en önemli amacı ve hedefi; her ülkenin çevreye karşı sorumluluğunu kabul etmesi, insanın yeryüzündeki varlığını sürdürebilmesinin esas koşulu olduğu noktasında birleşilmesidir. Konferans sonucunda ise, gelişmekte olan ülkeleri, kalkınırken çevre sorunlarının ortaya çıkmasını önlemeye yöneltmenin, zengin ve yoksul ülkeler arasındaki ayrımlar giderilmedikçe çevre koşullarının iyileştirilmesinde önemli bir ilerleme kaydedilemeyeceğinin ve kalkınmanın çevreyi korumakla çelişen bir tarafının olmadığının önemine varılmış ve bu düşünceler kabul edilmiştir.
Stockholm Konferansı’nda kabul edilen Bildiri’nin ilk maddesinde “İnsan, onurlu ve iyi bir yaşam sürmeye olanak veren nitelikli bir çevrede, özgürlük, eşitlik ve yeterli yaşam koşulları temel hakkına sahiptir” ilkesi yer almıştır. Bu ilkenin önemi, ilk kez bir bildiride sağlıklı bir çevrede yaşama hakkının ifade edilmesidir. Söz konusu Bildiri, yasal açıdan bağlayıcı olmamakla birlikte hukukî bir öneme sahiptir.
Stockholm Konferansı’nda ilk kez kabul edilen “çevre hakkı” çevrenin “herkesin ortak varlığı” olduğu temeline dayalı “eşitlik” ilkesinde yükselen bir haktır. Bu hakla ulaşılmak istenen, doğayı sömürü değil, uyum temelinde bugünkü ve gelecek kuşaklar için yaşamaya elverişli kılarak herkesin ondan eşit yararlanması hedefidir. Çevre hakkı ile diğer haklar arasında görülen çatışmalar, çevre hakkının, yani insanın varolma ve yaşamını sürdürme hakkının yararına dengelenmelidir. Çünkü “çevre hakkı genel çıkarları özel çıkarların önüne geçirmiştir.” İnsan haklarının evrimi de bu yönde bir eğilim göstermektedir.
I. “Çevre Hakkı” ve Üçüncü Kuşak Haklar
İnsanlar arasındaki dayanışmayı gerçekleştirmek ve ortak değerlerin dayanışma yoluyla korunması, geliştirilmesi amacıyla UNESCO (Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü) yeni insan hakları oluşturma çabası içine girmiştir. Bu çabalar sonucu, barış hakkı, gelişme hakkı, halkların kendi kaderini belirleme (self-determinasyon) hakkı ve çevre hakkının da içinde bulunduğu “dayanışma hakları” üçüncü kuşak haklar olarak belirlenmiştir. Dayanışma haklarının kaynaklandığı sorunlar, “tüm insanlığın yanyana geldiği takdirde çözebileceği, yoksa tek tek insanların yada ülkelerin üstesinden gelemeyeceği sorunları” oluşturmaktadır.
Çevre hakkı, diğer dayanışma hakları gibi belirli bir topluluk halinde yaşam anlayışını dile getirir. Toplumsal yaşama katılanların tümünün çabalarını birleştirmesiyle gerçekleşebilir. Dayanışma hakları, insanlar arasındaki dayanışma ve birlikte hareket etmeyi geliştirmeye yönelik olup İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi'nin idealini gerçekleştirmeyi de doğal olarak amaçlamaktadır. Çevre hakkı sahipleri, çevrelerindeki “olumsuz” etkilerden korunma, “olumlu” etkileri de isteme olanağına sahiptirler.
Çevre sorunlarının çözümü ve çevrenin korunup geliştirilmesindeki “ortak yarar“ nedeniyle “halkın katılımı” konusu özel önem taşımaktadır. Bu katılım yalnızca bireylerin çevreyi kirletmeme gibi bir takım yasaklara uyma şeklindeki tutumla değil, aynı zamanda katılımın en ileri ve en etkili yolu olan aktif tavır takınmakla da gerçekleşebilir.
Çevre sorunlarında önleyici nitelikteki idarî faaliyetler açısından katılımın önemi, bu sorunların karmaşık ve çok yönlü niteliğinin daha iyi ve objektif biçimde ortaya konulabilmesini ve buna ilişkin saptanacak önlemlerin daha tutarlı ve etkin olmasını sağlayacak olmasından kaynaklanmaktadır.
Klâsik demokrasinin bireylere tanımış olduğu genel seçimlerde “oy kullanma hakkı” ile sınırlı bir katılımın yanısıra, bireyleri yönetim sürecine katma olgusu, yeni sosyal ihtiyaçlar doğrultusunda ortaya çıkmaktadır.
Türkiye’de karar alma sürecinin herhangi bir aşamasına “halkın katılımını” sağlayacak mekanizmalar henüz benimsenmemiş ve kurumsallaştırılamamıştır. Katılımı sağlayacak bu mekanizmalar öncelikle, sağlık, çevre, eğitim, kültür politikalarının oluşumunda bir eksiklik yaratmaktadır. Çevre yönetiminin kimi noktalarında sınırlı da olsa bazı “katılım süreçleri”ne yer verilse de gerçek ve tam bir katılımdan bahsedebilmek imkânı bulunmamaktadır.
Örneğin Çevresel Etki Değerlendirmesi sürecine, Mahallî Çevre Kurullarına, Çevre ve Ormancılık Şuralarına halkın katılımı için sınırlı olanaklar tanınmıştır.
Katılımın gerçekten işlevsel olabilmesi, birçok sosyal, ekonomik, kültürel ve siyasal koşulun birarada bulunabilmesine bağlıdır. Türkiye’de ise bu koşullar, yurttaşların “çevre yönetimi mekanizmaları”na işlevsel biçimde katılımlarını sağlayacak yeterlikte değildir. Ailede, okulda, işyerinde egemen olan ilişki biçimleri katılımı kısıtlayıcı, buyurucu egemenliğin kullanımı şeklinde ortaya çıkmaktadır.
III. ULUSAL BELGELERDE ÇEVRE HAKKI
1982 Anayasasının, “Sağlık Hizmetleri ve Çevrenin Korunması” başlığı ile 56. maddesinde düzenlenen Çevre Hakkı, Anayasasının “Sosyal ve Ekonomik Haklar ve Ödevler” bölümünde yer almıştır.A– 1982 Anayasası’nda Çevre Hakkı
56. madde; “Herkes, sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir.
Çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek
Devletin ve vatandaşların ödevidir.” hükmünü getirmiştir. Bu hükümle, 1982
Anayasası, çevre hakkını oldukça geniş bir biçimde tanıyan anayasalar arasında
yer almıştır.
2. 1982 Anayasası’nın Çevreye İlişkin Diğer Hükümleri
Anayasa’nın çevreye ilişkin en önemli maddesi 56. madde olmakla birlikte, aşağıda görüleceği üzere, Anayasa’nın birçok maddesi ile çevreyi koruyucu hükümler getirilmiştir:
Anayasa’nın 35. maddesinde, herkesin mülkiyet ve miras haklarına sahip olduğu, ancak bu hakların kamu yararına sınırlanabileceği hükme bağlanmıştır.
Mülkiyet hakkını düzenleyen bu hüküm çevre hakkını düzenleyen 56. madde ile ele alındığında, karşı karşıya bulunan iki hak arasındaki dengenin “kamu yararı” ölçütü ile değerlendirilmesi halinde çevre hakkı yararına yorum çıkarılmasını gerektirmektedir. Kamu yararını gözeten çevre hakkına aykırı bir tarzda kullanılamayacak olan mülkiyet hakkının çevre hakkı yararına sınırlandırılabileceği yorumunun yapılması mümkündür.
Anayasa’nın, kamu yararına ilişkin hükümlerinde de çevreyi koruyucu maddeler mevcuttur. Bu çerçeve içinde 43. maddede, kıyıların, Devletin hüküm ve tasarrufu altında olduğu, deniz, göl ve akarsu kıyılarıyla, deniz ve göllerin kıyılarını çevreleyen sahil şeritlerinden yararlanmada öncelikle kamu yararının gözetileceği hükme bağlanmıştır.
44. maddede, toprağın verimli olarak işletilmesini koruma ve geliştirmede, erozyonla kaybedilmesini önleme veya yeterli toprağı bulunmayan çiftlikle uğraşan köylüye toprak sağlama görevi devlete verilmiştir. Aynı madde, çiftçiye toprak sağlanmasının, üretimin düşürülmesi, ormanların küçülmesi ve diğer toprak ve yeraltı servetlerinin azalması sonucunu doğuramaz; hükmünü getirerek, en önemli çevre değerlerimizden olan orman ve yeraltı servetlerimizi de koruma altına almak istemiştir.
Anayasa’nın 45. maddesi, bugün ülkemizin karşı karşıya kaldığı en önemli sorunlardan olan tarım topraklarının azalmasının önlenmesine ilişkindir. Bu maddeyle, Devlet tarım arazileri ile çayır ve mer’aların amaç dışı kullanılmasını ve tahribini önlemekle ve tarımsal üretim plânlaması ilkelerine uygun olarak bitkisel ve hayvansal üretimi artırmakla görevli kılınmıştır. Bu amaçla, Devletin tarım ve hayvancılıkla uğraşanların işletme araç ve gereçlerini ve diğer girdilerini sağlamasını kolaylaştırmasına ilişkin hüküm aynı maddede getirilmiştir.
Bilindiği gibi, ülkemizde toprak kullanımı ve beraberinde getirdiği sorunlar giderek önem kazanmaktadır. Bu sorunların en önemli sonuçlarından birisi de büyük ölçüdeki toprak kayıplarıdır. Bu hususta tarım arazilerinin yanlış kullanılmasından kaynaklanan erozyon, çoraklaşma gibi sorunların yanında, verimli tarım alanlarının kentsel ve endüstriyel tesislerle örtülmesi, açık maden kazıları ile tahribata uğraması ve çeşitli atıklarla kirlenmesi de önemli rol oynamaktadır. Bu önemli sorunları kapsayan Anayasa’nın söz konusu maddesi bu alanlarda çalışanların korunmasına da haklı olarak önem vermiştir. Ancak konuyla ilgili yasaların bir an önce çıkarılması gerekmektedir.
Konut hakkını düzenleyen Anayasa’nın 57. maddesi, Devlete, şehirlerin özelliklerini ve çevre şartlarını gözeten bir plânlama çerçevesinde, konut ihtiyacını karşılayacak tedbirleri alma ve toplu konut teşebbüslerini destekleme görevini vermiştir.
Bilindiği üzere, kentsel toprakların plânsız ve bazı çıkar gruplarına yarar sağlayacak plânlar ile gelişmesi de çevre sorunlarını artıran nedenlerdendir. Gelişmekte olan ülkelerde kentler, genellikle endüstrileşme, kentleşme sorunları ve bunların getirdiği nüfus yoğunluğu, hava, su ve toprak kirlilikleri ile plânsız olarak gelişmektedir. Nüfusu fazla olan kentlerde bu sorunlar giderek artmakta ve kentler yaşanamaz hale gelmektedir. Anayasa’nın bu maddesi plânlı bir kentleşme, çevre şartlarını gözeten bir plânlama ve plânlı konut politikasını düzenlemekte ve Devlete bu konuda yükümlülükler getirmektedir.
Anayasa’nın 63. maddesi, Devlet, tarih, kültür ve tabiat varlıklarının ve değerlerinin korunmasını sağlar, bu amaçla destekleyici ve teşvik edici tedbirleri alır, hükmünü getirmektedir. Bu hüküm doğrultusunda 1963 yılında yürürlüğe giren 2863 sayılı Kültür ve Doğa Varlıklarının Korunması Kanunu’nda, kültür varlığı, doğa varlığı ve sit kavramları ile koruma alanının tanımları yapılmış ve bu alanlarda izinsiz yapı yapılması yasaklanmıştır. Söz konusu yasa korunması gerekli olan taşınır ve taşınmaz kültür ve doğa varlıklarıyla ilgili tanımları yapmak, işlem ve etkileri düzenlemek ve bunlara ilişkin ilke ve uygulama kararlarını alacak örgütü kurmak amacını taşımaktadır.
Anayasa’nın 56. maddesinde yer alan çevre kavramı 63. maddede sözü edilen tarih, kültür ve tabiat varlıklarını da kapsayan geniş anlamda “çevre”dir.
Öte yandan Anayasa’nın malî ve ekonomik hükümleri düzenleyen dördüncü kısmında yer alan 168. maddede, tabiî servet ve kaynakların Devletin hüküm ve tasarrufu altında bulunduğu, bunların aranması ve işletilmesi hakkının Devlete ait olduğu düzenlenmiştir.
Ormanların korunması ve geliştirilmesine ilişkin 169. madde ise, “Devlet ormanların korunması ve sahalarının genişletilmesi için gerekli kanunları koyar ve tedbirleri alır. Yanan ormanların yerine yeni orman yetiştirilir, bu yerlerde başka çeşit tarım ve hayvancılık yapılamaz. Bütün ormanların gözetimi Devlete aittir” hükmünü getirmiştir.
168. ve 169 uncu maddeler, tabiî servet ve kaynakların ve bu servetlerin
en önemlisi olan ormanların korunmasında Anayasa’nın verdiği önemi vurgulamakta
ve bunların korunması görevini doğrudan Devlete verdiğini göstermektedir.
1982 Anayasasının çevre hakkında ilk kez düzenlemesinin ardından 9 Ağustos 1983 tarihinde 2872 sayılı Çevre Kanunu yürürlüğe girmiştir. Kanun’un amacı;
– Bütün vatandaşların ortak varlığı olan çevrenin korunması, iyileştirilmesi,
– Kırsal ve kentsel alanda arazinin ve doğal kaynakların en uygun şekilde kullanılması ve korunması,
– Su toprak ve hava kirlenmesinin önlenmesi,
– Ülkenin bitki ve hayvan varlığı ile doğal ve tarihsel zenginliklerinin korunarak, bugünkü ve gelecek kuşakların sağlık, uygarlık ve yaşam düzeyinin geliştirilmesi ve güvence altına alınması için yapılacak düzenlemeleri ve alınacak önlemleri ekonomik ve sosyal kalkınma hedefleriyle uyumlu olarak belirli hukukî ve teknik esaslara göre düzenlemek, olarak belirlenmiştir.
Bu maddede çevrenin “bütün vatandaşların ortak varlığı” olarak tanımlanması çevre hakkının herkesin hakkı olduğuna ilişkin ilkesidir. Ancak “herkes” yerine “vatandaş” kavramı yer almaktadır. Bu durumda Türkiye’de açılacak idarî davalarda, yasal çerçeve açısından dava hakkının en fazla Türk vatandaşlarına tanınabileceği sonucu çıkmaktadır. Kanun’da çevrenin korunmasından yararlanılacak özneler olarak “bugünkü ve gelecek kuşaklar”ın belirlenmiş olması, çevre hakkının “kuşaklararası” niteliğine uygun düşmektedir.
Çevre Kanunu ayrıntılı bir Kanun olmayıp, çerçeve kanun niteliğindedir. Bu nedenle düzenlediği konulardaki uygulamaları yönetmeliklere bırakmıştır. Şimdiye kadar çıkarılan yönetmelikler şunlardır:
– Çevre Kirliliğini Önleme Fonu Yönetmeliği,
– Hava Kalitesinin Korunması Yönetmeliği,
– Gürültü Kontrol Yönetmeliği,
– Su Kirliliği Kontrolü Yönetmeliği,
– Gemi ve Deniz Araçlarına Verilecek Cezalarda Suçun Tespiti ve Cezanın Kesilmesi Usulleri İle Kullanılacak Makbuzlara Dair Yönetmelik,
– Katı Atıkların Kontrolü Yönetmeliği,
– Çevresel Etki Değerlendirmesi Yönetmeliği,
– Tıbbî Atıkların Kontrolü Yönetmeliği,
– Zararlı Kimyasal Madde ve Ürünlerinin Kontrolü Yönetmeliği,
– Tehlikeli Atıkların Kontrolü Yönetmeliği.
2872 sayılı Çevre Kanunu “katılım” konusunda çeşitli hükümler getirmiştir. Kanun’un 1. maddesi, çevrenin “bütün vatandaşların ortak varlığı” olduğunu, 3. maddenin (a) bendi “çevrenin korunması ve çevre kirliliğinin önlenmesinin gerçek ve tüzel kişilerle vatandaşların görevi olduğunu” belirtmiştir.
Bu açıdan bir başka hüküm 30. maddede “İdarî Makamlara Başvurma” başlığı ile yer almıştır. Bu hüküm şöyledir: “Çevreyi kirleten veya bozan bir faaliyetten zarar gören veya haberdar olan gerçek ve tüzel kişiler idarî makamlara başvurarak bu faaliyetin durdurulmasını isteyebilirler.”
Madde metninden anlaşıldığı üzere çevrenin kirlenmesiyle herhangi bir çıkar ilişkisi olmayan ve sadece haberdar olanlara bile idarî makamlara başvurma hakkı tanınmıştır. Bu hüküm katılıma ilişkin önemli bir madde olup, idarî ve yargısal başvuru için dayanak teşkil etmektedir.
IV. Uluslararası Belgelerde Çevre ve Katılıma İlişkin Hükümler
Pek çok uluslararası belgede, “çevre ve katılım” ile ilgili hükümler yer almaktadır. Bu husus çevre hakkının katılım boyutuna uluslararası hukukta verilen önemin göstergesidir.
1972’de Stockholm’de düzenlenen Birleşmiş Milletler Çevre Konferansı’nda kabul edilen 97 sayılı kararda, devletler, çevrenin yönetim ve denetiminde kamunun katılımını kolaylaştırmaya çağrılmakta, bu amaçla bireylerin aktif katılımını teşvik edici yöntemleri geliştirmenin önemi vurgulanmaktadır.
1992 Rio de Jenario’da yapılan Birleşmiş Milletler Çevre ve Kalkınma Konferansı’nda kabul olunan Rio Deklarasyonu’nun 10. maddesi ise şöyledir:
“Çevresel konular her düzeyde ilgililerin katılımını gerektirir. Ulusal düzeyde, bireyler kamu otoritelerinin elinde bulunan, yerleşimlerindeki sağlığa zararlı maddeler ve faaliyetler de dahil olmak üzere çevre ile ilgili bilgilere erişme ve karar verme süreçlerine katılabilme fırsatlarına sahip bulunmalıdır. Ülkeler geniş bir biçimde bilgi sağlayarak kamu duyarlılığını ve katılımını teşvik etmeli ve kolaylaştırmalıdır. Tashih ve tazmin talebi de dahil olmak üzere adlî ve idarî işlemlere başvurma hakkı sağlanmalıdır.”
21. yüzyılın çok geniş kapsamlı bir çalışma programı olarak Rio’da kabul olunan Gündem 21’in “Başka Grupların Rollerinin Güçlendirilmesi” başlığı altında kadınların, çocuklar ve gençlerin, yerli halkların, hükümet dışı örgütlerin aktif katılımına ilişkin hükümler yer almaktadır.
Stockholm Konferansı’ndan Rio Konferansı’na uzanan dönemde bazı uluslararası belgelerde de katılıma ilişkin maddeler yer almaktadır.
Dünya Çevre ve Kalkınma Komisyonu’nun Çevre Hukuku Uzmanlar Grubu tarafından kabul edilen “Çevre Koruma ve Sürdürülebilir Kalkınma Hukuku İlkeleri” öneri özetinin “Ön İhbar, İmkân ve Süreç” başlıklı 6 ncı maddesi devletlere bu konuda yükümlülükler getirmiştir.
Maddeye göre, “Devletler plânlanan bir faaliyetten önemli ölçüde etkilenebilecek bütün kişileri zamanında haberdar edecek, onlara idarî ve kazaî süreçlere ulaşmada ve sürdürmede eşit hak tanıyacaktır.”
Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Konferansı sonunda kabul olunan Helsinki Nihaî Senedi’nde (1992) bir çevre politikasının başarıya ulaşabilmesinin, bütün halk kategorilerinin ve toplumsal güçlerin, sorumluluklarının bilincinde olarak çevreyi koruma ve iyileştirmeye yardımcı olmalarına bağlı olduğu belirtilmiştir. Paris Şartı, çevre konusunda halkın bilgilendirilmesini, çevreyi düzeltici girişimlerde bulunabilmenin önkoşulu saymaktadır. Helsinki Belgesi’nde ise: devletler, çevre plânlaması ve karar alımında katılımı sağlamak için uygun adımlar atmayı taahhüt etmektedir.
V. Çevresel Konularda Bilgiye Erişim, Çevresel Karar Verme Sürecine Halkın Katılımı ve Yargıya Başvuru Sözleşmesi
Birleşmiş Milletler Avrupa Ekonomik Komisyonu (AEK) bünyesinde oluşturulan Çevre Politikası Komitesi'nce hazırlanan “Çevresel Konularda Bilgiye Erişim, Çevresel Karar Verme Sürecine Halkın Katılımı ve Yargıya Başvuru Sözleşmesi” 23-25 Haziran 1998 tarihleri arasında Danimarka’nın Aarhus kentinde düzenlenen “Avrupa İçin Çevre” konulu Bakanlar Konferansı'nda imzaya açılmıştır. Türkiye Sözleşmeyi henüz imzalamamıştır.
Sözleşme, bireylerin ve sivil toplum kuruluşlarının çevresel karar verme sürecine etkin katılımını teminen çevresel bilgiye kolaylıkla ulaşabilmesini sağlayacak düzenlemeleri içermektedir. Ayrıca, Sözleşme ekinde yeralan belirli yatırım faaliyetleri, çevre üzerinde önemli etkileri olabilecek idarî tasarruf-lara ilişkin mevzuat ile çevresel plân, politika ve programların hazırlanmasına etkin halk katılımının sağlanması için yapılması gerekli düzenlemeler yer almaktadır. Sözleşme ile bireylerin ve sivil toplum kuruluşlarının katılım ve bilgiye erişime ilişkin haklarının kamu otoriteleri tarafından yerine getirilmemesi durumunda, kamu otoritelerince alınan kararlara halkın yargı yolu ile itiraz haklarını düzenlemektedir.
Sözleşme’de, taraf ülkelerin, çevresel bilgilerin milliyet, vatandaşlık ve ikametgâh şartı aramaksızın kamuya açılmasını sağlayacakları hükme bağlanmaktadır. Ayrıca, çevreye ilişkin bilgilerin bilgiyi talep edene mümkün olan en kısa sürede verileceği belirtilmektedir.
Sözleşmeye göre, çevreye ilişkin bilgi talebi, ulusal mevzuat çerçevesinde gizli tutulması gereği, uluslararası ilişkiler, ulusal savunma ve kamu güvenliği, ticarî ve endüstriyel gizlilik, fikri haklar gibi konular nedeniyle reddedilebilir.
Sözleşmeye göre; taraf olan ülkeler,
– Çevreyi önemli ölçüde etkileyebilecek mevcut ya da plânlanan faaliyetler hakkında bilginin akışını sağlayacak zorunlu sistemler kurmayı,
– Düzenli aralıklarla çevrenin mevcut durumunu gösteren ulusal bir rapor yayımlamayı,
– Ulusal mevzuat çerçevesinde çevre ile ilgili stratejiler, politikalar, programlar ve eylem plânları ile çevre konusundaki uluslararası araçların gelişme raporlarını yaygınlaştırmayı,
– Çevre üzerinde olumsuz etkilere neden olabilecek faaliyetlerin çevresel etkilerini düzenli olarak kamuoyuna rapor etmeyi, garantileyecektir.
Sözleşme ile getirilen en önemli hüküm; “Yargı yoluna başvurma” maddesidir. Bu madde ile; bilgiye ulaşmak isteyen kişilerin taleplerinin yanıtsız bırakılması, haksız yere kısmen ya da tamamen reddedilmesi, yetersiz yanıtlanması ya da bu Sözleşme’de öngörüldüğü biçimde bir işleme tâbi tutulmaması durumlarında, ilgilinin başvurusu üzerine mahkeme veya ulusal mevzuata göre oluşturulmuş tarafsız ve bağımsız bir organ önünde inceleme usulüne tâbi tutulması öngörülmektedir.
Bu hususta Türk Hukuk Sisteminde idarî yargıya başvuru koşulları, özellikle çevre ile ilgili davalarda diğer pek çok ülkeye göre oldukça ileri düzeydedir. İdare hukukunda Fransız sistemini benimsemiş olan ülkemizde, idarî yargı çevre sorunlarına ilişkin pek çok davada “menfaat ilişkisi”nin kapsamını geliştirmiş ve dava açma hakkını genişletmiştir.
VI.
Çevre Hakkının Uygulanması
A– Bilgiye Ulaşma Hakkı
Çevre hakkının gerçekleştirilmesinde, çevre ile ilgili karar ve önlemlerden etkilenebilecek birey ya da grupların bu karar ve önlemler hakkında bilgilendirilmesi temel bir gerekliliktir. Bilgiye ulaşma hakkı çevre hakkının uygulanmasının ön koşuludur. Zira hakkın güvencelerini oluşturan diğer iki hak yani katılma ve başvuru hakları ancak gerekli bilgilerin edinilmesi halinde kullanılabilir.
Çevre alanında, kamu makamları yanında özel kuruluşların girişim ve yatırım tasarıları da bilgiye ulaşma hakkının kapsamında yer almaktadır. Çevreyi bozabilecek nitelikte ya da çevre için tehlikeli olabilecek özel program ve projelerin kamuoyuna duyurulması, çevre hakkının gerçekleştirilmesi açısından büyük önem taşımaktadır.
Bunun yanında bilgiye ulaşma hakkı ister kamu kuruluşları isterse özel kuruluşlar nezdinde kullanılsın sadece gerçekleştirilmesi plânlanan faaliyetlere ilişkin değildir. Plânlama aşamasını geçmiş ve çevre üzerinde olumsuz etkileri olan faaliyetler hakkında da kullanılabilmelidir. Bu faaliyetlere ilişkin bilgilenme, kişi ve gruplara zamanında gerekli başvuruların yapılması yolu ile müdahale etme olanağı sağlar.
Bilgiye ulaşma hakkı, çevreyi olumsuz yönde etkileyen ya da etkileme olasılığı bulunan plân, program ve faaliyetlere ilişkin bilgi ve belgelerin devlet tarafından yayımlanmasını, dolayısı ile bu bilgi ve belgelere serbestçe ulaşılmasını gerekli kılar. Bu da ulusal ve yerel düzeydeki otoritelerin, bilgilerin hem kendiliğinden hem de istek halinde yayınlanmasına olanak tanıyan bir enformasyon ağına sahip olmaları ile mümkündür.
Kamuoyunun çevre konularındaki bilgilere ulaşmasında kitle iletişim araçlarının rolü de göz ardı edilmeyecek kadar büyüktür. Bu nedenle başta radyo ve televizyon olmak üzere tüm kitle iletişim araçları, çevre sorunları konusunda bilgilendirme, haber verme ve kamuoyu oluşturma açısından önemli işlevler yüklenmek zorundadır.
Bilgiye ulaşma hakkı bakımından ülkemizdeki durum incelendiğinde, çevre ile ilgili bilgi ve belgelere ulaşma olanağı veya hakkını tanıyan açık bir düzenlemenin bulunmadığı görülmektedir. 2872 sayılı Çevre Kanununun 30 uncu maddesinde çevreyi kirleten veya bozan bir faaliyetten haberdar olmaktan söz edilmekle birlikte bunun nasıl gerçekleşeceğine ilişkin açık bir düzenlemeye Kanun’da rastlanılmamaktadır. Bu-nunla birlikte Çevre Kanunu uyarınca çıkarılan Hava Kalitesinin Korunması Yönetmeliği ile Çevresel Etki Değerlendirmesi Yönetmeliği’nde halkın, söz konusu yönetmeliklerin düzenleme alanlarına giren konularda haberdar edilmesine ilişkin bazı hükümlere yer verilmiştir.
TBMM Çevre Komisyonu’nda kabul edilen “Çevre Kanununda Değişiklik Yapılmasına
Dair Kanun Tasarısı”nın Çevre Kanununun 30 uncu maddesinde değişiklik yapılmasına
ilişkin maddesine “herkesin çevreye ilişkin bilgilere ulaşma hakkına sahip
olduğu”na dair bir hüküm eklenmiş ve bilgi taleplerinin hangi hallerde
reddedilebileceği belirtilmiştir.
Katılım, çevre hakkının gerçekleştirilme araçlarından bir diğeri, belki de en önemlisidir. Zira sağlıklı ve ekolojik açıdan dengeli bir çevrede yaşama hakkının tanınması, sadece tarafsız bir bilgilenme ile değil, aynı zamanda bireylerin ve toplumun geleceğini olumsuz yönde etkileyebilecek idarî faaliyetlere katılımında anlam kazanmaktadır.
Katılım bağlamında hem katılacaklar (ehliyet), hem katılım öngörülen faaliyetler hem de belli başlı katılım biçimleri önem arz etmektedir.
Bireylerin ya da grupların katılabilecekleri idarî faaliyetler ise, çevre ile ilgili genel düzenlemeler, izin ve ruhsat verilmesi, ceza uygulaması gibi işlemler ile plânlama ve tesis yapma gibi diğer faaliyetlerdir.
Halkın çevre ile ilgili idarî faaliyetlere katılımı, tepki gösterme, birlikte hazırlık çalışması, danışma, karara katılma ve çevre yönetimine katılma biçiminde gerçekleşebilir.
Katılımın gerçekleştirilmesinde Çevresel Etki Değerlendirmesi uygulamasının da önemli bir yeri bulunmaktadır. Zira halkın katılımı, bu uygulamanın önemli bir aşamasını oluşturmakta ve çevresel etki değerlendirmesine tâbi faaliyetlerin çevre üzerinde etkilerinin saptandığı çevresel etki değerlendirmesi raporları, görüş ve önerileri alınmak üzere kamuoyuna açıklanmaktadır.
Halkın çevre ile ilgili idarî faaliyetlere katılımının demokratikleşme sürecindeki önemi de göz ardı edilmemesi gereken hususlardandır. Çeşitli yollardan açıklanan halk desteği, yöneticilerin kararlarına, plân ve projelerine meşruiyet kazandırdığı gibi belli sınırlama ve yükümlülükler getiren düzenlemelere güç de vermektedir. Bunun yanısıra kararın kamuoyunda tartışılması toplumda geniş bir görüş birliğinin oluşmasına ve çatışan çıkarların uzlaştırılmasına yardım edebilir.
2872 sayılı Çevre Kanunu’nda, katılım ile ilgili dolaylı bazı hükümler
bulunmaktadır. Kanun’un 1 inci maddesi çevrenin bütün vatandaşların ortak
varlığı olduğunu, 3 üncü maddesinin (a) bendi ise çevrenin korunması ve
çevre kirliliğinin önlenmesinin gerçek ve tüzel kişilerle vatandaşların
görevi olduğunu hükme bağlamıştır. Bunun dışında genel olarak mev-zuatın
yukarıda açıklanan katılım biçimlerini büyük ölçüde düzenlemediği görülmektedir.
Çevresel Etki Değerlendirmesi Yönetmeliğinde yer alan katılım ise son derece
sınırlıdır.
Çevre hakkının güvencelerinden olan bilgiye ulaşma hakkı ve katılım hakkının işlevsel olması ancak, başvuru hakkının tanınması halinde mümkündür. Bu hak çerçevesinde hak sahipleri, çevreye zarar verilmesini önlemek, zarar veren eylemleri durdurmak ya da zararın tazminini sağlamak gibi taleplerle başvuruda bulunabilirler. Dolayısı ile başvuru hakkı, hak arama özgürlüğünün çevre hakkı yönünden kullanılmasıdır.
Başvuru hakkının kullanılabilmesi için hak sahiplerine, zararı önlemek, gidermek veya zarar veren eylemi durdurmak amacıyla şikayette bulunma olanağı veren ve yürütmenin durdurulması gibi acil durumlara ilişkin usulleri de kapsayan idarî ve yargısal başvuru yollarının tanınması gerekir. Bu yolla çevresel değerlerin korunmasına ilişkin yükümlülüklerini yerine getirmeyenlere ve çevreye zarar verenlere idarî, hukukî ve cezaî yaptırım uygulanabilecektir.
Başvuru hakkının idarî ve yargısal olmak üzere iki kullanım biçimi vardır:
İdare, sahip olduğu izin ve denetim yetkileri ile çevre üzerinde etkiler yaratabilecek girişim ve faaliyetleri kontrol altında tutabilmektedir. Bu nedenle çevrenin korunmasında en etkin yöntem olan önleyici tedbirlerin alınmasında önemli bir işleve sahiptir. İdare, bu çerçevede çevreye zarar verebilecek faaliyetlere izin vermeme, yapılan denetimler sonucunda çevreye zarar verdiği belirlenen faaliyetleri durdurma ve özellikle para cezası gibi diğer idarî yaptırımları uygulama yetkisine sahiptir. İdarenin bu yaptırımları uygulaması ise kanunlar gereği doğrudan olabileceği gibi başvuru üzerine de olabilmektedir.
2872 sayılı Çevre Kanunu’nun 30 uncu maddesi, idarî başvuru konusunda özel bir düzenleme getirmiştir. Bu düzenlemede çevre hakkının niteliğine uygun olarak idarî makamlara başvuru için çevreyi kirleten ya da bozan bir faaliyetten zarar görme şartı aranmamış, bu faaliyetten “haberdar olanların” da idarî makamlara başvurabileceği öngörülmüştür.
Hukukumuzda idarî başvuruya ilişkin genel nitelikli düzenlemeler de bulunmaktadır. Anayasa’nın “Dilekçe hakkı” başlıklı 74 üncü maddesi gereğince, vatandaşlar, kendileriyle veya kamu ile ilgili dilek ve şikâyetleri hakkında yetkili makamlara ve Türkiye Büyük Millet Meclisine yazı ile başvurma hakkına sahiptir. Kendileriyle ilgili başvurmaların sonucu, dilekçe sahiplerine yazılı olarak bildirilir.
2577 sayılı İdarî Yargılama Usulü Kanunu’nun 10 uncu maddesine göre ise,
ilgililer haklarında idarî davaya konu olabilecek bir işlem veya eylemin
yapılması için idarî makamlara başvurabilirler.
İdarî makamlara başvuru yanında yargı yollarına başvuru da çevre hakkının gerçekleştirilme araçlarındandır.
İdarî yargı, çevre hakkının gerçekleştirilmesi açısından idarenin çevreyi etkileyebilecek karar ve faaliyetleri ile çevreyi bozan veya olumsuz yönde etkileyen ya da bozabilecek veya olumsuz yönde etkileyebilecek kamu veya özel kuruluşların faaliyetlerine ilişkin olarak aldığı kararların hukuka uygunluğunu denetlemektedir.
Yargısal koruma açısından çevre hakkının gösterdiği bir başka özellik, grup davası yolunun çevre ile ilgili davalarda da uygulanabilmesidir. Ortak çıkarlar etrafında kümelenen insanların oluşturduğu ve tüzel kişiliği bulunmayan grupların birlikte davacı olabildiği bu dava türü, toplulukların çevre hakkının öznesi olma niteliğine uygun düşmektedir. Türkiye’deki uygulamada, grupları da içine alacak şekilde geniş yorumlanmaktadır.
İdare ile vatandaşlar arasında çevreden kaynaklanan uyuşmazlıkların giderilmesinde ve idarenin eylem ve işlemlerinin denetiminde idarî yargı dışında bazı mekanizmalar da geliştirilmektedir. Örneğin yargı birliğinin uygulandığı kimi ülkelerde idarenin hukuka uygun hareket etmesini sağlamak amacı ile “ombudsman” kurumuna da yer verilmektedir. Genel olarak yasama organı tarafından görevlendirilen ve bağımsız olarak hareket eden ombudsman (kamu denetçisi), vatandaşlar tarafından idarenin eylem ve işlemlerine karşı yapılan başvuruları kabul eder ve idarenin hukuka uygun hareket etmesini, siyasal denetim ve kamuoyunu harekete geçirme yolu ile sağlar. Bu sistem İskandinav ülkeleri ile İngiltere ve Fransa’da başarı ile uygulanmaktadır.
Bu kurumun, yasa önerme yetkisi ile donatılarak çeşitli idarî makamlara müdahale edebilmesi ve çevre için tehlike yaratan karar ve uygulamaların değişmesini ya da kaldırılmasını sağlaması yönünde önemli adımlar atılmakta ve çevre ombud-smanının yaygınlaştırılması yönünde artan bir eğilim dikkat çekmektedir. Bu eğilim yargı mekanizmasının ağır işlemesi nedeniyle karşılaşılan güçlüklerin giderilmesi ve yeni gelişmeler karşısında yeni çözüm yolları arayışı olarak nitelendirilebilir.
İdarenin denetiminin yargı yolu ile sağlanması, Anayasa’nın 125. maddesi gereğidir. Bu hükme göre, idarenin her türlü eylem ve işlemlere karşı yargı yolu açıktır. İdarî yargı önünde iptal davasının açılabilmesi için, davacı yönünden iki koşulun gerçekleşmesi gerekir. Birincisi bütün yargı yollarında dava açabilmeye ilişkin olarak “genel ehliyet” koşulu, diğeri ise iptal davası açabilmek için aranan koşuldur.
İptal davalarında menfaat koşulu, davanın özüne ilişkin olmayıp, sadece davanın kabulü ve dinlenmesi için aranılan bir yöntem ve şekil koşuludur. Menfaatin ihlâl edilmiş olması, bu menfaati ihlâl eden işlemin iptali için bir neden oluşturmaz.
İdarî yargıda dava açabilmek için, dava konusu yapılan idarî işlemlerden dolayı dava açanın dolaylı veya dolaysız kişisel bir menfaatinin ihlâl edilmiş olması gerekir. İster gerçek ve ister tüzel kişiler bakımından olsun bu esas değişmez. Hangi menfaatlerin “kişisel menfaat” olduğunu belirlemek mümkün değildir. Bu konu özellikle çevre sorunları ile ilgili davalarda daha büyük önem taşımaktadır.
Kişisel menfaat kavramının dar veya geniş tutulması, idarî işlemlere karşı açılan iptal davasının alanını daraltabilir veya genişletebilir. İdarî yargı çevre sorunlarına ilişkin davalarda menfaat ilişkisini geniş tutma eğilimindedir. Çevre ile ilgili bazı önemli idarî yargı kararlarından örnekler aşağıda verilmiştir.
a) İzmir Bergama İlçesi Ovacık Altın Madeni ile İlgili Dava
Eurogold Madencilik A.Ş.’nin Ovacık Altın Madeni ile ilgili olarak almış olduğu16 Ağustos 1989 tarihli arama izni, 12 Şubat 1992 tarihli işletme ruhsatı hakkında İzmir Bayındırlık ve İskan Müdürlüğü faaliyet hakkında Çevre Bakanlığı’ndan görüş sormuştur. Bu durum üzerine çeşitli incelemeler yapılmış ve yöre halkının görüşleri değerlendirilmiş ve 2872 sayılı Çevre Kanunu uyarınca yürürlüğe giren yönetmeliklerin konuya ilişkin hükümlerine uyulması ve ilgili kurum ve kuruluşlardan mer’i mevzuat çerçevesinde gerekli izinlerin alınması kaydıyla söz konusu faaliyetin gerçekleştirilmesinde Çevre Bakanlığı’nca sakınca görülmediği şeklinde görüş verilmiştir.
Söz konusu görüşün iptali talebiyle değişik kişilerce (grup davası) İzmir 1. İdare Mahkemesi’nde davalar açılmıştır. Açılan davalar Mahkemece reddedilmiştir. Davacıların temyizi üzerine ise karar Danıştay 6. Dairesi’nce bozulmuştur.
İzmir 1. İdare Mahkemesince yeniden yapılan yargılama sonucu, Danıştay’ın bozma ilâmı doğrultusundaki kararı uyarınca, “...Çevresel Etki Değerlendirme (ÇED) ve bilirkişi raporlarında da öngörülen olası risk faktörleri ile çalışan ve bu riskin gerçekleşmesi halinde doğrudan veya çevrenin bozulması ile dolaylı olarak insan yaşamını etkileyebileceği kesin olan siyanür liçi yöntemi ile altın madeni işletilmesine izin verilmesi yolundaki dava konusu işlemde kamu yararına uygunluk bulunmadığı” gerekçesiyle dava konusu olan Çevre Bakanlığı görüşü iptal edilmiştir.
İptal kararına karşı temyiz yoluna gidilmiş, ancak Danıştay 6. Dairesi’nce İzmir 1. İdare Mahkemesinin Kararı onanmıştır.
b) Yatağan, Yeniköy ve Kemerköy Termik Santralleri ile İlgili Davalar
Yatağan, Yeniköy ve Kemerköy Termik Santrallerinin faaliyetlerinin durdurulması ve santrallere tesis izni, emisyon izni, işletme izni verilmemesi için bir avukat grubu tarafından Enerji ve Tabiî Kaynaklar Bakanlığı, Sağlık Bakanlığı, Çevre Bakanlığı, Muğla Valiliği, Türkiye Elektrik Kurumu Genel Müdürlüğü aleyhine Aydın İdare Mahkemesi’nde davalar açılmıştır.
Aydın İdare Mahkemesi, bilirkişi raporuna dayanarak Yatağan, Yeniköy ve Kemerköy Termik Santrallerinin insan ve çevre sağlığına önemli zararlar vererek hava ve çevre kirliliğine neden olduğu ve bu olumsuz etkilerin önlemi alınmaksızın ve mevzuatın zorunlu tuttuğu tesis izni, açılma ruhsatı, emisyon izni ve atıksu deşarj izni olmaksızın deneme adı altında faaliyette bulunduğu gerekçesiyle santral faaliyetinin durdurulmasına ilişkin talebin kabulüne; mevzuatta belirlenen hususların yerine getirilmesi halinde ise her zaman tesis izni, işletme izni ve işletme ruhsatının idarelerce verilebileceği gerekçesiyle bu husustaki taleplerin reddine karar vermiştir.
Söz konusu Mahkeme kararları temyiz edilmiş, ancak Danıştay 6. Dairesi’nce Mahkeme kararlarının onanmasına karar verilmiştir.
c) Çatalağzı Termik Santrali ile İlgili Dava
Zonguldak Çevre Koruma Derneği, Zonguldak Barosu, Kilyos Belediye Başkanlığı, Su Ürünleri Koruma Derneği, Zonguldak Kültür Eğitim Vakfı, TMMOB Zonguldak Koordinasyon Kurulu Sekreterliği ve Zonguldak Eczacılar Odası tarafından, Çatalağzı B Termik Santralinin faaliyeti sırasında denize boşalttığı kül, cüruf ve duman ile ilgili çevre ve insan sağlığını koruyucu önlemlerin alınması, alınmaması halinde santralin faaliyetinin durdurulması yolunda idareye yapılan başvuruya cevap verilmemesi şeklindeki idarî işlemin iptali için Zonguldak İdare Mahkemesinde dava açılmıştır.
Mahkeme, “...mevzuatın zorunlu kıldığı gayrısıhhî müessese emisyon, deneme, yer seçimi ve çalışma ruhsatları olmaksızın faaliyete geçirilerek yasal düzenlemelere uygun olmayan biçimde çalışmalarına başlanan, ilgili kamu kuruluşlarınca da hakkında yazışmalar dışında hiçbir etkin, somut ve geçerli önlem alınmadığı anlaşılan, bu haliyle, yani yasal olarak kurulmamış bir şekilde çalışmalarına devam etmesi halinde insan sağlığı, çevresel, ekolojik denge, sosyal ve ekonomik açılardan giderilmesi olanaksız zararlara neden olacağı açık olarak görülen, yasal olarak kurulmayan Çatalağzı Termik Santralinin yasalarda ve Yönetmeliklerde öngörülen tesisleri makul bir süre içinde kurup tesisin çevreye olan zararlı etkilerini gidererek işletilmesi zorunluluğu bulunduğu...” gerekçesi ile davacıların talebi doğrultusunda yürütmenin durdurulmasına karar vermiş, bilâhare “termik santralin durumunun tespit edilerek uygulanacak hukukî yöntemi saptamak ve buna göre işlem tesis etmek gerekirken cevap vermemek suretiyle tesis edilen olumsuz işlemin iptaline” karar vermiştir.
VII. Adlî Yargı Kararları ve Çevreye Verilen Zararların Tazmini
Adlî yargı, çevre sorunlarının önlenmesi bağlamında, çevreyi kirleten veya bozan faaliyetlerden zarar gören kişilerin uğradıkları zararın tazminine, eski hale getirmeye, bu tür faaliyetlerin zarar verici etkilerinin önlenmesine ilişkin kararlar vermektedir.
İdarî yargıda olduğu gibi adlî yargıda da önlem alma talebi bakımından zarar görenlerin yanısıra zarar görme tehlikesi altında bulunan kişilere de bu hakkın tanınması gerekmektedir. Adlî yargı genel olarak sorumluluk hükümleri çerçevesinde çevre sorunlarına çözüm bulmaktadır.
Adlî yargı-idarî yargı ayrımının güçlüğü nedeniyle yargı organlarında varolan görüş ayrılığının yanısıra doktrinde de bu konuda çeşitli görüşler yer almıştır. Özel hukuk hükümlerine tâbi kamu tüzel kişileri için Çevre Kanunu’na göre adlî yargı yolunun açık olması gerektiği ancak kamu gücü kullanılarak yapılan işlemlerde bunun söz konusu olmaması gerektiği görüşünün yanısıra idarî makamca bir faaliyete izin veya ruhsat verilmesi veya faaliyetin yapılan denetimlerde ve kontrollerde usulüne uygun görülmemesi halinde önlenmesi için Çevre Kanunu’na dayanılarak adlî yargıda dava açılmasına (idarenin davalı sıfatı taşımasına) engel değildir görüşü yer almaktadır.
Özel hukuka ilişkin düzenlemeler özel yararları korumak, bu yarar ve çıkarların düzenli bir şekilde kullanılmasını sağlamak amacını gütmektedir. Çevre hukukunda özel hukuk yaklaşımının benimsenmesi durumunda, sorunlar, sorumluluk ve tazminat hukuku açısından Medenî Kanun’un “Komşuluk Hukuku” hükümleri ve 2872 sayılı Çevre Kanunu’nun ilgili hükümleri çerçevesinde ele alınmaktadır.
Çevre ile ilgili hükümler Medenî Kanun’un “Komşuluk Hakkı” kenar başlığını taşıyan 661. maddesinde düzenlenmiştir. Bu maddeye göre,
“Bir kimse mülkünü kullanırken hele sınai işler yaparken komşusuna zarar verecek her türlü taşkınlıklardan çekinmeye mecburdur.
Hususîyle mazarrat veren ve gayrimenkulun mevki ve mahiyetine ve mahallî örfe göre komşular arasında hoş görülebilecek dereceyi geçen gürültüler ve sarsıntılar yapmak ve duman ve kurum ve rahatsızlık veren sair toz, buğu koku, çıkartmak memnudur.”
661. maddenin yaptırımı, “Malikin mesuliyeti” başlığı altında 656. maddede düzenlenmiştir.
Bu maddenin amacı, komşuluk ilişkilerinden doğan çıkar çatışmalarını düzenlemektir. Beraber yaşamak zorunda olan komşu taşınmaz maliklerinin, ekonomik ve sosyal çıkarlarını dengede tutabilmek için onlara katlanma ve kaçınma ödevleri yüklemektedir.
Medenî Kanun’un 661. maddesinin hem özel yararları hem de kamu yararlarını birlikte korumak amacını güden karma nitelikte bir hukuk kuralı olduğu ve karma nitelikteki ödevleri bu karakteri sonucu çevre etkilerini komşu malik katlansa bile yetkili idarî makamların müdahale edebileceği bu nitelikte ödevin ihlâli halinde, bu ödevden yararlanan kişinin, hem adlî, hem de idarî yargı yoluna başvurabilmesinin mümkün olabileceği görüşü savunulmuştur.
Komşuluk hukukunun çevre sorunlarında yeterli dayanak oluşturmadığına, çevre sorunlarına ait ilişkilerin iç içe ve birbirine bağlı sonuçlar doğurmasına dikkat çekilerek, gerek zarar vericilerin, gerekse zarar görenlerin ve zararın coğrafi dağılımının genişliğinin ortaya yeni ve toplumsal mal varlığını bütünüyle etkileyen bir durum çıkardığına değinilerek sorumluluğun tespiti, nedensellik bağı ve zarar kavramlarının eskisinden farklı olduğu görüşü ileri sürülmektedir.
Medenî Kanun’un söz konusu hükmünde “Kusursuz sorumluluk” ilkesi geçerlidir. Bu ilke 2873 sayılı Çevre Kanu-nu'nda da aynı şekilde yer almıştır. Kanun’un 28. maddesi açıkça kusursuz sorumluluğa yer verdiği gibi, aynı maddede sözü edilen genel hükümlere göre tazminat sorumluluğunun da Medenî Kanun ve Borçlar Kanunundaki kusursuz sorumluluk kuralları olduğu görüşü hakimdir.
Çevre Kanunu’nun 3 (e) maddesinde kirlenmenin önlenmesi şu şekilde düzenlenmiştir:
“Kirlenmenin önlenmesi, sınırlandırılması ve mücadele için yapılan harcamaların kirleten tarafından karşılanması esastır. Kirletenin kirlenmeyi durdurmak, gidermek ve azaltmak için gerekli önlemleri almaması veya bu önlemlerin yetkili makamlarca doğrudan alınması nedeniyle kamu kurum ve kuruluşlarınca yapılan gerekli harcamalar 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun hükümlerine göre kirletenden tahsil edilir”.
Ancak, kirletenler kirlenmenin önlenmesi ve sınırlanması için yapılan giderleri ödeme yükümlülüğünden söz konusu kirlenmeyi önlemek için gerekli her türlü tedbiri aldıklarını ispat etmek kaydıyla kurtulabilirler.
“Kirletenin Sorumluluğu” başlıklı 28. madde hükmü ise şöyledir:
“Çevreyi kirletenler ve çevreye zarar verenler sebep oldukları kirlenme ve bozulmadan doğan zararlardan dolayı kusur şartı aranmaksızın sorumludurlar.
Kirletenin, meydana gelen zarardan ötürü genel hükümlere göre de tazminat sorumluluğu saklıdır.”
Çevre kirlenmesinden doğan uyuşmazlıklarda, özellikle tazminat davalarıyla ilgili sorunlarda Çevre Kanunu dava ve taraf ehliyeti ile hukukî yarara ilişkin yeni ve açık bir düzenleme getirmemiştir. Kanun’un 28. maddesinin 2. fıkrası “genel hükümlere göre tazminat sorumluluğu” getirdiğinden çevreye müdahaleden doğan özel hukuk uyuşmazlıklarında kimin kime karşı dava açabileceği ve dava hakkı konuları genel hükümlere göre belirlenmektedir.
VIII. Yerel Yönetimler, Yerel Gündem 21’ler ve Katılım
Haziran 1992 yılında, Rio de Jenairo’da yapılan Birleşmiş Milletler Çevre ve Kalkınma Konferansı, çevre ile ekonomik ve sosyal kalkınmayı birbirinden ayrı konular olarak düşünemeyeceğimizi ortaya koymuştur. 21. Yüzyılın çok geniş kapsamlı bir çalışma programı olan Gündem 21, Rio’da aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 156 ülkenin ortak buluşma noktası ve politik taahhütleridir.
Gündem 21 Belgesi söz konusu Kalkınma Konferansı’nda kabul edilmiş olan “Beş Rio Belgesi”nden biri olarak çevre ve kalkınma stratejilerinin ele alındığı ve bunların karşılıklı etkileşimlerinin sorgulandığı bir 21. Yüzyıl Gündemi olarak ortaya konmuş ve 156 ülkenin ortak bir amaç çerçevesinde birlikte hareket etme ve uzlaşma ilkesini geliştirmeyi amaçlamıştır.
Gündem 21, kalkınma ve çevre arasında denge kurulmasını hedefleyen “sürdürülebilir kalkınma” kavramının yaşama geçirilmesini amaçlayan, küresel (global) uzlaşmanın ve politik taahhütlerin en üst düzeyde ifade edildiği bir eylem plânıdır. Rio Konferansı, çevre hareketi bakımından bir dönüm noktasıdır. Bu konferans, “sürdürülebilir kalkınma” kavramını yaşantımıza sokmakla kalmamış, katılımcı mekanizmaların ve süreçlerin öncelikle, Birleşmiş Milletlerce, daha sonra da tüm ülkeler (hükümetler) ve diğer kurum ve kuruluşlarca benimsenmesini veya dikkate alınmasını sağlamıştır.
Gündem 21, Sürdürülebilir Kalkınmaya giden yolda bir rehber olarak düşünülebilir. Kalkınmanın sosyal, ekonomik ve çevresel yönden nasıl sürdürülebilir olabileceği üzerine bir plân niteliğinde olan Gündem 21, “tüketim”, “nüfus” ve”dünyanın hayatı destekleme kapasitesi” arasında sürdürülebilir bir denge başarabilmek amacıyla politika ve programlar önermektedir. Doğal kaynakları dikkatli bir şekilde yönetirken, insan ihtiyaçlarını karşılamak için gerek duyulan bazı teknoloji ve teknikleri belirlemekte ve ormanları ve tür çeşitliliğini korurken, toprağın, havanın ve suyun bozulmasına karşı mücadele için seçenekler getirmektedir.
Gündem 21, sürdürülebilir kalkınma hedefinde küresel ortaklığı vazgeçilmez bir unsur olarak görmektedir. Gündem 21’de yer alan tüm program alanlarının başarıyla uygulanabilmesi için “çok-aktörlülük” ve “toplumsal uzlaşma” ilkeleri esas kabul edilmektedir. Bu nedenle Gündem 21 içinde herkese rol düşmektedir. Hükümetler, iş adamları, akademisyenler, sivil toplum kuruluşları, hemşehriler ve kamu, kurum ve kuruluşları, kısacası toplumun bütün sektörleri bu sürece dahildir.
Gündem 21’in 28. Bölümü, “Gündem 21’in desteklenmesinde yerel yönetimlerin girişimleri”ne ilişkindir. Gündem 21’de belirtilen sorun ve çözümlerin çoğu yerel faaliyetlerden kaynaklanmaktadır. Bu yüzden yerel yönetimlerin sürdürülebilir kalkınmanın gerçekleşmesindeki rolleri önemlidir. Halkı sürdürülebilir kalkınma kavramı hakkında eğitmede ve harekete geçirmede en etkin kuruluşlar yerel yönetimler olduğundan en büyük sorumluluk da bu kuruluşlara verilmektedir. Yerel yönetimlere Gündem 21’de verilen önemin ve sorumluluğun çerçevesi “Yerel Gündem 21” olarak çizilmektedir. Gündem 21’in 28. Bölümü’nde tüm yerel yönetimlerden kendi belde halkları için katılımcı bir süreci başlatmalarının ve kentleri için Yerel Gündem 21 konusunda görüş birliği sağlamalarının beklendiği ifade edilmektedir.
Gündem 21, 4 ana ve 40 alt başlıktan oluşmaktadır:
1. Sosyal ve Ekonomik Boyutlar (nüfus, yoksullukla mücadele, insan yerleşimleri vb.)
2. Kaynakların Korunması ve Yönetimi (Atmosferin korunması, ormansızlaşma ve çölleşme ile mücadele, biyolojik çeşitliliğin korunması, su kaynaklarının korunması ve yönetimi, katı ve sıvı atıkların yönetimi, vb.)
3. Önemli Grupların Rollerini Güçlendirme (Kadınlar, çocuklar, gençler, yerel halk, sivil toplum kuruluşları, özel sektör kuruluşları, sendikalar, vb.)
4. Uygulama Yolları (malî kaynaklar ve mekanizmaları teknoloji transferi, bilim, eğitim, kapasite geliştirme, vb.)
Yerel Gündem 21’lerin en önemli dayanağı Gündem 21 metnidir. Bunun yanısıra HABİTAT II. Konferansı’nda benimsenen Habitat Gündemi ve İstanbul Bildirgesi de özel önem taşımaktadır. Habitat II Türkiye Ulusal Raporu ve Eylem Plânı, Ulusal Gündem 21, Ulusal Çevre Eylem Plânı gibi önemli belgeler de Yerel Gündem 21’lerin dayanağını oluşturmaktadır. İçişleri Bakanlığı’nca yayımlanan 19.03.1998 tarihli genelgede “Gündem 21’in önce ülkeler tarafından Ulusal Gündem 21’lere, daha sonra ise halka en yakın hizmet birimleri sıfatıyla uygulamayı üstlenecek yerel yönetimler tarafından Yerel Gündem 21’lere dönüştürülmesi” stratejisinden bahsedilmiştir.
2872 sayılı Çevre Kanunu’nda çevre, bütün vatandaşların ortak varlığı olup, hava, su, toprak,bitki ve hayvan varlığı ile doğal ve tarihsel zenginliklerle sınırlanmaktadır. “Fiziksel Çevre” diyebileceğimiz bu unsurların üzerinde insan ilişkilerinin bütününün oluştuğu “Toplumsal Çevre”nin etkisi büyüktür. En basit komşuluk ilişkilerinden başlayarak alışverişe, eğitime, çalışma koşullarının, örgütlenmeye kadar uzanan ve toplumsal yaşam koşullarını belirleyen bu ilişkiler ve davranışlar toplumsal çevrenin ifadesidir.
Fiziksel çevre ile toplumsal çevre birbirini etkilemekte ve tamamlamaktadır. Çevre yönetiminde toplumun bütün unsurlarının varlığı önemlidir. Çevre sorunlarını yaşayanların, kendi çevreleriyle ilgili kararlarda söz sahibi olmaları, fiziksel çevrenin korunması ve geliştirilmesi, alınan kararların onu yaşayanlar tarafından benimsenerek sürdürülmesi bir zorunluluktur. Yerel Gündem 21 yereldeki sorunlarla öncelikli olarak ilgileneceği için yerel toplulukları sürece katmayı, onları ortak çevre ve sürdürülebilir kalkınma hedefinde birleştirmeyi amaçlamaktadır. Herkesin ortak malı olan çevrenin yönetimi, yine herkesin katılımı ile olmalıdır.
IX. Yerel Gündem 21 ve Örgütlenme
Sivil toplum kuruluşlarının katılımcı demokrasinin gelişmesinde ve şekillenmesinde önemleri bilinmektedir. Hükümetten ve toplumun diğer kesimlerinden bağımsızdırlar. Aynı zamanda sahip oldukları çeşitli uzmanlık tecrübeleri ile sürdürülebilir kalkınmadaki rolleri önemlidir. Kâr amacı gütmeyen bu kuruluşlar, yörelerindeki çevre sorunlarıyla güçleri yettiğince uğraşmaktadırlar. Ancak birbirinden bağımsız, habersiz ve eşgüdümsüz çalışmaları çabaların gereksiz tekrarına, hedefe ulaşmada zayıf kalmalarına yol açmaktadır. Yerel Gündem 21’lerin yerel ortaklar olarak gördüğü sivil toplum kuruluşlarının onlarla birlikte akademisyenlerin, iş dünyasının yerel halkın ortak hedefe yönelik güçlü ve etkili bir kamuoyu oluşturmada rolleri büyüktür. Yerel Gündem 21, toplumun bütün aktörlerini ortak vizyon, amaç ve eylem plânında birleştiren bir örgütlenme modeli sunmaktadır. Bu nedenle bilgilenme, örgütlenme, harekete geçme, kararları etkileme ve yönetime katılma kavramlarını beraberinde getiren Yerel Gündem 21’lerin kurumsallaşması ve yaygınlaşması büyük önem arz etmektedir.
X. Hayvan Hakları ve Hayvanları Koruma Kanunu Tasarısı
Ülkemizde 2872 sayılı Çevre Kanunu çerçevesinde tür korunması, 2873 sayılı Millî Parklar Kanunu çerçevesinde de alan koruması biçiminde hayvan varlığımızın korunmasına ilişkin düzenlemeler yer almaktadır. Bu kapsama ise özellikle nesli tehlikede olan hayvanlarımız girmektedir. Ancak, dünyadaki gelişmeler hayvanların daha geniş kapsamda korunması yolundadır. Bu amaçla Hayvan Hakları Evrensel Bildirgesi metni, Uluslararası Hayvan Hakları Birliği ve ona bağlı ulusal birlikler tarafından 21-23 Eylül 1977 tarihinde Londra’da hayvan hakları konusunda yapılan üçüncü uluslararası toplantıda kabul edilmiştir. Hayvan Hakları Evrensel Bildirgesi ise, Paris’te UNESCO Sarayında 15 Ekim 1978 tarihinde törenle ilân olun-muştur.
Evrensel Bildirgenin amacı, insanlığın evrenle uyumunu yeniden kurmasına yardımcı olmaktadır. Bu eşitçilik, insanı ilkel duruma getirmek, hayvanları evcilleştirmekten, çalıştırmaktan, hatta beslemek için onları öldürmekten alıkoymak için değildir. Bu eşitçilik, insanın yaşama karşı saygı duymasını amaçlar. Hayvan haklarına saygı zorunlu olarak insan haklarına da saygı demektir. İnsan için yaşamın bütün biçimlerine saygı ödevi olmalıdır. Bu saygı, bütün canlı varlıkların birliğine ve çeşitliliğine olduğu gibi, hayvanın onuruna karşı da kendini göstermektedir.
Çevre Bakanlığı’nca hazırlanan ve TBMM Genel Kurul gündeminde bulunan “Hayvanları Koruma Kanunu Tasarısı”, hayvanların korunması ve yaşama haklarının güvence altına alınması amacıyla hazırlanmıştır.
Kanun tasarısının amacı, başta evcil hayvanlar olmak üzere tüm hayvanların, insan ve doğa kaynaklı mağduriyetlerinin önlenmesini, gözetilmesini, bakımlarını, kötü muamelelerden uzak tutulmalarını, üremelerini, canlarının ve sağlıklarının korunmasını sağlamaktadır.
Bu amaca ulaşmak için hayvanların korunmasına ilişkin temel ilkeler getirilmektedir. Bu ilkeler şunlardır:
– Bütün hayvanlar eşit doğar ve bu kanun hükümleri çerçevesinde yaşama hakkına sahiptir. Ancak kanunî istisnalar ve insan gıdası olarak yararlanılan hayvanlar bu hükmün dışında tutulmuştur.
– Geleneksel olarak insanların çevresinde yaşayan türden olan evcil hayvanlar, türüne özgü hayat şartları içinde yaşama özgürlüğüne sahiptir. Sahipsiz hayvanların da sahipli hayvanlar gibi yaşamaları desteklenir.
– İnsanlar, hayvanların korunmaları, gözetilmeleri, bakımları ve kötü muamelelerden uzak tutulmaları için gerekli önlemleri alırlar.
– Hiçbir maddi kazanç ve menfaat amacı gütmeksizin sadece insanî ve vicdani sorumluluklarla hayvan besleyen ve koruyan gerçek ve tüzel kişilerin desteklenmesi esastır.
– Yabanî hayvanların yaşama ortamlarının koparılmaması, doğada serbestçe yaşayan bir hayvanın yakalanıp özgürlükten yoksun bırakılmaması esastır.
Tasarıda yer alan düzenlemelerden bazılar şunlardır:
– Hayvan sahiplenen veya ona bakan kişi, hayvanı barındırmak, türüne ve üreme yöntemine uygun olarak ihtiyaçlarını temin etmek, sağlığına dikkat etmek ve aşılarını yaptırmakla yükümlüdür.
– Hayvan sahiplenecek kişi, hayvanın sağlığı ve yaşam koşulları ile ilgili insan-hayvan etkileşimi ve çevre sağlığı açısından sorumludur.
– Hayvan sahipleri çevreye ve insanlara verecekleri zararları ve rahatsızlıkları tazmin etmekle yükümlüdür.
– Çevre Bakanlığı, hayvan bulundurma ve sahiplenme şartları ile rahatsızlıkları önleyici tedbirleri, çıkaracağı bir yönetmelikle belirleyecektir.
– Sağlık nedenleri ile gerekli olmadıkça, bir hayvana zor kullanarak yem yedirmek, acı, ızdırap ya da zarar veren yiyecekler ile alkollü içki, sigara, uyuşturucu vb. bağımlılık yapan yiyecekler veya içecekler verilmesi yasaktır.
– Hayvanları taşıyan ve taşıtanlar, onları türüne ve özelliğine uygun ortamlarda ve şartlarda taşımak, taşıma esnasında bakmakla yükümlüdür.
– Hayvanların kendi mekanlarında yaşamalarının desteklenmesi esas olup, sahipsiz ve güçten düşmüş hayvanların öldürülmesi yasaktır.
– Hayvanların kendi mekanlarında yaşamalarının desteklenmesi esas olup, sahipsiz ve güçten düşmüş hayvanların öldürülmesi yasaktır.
– Hayvanlarda acı veren müdahalelerin uyuşturmaksızın yapılması yasaktır.
– Sadece veteriner hekimler acil ve zorunlu müdahalelerde bulunabilirler.
– Hayvanların bilimsel olmayan tedavi ve deneylerde kullanılması yasaktır.
– Hayvanlara acı, ızdırap, korku veren tıbbî, ticarî ve bilimsel deneylerin yerine alternatif yöntemlerin kullanılması esastır.
– Hayvanların ticareti esnasında sağlıklarının iyi, satıldıkları ve yaşadıkları yerin temiz ve sağlık şartlarına uygun olması zorunludur.
– Hayvanların doğal kapasitelerini veya gücünü aşacak ve yaralanmalarına ya da acı çekmelerine yol açacak yöntemlerle eğitmek, başka bir hayvan üzerinde şiddetini denemek, onların acı çekmesine, yaralanmasına, sakatlanmasına ve ölümüne neden olabilecek şekilde dövüştürmek yasaktır.
– Her ilde valinin veya görevlendireceği bir vali yardımcısının başkanlığında, ilgili bakanlık ve gönüllü kuruluşların da temsil edildiği “il hayvan koruma kurulu” oluşturulacaktır.
– Kanun’un yürürlüğünü müteakiben her türlü hayvan bulunduran tüzel kişiler, işletmeleri ile ilgili belgelere dayalı bilgileri altı ay içerisinde il hayvan koruma kuruluna bildireceklerdir.
– Denetim konusunda Çevre Bakanlığı ve mülki âmirler yetkilidir.
– Hayvanları koruma amacıyla kontrollerde bulunarak bu kanuna aykırı hususları tespit, görevlilere haber vermek ve kötü muameleyi engellemek üzere hayvan koruma gönüllüleri görevlendirilecektir.
– Kanun’un amaç ve kapsamına uygun faaliyet ve çalışmalarda bulunmak ve finansmanı sağlamak için Türkiye Hayvanları Koruma Vakfı kurulacaktır.
– Eğitici yayınlar, trafik kazaları, hayvanat bahçeleri, yasak ve izinler, koruma alanları, koruma altına alma ile ilgili düzenlemeler yapılacaktır.
– Kanun hükümlerine uyulmaması durumunda para cezalarını içeren ceza hükümleri devreye girecektir.
Çevre sorunlarının çözümünde eğitimin başta gelen bir çözüm yolu olduğu konusunda giderek yaygınlaşan bir görüş birliği gelişmektedir. Çevre için eğitim, yaşamboyu eğitim sürecinin bir parçası olarak ele alınmalıdır. Çevre eğitiminin ana amacı, bireyin çevresini bir bütün olarak kavraması, çevre ile etkileşiminde eleştirici bir bakış, çevre ile ilgili konularda duyarlı, bilinçli, girişim sahibi bir vatandaş olarak yetişmesidir.
Anayasa’da da yer aldığı biçimde, herkesin eğitim ve öğrenim yapma hakkına sahip olduğu noktasından hareketle, bireylerin eğitim süreçlerine etkin biçimde hem eğitimci, hem de katılımcı olarak girmelerine önem verilmelidir. Bu açıdan bireylerin etkin katılımı her aşamada en önde tutulmalı, edinilen bilgilerin, becerilerin kazanılan duyarlılığın, bilincin her açıdan eyleme, örgütlenmeye, tepki veya baskı kümeleri oluşturarak kamuoyunu etkilemeye yararlı davranışların oluşturulmasına ve geliştirilmesine çalışılmalıdır.
Çevre eğitiminde, eğitimin tüm konu ve alanlarında, insan çevresinin hem toplumsal hem de doğal yönleri göz önünde bulundurularak yer almasının gerekliliği ortaya çıktığından, çevre eğitiminin çeşitli bilimsel disiplinleri kapsayan yapısına ve nüfusun tüm katmanlarına hem okul içi hem de okul dışı eğitimle ulaşılması gereklidir.
Çevre hakkı, yalnız birey ve grupların çevreyle ilgili proje ve programlar hakkında bilgilenmesini değil, aynı zamanda devlet tarafından bireylere, edindikleri bilgiyi en iyi şekilde değerlendirmelerini sağlayacak bir eğitim verilmesini de kapsamaktadır. Zira nasıl kullanılacağı ya da ne anlama geldiği fark edilemeyen bir bilginin çevre hakkının gerçekleştirilmesi amacıyla kullanılması mümkün değildir. Eğitim ve bilinçlenme, katılma hakkının kullanılmasının da ön koşuludur.
Ülkemizde çevre eğitimine ilişkin tek düzenleme 443 sayılı Çevre Bakanlığının Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararname’nin 2 nci maddesinde yer almaktadır. Bu madde gereğince, çevre uygulamalarına etkinlik kazandırmak amacıyla başta yerel yönetimler olmak üzere sürekli bir eğitim programı uygulamak, çevre bilincini geliştirmek ve çevre sorunları konusunda kamuoyu araştırmaları yapmak görevi Çevre Bakanlığı’na aittir. 2872 sayılı Çevre Kanunu’nda ise çevre eğitimine ilişkin bir hüküm bulunmamaktadır.
A– Çevre Hakkı ve Katılıma İlişkin Öneriler
1. Ulusal politikaların tespiti sırasında uluslararası ilişki ve anlayışlarda görülen çağdaş unsurlar göz önünde bulundurulmalı; ilgili sektör temsilcilerinin, bilimsel kuruluşların ve meslek odaları, vakıf, dernek ve platformların çevreye ilişkin konulardaki önerileri değerlendirilmelidir.
2. Fiziki plânlama yanında kalkınma plânları gibi politika belirlemeye yönelik plânların, programların çevre bakış açısıyla hazırlanması sırasında halkın katılımının sağlanması için gerekli düzenlemeler yapılmalıdır.
3. Yedinci 5 yıllık kalkınma plânında ve hükümet programlarında belirlenen çevre politikası uygulamaya geçirilmelidir.
4. Birleşmiş Milletler Avrupa Ekonomik Komisyonu (AEK) bünyesinde oluşturulan Çevre Politikası Komitesince hazırlanan “Çevresel Konularda Bilgiye Erişim, Çevresel Karar Verme Sürecine Halkın Katılımı ve Yargıya Başvuru Sözleşmesi” imzalanmasına yönelik olarak Sözleşme tanıtılmalı, bu konuda sivil toplum kuruluşları bilgilendirilmeli, toplumun tüm kesimlerinin katılımı sağlanmalıdır.
5. Halkın katılımını sağlamak için çevreye ilişkin plân ve programlar belirlenmeden önce halkın bilgisine sunulmalı, bunlara ilişkin belgelere halkın ulaşabilmesi sağlanmalıdır. Ancak, “Katılım Süreci”ne dahil olanlar da alınan kararlardan ve sonuçlarından sorumlu olmalıdırlar.
6. Çevre konusunda yetki ve görev karmaşasının giderilmesi, yerel yönetimlerin çevre konusundaki yetki, görev ve bunun karşısında sorumluluklarının artırılması, yerel halkın bu yetki ve görevlerin denetimini sağlayıcı mekanizmalara katılımı gerekmektedir.
7. Yerel yönetimlerin çevreye ilişkin görevlerini yerine getirebilmeleri için kaynak tahsisi amacıyla yasal düzenlemeler yapılmalı ve bu kaynakların çevrenin korunması ve kirliliğin giderilmesi amacıyla kullanılabilmesi için yöntem ve kurallar belirlenmeli, bunların denetimi amacıyla halkın katılımı sağlanmalıdır.
8. Rio Sözleşmesinde imza attığımız, Yerel Gündem 21’in uygulanabilmesi için Yerel Gündem 21’ler yaygınlaştırılmalı, kurumsallaştırılması için gerekli mevzuat değişiklikleri yapılıp bir an önce uygulamaya geçirilmelidir.
9. Çevresel Etki Değerlendirme (ÇED) sürecinde faaliyete ilişkin yapılan taahhütlerin yerine getirilip getirilmediğine ilişkin etkili ve sürekli bir mekanizma kurulmalıdır.
10. ÇED sürecinde halkın katılımına ilişkin yasal düzenlemenin ayrıntılı biçimde belirlenmesi, halk temsilcilerinin kimlerden oluşacağı, nasıl katılacağı, karar alınırken etkilerinin ve oy haklarının ne şekilde olacağı yasal olarak düzenlenmelidir.
11. Çevrenin herkesin ortak varlığı olduğundan hareketle, idarî ve yargısal başvuruda talep eden kişilere adlî yardım sağlanması amacıyla yasal düzenlemeler yapılmalıdır.
12. Tüm çevre değerlerimizin özellikle toprağın, verimli tarım alanlarının ve ormanların daha iyi korunabilmesi için daha etkili ve caydırıcı önlemler ve yaptırımlar getirilmelidir.
13. Çevre kirliliğinin giderilmesine kaynakta başlanılmalı ve bu amaçla daha az atık üreten teknolojilerin kullanılmasına önem verilmeli ve geri kullanıma öncelik tanınmalıdır.
14. Çevresel yaptırımların ve önlemlerin uygulanmasında kamu kurum ve kuruluşlarına ayrıcalık tanınmamalıdır.
15. Çevre korumasında pekçok ülkede uygulanan çevre dostu malların üretimi ülkemizde de yaygınlaştırılmalı, bu ürünlerin kullanımı desteklenmeli, mavi nokta, yeşil bayrak gibi uygulamaların yaygınlaştırılması teşvik edilmelidir.
16. TBMM Çevre Komisyonu’nca kabul edilen ve halen Plân ve Bütçe Komisyonu’nda bulunan “Çevre Kanunu’nda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı”nın en kısa sürede yasalaşması sağlanmalıdır.
17. Halen TBMM Plân ve Bütçe Komisyonu’nda görülmeyi bekleyen “Çevre Bakanlığı’nın Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararname'nin Değiştirilerek Kabulü Hakkında Kanun Tasarısı”nın da en kısa sürede görüşülmesi ve yasalaşması sağlanmalıdır.
B– Çevre Eğitimine İlişkin Öneriler
1. Çevre için eğitimde, bireylere çevre duyarlılığı, bilinci, eylem kararlılığı vermeyi amaçlayan; bireyde “çevre hakkı”na sahip olduğu inanç ve güvenini, bunu sağlama yollarını işleyen konulara öncelik verilmelidir. Herkese çevreyi hiçe sayan, kötü kullanan, bozan, yok eden kişi ve kuruluşlara karşı çıkma, tepki gösterme alışkanlık ve bilinci kazandırılmalıdır.
2. Bireylere çevre bilinci aşılanarak, çevrenin korunmasında ne denli etkin olabileceklerinin farkına vardıracak, sivil toplum kuruluşlarının gelişmesini sağlayacak bir çevre eğitim politikası benimsenmeli ve bu yönde programlar hazırlanmalıdır.
3. İlk ve ortaöğretim okullarında çevre eğitimi dersinin, zorunlu ve bağımsız bir ders olarak ve diğer derslerde çevre konuları ile ilişkilendirilerek uygulanması hususunda yasal düzenlemeler yapılmalıdır.
4. Çevre eğitimi yaşam boyu eğitim sürecinin bir parçası olarak ele alınmalı, insan çevresinin hem toplumsal hem de doğal yönleri göz önünde bulundurularak okul içi ve okul dışı eğitim faaliyetleri olarak sürdürülmelidir.
5. Çevre eğitimi ile ilgili olarak, gerek okul içi ve gerekse okul dışı eğitim faaliyetlerinde işitsel ve görsel araçlardan yararlanılarak çevre eğitimine ilişkin programlar ilgili kurum ve kuruluşlarca düzenlenmelidir.
6. Eğitimin her düzeyinde çevrebilim, disiplinlerarası bir yaklaşımla ele alınmalıdır. Eğitim aşamasında kişilere yalnızca çevre kirlenmesine neden olan etkenler değil, kirlenme süreçlerinin olumsuz etkilerini gidermeye yönelik teknolojiler de tanıtılarak çevre kirliliğinin giderilmesine kaynaktan başlanılması gerektiği bilinci kazandırılmalıdır. Bu amaçla mevcut programlarda yer alan çevre konulu dersler çağın gerekleri ve toplumun ihtiyaçları doğrultusunda değişen ve gelişen çevre koşullarında yeniden düzenlenerek çevreye duyarlı bireylerin yetiştirilmesi çalışmaları sürdürülmelidir.
7. Her alanda kamu ve özel kurum ve kuruluşlarınca yürütülen çevre eğitimi etkinlikleri Devlet tarafından desteklenmelidir.
8. Çevre eğitimi, her çevrede verilmeli, uygulamaya yönelik olmalı ve her
ortam çevre eğitimi için araç olarak kullanılmalıdır.
Sitenin orijinal kaynağı:
http://www.basbakanlik.gov.tr/yayinlar/insanhaklari/insanhak4.htm