İ.Ü.Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi

No: 23-24 (Ekim 2000-Mart 2001)

HETERODOKS POLİTİKALAR IŞIĞINDA TÜRKİYE'DE UYGULANMAKTA OLAN İSTİKRAR PROGRAMI VE BİR DEĞERLENDİRME

Yrd. Doç .Dr. M. Fatih CİN*, Arş. Gör. Bilge Köksel YALÇIN**,

M. Kemal DOĞRU***

GİRİŞ

Türkiye, 1946 devalüasyonuyla başlayan ve 1958 devalüasyonuyla süren ekonomik istikrar politikalarının sürekli gündemde olduğu bir ülkedir. 1980 istikrar politikalarından sonra, kısa süren 1994 ve devam eden 1999 istikrar politikaları deneyimlerini yaşamış ve hala yaşamaktadır.

Tam olarak uygulanamayan 5 Nisan 1994 kararlarından 5 yıl sonra Türkiye, yeni istikrar politikası önlemleriyle karşı karşıya bulunmaktadır. Bu önlemlerin dünya istikrar politikaları uygulamaları ve literatürüyle birlikte bir takım "yapısal dönüşümler" geçirdiği bilinmektedir. Yapısal istikrar politikası dönüşümleri literatürde Heterodoks Politikalar olarak anılmaktadır. Türkiye ekonomik göstergelerinde diğer dönemlerden çok büyük farklılık gösteren bir gelişme olmadığı halde olası bir krizi önlemek amacıyla, Aralık 1999 tarihinde Uluslararası Para Fonu'na (IMF) sunduğu niyet mektubuyla yeni ve kapsamlı bir ekonomik istikrar arayışına girmiş bulunmaktadır. Çalışmamızın amacı dünya istikrar politikası literatüründeki gelişmeler ışığında Türkiye'nin uygulamaya koyduğu önlemlerin bir değerlendirmesini yapmaktır.

Çalışmamız iki temel kısma ayrılmaktadır. Birinci bölümde heterodoks politikalar ve bu politikaların uygulanma koşulları kuramsal düzeyde ele alınmaktadır. İkinci bölüm ise, Türkiye'de uygulanmakta olan istikrar politikasının ilk uygulama sonuçlarını değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Önemi bakımından maliye, gelirler ve tarım politikaları ayrı ayrı ele alınmaktadır.

1. HETERODOKS İSTİKRAR PROGRAMLARI

1985 yılının ortalarından itibaren Arjantin (Austral Plan), Brezilya (Cruzado Plan), Meksika ve İsrail gibi ülkeler yüksek enflasyonla mücadele etmek amacıyla geleneksel istikrar programlarından farklı ögeler içeren istikrar önlemlerini uygulamaya koydular. Sıkı para ve maliye politikasını içeren geleneksel istikrar politikası araçları yanında gelirler politikası unsurlarını da içermesi ve istikrar politikası uygulamasında bir şok tedavi yönteminin seçilmiş olması dolayısıyla bu programlar “Heterodoks Şok” olarak da adlandırılmaktadır. Gelirler politikası; fiyatların, ücretlerin ve döviz kuru gibi değişkenlerin dondurulması olayıdır (Dornbusch, 1992:25).

Ödemeler bilançosu açıklarını kapatmayı amaçlayan ve bu nedenle devalüasyon öngören geleneksel istikrar programlarından (ortodoks politikalar) farklı olarak bu programların amacı, üretim ve istihdam düzeyinde bir gerileme yaratmadan enflasyonu kısa bir sürede ve ani olarak aşağıya çekmektir.

Fiyatların ve ücretlerin dondurulması, kısa dönemde fiyat ücret spiralini durdururken, istikrar programının inandırıcılığını da artırmaktadır.

Heterodoks istikrar programları enflasyona karşı “şok tedavisi” şeklinde uygulanmaktadır. Kronik yüksek enflasyon, hiperenflasyona doğru hareket etmeye başladığında, şok politikaları uygulamak kaçınılmaz olmaktadır. Kronik enflasyon; uzun süren enflasyonun göreli olarak yüksek bir platforma oturduğu ve enflasyona süreklilik kazandıracak mekanizmaların varolduğu durum olarak tanımlanmaktadır (Esen, 1993:19). Cagan’ın tanımında ise hiperenflasyon, aylık enflasyon oranı %50’yi aştığında başlamakta, en az bir yıl boyunca aylık %50’nin altında seyrettiğinde sona ermektedir (Solimano, 1990:168). Dolayısıyla Türkiye’de hiçbir zaman hiperenflasyon sürecinin yaşanmadığını söyleyebiliriz.

Şok programların, politika kısıtları ve ülke yapıları farklı olsa da enflasyon sorununa yaklaşımları aynıdır. Enflasyonun  yüksek düzeylere ulaşması ve devamında iki farklı değişken önemli olmaktadır. Birincisi, geleneksel istikrar programlarında gözlendiği gibi yurt içi fiyatlar üzerindeki talep baskısıdır. İkincisi ise, özellikle beklentisel değişkenlerin neden olduğu, enflasyonun sürüp giden (inertial inflation) bileşenidir. Bu bileşenin varlığı ekonomik politikanın etkinliğini azaltırken, politika değişikliğine olan tepkiyi yavaşlatmakta ve uyum maliyetlerini artırmaktadır. Şok programların heterodoks unsurları, dünkü enflasyon ile bugünkü enflasyon arasındaki bağlantıyı keserek, enflasyonist ataleti ortadan kaldırmayı amaçlamak olmaktadır  (Blejer ve Cheasty, 1988:868).

Süreğen enflasyonun varlığı (enflasyonist atalet), politika etkinliğinin belirlenmesi açısından büyük önem taşımaktadır. Çünkü toplumun uzun süren enflasyonist geçmişten ve karşılaştığı başarısız istikrar politikaları girişimlerinden dolayı sahip olduğu kötümserlik, uygulanan politikaların başarı şansını etkileyecektir. Böyle bir durumda uygulanacak istikrar programı, inandırıcı ve tutarlı olmalıdır. Bu durumda fiyatların, ücretlerin ve döviz kurunun dondurulması, hem izlenen politikalarda değişikliğin bir göstergesi olacak, hem de hükümete düşük bir enflasyonun gerçekçi olduğunu gösterme imkanı tanıyacaktır.

Heterodoks programlarda geleneksel talep yönetimi politikalarının yanında gelirler politikası araçlarının da kullanılması, enflasyonun sürüp giden bileşenini kontrol altına almaya yöneliktir (Esen, 1993:29). Süreğen enflasyon, bugünkü enflasyonun geçmişteki enflasyon olarak gerçekleşmesidir. Resmi ve gayrı resmi endeksleme ile beklentiler, sürüp giden enflasyonun en önemli nedeni olarak karşımıza çıkmaktadır. Ekonomideki karar birimleri, tahminlerinde enflasyonun dünkü enflasyon olarak gerçekleşeceğine inanıyor ve buna göre davranıyorlarsa, sonuçta bu öngörü gerçekleşmektedir. Bu da dış borç yükü gibi diğer faktörlerin etkisiyle enflasyonun belli bir düzeye sıçramasına ve o düzeyde istikrar kazanıp, bir alt eşik oluşturmasına sebep olmaktadır (Esen, 1989:35).

 Heterodoks istikrar programlarının üç dayanağı bulunmaktadır (Çakman ve Çapan, 1991:8). Bunlar;

1.        Hiperenflasyonu kısa sürede durdurmayı amaçlayan fiyat ve ücretlerin dondurulması

2.        Sabit döviz kuru

3.        Bütçe açıklarını ortadan kaldırmayı amaçlayan mali disiplin ve bunlara yardımcı bir unsur olarak parasal reformdur.

1.1.  Fiyatların ve Ücretlerin Dondurulması

Hiperenflasyon şartları altında ekonomik birimler, gelecek dönemdeki enflasyonun geçmiş dönem enflasyon oranına eşit olacağını düşünmektedirler. Hatta gelecek dönem enflasyon oranının daha da yüksek olacağını beklemektedirler. Böylece hiperenflasyon sonsuz spirale dönüşmekte, toplumda enflasyon ile ilgili kötümserlik oluşmaktadır. Bireyler, aşamalı politikalara ve önlemlere kuşku ile bakacaklardır. Fiyat ve ücretlerin dondurulması, kısa dönemde enflasyon beklentilerini kırması sonucunda fiyat-ücret spiralini durdururken, istikrar programının kamuoyu üzerindeki inandırıcılığını da artırmaktadır  (Parasız, 1995:40).

Enflasyonist ataletin varlığı, parasal ve mali kısıtlamalar şeklindeki temel antienflasyonist araçların kullanımını maliyetli hale getirmektedir. Üretim ve istihdam cinsinden bu tür maliyetlerden kaçınabilmek amacıyla, heterodoks istikrar programları gündeme gelmiştir. Ancak gelirler politikasının, enflasyonist beklentileri azaltması konusunda iki görüş bulunmaktadır: Birincisi, ödemeler dengesinin cari işlemler ve bütçe açığı gibi temel değişkenlerin ayarlanması şartıyla, fiyatların ve döviz kurunun dondurulması, bireylerin düşük enflasyonun gerçekçi bir olasılık olduğunu kabul etmelerini sağlayacaktır. İkincisi, hükümet gelirler politikasını sabit döviz kuru ile birleştirdiği sürece diğer amaçlarını gerçekleştirmek amacıyla enflasyona başvurmayacağını kapalı ya da açık olarak taahhüt etmiş demektir. Temeller tutarlı ve sağlam olduğu zaman, bu taahhüt güvenli sayılmakta, hatta kontroller kaldırıldığında bile geçerli olmaktadır. Bu da, ancak politik istikrarın sağlanması ile mümkün olmaktadır  (Blejer ve Liviatan, 1987:426).

Düşük enflasyon yaşayan ülkelerde gelirler politikasının kullanımı sınırlıdır. Enflasyonist atalet durumunda gelirler politikasını kullanımı mazur görülebilir. Sadece bu durumda gelirler politikasını içeren heterodoks istikrar programları, kısa dönemde enflasyonu aşağı çekmede başarılı olabilmektedir. Enflasyonun gelirler politikası aracılığı ile durdurulması nispeten daha kolaydır. Fakat enflasyonu düşük seviyelerde tutmak için mali desteğe ihtiyaç vardır. Bu tür istikrar programlarında en büyük yanlış, gelirler politikasına fazla dayanılmasıdır (Dornbusch, 1992:35). Gelirler politikası, enflasyonun temel nedenlerini ortadan kaldırmaya yönelik politikaların yerini almamalıdır. Ücret, fiyat ve döviz kurunun dondurulmasına veya kontrolüne dayalı gelirler politikası sıkı maliye politikası gibi önlemler tarafından izlenmedikçe, başlangıçta elde edilen düşük enflasyon oranının sürdürülmesi mümkün değildir.

Fiyatların dondurulması ekonomide kıtlık ve karaborsa gibi maliyetlere yol açabilecektir. Heterodoks şok politika uygulamasını savunanlara göre, ortaya çıkan bu tür maliyetler, sıkı para politikası ve talep yönetimi politikalarının neden olduğu üretim ve istihdamda meydana gelen kayıplardan daha hafif olacaktır. Heterodoks programların daha az işsizliğe yol açması önemli bir üstünlük sayılabilir. Örneğin; Meksika’da işsizlik oranı, program öncesi yılları kapsayan 1985’te %4.8, 1986’sa %4.3 ve 1987’de %3.9’dur. Aralık 1987’de heterodoks ögeler içeren bir istikrar programı uygulamaya konulmuş ve 1988’de işsizlik %3.6 seviyesine düşmüştür (Kiguel ve Liviatan, 1992:42).

Fiyat kontrollerinin diğer bir maliyeti de, orta ve uzun vadede nispi fiyatların bozulmasına yol açmasıdır. Bu da, piyasa mekanizmasının etkin bir şekilde işleyişi ve kaynak tahsisi işlevini bozacaktır. Bu nedenle uzun vadede fiyat ve ücretlerin dondurulması işleminden vazgeçilmesi gerekir. Gelirler politikası araçları geçici araçlardır. Bu araçların kullanımının uzun vadeye yayılması halinde maliyetleri faydasını aşabilecektir.

Fiyat kontrollerinin kaynak  tahsisinde piyasa mekanizmasının etkinliğini bozduğu bir gerçektir. Ancak üç rakamlı bir enflasyon ortamında kaynak tahsisinin etkin olacağını söylemek zaten çok zordur. Diğer yandan, hiperenflasyon; endeksleme, ulusal paradan kaçış (currency substitution) ve kısa dönemcilik gibi bazı yapısal ve kurumsal sorunların bir sonucudur. Zaten hiperenflasyon sürecinde tüm kurumların yapısı bozulmaktadır (Dornbusch, 1992:24).

Hiperenflasyonun varlığı ve sürekliliği, yapısal reform ve düzenlemelerin yapılmasını güçleştirmektedir. Fiyatların ve ücretlerin dondurulması, hiperenflasyonun gerisinde yatan yapısal nedenleri ortadan kaldırma imkanı sağlayacaktır. Hükümet, ancak hiperenflasyon sorunu ortadan kalkarsa sorunlarla daha iyi mücadele etme şansını yakalayacaktır. Ancak bu programlarda temel sorun, kontrollerin gevşetilmesi ya da tamamen ortadan kaldırılması durumunda ortaya çıkmaktadır. Ülke deneyimleri, kontrollerin gevşetilmesinin baskı altına alınmış talebi uyardığını, enflasyonu artırdığını ve bir süre sonra da hiperenflasyon düzeyinin yeniden yakalandığını göstermiştir. Bu konuda en başarılı ülke olan İsrail’de ikinci aşama, planın başlangıcından 6 ay sonra başlamıştır. Kontrol altındaki fiyatların oranı, bir yıl içinde %80’den %20’ye düşmüştür. Meksika daha farklı bir yol izlemiş, tüm fiyatların kontrol altına alındığı ilk aşama bir yıl sürmüştür. İkinci aşamada ise, fiyatlar tam olarak serbest bırakılmamıştır (Esen, 1993:30-31).

1.2.  Sabit Döviz Kuru

Heterodoks istikrar programının uygulanmasından yana olan görüşe göre, enflasyonist bekleyişlerin kırılabilmesi için bir anahtar fiyatın (key price) istikrarı sağlaması gerekmektedir. Bu anahtar fiyata, program çapası (anchor) denilmektedir. İstikrarsız bir ekonomide dengenin sağlanması için değişkenlerden birinin değerinin dışsal olarak belirlenip, sabitleştirilmesi öngörülmektedir. Anahtar fiyat, ya da çapa olarak döviz kuru, faiz oranı, para arzı, banka kredileri ve ücretler seçilebilir. Uygulamalarda tek bir çapaya aşırı bir yük binmemesi ve bunun sonucu olarak reel maliyetlerin artmaması için birden fazla çapa kullanılmaktadır (Bruno ve Piterman, 1988:6;Barkai,1995:162).

Heterodoks istikrar programlarında, fiyatların ve ücretlerin dondurulduğu programın başlangıç aşamasında, döviz kuru sabit tutulmaya çalışılır. Bunun amacı, döviz kurunun değer kaybı beklentisini kırmak ve dolayısıyla enflasyonu kontrol altına almaktır. Ancak bu politikaların kendisinden beklenen işlevi yerine getirebilmesi için diğer politikalarla tutarlı olması gerekmektedir.

Döviz kurunun hangi düzeyde sabitleştirileceğine karar verilirken, temel mallara (süt, ekmek, vs.) yönelik sübvansiyonların azaltılmasını öngören hükümet harcamalarındaki azalma da hesaba katılmalıdır. Programın hemen öngörülen sonuçlarından biri  fiyat endeksinde meydana gelen bir kerelik artıştır. Bu artış, kısmen de olsa ücretlerdeki artışla telafi edilmeli ve arkasından devalüasyon yapılmalıdır. Nominal döviz kuru oranını sabitleyen devalüasyonla fiyat ve ücretlerdeki artış sabit olmalıdır. Ücretlerin fiyat seviyesine endekslenmesi söz konusu olduğundan, istikrar programının başarısı için, fiyatlar ve ücretlerde meydana gelen bir defalık artıştan sonra, ücretlerin endekslenmesi durumunun geçici bir süre askıya alınması gereklidir. Aksi takdirde, fiyat istikrarı sağlandığı halde nominal ücretler artmaya devam edip, enflasyonist süreci yeniden başlatabilir  (Patinkin, 1993:117-118).

Patinkin, ekonomideki değişkenlerden bir tanesinin sabitlenmesinin diğer değişkenlerden her birinin denge değerinin sabitlenmesi için yeterli olduğunu vurgulamaktadır. O halde istikrar programının önemli bir bileşeni olarak neden diğer nominal fiyatların da döviz kuruna ek olarak sabitlendiği sorulabilir. Olası cevap şudur: Genel olarak döviz kurunun sabitlenmiş olması yeterli olmakla birlikte uygulamada diğer nominal fiyatların istikrarı, enflasyonist beklentilerin sürekliliğini artıran uzun ve sancılı bir dinamik uyarlama süreci sonucunda oluşmaktadır. Bu da ekonomide gerginlik ve stres yaratarak sonuçta hükümete programdan vazgeçilmesi hususunda politik baskılar yapılmasına neden olmaktadır. Böylece daha önce de belirtildiği gibi ücretlerin geçmiş enflasyon oranına endekslenmesi söz konusu ise, bu uyarlamanın programın başlangıç aşamasında da sürdürülmesi reel ücretlerde ve işsizlikte artışa yol açacaktır. Bu da, hükümete parasal genişleme yönünde politik baskıların yapılmasına neden olmaktadır. Böylece Latin Amerika ülkelerinde gözlendiği gibi enflasyonist süreç tekrar başlayacaktır  (Patinkin,1993:118).

Uygulamada başarı kazanmış  istikrar programlarında sabit döviz kuru politikası izlenmiştir. Sabit döviz kuru politikası, özellikle enflasyonist ataletin varolduğu durumlarda daha da önem kazanmaktadır. Enflasyonu sona erdirmeye yönelik bir programın başarılı olması için kullanılan araçlardan birisi olan sabit döviz kuru rejiminin uygulanması, ortodoks nitelikli sıkı para ve maliye politikası ile heterodoks nitelikli fiyat kontrollerinin kullanımıyla ilgilidir.

Eğer enflasyon oranı başarılı bir şekilde düşürülmezse, sabit döviz kuru, ekonominin ve ihracat sektörünün tahribatından sorumlu olmaktadır. Arjantin, bu duruma güzel bir örnektir. Arjantin’in 1981 yılı ihracatı cari olarak 9.1 milyar dolarken, 1985 tarihli "Austral Planı" uygulamaya konulduktan sonra, 1986’da 6.9 milyar dolar, 1987’de ise 6.4 milyar dolara gerilemişti. Bu rakamlar, sabit rakamlara dönüştürüldüğünde, ihracat %30 civarında gerilemiş oldu. İhracattaki düşüşün nedeni planla uygulanmış olan sabit döviz kuru politikası olarak belirlendi  (Çakman ve Çapan, 1991:11).

1.3.  Bütçe Disiplini ve Parasal Reform

Heterodoks şok politikalar, sıkı maliye politikasını içermektedir. Sıkı maliye politikası ve bütçe disiplini, heterodoks programlar için vazgeçilmez ögelerdir. Aslında bütçe disiplini bütün istikrar programları için gereklidir. Ancak Latin Amerika ülkelerinde de gözlendiği gibi enflasyonun düşürülmesi için tek başına yeterli bulunmamakta ve parasal kısıtlamalarla desteklenmelidir.

Heterodoks programların uygulanmasının özellikle ilk aşamasında enflasyonun düşmesi ile birlikte bütçe açıkları kapanmaya başlamaktadır. Artan reel vergi gelirleri de açığın kapanmasında önemli bir etken olmaktadır. Döviz kuru istikrarının sağlanması ile birlikte, iç fiyatlar da istikrara kavuşacağı için vergi gelirleri otomatik olarak artacaktır. Enflasyonun hızlı düşüşü, “Olivera-Tanzi” etkisini tersine çevirmektedir. Bu etkinin ortaya çıkması, verginin gerçekleşmesi ile tahsil edilmesi arasındaki gecikmeden dolayıdır. “Olivera-Tanzi” etkisinin tersine işlemesiyle sağlanan kazancın büyüklüğü, 1985 yılının son üç ayında İsrail’de GSYİH’nın %1.5’i, Arjantin’de ise GSYİH’nın %2’si kadardır (Kiguel ve Liviatan, 1991:20-21).

Ancak heterodoks programların sıkı maliye politikalarını içermesi, az gelişmiş ülkeler açısından zorluklara yol açmaktadır. Çünkü az gelişmiş ülke hükümetleri, olağan dönemlerinde bile harcamalarını artırma yönünde baskı altında tutulmaktadır.

İsrail, Arjantin ve Brezilya gibi ülkelerde uygulanan heterodoks istikrar programlarının önemli bileşenlerinden biri de parasal reformdur. Parasal reformun başlıca iki özelliği bulunmaktadır. Birincisi, enflasyonist ortamda yapılan sözleşmeleri sıfır enflasyon ortamına göre düzenlemektir. Diğeri ise, programın inandırıcılığını sağlamak amacıyla yeni bir para biriminin devreye sokulmasıdır (Dornbusch ve Simonsen, 1987:12).

Enflasyon hızlandığında anlaşmalar kısa dönemli hale gelmekte, bu da enflasyonun daha da hızlanmasına yol açmaktadır. Yüksek enflasyonun getirdiği belirsizlik ortamındaki tüm sözleşmeler kısa dönemli olup, fiyatların artacağı varsayımı altında düzenlenmektedir. Eğer uygulanan program başarıya ulaşmış ve sonuçta da enflasyon oranı düşmüşse, bu varsayım altında yapılan sözleşmeler sorun olacaktır.

Mali sektörde ise sürüp giden enflasyon, kendisini nominal faiz oranlarında göstermektedir. Enflasyon oranının düşmesi, alacaklıları kazançlı duruma (Fischer Etkisi) getirecektir. Bu etki, borçlulardan alacaklılara doğru yeniden bir servet dağılımına yol açmaktadır (Esen, 1989:39).

Ücret sözleşmelerinde durum daha karışıktır. Ücretlerin üç aylık dönemler itibarıyla sık sık ayarlandığı varsayıldığında, yeni sözleşme zamanı geldiğinde, parasal ücretler geçmiş (üç aylık) enflasyona göre ayarlanacaktır. Böyle bir ücret sözleşmesi örneğinde, enflasyonun sona ermesi hemen hemen imkansız olduğundan, işçiler yeni sözleşme döneminde enflasyondan korunmak isteyeceklerdir. Ücret artışları, maliyet artışlarına dönüşecek ve enflasyonist etki kaçınılmaz olacaktır. Bu nedenle, bu ataletsel etkiden kaçınabilmek için sıfır enflasyon ortamına geçiş, ücret sözleşmelerinin yeniden yapılandırılması ile birlikte olmalıdır. İstikrar sağlandığında, sözleşmesi yeni yapılanların ücretleri tavanda, diğerleri ise tabanda olacaktır. Böyle bir durumda ücretlerin dondurulması, son derece haksız bir uygulama olarak algılanmakta, bu suretle de istikrarın sağlanmasında bir engel olarak görülmektedir (Dornbusch ve Simonsen, 1988:451).

Bu sorunların çözümü, parasal kurumlarda yapılacak bir reform ve sözleşmelerin yeniden gözden geçirilmesi ile daha kolay olacaktır. Ücretler düşünüldüğünde, parasal reform, düşük ücretlere sahip olanların ücretlerini yukarıya, yüksek ücrete sahip olanların ücretlerini de aşağıya doğru uyarlanmayı gerektirmektedir. Temel olarak, bu reform, eski para birimindeki parasal ücret ayarlamaları ile gerçekleşebilirdi. Ancak yeni bir para biriminin tedavüle sokulması, reformun önemli bir parçası olabilir. Yeni para; yasal karışıklıkları, belirsizliği ve sözleşmelerin yeniden yapılandırılmasına olan itirazları önlemek amacıyla uygun bir araç sağlayacaktır (Dornbusch ve Simonsen, 1987:13).

Parasal reform, para birimindeki değişiklik haricinde, parasal kurumlarda da değişiklik içermektedir. Parasal reformun diğer bir amacı, parasal kurumlarda enflasyonist finansmandan radikal bir kopuşu sağlayacak bir dönüşümün gerçekleştirilmesidir. Bunun için merkez bankasının bağımsızlığının ve bütçenin finansmanı amacıyla para basımına son verildiğinin ilan edilmesi gerekmektedir. Ancak başarılı bir istikrar programı alışılmadık bir ortam yaratabilir. Enflasyonun aniden sona ermesi, finansal kurumların ve ticari bankaların sonu olabilir. Başarılı bir parasal reform, finansal kurumların enflasyonun sona ermesi dolayısıyla zarar görmesi durumunu dikkate almalıdır. Enflasyonun varlığı halinde, halktan paradan kaçma isteği vardır. Fiyat istikrarının sağlanması ile birlikte paraya (M1) olan talep artacaktır. Eğer bu talep karşılanmazsa, ekonominin durgunluğa sürüklenmesi kaçınılmaz olacaktır. Enflasyonun hızla düştüğü bir ekonomide para talebinin büyüklüğünü ve artış hızını tam olarak kestirebilmek mümkün değildir. Heterodoks şok programı uygulayan ülkelerde, istikrarın sağlanmasında sonra görülen yüksek faiz oranı, istikrar yönetimlerinin bir stratejisi olarak değerlendirilebilir. Paul Beckerman’a göre, başarılı bir istikrar programı, gereksiz kredi yaratımını engellemek, döviz kurunun değerini ve iç tasarrufları korumak amacıyla yüksek reel faizi gerektirmektedir. Faiz oranlarının yüksek tutulması ile spekülatif mal talebinin önlenmesi ve sabit döviz kuru üzerindeki spekülatif baskıların azaltılması amaçlanmaktadır (Dornbusch ve Simonsen, 1988:452-454; Esen, 1989:40; Beckerman, 1991:67).

Heterodoks istikrar programı uygulanan ülkelerde ortodoks programlara nazaran enflasyonun büyük maliyetler ödenmeden aşağıya çekildiği görülmüştür. Zaten heterodoks istikrar programlarının avantajlarından birisi de, başlangıç maliyetlerinin düşük olmasıdır. Bu da, programın inandırıcılığı açısından büyük önem taşımaktadır. Heterodoks istikrar programlarının gelirler politikası araçlarını kullanması enflasyonist bekleyişlerin kırılması açısından önemlidir. Ancak ortodoks programlara göre heterodoks programlara üstünlük sağlayan bu politika araçları dikkatle kullanılmalı ve kullanımında kısa vade dışına çıkılmamalıdır. Ülke deneyimleri, bu araçların etkin kullanılmaması sonucu enflasyonun tekrar yükseldiğini, üretim ve istihdam cinsinden maliyetlerinin olduğunu göstermiştir. Bu konudaki en başarılı ülke İsrail’dir. İsrail’in 1985 yılında uygulamaya koyduğu istikrar programı, birçok ülke için örnek oluşturmaktadır. İsrail, toplumsal uzlaşma ile tedavinin başarılı bir örneği olarak kabul edilmektedir. Ülkemizde de uzun zamandan beri süregelen enflasyon ile mücadele etmek amacıyla uygulamaya konulan ve İsrail’in uygulamış olduğu programla benzerlikler gösteren antienflasyonist programda heterodoks unsurlar da yer almaktadır. Ancak ne yazık ki, topluma maliyet yükleyen ve fedakarlık gerektiren bu önlemler kamuoyuna yeterince anlatılmamış bulunmaktadır.

2. TÜRKİYE'DE UYGULANAN ARALIK 1999 TARİHLİ İSTİKRAR PROGRAMI

Türkiye Cumhuriyeti özellikle İkinci Dünya Savaşından günümüze çeşitli aralıklarla içine düştüğü ekonomik bunalımları aşmak için çeşitli istikrar politikaları önlemleri almak ve bunları uygulamak zorunda kalmıştır. En son alınan kararlar ise, daha önce alınan kararlardan bazı önemli farklılıklar göstermektedir. En önemli farklılıkları ödemeler bilançosunun denkleştirilmesi hedeflerinden, enflasyonun indirilmesi amaçlarına ve bu amacı gerçekleştirmek için nominal çapa uygulamalarına odaklanmış olmasıdır. Ayrıca heterodoks içerikli gelirler politikasının uygulanması yeni politika araçlarını da gündeme getirmiştir.

Bu temel politika araçlarındaki dönüşüm bazı ön varsayımları da beraberinde getirmektedir. Bu açıdan bakıldığında, para miktarıyla fiyatlar arasında katı bağlantı gören ve para miktarını nominal çapa olarak gören yaklaşım yerini enflasyonu doğrudan hedefleyen ve döviz kurunu bir çapa olarak seçen yaklaşıma bırakmaktadır. IMF programının Türkiye uygulamasında karşılaşılan özel bir durum ise, kamu alanına, özellikle de kamunun iktisadi fonksiyonlarının daraltılmasına yönelik bir içerik taşımasıdır. Özelleştirme hedefleri ve bunların boyutları IMF'ye sunulan niyet mektubunda açıkça belirtilmiş durumdadır. Bu yaklaşım değişikliği, Türkiye'de uygulanmaya çalışılan bu programı diğerlerinden ayıran temel özellik olarak karşımıza çıkmaktadır.

 

 2.1. Enflasyonla Mücadele Hedefleri ve Araçlar

Aralık 1999 tarihli niyet mektubu Türkiye'de yaşanan ekonomik sorunların merkezini, 25 yıldır yaşanan yüksek enflasyona bağlamaktadır. Bu nedenle hükümet, birincil amaç olarak enflasyon oranını, 2000 yılı için TÜFE'de %25 ve TEFE'de %20'ye düşürmeyi amaçlamaktadır. 2001 yılı için TEFE ve TÜFE sırasıyla %10-12 ve programın uygulama sonu olarak ilan edilen 2002 yılı içinse %5-7'ye düşürülmesi amaçlanmış bulunmaktadır. Program enflasyon oranının kademeli ve belli bir zaman dilimi içerisinde düşürmeyi hedeflemesi bakımından heterodoks politikalardan bir sapma gibi düşünülebilirse de yine de çok uzun bir süre devam eden ve yapısallaşan enflasyon oranının hedeflenen düzeye çekilebilmesi açısından bir şok özelliği gösterecek ve kuşkusuz bir başarı olarak değerlendirilecektir.

Birincil hedef olarak ilan edilen enflasyon oranının düşürülmesi için bazı temel düzenlemelerin yapılması amaçlanmıştır. Bu düzenlemelerden sabit döviz kuru politikası ve gelirler politikası heterodoks özellikler taşımaktadır. Bunlardan özellikle sabit döviz kuru politikası 1994 yılında da denenmiş ve 1995 sonunda terk edilmiştir. Bu terk etmenin gerekçesi; 1 dolar ve 1.5 mark'tan oluşan kur sepetinin enflasyonun oranının gerisinde kalması ve TL'nin aşırı değerlenerek cari işlemler açığını artırması olarak gösterilmiştir (Uygur, 2000:8).    

Son istikrar programında  hükümet, ilk 18 ay için etrafında bant olmayan ve günlük ayarlamalara dayanan ve aylık olarak belli bir değer kaybı önceden ilan edilmiş sabit döviz kuru politikası uygulamayı hedeflemektedir. Bu süre zarfında TL, hedef TEFE oranına uyumlu olarak değer kaybedecektir. 1 Temmuz 2000 tarihinden sonraysa daha esnek bir kur rejimine aşamalı geçiş başlatılacaktır.

 
 


Kaynak: Devlet İstatistik Enstitüsü Verileri


Sabit döviz kuru altında parasal genişlemeler (DH), yurt içi kredilerdeki değişmeler (DDC) ve net dış varlıklardaki değişmeler (DNHA) arasında yakın ilişki vardır. Ödemeler dengesi sorununa parasalcı yaklaşımda merkez bankasının döviz piyasasına müdahalesi (sterilizasyon) söz konusu değildir (Bruno, 1993:20-23; Dornbusch, 1990:764). Hükümet, IMF'ye sunduğu programda sterilizasyon politikası izlemeyeceğini açık bir dille belirtmiş bulunmaktadır. Bu durumda para arzı içselleşmekte ve NFA ve DC'ye tam duyarlı bir hale gelmektedir. Dolayısıyla hükümet döviz talebini karşılama yükümlülüğü altına girmiş bulunmaktadır. Resmi rezervlere eşit olan NFA aynı zamanda ödemeler dengesini yansıtmakta ve aşağıdaki eşitlikle açıklanmaktadır.   

DNFA=DH-DDC

Bu durumda iç kredilere bir "tavan" sınırlandırması getirilerek parasal genişlemeler tamamen resmi rezerv hareketlerine bağlanmaktadır. Eğer döviz girişi azalırsa bu parasal tabanı daraltacaktır. Eğer TL aşırı değerlenir ve cari işlemler dengesi açık verirse dışardan sermaye girişine gereksinim duyulacak demektir. IMF kredileri ve faiz oranının rolü burada açığa çıkmaktadır. Eğer reel faizlere bağlı bir sermaye girişi olmazsa parasal tabanda bir daralma ve buna bağlı olarak faiz oranında yukarı doğru bir baskı olacak demektir. Bu durumda iç kredilerin üst limitinin de belirlenmiş olması özel kesim yatırımları ve büyümeyi olumsuz etkileyebilecektir. Sonuçta parasal genişleme ve faiz oranı pasif ve belirsiz hale gelmiş olmaktadır. En azından reel faiz oranının aşağıya düşmesine karşı piyasada oluşabilecek direnci kırmanın muhtemel bir yolu kamu açıklarını finanse etmeyi iç piyasadan dış piyasaya yönlendirmekten geçmektedir. Bir diğer ayrıntı da TL üzerine uygulanan munzam karşılık oranını aşağıya çekerek piyasadaki likiditeye serbestlik kazandırmaktır.  

5 Nisan 1994 kararlarında Türkiye'nin kötü bir deneyim olarak yaşadığı aşırı değerlenmiş TL'nin ve değerlenmenin ortaya çıkaracağı sorunların bu programda da yaşanmaması için hedeflenen enflasyon oranına ulaşılması oldukça önem arz etmektedir. Zira; enflasyon temel hedef olarak belirlenmiş bulunmakta ve diğer değişkenler bu hedefe bağlanmaktadır. Bu çapanın kopması programın amacına ulaşmasını engelleyecek niteliktedir. Heterodoks politikalarda belirlenmiş olan hedeften sapmalar diğer değişkenlerde bazı iyileştirmeler sağlansa da istenilen amaca ulaşılmasını engelleyecektir. Kuşkusuz Türkiye için sorun, belirlenen enflasyon hedefiyle diğer parasal değişkenlerin (faiz oranı, ücretler, döviz kuru ) bağının korunmasıdır. Özellikle, büyüme amacı taşıyan ve ithal girdi gereksinimi olan ekonomiler için bu bağın kopmaması ayrı bir önem taşımaktadır. Türkiye 2000 yılı için %5,5'lik bir büyüme hedefi ortaya koymuş bulunmaktadır. Bu nedenle hedefin tutturulamaması büyümenin maliyetini artıracak aynı zamanda ithal tüketim mallarına olan talebi hızlandıracaktır.

Aşağıdaki grafik, programda öngörülen devalüasyon oranlarını ve iki önemli fiyat endekslerinin ilk altı ay itibariyle sonucunu göstermektedir. Buna göre sadece ilk beş aylık dönemde,  yıllık enflasyon hedefine oldukça yaklaşılmış bulunmaktadır. Bu durum enflasyon hedefine bağlı TL'nin dış değerini yükseltmiş görünmektedir. Ödemeler Dengesinde Ocak-Mart ayında yaşanan gelişmeler programla ilgili ciddi sıkıntılar yaşanabileceğinin işaretini vermektedir.

Bu dönemde, geçen yılın aynı dönemine göre ihracat gerilerken, ithalat %40 artarak 11,2 milyar dolar düzeyine ulaşmış bulunmaktadır. Dış ticaret açığı da geçen yılın aynı döneminde yaklaşık 1,5 milyar dolar olarak gerçekleşirken, 2000 yılının aynı döneminde, 4,8 milyon dolar  düzeyine çıkmış bulunmaktadır. Yılın ilk üç ayındaki ithalat artışının ise, geçen yıla göre yaklaşık %45 artan ara malı ithalatından ve beklenen petrol fiyatlarının beklentilerin üzerinde gerçekleşmesinden kaynaklandığı anlaşılmaktadır. Ancak bu artışın hükümetin arzuladığı büyüme oranına ulaşılması açısından yaşanan bir gelişme olduğunu söylemek için zaman

 
 


henüz erken gözükmektedir.


Kaynak: Devlet İstatistik Enstitüsü Verileri

Ciddi bir küçülmenin yaşandığı geçen yılın üzerine bir büyümenin mutlak bir büyüme olarak gerçekleşebilmesi için geçen yılın küçülmesinin üzerinde bir büyümenin gerçekleştirilmesi gerekmektedir. 1987 fiyatlarıyla harcama yöntemine göre hesaplanmış Gayri Safi Yurt İçi Hasıla (GSYİH) verilerine baktığımızda, 2000 yılının ilk çeyreğindeki GSYİH'nın 1999 yılı ilk çeyreğine göre %5,1 arttığını görmekteyiz. Bu büyüme 1999 yılının aynı dönemindeki 1998 yılının birinci çeyreğindeki %8,9'luk bir küçülmenin üzerine bir büyüme olduğu için 1998 yılının birinci dönemine göre reel bir büyümeden söz etmemiz mümkün gözükmemektedir. Ayrıca son 13 yılın üçer aylık büyüme eğilimlerine baktığımızda benzer durumların daha önceki dönemlerde de yaşandığını söyleyebiliriz. Bu durumda ilk üç aylık nispi büyümenin nedenini istikrar programında aramanın yanıltıcı sonuçları olabilir. Aşağıda tabloda, kamu, özel ve toplamda kapasite kullanım oranları verilmektedir.

Tablo:2.3. İmalat Sanayi Kapasite Kullanım Oranları

Dönem

Toplam Kapasite

Kullanım Oranı

Kamu

Özel

1998.1

77,5

77,4

77,5

1998.2

76,1

76,9

75,8

1998.3

77,6

84,5

74,5

1998.4

75,2

84,9

71,2

1999.1

70,3

81,9

65,5

1999.2

75,7

84,9

72,3

1999.3

71,8

75,9

70,1

1999.4

71,7

73,4

71

2000.1

72,8

78,4

70,7

Kaynak: Devlet İstatistik Enstitüsü Verileri

 

Tabloya göre istikrar politikalarının uygulanmaya başladığı dönemde, toplam imalat sanayinde kapasite kullanım oranı %70.3'ten %72.8'e çıkarken kamu kesimi imalat sanayinde gerilemektedir. Toplam kapasite kullanım oranındaki artış özel kesim imalat sanayindeki artıştan kaynaklanmaktadır. İmalat sanayi eğilim anketlerine göreyse eksik kapasite kullanım oranının en büyük nedeni olarak gösterilen talep yetersizliği, bu dönem itibariyle gerilemektedir. Sonuçta özel kesimin ürettiği mallara yönelik bir talep artışı  ve buna bağlı olarak gelişen bir kapasite kullanım oranından söz edebiliriz. Ancak özellikle otomotiv ve beyaz eşya üreten sektörlere yönelik bir talep artışının söz konusu olması nedeniyle bu sektörlerin yoğunlaşma oranı ve fiyat istatistiklerine bakmak gerekir. Devlet İstatistik Enstitüsü (DİE) verilerine göre, yoğunlaşmanın en yüksek olduğu sektörlerin başında bu sektörler gelmektedir. Tekelci eğilimlerin yüksek olduğu bu sektörlerde kar marjının (mark-up) yüksek olduğunu kabul edersek tekelci eğilimden kaynaklanan bir kaynak transferinin talep artışına bağlı olarak gerçekleştiğini söylemek mümkündür. Nihayet özel kesim imalat sanayi fiyat artışlarının (çekirdek enflasyon) genel fiyat artışlarının üzerinde seyretmesi bunu doğrulamaktadır.

Otomobil ve beyaz eşya üreten sektörlerde yaşanan talep artışı kredi faizlerinin düşmesine bağlanabilir. Fakat bu talep artışının uzun dönemli olacağını beklemek yanıltıcıdır. Özellikle, tüketici kredilerine bağlı bir talep artışı orta vadede gıda ve tekstil sektöründe beklenen artışın gerçekleşememesi sonucunu doğurabilir. Mevduat ve repo gibi yatırım araçlarının getirisinin azalması, mevduat çözülmesi ve buna bağlı talepte bir artış gündeme getirmesine rağmen, bu araçların getirisine bağlı talepte ise bir daralma ortaya çıkarabilecektir. Bu bakımdan toplam talep bileşeninin tüketim kaleminde özellikle gelirler politikasına bağlı olarak  bir artış beklemek için bir neden en azından orta ve uzun vadede mümkün gözükmemektedir.

2.1.1. Gelirler Politikası

IMF'ye sunulan programda ve genel olarak heterodoks içerikli politikalarda  geniş toplum kesimlerini doğrudan ilgilendiren kısım uygulanacak gelirler politikasıyla ilgilidir. Gelirler politikası hetorodoks politikaların temel unsurlarından biri olmaktadır. Çünkü belirlenen enflasyon hedefi diğer nominal hedefleri belirlerken, toplumsal grupların elde edecekleri gelir düzeyi de enflasyon hedefi çerçevesinde diğer nominal değişkenlerle uyumlu olmak durumundadır. Bu uyum büyük oranda çeşitli toplum kesimleri arasında sağlanacak bir oydaşmayla mümkün olacaktır. Bu oydaşmanın sağlanabilmesi güçlü bir örgütlenmenin (sendikalar, işveren kuruluşları, meslek örgütleri vb.) varlığını da gerektirmektedir. Aksi halde temsil ettiği kitle ile organik bir bütünlük kuramayan örgütlenme şekli, hem istikrar programının uygulanması aşamasında oluşabilecek reel gelir kaybını önleme ve hem de programın belirlenen hedefler çerçevesinde inandırıcılığını ortaya koyma konusunda şanslı olamayacaktır.

Türkiye'de uygulanmakta olan programa bu açıdan bakılabilir. Muhtemelen bahsedilen nedenle ilgili olarak hükümet, hükümet-işçi-işveren-memur ve tarım kesimi arasında program boyunca uygulanacak gelirler politikasıyla ilgili kısmında bir oydaşma gereği duymamıştır. Bu durum kamuda çalışanlar açısından belirli bir fiyat artışı ve tarım kesimi açısından da taban fiyatların belirlenen oranlarda uygulanması şeklinde ortaya çıkmaktadır. 64 maddelik niyet mektubunun gelirler politikası bölümünde sadece 3 madde bulunmaktadır. Hükümet, enflasyondaki düşüşü ve döviz kuru politikasını desteklemek, ayrıca özel sektör ücret ve fiyat artışlarının belirlenen enflasyonla uyumlu olması konusunda yol gösterici olması için gelirler politikası uygulayacaktır. Bu ifadeden iki sonuç çıkarmak mümkündür. Birincisi, özel sektör fiyatlama davranışları için hükümet tarafından uygulanacak zorunlu bir yaptırım bulunmamaktadır. İkincisi, kamu ve tarım kesimi için zorunlu olarak belirlenen ücret ve taban fiyat artışları tamamen ileriye yönelik bir beklentiye dayandırılmaktadır.

Birinci durumda oluşabilecek özel sakınca, enflasyon düşerken ve kamu-tarım kesimi için enflasyon oranıyla uyumlu bir ücret-fiyat artışı belirlenmesi karşısında özel sektör ürünlerine yol gösterici fiyatlama davranışı öngörülmesi, özel sektöre ilave bir kar marjı sağlayabilecektir. Nitekim, Mayıs ayı TÜFE ve TEFE endeksi bir önceki aya göre sırasıyla, %2.2 ve %1.7 olarak artarken, özel imalat sanayi fiyatları %2,5 olarak artmıştır. Dolayısıyla, toplumsal oydaşmanın eksikliği hissedilmektedir[2].

İkinci durumda karşılaşılabilecek özel sakınca ise, enflasyon hedefine uyumlu olarak yürütülmek istenen kamu kesimi ücret-maaş ayarlamaları ile tarım kesimi taban fiyat politikasının kendisinin enflasyonu düşürme politikası aracı haline gelmesi ihtimalidir. Bu durumda piyasada oluşan fiyatlara bir kesimin aleyhine işleyen idari bir müdahale söz konusu olmaktadır. Bu sakıncanın ortadan kaldırılmasının heterodoks politikalar ışığında çözümü geçmiş dönemden kaynaklanan reel aşınmaları giderecek bir fiyat ve ücret ayarlaması yaptıktan sonra bunların enflasyon hedefiyle uyumlu hale getirilmesi olmalıdır. Fakat 1999 yılının son iki ayına ve 2000 yılının ilk ayına baktığımızda TEFE-TÜFE Özel kesim imalat sanayinde yılın en yüksek fiyat artışlarını görmekteyiz. Oysa bu dönem gerek toplu sözleşmelerin yapıldığı gerekse de kamu kesimi çalışanları açısından maaş ve ücret artışlarının yapılmış olduğu döneme rastlamaktadır.

Türkiye'de gelirler politikasının kamu maliyesiyle yakın ilişkisi bulunmaktadır. 20 katrilyondan fazla olan faiz ödemelerinde köklü bir düzenlemeye gidilmediği taktirde gelirler politikasının önemli bir yönü eksik kalacak demektir. Hükümetin almış olduğu geçmiş borçlanmalara yönelik faiz vergisi ise yerinde bir karar olmasına rağmen bu vergiden elde edilecek gelir 1.5 katrilyon civarındadır. Ayrıca uygulanacak döviz kuru hedeflerinin tam olarak tutturulması durumunda dış fonlarla iç borçlanma ihalelerine katılan bankaların bu durumdan avantajlı çıkacakları açıktır. Dolayısıyla hükümetin gelirler politikası uygularken bu noktayı yeniden gözden geçirmesi söz konusu olmalıdır.

Sonuçta uygulanmakta olan gelirler politikasının daha programın başında taraflar arasında adalet ölçülerini zorlayacak bir şekilde işlemekte olduğu gerçeği ortaya çıkmaktadır. Bu durum gelir dağılımı çarpıklığını daha da artırabilecektir.      

2.1.2.         Maliye Politikası

               

9 Aralık 1999’da IMF’ye sunulan niyet mektubunun maliye politikaları kısmında, programın temel amacı olan enflasyonun düşürülmesi bir kere daha vurgulanarak kamu maliyesi ve maliye politikalarında bu amaçla yapılacak düzenlemelere yer verilmiştir. Enflasyonun düşürülmesi  kamu finansmanının sürdürülebilirliği şartına,  o da  iki temel politikaya indirgenmiştir:  Birincisi,özelleştirmelerin hızlandırılması, ikincisi ise kamu bütçesinde önemli bir fazla yaratılması.

Niyet mektubunda, 2000 yılı bütçesi için Kamu Sektörü Temel fazlasının, deprem harcamaları hariç olmak üzere, GSMH’ın % 3.7’sine yükselmek amaçlanmış olduğu belirtilmiş, yine bunu sağlamak için 2000 yılı genel Bütçe Kanununun 11’inci maddesi ile 4046 sayılı Özelleştirme Kanunu dışında yapılacak olan özelleştirmelerin , mesela Türk Telekom A.Ş.’den elde edilecek gelirlerin bütçeye gelir kaydedileceği hüküm altına alınarak buna ilişkin gelir tahmini bütçenin B Cetveline kaydolunmuştur.

Niyet mektubunda, bütçe hedeflerinin tutturulmasının bir dizi performans kriteri ve endikatif  hedefler aracılığıyla izleneceği ayrıntılı olarak belirtildikten sonra, ayrıca aşağıdaki tedbirlerin yürürlüğe konacağı taahhüt edilmiştir. (Bu noktada özelleştirmelerden elde edilecek gelirlerin makroekonomik programda anahtar rol oynadığı açıklıkla belirtilmiştir)

-          26.11.1999 da onaylanan vergi paketi ile ek vergiler ile ayrıca İMKB ve SPK gibi kurumların gelir fazlalarından aktarımlar yapılabilmesi mümkün hale getirilmiş, ek olarak; bedelli askerlik uygulaması başlatılmıştır.

-          Gayri menkul sermaye iratları ile serbest meslek kazançları üzerinde  uygulanan stopaj gelir vergisi oranlarının artırılması, yine  faiz ve repo gelirlerine uygulanan stopaj oranının yükseltilmesi ile ücret ve maaş gelirlerine uygulanan vergi dilimleri ve özel istisna miktarlarındaki artış miktarının hedeflenen enflasyon oranıyla sınırlandırılması yoluyla doğrudan vergi gelirlerinin GSMH’ın % 0.3’ü oranında artırılması amaçlanmıştır.

-          Dolaylı vergilerden KDV oranının % 2  artırılması suretiyle GSMH’ın  %  0.5’i oranında artırılması hedeflenmiştir. Ek olarak akaryakıt harçlarının düzenlenmesine devam olunacağı belirtilmiştir.

-          Tütün ve alkollü içkiler üzerinden alınan ek KDV, eğitim kesintisi , ücretler ve harçların artırılmasını içeren tedbirler alınacaktır.

-          Vergi Usul Kanununun 279’uncu maddesine 2000 yılı bütçesinde işlerlik kazandırılarak kamu borçlanma kağıtlarını ellerinde tutan işletmelerin vergilendirilebilir karlarının artırılması ile de vergi artışı sağlanacaktır.

-          2000 yılında personel ve diğer cari harcama kalemlerinde ve yatırım harcamalarında kısıntı yapılarak tasarruf yapılacaktır.

-          Sosyal güvenlik düzeninin değiştirilmesinden de bir tasarruf beklenmektedir.

-          Bütçenin tüm harcama kalemlerinden  (personel ve sosyal güvenlik kurumlarına yapılan transferler hariç) % 2 kesinti yapılacaktır.

-          Borçlanma politikasında, faiz ödemeleri yükünü hafifletmek esas itibariyle özelleştirmelere ve uzun vadeli dış borçlanmaya bağlanmıştır.

Maliye politikalarında bu  değerlendirmeleri yapan ve amaçları güden niyet mektubunun kamu mali kesiminde yapısal reformlar öngören kısmında ise kamu finansmanını kuvvetlendirmek, orta vadede topluma daha iyi hizmet vermek, vergi yükündeki eşitsizlikleri gidermek amaçları sayılmıştır.

 

Tablo:2.4. 2000 Yılının İlk Çeyreğindeki Bütçe Gerçekleşmelerinin Değerlendirilmesi (Milyar TL)

 

Ocak-Mart 2000

2000 Bütçe Hedefi

HARCAMALAR

11.380.871

46.713.341

I.CARİ

2.419.472

13.040.209

1.Personel

2.247.128

9.200.000

2.Diğer Cari

172.344

3.840.209

II.YATIRIM

93.553

2.351.784

III.TRANSFER

8.867.846

31.321.348

1.Faiz Ödemeleri

6.601.752

21.132.975

2.KİT’lere transferler

205.000

594.600

3.Devlet İştiraklarına Katılma Payı

16.500

198.200

4.Vergi İadeleri

203.869

966.225

5.Sosyal Güvenlik

1.084.000

3.468.500

6.Fon Ödemeleri

369.351

1.377.490

7.Diğer Transferler

387.374

3.583.358

GELİRLER

7.479.578

32.585.000

I.Vergi Gelirleri

5.976.327

24.000.000

II.Vergi Dışı Normal Gelirler

619.732

5.620.000

III.Özel Gelirler + Fonlar

671.507