Şükran Soner;
“Atatürk ilkeleri kalıplar
halinde dondurulmuş değildir”
Gazeteciler Sendikası Başkanı
ve Cumhuriyet Gazetesi köşe yazarı Şükran Soner ile Atatürkçülük
ve Atatürk devrimleri üzerine yaptığımız söyleşide ülkemizin
dünkü ve bugünkü görüntüsünün bir değerlendirmesini yaptık.
 |
Cumhuriyet
Gazetesi, kuruluşundan bu yana, Atatürkçülüğün değerleri
ve ilkelerinin korunmasına gösterdiği duyarlılık ve hassasiyetle
günümüz gençliğinin de bu konuda yönlendirilmesinde büyük
rol oynamaktadır. Cumhuriyet Gazetesi’nin söylemi, yazarlarının
düşünce ve değerleriyle oluşmaktadır. Şükran Soner’le Atatürkçülük
ve Atatürk devrimleriyle ilgili olarak röportaj yapmamızın
nedeni, bir gazeteci, bir sendika başkanı ve en önemlisi
Atatürk ilkelerine sahip çıkan çağdaş bir Türk kadını olarak
tanımlanacak biri olmasıdır.
- Türkiye’nin ve Türk
ulusunun bütünlüğünü her türlü iç ve dış tehlikelere karşı
korumak; ayrıcalıksız bir toplum yaratmak temeline dayanan
gerçek Atatürkçülük sizce nedir?
“Atatürkçülüğü, sadece Cumhuriyet
devrimleri aşamasında tartışılan gündemle yorumlamaya kalkarsak,
tabii ki yanlışlara düşeriz. Bugünün sorunlarına ya da en
azından bugünün sorunlarına yanıt vermekte boşluklarımız
olur. Bu nedenle bizim o ilke ve değerlerdeki amaçlara bakmamız
gerekiyor. Atatürk devrimlerindeki amaç neydi? Çağdaş yaşamın
en gelişmiş koşullarını, bu ülke insanının kullanabileceği
ortamı yaratmak. O zaman, ekonomik, sosyal, siyasal alanda
bugün neleri yapmak gerekiyorsa, Atatürkçülük ve devrimlerinin
buna göre çok iyi yorumlanması şarttır ve bu yaklaşımla
yola çıkmak gerekiyor. Devrimleri, o günkü analizleri ve
tartışmalardaki neden-sonuç ilişkileri bağlamında çok iyi
yorumlamak gerekiyor. Örnek olarak vereyim. Neden Dil Devrimi
çok önemlidir, üzerinde çok özenilerek çalışılmıştır ve
neden doğrudan doğruya Atatürk bu çalışmaların başında olmaya
ve yapılanları yakından izlemeye çalışmıştır? Bir bilinci
yaratma, ortak dili yaratma, ortak kültürü, kimliği yaratmadır
bu.”
- Kemalizm’in ilkelerinden
biri olan ve Türk ulusunun doğa ve törelerine en uygun yönetim
biçimi olma özelliği taşıyan Cumhuriyet yönetiminin Türk
ulusuna armağan ettiği kazanımlar nelerdir?
“Ulus, bir ırk temelinde değil,
kimlik temelinde bir bilinçtir ve üst kimliktir. Bu, çok
önemli bir olgudur ve çağın varolan en ileri yorumlarını
derinden içine taşımakta; sanayileşmemiş bir toplumu, çok
yoksul bir toplumu, moral değerlerini yitirmiş, hatta kimlik
ve kültürünü kaybetmiş bir toplumu, ortak kimlik ve kültür
değerlerinde buluşturmaktadır. Bunların hepsi, çok önemli
adımlar atma, çok önemli aşamalar kaydetme, yoktan var etme
sürecidir. Cumhuriyetçi kazanımları bütün olarak ele aldığımızda,
bunu yaşamın her aşamasında görüyoruz. Zaten önemli olan
da bu moral değerleriyle hareket etmek; yani topluma öyle
bir bilinç, öyle bir moral değer aşılanıyor ki neredeyse
herkes idealist bir yaklaşımla, herkes umutla kendi geleceğini
ve çocuklarının geleceğini yaratmak üzere büyük bir özveriyle
işin içine katılıyor. En çarpıcı boyutu bu. Çünkü toplumlar
da insanlar gibidir. Moral değerlerini yitirdikleri, moral
değerlerini kazandıkları süreçler vardır. Toplumların gelişme
sürecinde, devrimler sürecinde bütün olumluluklar birbirine
yaklaşır ve kenetlenir. Yani insanların birbirlerine iyimserliği
bulaştırması, pozitif değerleri bulaştırması sürecidir bu;
özveride bulunması sürecidir. Herkesin çalıştığı bir süreçtir.
Herkesin çıkarlarını kolladığı bir süreç değil. Tam tersi,
her şeyin yan yana durduğu bir süreçtir. Onun için çok önemlidir
cumhuriyetin kazanımları. Cumhuriyet kazanımları bir günlük,
bir anlık, bir durağan nokta değildir; bir süreçtir, bir
açılımdır ve çağın gereklerine göre açılımın devam etmesi
anlamına da gelmektedir. Ne yazık ki bunu sonraki yıllarda,
sonraki yönetimler dönemlerinde, iktidarlarda sürdüremediğimiz
için bugün çok ciddi sorunlarla karşı karşıyayız ve gelişimin
sürekliliğini kaybettik, hatta cumhuriyet değerlerinin tehdit
altında olduğu bir noktaya geldik.”
- Hem savaş kazanarak,
hem de reformlar yoluyla çağdaş bir ulus devlete geçişin
temellerini atan Atatürk, dünümüzü sağlam temellere dayandırmıştır.
Sizce Atatürk’ün bugünkü ve yarınki önemi nedir?
“Bugünkü ve yarınki önemi,
bir toplum için, bir ulus için, aynı toprakları paylaşan
insanlar için bu değerlerin dünya ve ülkemizde geçerliliğini
koruyor olmasıdır. En önemli özelliği bu. Çünkü Kemalizm,
Atatürkçülük ve Atatürk devrimleri bir dönemin sınırlı kalıpları
içinde değildir. Açılımı öngörür. İlkeleri kalıplar halinde
dondurulmuş değildir. Günün koşullarına göre hareket etmeyi
ve sorgulamayı öngörür, yorumlamayı getirir ve gerçekten
yaşamın her alanında hiçbir şekilde kalıplar göremezsiniz.
Devrimlerde kalıplar yoktur; açılım vardır, ufuk vardır
ve insanın çağdaş yaşamı için gerekli olan her şey vardır.
O devrimlerde ölçü insan yaşamının güzelleştirilmesidir;
insanın aydınlanmasıdır. Aydınlanmada sınır yoktur. Aydınlanma
sınırsız bir ufuk açmadır, bir idealdir ve idealler için
alınacak yoldur. Sürekli gelişmeyi öngörür.”
 |
-
21. yüzyılda, küreselleşme bağlamında ulus-devletin karşılaştığı
sorunların çözümünde, Atatürk’ün bize miras bıraktığı ilkeleri
kullanarak içinde bulunduğumuz zorlukları aşma şansımız
nedir?
“Şimdi, burada çok ilginç
bir boyut var. Küreselleşmeyi savunanların Kemalizmi kendilerine
en büyük engel görmeleri de tamamen buradaki yorumla ilgili
bir noktadır. Çünkü küreselleşmenin, yani bilimsel, teknolojik
devrimin bir olgu olarak karşımıza çıkması başka şeydir;
doğu blokunun parçalanması sonrası giderek ABD emperyalizmine
dönüşen yeni dünya sömürü düzeninin tek ideoloji olarak
insanlığa, ulusların, ülkelerin, insanların haklarına aykırı
olarak dayatılması ayrı şeydir. İkisi aynı şey değil. Bilimsel
teknolojik devrimin gerekleri, insanın mutluluğundan yana
bir dünya ve açılımdır. Oysa dayatılan yeni ideolojik düzende,
insanların çoğunluğunun insan haklarından yararlanamaz boyutta
düzen dışına atılmasıdır. Bu püf noktasıdır sorunu yaratan.
İşte bu noktada Atatürkçülük devrimleri engel oluşturmaktadır
bütün değerleriyle. Çünkü biz zengin kuzeyin zenginleşmesi
projesinde engel oluşturmaktayız. Her anlamda engel oluşturmaktayız.
Türkiye Cumhuriyeti, Atatürk devrimleri ve ilkeleriyle.
Bu nedenle şiddetli bir saldırı söz konusudur. Küreselleşme
ideolojisinin yandaşları tarafından Atatürk’ün hedef alınmasının
gerekçesi budur. Dünyanın insanlığa doğru açılımında Kemalizmin
ve devrimlerin en ufak bir çelişkisi yoktur. Hiçbir şekilde
karşıtlığı söz konusu değildir. Ama bir ülkeyi üretimden,
çağa açılmaktan, aydınlanmadan yoksunlaşmaya doğru itmek
istediğinizde, arka bahçeye atmak istediğinizde gerçekten
bir çatışma söz konusudur. Bu çatışmanın ana konuları da
devrimlerin ilkelerindeki maddelerden geçiyor. Kimlik bilincinden
geçiyor her şeyden önce. Kimliğiniz yok olacak ki siz yeni
dünya sömürü düzeninin arka bahçesinde, kukla devlet olarak
size biçilen role aracı olabilesiniz. İnsan kimliğinizin
yok olması gerekiyor; üst kimliğinizin yok olması gerekiyor;
vatandaşlık bilincinizin yok olması gerekiyor. Bütün bunların
yok olması gerekiyor ki bu düzene adapte olasınız. Sanayileşmeden
vazgeçilmesi gerekiyor. Örneğin bizde sürekli özelleştirilmeden
söz edildi ve devletçilik bir engel olarak gösterildi. Devletçilik,
o gün yok olan bir sanayi yaratma ile ilgili bir kavramdır;
bu ülkenin bütün bilimsel, teknolojik devrime uygun sanayi
potansiyelinin korunması olarak algılanabiliyor. Ama Türkiye’de
kamu üretiminden vazgeçme; IMF reçeteleri, Dünya Bankası
projeleriyle dayatmalarındaki temel faktör, temel neden
aslında bu ülkenin özel sanayiye açılımını sağlamak değil.
Öyle bir şey olmuyor. Açık pazar olmasını sağlamaya yönelik
bir şey. Dünya tekellerinin çıkarlarına hizmet etme anlamında
bir şey. Örneğin tarımda çok çarpıcı bir olayı söyleyeyim.
Amerika ve Avrupa Birliği kendi ülkelerinde, kendi tarımlarını
çok ciddi boyutlarda finanse ediyorlar. Bu da, kendi tarım
ürünlerini ülkemize pazarlamaya, bu ülke insanının kendi
karnını doyuracağı tarım üretiminden vazgeçmesini sağlamaya
yönelik olmuş oluyor. En çarpıcı örnekleri şeker, tütün.
Amerikan tütünü, Türk toplumuna pazarlanmış oluyor. Yani
bu bir özelleştirme değil. Buradaki üretimin yok edilmesi,
oranın devlet desteğindeki üretiminin Türkiye’de pazarlanabilmesi
ve kârlılığın devamı, düzenin devamı, çıkarların devamıdır.
Buralarda hep o kavramlarla çatışmış oluyorlar. İdeolojik
anlamda söylemle ideolojinin uygulaması arasında çok korkunç
bir çelişki var. Eğitim, devrimlerin temel öğelerinden biri,
çağdaş insanı yaratma projesi. Siz, bunu kamu eliyle ayakta
tutmazsanız, yoksul bir ülkede insanların eğitimsiz ve düzen
dışına atılmaları anlamına gelir bu. O sonucu getirir. Bir
yandan ülke hızla yoksullaşacak; bir yandan da giderek eğitim
daha kalitesiz hale gelecek, paralı ellerde sadece gösterişe
yönelik olacak. Böyle bir şey yok. Yani en gelişmiş ülkede
eğitim finanse ediliyor. Zaman zaman eğitime ilgi kamufle
edilse de, sonuçta çok ciddi devlet bütçesi desteği var.
Çok ciddi sermayenin eğitime ayırmak zorunda olduğu paylar
var. Yani bize pazarlanan paralı ve kâr edecek eğitim değil
oradaki eğitim. Bize bunların hepsi çarpık olarak pazarlanıyor
ve çarpık olarak dayatılıyor. Tabii ki o zaman da yoktan
var eden bir Atatürk devrimleri ve ilkeleri, değerleri engel
oluşturuyor; çok ciddi engel oluşturuyor. Örneğin ulus kavramına
geçelim. Ulus kavramında ırk temeli yoktur. Ulus kavramında,
bugünün en gelişmiş, çok kültürlü toplumundaki yorumlamaya
uygun üst kimlik kavramı vardır. Yani aidiyet kavramı, vatandaşlık
kavramı vardır. Bu ülkenin vatandaşı bilinciniz olacak;
bu ülkeyi seveceksiniz ki bu ülkedeki insanlar için ve bu
insanların mutluluğu için dünyaya bakışınız olsun veya arayışınız
olsun. Bu, dünya insanıyla buluşmaya engel değil ki. Ama
bize dayatılan ne? Üst kimliğiniz yok ediliyor. Bu ülke
vatandaşlığı bilinci, ulus bilinci yok ediliyor. Ne getirilmek
isteniyor? Irk, din, her türlü ayrımcılık, alt kimlik. Alt
kimliklere bölünmüş insanlar aynı ülke ve aynı kentte, aynı
mahallede birlikte mutlu olabilirler mi? Bir amaca yönelik
buluşabilirler mi? Kimliklerini korumak başka şey, üst kimlik
bilinci başka şey, alt kimlikle ayrımcılık yapmak başka
şey. Dünya Felsefe Birliği’nin, özgürleşme va ayrımcılıkla
ilgili çok önemli kararlar içeren bir açıklaması vardır.
Nereye kadar özgürleşme, nereye kadar ayrımcılık? Temel
hak ve özgürlüklerin korunmasıdır özgürleşme. Bir siyasi
partide, bir sendikada, bir demokratik örgütlemede ırk veya
din, tarikat ya da inanç temeline göre alt kimliklere dayalı
bir farklılık özgürleşme değil ayrımcılıktır ve insanların
mutluluğunu getirmez. İnsanların aydınlanmasını değil, bu
yeni dünya sömürü düzeninde kolayca sömürülebilmesini, aldatılmasını
getirir. Başka hiçbir şey getirmez. Tuzak da zaten buradadır.
Yeni dünya sömürü düzeninin tuzağı burada çizilmiş oluyor.
Esas tuzak burada. Gerçekten de Kemalizm bu yolda çok önemli
bir engel oluşturuyor.”
 |
-
Atatürkçülük ideoloji midir? Kemalizm ve Atatürkçülük arasında
bir fark var mıdır? Varsa nelerdir?
“Bir defa bu kavramlar aynı,
iç içe kavramlar. Farklı kullanmanın, farklı bir anlam kazandırdığı
kanısında değilim. Dönem dönem konuya göre belki Atatürkçülük
diyoruz ya da Kemalizm diyoruz. Belki şöyle düşünmek gerekebilir.
Kurtuluş Savaşı süreci, Mustafa Kemal ve Kemalizm. Orada,
bir savaş süreci içinde Atatürkçülük daha sıcak geliyor,
daha iyi anlatıyor. İki aşaması var çünkü o dönemin. Kurtuluş
Savaşı aşaması var. Orada bir Mustafa Kemal var. Sonra da
Atatürk adını alıyor, daha doğrusu toplum ona o adı veriyor
ve ondan sonra da Atatürkçülük, ulusun veya devletin oluşmasından
sonra ulus bilinciyle gelişmesi için gereken devrimleri
anlatıyor. Yani keskin bir ayrım yok. Bunlar iç içe şeyler.
Kemalizm ve Atatürkçülük arasında bir fark olduğunu düşünmüyorum.
Bunlar aşamalardır; birbirini bütünler.”
- Osmanlı’nın çöküşünü
sergileyen ekonomik durumu ve dış politikası ile günümüzün
ekonomik durumu ve dış politikası arasında bir benzerlik
görülmektedir. Atatürk’ün önderliğinde varıyla yoğuyla direnen,
savaşan ve büyük özverilerden sonra bağımsız Türkiye gerçeği
ile mutlu olabilen dedelerimiz, ninelerimiz, babalarımız
boşuna mı uğraş verdiler? 80 yıl önce kurulan ve 65 yıl
önce kendi yaşamını yönlendirecek ekonomik düzeyi sağladıktan
sonra Osmanlı’nın borçlarını bile ödemiş bulunan bağımsız,
özgür Türkiye nasıl oldu da bugün yeniden başlangıçtaki
çıkmazlara sürüklendi? Sizin görebildiğiniz çıkış yolu nedir?
“Şimdi, Türkiye’nin sadece
içerdeki yanlışlarla bu noktaya geldiğini söylemek haksızlık
olur. Bu, iç ve dış dinamiklerin çakışmasıdır ve sadece
Türkiye değil, pek çok ülke için geçerli olan bir negatif
gidiş sürecidir bu. Bunu yerine doğru oturtmakta yarar var.
Hatta Türkiye’nin Atatürk devrimleri sayesinde direnci daha
güçlü olmuştur. Yani başka ülkeler çok daha hızla, çok daha
kötü konumlara getirilebilmişlerdir. Türkiye’nin dinamikleri
buna engel oluşturmuştur. Bu, doğrudan doğruya dünya kaynaklarının
merkezlere toplanması olgusunda, bu merkezlerde olmayan
ülkelerin giderek geriye püskürtülmesi ile ilgili bir durumdur,
bir tablodur. Burada kilit noktada olan ülkelerden biridir
Türkiye ve kilit noktada olan ülkelerden biri olmasını da
gerçekten Atatürk ve devrimlerine, Lozan’a, böyle bir devrim
sürecinde yapılanlara borçludur. Birden de kesilmez bu dinamikler.
Osmanlı’nın çöküş dönemi ile bugünün döneminin benzerliği,
kendi kaynaklarıyla yetinememe, kendi üretimiyle ayakta
duramama anlamında paralelliklerdir. Çünkü o günün sosyo-ekonomik
koşullarıyla bugünün sosyo-ekonomik koşulları aynı yerde
değil. Tabii ki farklı. Ama benzerlik, dış borçlanma, dışa
bağlılık boyutlarındadır; iki ayağı üzerinde duramamak ve
ülkesini, insanını ayakta tutacak koşulları yaratamamak
noktasındadır. Biz, buradan hareketle, bugünün koşullarında
kapalı ekonomi olarak yaşamalıyız gibi bir tezi savunmuyoruz.
O polemiği hep bize dayatıyorlar çünkü. Bizim savunduğumuz,
bugünün, bu ülkenin insanlarının, sosyo-ekonomik, siyasal
koşulların bütününde iki ayağının üzerinde durması ile ilgili
birşeydir. Dünyaya kapıları kapatalım diye bir şey yok.
Atatürk Devrimleri’nde bunlar savunulmuyor; devrim ve ilkelerin
anlamı da bu değil. Bugünkü yorumlaması da bu değil. Çok
ucuz bir polemik. Aydınlanmacıların, Atatürk ve devrimlerini
savunanların anlatmaya çalıştıkları, Türk insanının, bu
ülke vatandaşının iki ayağının üzerinde duracağı koşulların
bütünü ile ilgili. Siz bir şeyler satarsınız, bir şeyler
alırsınız, ticaret olur, para gider gelir; ama sonuçta toplamda
neredesiniz? Önemli olan budur. Toplamda, biz bugün bir
sömürge ülkesi konumundayız. Osmanlı’nın çöküş yıllarında
olduğu gibi. Yani benzerlik bu noktadadır ve bu koşulları
değiştirmek zorunluluğumuz var. Yani borcu borçla ödemek,
borç ertelemesini bir başarı saymak, bunun karşılığında
Amerikan askerinin korunması için Türk askerini ölümle yüz
yüze geleceği Irak’a tampon olmaya göndermek gibi bir bedeli
seçmek. Bu, bırakın Atatürk devrimleri ve Cumhuriyet değerlerini,
bu ülke için, bu ülkenin geleceği için çok iğrenç bir konum
ve kabul edilebilir bir rol değil.”
- Ülke ekonomisinde
devletçilikten vazgeçip piyasa ekonomisi veya kapitalist
ekonomiye geçişin yararı olmuş mudur?
“Kavramlardan yola çıktığımız
zaman, bence kavramlar yanlış kullanıldığı için, amaçların
dışında kullanıldığı için hep yanlış sonuçlara varılıyor.
Her şeyden önce devlet ekonomisinden vazgeçip piyasa ekonomisine
geçmekle ilgili kullanılan kavramlarda gerçek olmayan bir
sahtecilik var. Çünkü biz piyasa ekonomisine kurallarıyla
geçtik demek, bir ekonomi yarattık anlamına gelmiyor. Tam
tersine, Türkiye’de özelleştirmeyle gerçekleştirilen, cumhuriyet
kazanımlarının, cumhuriyetin getirdiği sanayileşmenin ve
ekonomik gelişmenin birikimlerinin tüketilmesi, çok kötü
tüketilmesidir. Bir defa vurgun düzeninde yapılan özelleştirmede,
özelleştirilen kurumlar özel sektör sanayi kurumları olarak
devam etmiyor. O alanlarda üretim kalitesi düşüyor, verim
düşüyor ve işletmelerin çoğu ranta çarçur ediliyor. Yani
tek tek alanlara baktığımız zaman, bu daha çarpıcı ortaya
çıkıyor. Şeker şirketleri, şeker tekeli diyelim, yani kamu
tekeli özelleştirildiğinde, çok verimli bir şeker tarımı
karşımıza çıkmıyor. Ayrıca kamu işlevi çok farklı bir işlevdir.
Devlet kasaplık mı yapsın, sütçülük mü yapsın diye alay
ettiler. Oysa gelişmiş ülkeler de bundan vazgeçmiyor; kurumlar
olarak onlarınki devlet sektörü değil çünkü daha zengin
ülkeler; ama onlar devlet eliyle tarımı, hayvancılığı çok
ciddi olarak desteklemeye devam ediyorlar. Çok ciddi bir
devlet desteği var. En büyük demogoji eğitimde yapılıyor.
Eğitim, Amerika’da özel. Hayır, yalan! Eğitim Amerika’da
çok ciddi bir şekilde hem kamu tarafından devlet kesesinden
finanse ediliyor, hem de vakıflar eliyle özel sektör eğitime
çok büyük katkıda bulunuyor. Üstelik de eğitime sermaye
çıkarları adına müdahale etmiyor, özerk. Üniversiteleri
düşünün, Amerika’daki vakıf üniversitelerini. Yönetimine
karışmıyor. Bilime hiçbir şekilde sınır getirmiyor. Gerçek
anlamda özerk. Nasıl işlediğine bakmak gerekiyor. Bizde
ne oluyor? Özel üniversite açılıyor; devletin yetiştirdiği
öğretim üyeleri çalınıyor. Devlet kesesinden öğretim üyesi
pahalı yetiştiriliyor. Devlet ödüyor bunun parasını ama
özel üniversite sadece daha yüksek ücret ödeyerek ve de
yüksek öğretimde sadece yatırımın olmadığı alanlarda eğitim
yaparak kâr ediyor. Devlet bütçesinden de pay alarak. Çarpıklık
burada, demogoji burada. Yani böyle, bir serbest piyasa
ekonomisi falan yaratılmıyor. Serbest piyasa ekonomisi var
ama temelde, ciddi bir üretim temelinde, bugünün çağın gerekleri
ile yarışan bir konumda değil. Dünya tekelinin pazarı konumuna
geliyor. Ucuz emek alanı konumuna geliyor. Bu, ülkede işsizlerin
arttığı, çalışanların yoksullaştığı, kitlelerin daha yoksul
ve daha geri kaldığı bir düzene dönüşüyor. Sorun da burada
zaten. Özelleştirmenin ideolojik dayatmasının temel nedeni,
kamu üretimi alanının özel sektöre aktarılması değil. Sosyal
devletten vazgeçmek. Sosyal bedel ödemekten kaçınmak. Çünkü
kapitalist rejim içinde, kapitalist düzende, gelişmiş ülkelerde,
kamu üretimi sosyal devlet aracı olarak vardır. Türkiye’de
ise bu zaten tamamen bu işlevi yürütüyordu. Hatta özel sektörü
var eden bir araç biçimindeydi. Özel sektör de göreceli
olarak geriliyor bu yüzden, çünkü böyle bir desteği kaybediyor.
Kötü yönetilmesi ayrı, kötü ellerde olması ayrı şey; ama
orada da demogoji var. Rüşveti kim veriyor? Özel veriyor,
özel sektör veriyor, kişi veriyor; mekanizma değişmiyor
ki. Yolsuzluk azalmıyor, artıyor ve düzen o kadar zorlanıyor
ki bu konuda. Dünya ölçeğinde bir olguyu söyleyeyim. Dünya
Bankası söylüyor bunu, biz söylemiyoruz. Dünyada sermayenin
rüşvete ödediği pay, işçiliğinin 2,5 katına çıkmış. Çarpık
bir durum var. İnsanlık adına çok tehlikeli bir gidiş var.
 |
-
Laiklik, Anayasamıza din ve vicdan özgürlüğü tanımı ile
girmiş ancak bu tanım her kesimin kendi yorumu ile uygulanmak
istenmiştir. Günümüzün iktidarının da arka çıktığı yorum,
inancında özgür olan kişinin, bu inancını başkalarına kabul
ettirmekte de özgür olduğu, yasalarla belirlenmiş toplum
kurallarını kendi özgür inancına göre değiştirebileceği
şeklindedir. Ülkemizde Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bir
mezhebin temsilciliğini yapması, diğer mezhepleri tanımama
yetkisini kendisinde görmesi şeklinde bir uygulama vardır.
Laik Türkiye’nin başbakanı bile yabancı ülkede din konusunda
yorumlarda bulunmuş, laik ülkenin başbakanının Cumhuriyet
kanunlarından başka görüş bildirmemesi gerektiğini anımsamamıştır.
Sizce laikliği net sınırları ile ortaya koyup aksi davranışlara
yaptırım uygulama olanağı var mıdır?
“Öncelikle sadece bu iktidarın
değil, bundan önceki birçok iktidarın da çok uzun bir süreçten
bu yana, hatta belki de bunu çok farklı bir rejime geçiş
aşamamızda da düşünebiliriz. Laiklik tanımlamasında doğru
tanımlamadan sapmalar yaşanmıştır. Nedeni de, toplumsal
eğilimlerde siyasetin oy kaygısının öne çıkıyor olmasıdır.
Elbette Cumhuriyet Devrimleri’nin kazanımları, devrim aşaması
başkadır, evrim sürecinde yerleşmesi başkadır. İkisi aynı
şey değildir. Devrimin sonuçlarından yararlanan ve laiklik
kavramını özümsemiş çok geniş kitlelerde sayıların artması
başka, yoksullaşma ve siyaset yapılaşmasına, eğitimin negatif
yönde kullanılmasına paralel olarak da laikliğin siyasal
İslam’dan yana ödünlerle yorumlanması ve bu anlamda gelişip
kitlelerin kazanılması süreci başkadır. Yani Türkiye’de,
gerçek anlamda laikliği benimseyenlerle benimsemeyenler
veya siyasal İslam’dan yana yorum yapmak isteyenler arasındaki
uçurumun giderek büyüdüğü ve sayıların arttığı bir süreç
söz konusudur. Bir ayrışma söz konusudur. Bu, bir kilitlenmeyi,
bir çatışmayı getirmiştir bugün. Bu yüzden de dini alt kimliği
kullanmak isteyenler, alt kimlik derken sadece dini de değil,
ırkı da kullanmak isteyenler, çağdaş insan haklarının yorumunda
hile yaparak, özgürleşme adı altında hem demokratik değerlerden,
hem laiklikten ödünleri dayatmaktadırlar. Ne yazık ki bu
dayatmada en çağdaş geçinen ülkelerin de etkisi var. Nedeni
de özgürleşme ve ayrımcılık kavramlarındaki kargaşadır.
Bence esas sorun oradan çıkıyor ve laiklik tanımlamasında
herkes kendine göre bir reçete çiziyor. Oysa laiklik, tartışmasız
sonuna kadar devletin dine ilişkin bir kimliğinin olmamasıdır.
Zaten siz % 99’u Müslüman diye söze girdiğiniz anda laikliği
çiğniyorsunuz. Devletin dini olmaz. Devletin dine ilişkin
bir kimliği olamaz. Devleti temsil eden bütün bireylerin
özel yaşam alanında inançları, kökenleri tabii ki vardır.
Ama devleti temsil eden bütün bireylerin, devlet görevi
yaparken kendi özel inanç alanlarını ortaya koymamak gibi
bir zorunlulukları da söz konusudur. Kargaşa buradan çıkıyor.
Ama bu suçu sadece Tayyip Erdoğan işlemiyor. Bu suçu Bush
da işliyor. Bush’un yaptığı da laikliğe aykırı. Hıristiyanlıkla
giriyor söze. O yüzden anlaşıyorlar. Böyle bir ittifakları
var. Alt kimlikleri kullanarak insanlığı tarafsızlıktan
çıkarıyor, mutsuzluğa doğru sürüklüyorlar. ABD vatandaşının
dini kimseyi ilgilendirmez. Amerikan Devlet Başkanı’nın
yeminle herhangi ülkeye ait sorunlarla ilgili söze girmemesi
gerekiyor. Suç işliyor orada. Laiklik orada çiğneniyor.
Laiklik çiğneniyor şu anda. Çünkü yeni dünya sömürü düzeni
hem laikliği, hem demokrasiyi çiğniyor. Demokrasi de ayaklar
altında. Cumhuriyet değerleri de ayaklar altında. Türkiye
için laiklik çok önemli. Çünkü şeriatın olmadığı bir başka
İslam ülkesi yok. Laikliğin Türkiye için yaşamsal değeri
buradan geliyor. Belki ayrı ayrı dinler ve ayrı ayrı ırklardan
bir bileşke olduğu için sonuç olarak Amerika’da rejimi,
devleti tehdit etmiyor ama Türkiye’de ediyor; rejimi ve
devleti tehdit ediyor. Çok büyük bir tehdit. Bizim duyarlılığımızın
daha fazla olması gerekiyor ve laiklik kavramındaki doğru
tanımlamalar burada çok daha fazla önem kazanıyor. Bana
sorarsanız liderlerin camiye gidip toplum içinde namaz kılması
bile laikliğe aykırı bir davranış. Bireysel özgürlük; doğru.
Ama buna daha önce siyasiler özen göstermişler, inançlarını
saklamışlar. Çünkü inancın bir propaganda, bir siyasal şov
aracı olmaması gerekiyor. Üst kimlik değil inanç alanı.
% 99’u Müslüman da olsa, Müslümanlığın altının çizilmesi
laikliğe aykırı bir şey. Çünkü o sizin inanç alanınız, özel
yaşam alanınız.”
|
Araş. Gör. Dr. İ.Ü. İletişim Fakültesi Halkla İlişkiler
ve Tanıtım Bölümü
Araş. Gör. İ.Ü. İletişim Fakültesi Halkla İlişkiler
ve Tanıtım Bölümü
|