“Türkiye Akdeniz'de Gerilimden Değil, Barıştan, İşbirliğinden, Hakkaniyet ve Adaletten Yanadır”

Tarih, Siyaset ve Ülkelerarası İlişkiler Bakımından “Uluslararası Deniz Hukuku ve Doğu Akdeniz Sempozyumu” TBMM Başkanlığı’nın himayesinde, İstanbul Üniversitesi ve Marmara Üniversitesi tarafından Cumhurbaşkanlığı Dolmabahçe Çalışma Ofisi’nde gerçekleştirildi. Sempozyuma, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve TBMM Başkanı Prof. Dr. Mustafa Şentop katılım sağladı.


Tarih, Siyaset ve Ülkelerarası İlişkiler Bakımından “Uluslararası Deniz Hukuku ve Doğu Akdeniz Sempozyumu"nun açılışı İstanbul Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Mahmut Ak ve Marmara Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Erol Özvar’ın selamlama konuşmalarıyla başladı. 

“Doğu Akdeniz, Modern Kapitalizmin Doğuşuna Kadar Dünya Ticaretindeki Ağırlığını Korumuştur”

Marmara Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Erol Özvar, Doğu Akdeniz’in, eski dünyada asırlarca doğu batı arasında iktisadi, askeri, siyasi, dini ve kültürel ilişkilerin harmanlandığı bir odak olduğunu belirterek sözlerine başladı ve şöyle devam etti: “Coğrafyalar arası dünya ticaret hacminin belki yarısından fazlası 17. yüzyıla dek bu havzada cereyan etmiştir. Bu özellikleriyle bölge, uzun zaman boyunca kendisine komşu olan ve olmayan ülkeler arasında hakimiyet mücadelesine konu olmuştur. Nihayet, erken modern çağlarda Osmanlı Türkleri, Doğu Akdeniz’de askeri hakimiyet kurarak eski ticaret yollarını güvence altına almış ve İslam dünyası ile Avrupa arasında iktisadi faaliyetlerin kesintiye uğramaksızın devamını sağlamıştır. Doğu Akdeniz, modern kapitalizmin doğuşuna kadar dünya ticaretindeki ağırlığını korumuştur. Yeni dünyanın keşfi ve yeni deniz ticaret yolları modern çağlara yaklaşırken, Doğu Akdeniz’in dünya ticaretindeki nispi önemini kaybetmesine yol açmıştır. 21. yüzyıla girerken dünyada değişen küresel ve bölgesel konjonktür, Doğu Akdeniz’in doğu-batı ve güney-kuzey aksı arasındaki belirleyici konumunu tekrar gündeme getirmiştir. Bu kadim coğrafyada yeni enerji kaynaklarının şimdilik mütevazi ölçüdeki keşfi ve keşif beklentileri, Doğu Akdeniz’in jeopolitik açıdan tekrar bir hakimiyet mücadelesine sahne olmasına yol açmıştır. Bugün bölge, yeni potansiyelleriyle birlikte deyim yerindeyse orta çağ ve erken modern çağlardaki önemini anımsatmaktadır.”


“Osmanlı Devleti 16. Yüzyıl İtibariyle Tam Bir Deniz İmparatorluğudur”

Prof. Dr. Özvar‘ın konuşmasından sonra sözü alan İstanbul Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Mahmut Ak, Türklerin 1071’de Anadolu’yu Türk yurdu haline getirmeye başladıktan sonra, birleştirici bir unsur olarak denizlerin önemini takdir ettiklerini ve denizlere yönelik belirli bir politika takip etmeye başladıklarını belirterek sözlerine başladı ve şu açıklamalarda bulundu: “Aslında artık vatan olarak yerleştikleri Anadolu’nun coğrafî konumu Türkleri denizci devlet olmaya adeta zorlamıştır. Bu bakımdan Türkler, bu coğrafyada kendilerinden önce var olmuş medeniyetlere kıyasla Anadolu’nun stratejik konumunu ve bu konumda denizlerin önemini en iyi değerlendirebilen millet olmuştur. Anadolu Selçuklu Devleti’nin başkenti olarak İznik’in seçilmesi de daha sonraki tarihlerde denizlere yönelik politikaların bir habercisidir. 1540 tarihli Osmanlı-Venedik Antlaşmasıyla bölgedeki adaların neredeyse tamamı Osmanlı Devleti’nin hakimiyetine girmiştir. Osmanlı Devleti 16. yüzyıl itibariyle artık tam bir deniz imparatorluğudur. Akdeniz gibi büyük bir sahanın batısını kontrol altına almış, Doğu Akdeniz’i ise bir Türk gölü haline getirmiştir. 1669’da Girit’in alınmasıyla artık burası Osmanlıların bir iç deniz hüviyeti kazanmıştır.”

“Tarihte İlk Kez Oluşturulan Deniz Merkezli Eyalet Yönetimi”

Osmanlı’nın Ege ve Akdeniz’de hâkim olduktan sonra burayı idari olarak özel bir birim altında teşkilatlandırdıklarına değinerek sözlerine devam eden Prof. Dr. Ak, “1534’te kurulan Cezayir-i Bahr-i Sefid yani Akdeniz Adaları Eyaleti adlı bu idarî ünite ile belki de tarihte ilk defa deniz merkezli bir eyalet yönetimi oluşturulmuştur. Osmanlı Devleti’nin Akdeniz Adaları, bölgedeki adaların Yunanistan ve İtalya tarafından işgal edilmesine kadar devam etmiştir. Osmanlı Devleti 1911-1913 yılları arasında Ege ve Akdeniz’de İtalya ve Yunanistan’ın yarattığı fiili durumu tanımamış, egemenlik haklarından vazgeçmemiştir. Nitekim bu süreçte mücadelesini diplomasi sahasında devam ettirmiş ve Osmanlı Devleti, Avrupa ülkeleri ve Yunanistan arasında bir diplomasi savaşı gerçeklemiştir. Bu dönemde Osmanlı Devleti önemli Boğazlar ve Anadolu’nun askerî güvenliği konuları üzerinde durarak, adaların bu güvenliğin sağlanması noktasında stratejik önemine dikkat çekmiştir” dedi.

Prof. Dr. Ak, sözlerini şu şekilde sonlandırdı: “Bir oldu-bitti ile işgal edilen Ege ve Akdeniz’deki adaların statülerinin düzenlendiği antlaşmalarda Türkiye’nin söz konusu haklı taleplerinin bir sonucu, Yunanistan’a bırakılan Anadolu sahillerine yakın adalarda silahsızlandırma ve asker bulundurmama şartı getirilerek Yunanistan’a sınırlı egemenlik hakkı tanındığı görülmektedir. Egemenliği devredilmemiş adalar, kara sularının genişliği, kıta sahanlığı, hava sahası sorunu, gayri askerî statüdeki adaların silahlandırılması gibi başlıca uyuşmazlıkların çözümünün mevcut antlaşmalara saygı, iyi niyet ve barışçı çözüm yolunda samimi bir tavır gösterilmesinden geçtiği ortadadır. Türkiye konunun ele alınmasında her zaman sayılan ilkeleri gözeten bir yaklaşım içinde olmuştur. Bununla birlikte bölgedeki tarihî geçmişinin, bağlarının ve coğrafî konumun getirdiği zorunlulukların farkında olduğunu gösteren Türkiye, haklı mücadelesinden hiçbir şekilde taviz vermeyeceğini de ortaya koymuştur.”

“Doğu Akdeniz, Gelecek Yüzyılımızın Zenginliğini ve Geçmişimizin Hatırasını Paylaşmamız Açısından Milli Benliğimizi Oluşturmaktadır”

Tarih, Siyaset ve Ülkelerarası İlişkiler Bakımından “Uluslararası Deniz Hukuku ve Doğu Akdeniz Sempozyumu”, selamlama konuşmalarının ardından Prof. Dr. İlyas Topsakal’ın başkanı olduğu açılış oturumuyla başladı. Prof. Dr. Topsakal konuşmasında, “Türkiye Cumhuriyeti devleti için varlık ve beka sebebi olan Doğu Akdeniz, gelecek yüzyılımızın hem zenginliğini hem de geçmişimiz hatırasını paylaşmamız açısından milli benliğimizi oluşturmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı başta olmak üzere bütün siyaset noktalarının desteğini arkamızda hissederek bu kararlılıkla çalışıyoruz ve bu konuda en önemli görevin biz akademisyenlere düştüğünü biliyoruz” diyerek Doğu Akdeniz meselesinin önemini STK’lar açısından ifade etti. 

“Doğu Akdeniz Konusunun Dış Politika Boyutu”

Oturum başkanı Prof. Dr. Topsakal’ın konuşmasının ardından sözü, Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Prof. Dr. Gülnur Aybet aldı. Doğu Akdeniz meselesinin uluslararası hukuku boyutunu ele alan bu sempozyumun iki önemli fonksiyonu olduğunu belirterek sözlerine başlayan Prof. Dr. Aybet, “Doğu Akdeniz konusundaki güncel birikmelerde bir de konunun dış politika boyutu vardır. Konu, Türkiye Yunanistan ilişkileri üzerine yani çözülmemiş boyutları olan ikili ilişki üzerine kurgulanmış, fakat bölgesel bir konu haline gelmiştir. 1996’daki Kardak krizinden sonra, 1997 yılında ABD’nin girişimiyle NATO zirvesinde bir Türk- Yunan çatışmasını engellemek için bir mutabakat üzerinde anlaşılmıştır. Bir sene sonra 1998 de NATO nezdinde sürecin askeri boyutu da güven artırıcı toplantılar olarak başlatılmıştır. Hem askerlerin güven artırıcı toplantıları olsun hem de son zamanlarda basında adını sıkça duyduğumuz istikşafi görüşmeler olsun yenidir ve kamuoyuna bunları anlatmamız gerekir. Bütün bunların Doğu Akdeniz kriziyle bağlantılı olarak yeni girişimler olduğu düşünülmektedir. O zamandan beri de bu toplantılar devam etmektedir” dedi.


Prof. Dr. Aybet konuşmasına şu açıklamalarla devam etti: “Bugüne kadar iki ülke arasında altmış istikşafi görüşme oldu ama maalesef somut bir ilerleme kaydedilmedi. İçindekilere bakarsak ABD zirvelerinden çıkan kararlarda bile bu görüşmelerin iki ülke arasında çözülmemiş bütün konuları kapsadığını görüyoruz. Bu yüzden Yunanlı yetkililerin son zamanlarda “istikşafi görüşmeler tekrar başlarsa burada sadece kıta sahanlığı ve deniz yetki alanlarını görüşeceğiz” demeleri aslında gerçekleri yansıtmamaktadır. Türkiye bu görüşmelerin deniz yetki alanlarının belirlenmesi dışında diğer çözülmemiş konuları da kapsamasını öngörmektedir.”

Sempozyumda açılış oturumunun son konuşmasını “Uluslararası Hukuk Çerçevesinde Doğu Ege Adalarının Hukuki Statüsü” başlığıyla Prof. Dr. Selami Kuran gerçekleştirdi. Prof. Dr. Kuran, “Etrafı denizlerle çevrili bir ülkede deniz hukuku çok önemli bir alandır. Aslında deniz alanlarının hukuki rejimi, deniz hukukunu incelerken tarihi, siyasi boyutlarıyla ve son zamanlarda da özellikle askeri boyutlarıyla karşımıza çıkan çok boyutlu bir alandır” dedi ve harita üzerinden konuyla ilgili çeşitli değerlendirmelerde bulundu.


TBMM Başkanı Prof. Dr. Mustafa Şentop’un Konuşması

Açılış oturumunun tamamlanmasının ardından sempozyum, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve TBMM Başkanı Prof. Dr. Mustafa Şentop’un konuşmalarıyla devam etti. Prof. Dr. Şentop konuşmasının başında, sempozyum süresince çok sayıda değerli akademisyen ve alanında yetkin isimlerin, “Uluslararası Deniz Hukuku ve Doğu Akdeniz” başlığı altında pek çok uluslararası hukuk ve siyaset konularını derinlemesine ele alacaklarını belirtti ve onların ifade edecekleri fikirler ile ortaya koyacakları tezlerin Türkiye'nin sözüne katkıda bulunacağına, gücüne güç katacağına inandığının altını çizdi.

Ülke içindeki dar ve tüketici tartışmaların uzantılarıyla meşgul olan akademi dünyasının bilhassa sosyal alanlarda Türkiye'yi besleyecek yeni düşünce imkânlarını ve ufuklarını önlerine koyacak bir gayreti ve hatta niyeti arzu edilen manada ortaya koyamadığını açıklayan Prof. Dr. Şentop, şu açıklamalarda bulundu: “Hâlbuki siyasetin, hukukun, ekonominin, uluslararası ilişkilerin temel tezleri, ana tartışmaları ve geleceğe doğru esas istikametleri akademi dünyamızın güçlü veri ve tezleriyle şekillendirilebilirse çok daha kalıcı, etkili ve ufuklu olur. Hamdolsun Türkiye nasıl siyasette günlük basit ve ufuksuz tartışmalardan kurtulmuş, geçmişin derinliği ile geleceği şekillendirme yolunda önemli mesafeler kazanmış, ilk defa 2023'ün, 2053'ün, 2071'in hedeflerini konuşabilir hale gelmişse, son yıllarda akademi dünyamızın da Cumhurbaşkanımızın çizdiği bu yeniden büyük Türkiye ufkuna bakan bir niyet ve liyakatle harekete geçtiğini sevinerek müşahede ediyoruz. Bizim dünya görüşümüz ilme fayda için yapılır. Faydasız ilim boşuna bir gayrettir ve biz faydasız ilimden Allah'a sığınırız. Bu güzel toplantı Türkiye'nin meselelerinin geniş bir kabul ve katılımla artık akademi dünyamızın da meseleleri olduğuna dair güzel bir örnek ve bereketli bir başlangıç olacaktır.”


“Sömürgecilik Bir Güç Meselesi Değil, Ahlak ve Vicdan Meselesidir”

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın başta Birleşmiş Milletler (BM) olmak üzere, uluslararası kuruluşların özellikle AGİT bünyesindeki Minsk grubunun 30 yıldan fazla bir zamandır devam eden sıcak bir sorunun kifayetsizliğini ortaya koyarak, meselenin özüne bir kez daha işaret ettiğini belirten Prof. Dr. Şentop, sözlerine şöyle devam etti: “Eski dünyanın sakil alışkanlıklarıyla hareket eden ülkelerin, yeniden şekillenen bölge ve Doğu Akdeniz'in geleceğinde söz sahibi olma iddiası taşımaktadırlar. Şüphesiz iyi niyetli, barışı tesis etmeyi hedefleyen uluslararası hukuka ve anlaşmalara saygılı milletlerin ve devletlerin hak ve hukuklarına hürmet eden yaklaşımlarla hep birlikte çalışmak, gayret göstermek, müzakere yapmak arzu edilen bir tutumdur. Ancak şu gerçekleri görmeden ve göstermeden harekete geçmek de mümkün değildir. 1977 yılında sonuçlanan Manş Denizi'nde kıta sahanlığı sınırlarının tespitine ilişkin İngiltere-Fransa ihtilafında ortaya çıkan tez bugün Türkiye'nin, adaların yetki alanlarının sınırlandırılmasına dair savunduğu teze yakındır. Bu tezi Manş Denizi ihtilafında kabul eden Fransa, kendisini hiç alakadar etmeyen Doğu Akdeniz'deki gelişmelerde bunun tam tersini savunmaktadır. Bu samimiyetsiz ve ikiyüzlü yaklaşımlarla uluslararası hukuku işletebilmek mümkün olamaz. Bugün Suriye'den Lübnan'a, Lübnan'dan Kuzey ve Orta Afrika'ya, Madagaskar'daki dağınık adalarda hak iddiasına kadar dünyanın neresinde bir maddi ve ekonomik değer varsa ona göz koyan ve üzerinde hak iddia eden Fransa'yı biraz hayretle ve değişen dünyayı fark etmeyen bir anlayışsızlık içinde olduğu için de tebessümle izliyoruz. Sömürgecilik bir niyet ve eylem değil, karakter, bir güç meselesi değil, ahlak ve vicdan meselesidir.”

“Uluslararası Adalet ve Barış Tek Taraflı Değil, İlgili Herkes İçin Arzu Edilen Bir Zemindir”

Türkiye'nin, Doğu Akdeniz'deki varlığının sadece stratejik kaynaklar ve bunlar üzerindeki meşru hakları üzerinden tarif edilemeyeceğine vurgu yapan Prof. Dr. Şentop, konuşmasına şu açıklamalarla son verdi: “Türkiye, kendi haklarını aradığı kadar, bu alanda ve sahada adil bir paylaşımın, hakça bir dağılımın olmazsa olmaz bir barış zemininde gerçekleşmesi için vardır. Emeği değil sömürüyü, hakkı değil zulmü, paylaşımı değil el koymayı alışkanlık haline getirenlerin bunu anlamasını zaten beklemiyoruz. Türkiye, kendi gücüyle mütenasip, kendi haklarına dönük adımlar atıp kazanımlar elde ettikçe, Türkiye karşısındaki hukuk dışı, anormal tepkileri, oluşturulan tuhaf birliktelikleri hep birlikte müşahede ediyoruz. Uluslararası adalet ve barış tek taraflı değil, ilgili herkes için arzu edilen bir zemindir. Türkiye bugün bu zemin üzerinde kurulacak masada kendi haklı görüşlerini net biçimde ifade edecek yeterli doktriner birikime sahiptir. Bugün ülkemizin iki köklü üniversitesi tarafından düzenlenen bu değerli sempozyum da esasen bu tutumumuza dönük niyetlerimizin bir göstergesidir. Umuyorum ki bu sempozyumda katılımcıların ortaya koyacağı düşünce, öneri ve sonuçların, Doğu Akdeniz'in bir barış maviliği içinde kalmasına dönük yeni yaklaşımların kapısını açar. Birinde öğrenci, birinde hoca olarak mensubu bulunduğum iki üniversiteye oluşturdukları bu anlamlı zemin için teşekkür ediyorum.”

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Konuşması

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erodoğan da sempozyuma teşrif ederek önemli açıklamalarda bulundu.

“Dün Azerbaycan topraklarına saldıran Ermenistan'ı bir kez daha kınıyorum. Türkiye, tüm imkân ve kalbiyle, dost ve kardeş Azerbaycan'ın yanında olmayı sürdürecektir” sözleriyle konuşmasına başlayan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, “Bölgede Dağlık Karabağ'ın işgaliyle başlayan krize artık bir son verilmesinin vaktinin gelmiştir. Ermenistan'ın, işgal ettiği Azerbaycan topraklarını derhal terk etmesiyle bölge yeniden barışa ve huzura kavuşacaktır. Bunun dışındaki tüm dayatmalar ve tehditler sadece haksız ve hukuksuz olmakla kalmayacak, Ermenistan'ı şımartmaya devam edecektir. Yaşanan son gelişmeler, bölgede nüfuz sahibi tüm ülkelere gerçekçi ve adil çözüm yöntemlerini devreye sokmaları konusunda bir fırsat tanımıştır. Bu fırsatın en iyi şekilde değerlendirilmesini umuyoruz. Özellikle Minsk üçlüsü denilen Amerika, Rusya, Fransa yaklaşık 30 yıldır bu sorunu çözmemişlerdir” dedi.


“Doğu Akdeniz’de Misafir Değil, Ev Sahibiyiz”

Akdeniz'in en uzun kıyı şeridine sahip bir ülkesi olarak bu bölgedeki gelişmelerin, Türkiye'nin de gündeminde önemli yer tutuğunu belirten Erdoğan, sözlerini şu şekilde devam etti: “Akdeniz'de yapılan her hamlenin, atılan her adımın ülkemizin güvenliğine, hak ve menfaatlerine doğrudan etkisi bulunuyor. Şüphesiz bunların başında Doğu Akdeniz'de var olduğu düşünülen zengin hidrokarbon kaynakları geliyor. Yapılan bazı araştırmalar, bölgedeki çıkarılabilir doğalgaz miktarının 3,5 trilyon metreküpün üzerinde olduğuna işaret ediyor. Tüm Avrupa'nın yıllarca doğalgaz ihtiyacını karşılayabilecek bu rakam, hiçbir ülkenin göz ardı edemeyeceği büyüklükte bir ekonomik güçtür. Son günlerde bazı ülkelerin provokasyonlarının arka planında işte bu ekonomik potansiyel vardır. Uluslararası enerji şirketlerinin de devreye girmesiyle Doğu Akdeniz petrol ve doğalgaz jeopolitiğinin merkezine oturmuştur. Burada bir gerçeğin altını çizmek gerekiyor. Türkiye'nin bölgeye yönelik ilgisini, sadece enerji kaynaklarıyla sınırlamak, sığ bir değerlendirme olacaktır. Her şeyden önce Türkiye, bir Akdeniz ülkesidir. Biz burada tarih boyunca olduğu gibi misafir değil, ev sahibiyiz."

“Akdeniz Bizleri Ayıran Değil, Bizi Yakınlaştıran, Birleştiren ve İşbirliğimizi Güçlendiren Bir Denizdir”

Akdeniz'de Osmanlı medeniyetinin ve barışının mirasçısı bir millet olarak bu coğrafyada huzur ikliminin yeniden tesis edilmesinin istendiğini kaydederek sözlerine devam eden Erdoğan, “Türkiye, Akdeniz'de gerilimden değil, barıştan, işbirliğinden, hakkaniyet ve adaletten yanadır. Doğu Akdeniz'de emperyalist yayılmacılığa nasıl karşıysak, tek taraflı emrivakilere de aynı şekilde karşıyız. Akdeniz bizleri ayıran değil, bizi birbirimize yakınlaştıran, birleştiren, işbirliğimizi güçlendiren bir denizdir. Öyle olmalıdır, öyle kalmalıdır. Cezayir'den Mısır'a, Libya'dan Tunus'a, Filistin'den, Türkiye'den Yunanistan'a, İtalya'dan İspanya'ya kadar tüm ülkeleri ve halklarıyla Akdeniz büyük ailemizin çatısıdır, yuvasıdır. Akdeniz'deki sorunları birbirimizi dışlayarak değil, bölgedeki tüm aktörleri aynı masa etrafında buluşturarak çözebiliriz. Türkiye'nin ve KKTC'nin içinde adil şekilde yer almadığı hiç bir denklemden Akdeniz barışı çıkmaz" diye konuştu.

Avrupa Dayanışması Adı Altında Uluslararası Hukuk Ayaklar Altına Alındı”

Erdoğan, Kıbrıs meselesi Türkiye ile Yunanistan bağlamında tartışılsa da meselenin temelinde Yunanistan ve Rum yönetiminin 2003'ten bu yana devam eden "haksız ve maksimalist deniz sınırı iddiaları" olduğunu açıklayarak “Kıbrıs meselesi çözülmeden, Avrupa Birliği'ne üye yapılan Rum Kesimi, Kıbrıs Türkleri'ni yok sayarak 2003'te Mısır ile, 2007'de Lübnan ile, 2010'da İsrail ile anlaşmalar imzalamıştır. Rumlar kanunla da yetinmemiş, 2007 yılında ruhsat sahaları belirlemiş, uluslararası ihaleler açmış ve 2011 yılında ilk sondajı gerçekleştirmiştir. Türkiye'nin ve Kıbrıs Türkleri'nin bu süreçte gösterdiği iyi niyetli çabalara gereken önem verilmedi. Özellikle Avrupa Birliği, diplomasi fırsatlarını değerlendirmediği gibi Yunanistan'ın ve Kıbrıs Rum Kesimi'nin şımarıklıklarına boyun eğdi. Avrupa Dayanışması adı altında uluslararası hukuk ayaklar altına alındı. Bu tablo karşısında biz de 2018 yılından itibaren kendi yolumuzda ilerlemeye başladık. Özellikle Libya ile imzaladığımız Deniz Yetki Alanı Sınırlandırma Anlaşması ile ülkemizin ve Libya'nın Doğu Akdeniz'deki hak ve menfaatlerini koruduk. Uluslararası Deniz Hukuku açısından ülkemizin elini daha da güçlendirdik” dedi.

“Kimsenin Hakkında Gözümüz Olmadığı Gibi, Kimseye de Hakkımızı Yedirtmeyiz”

Erdoğan, Türkiye'nin Doğu Akdeniz politikasının ilkinin, iki temel üzerinde yükseldiğini belirtti ve şunları söyledi: “İlki deniz yetki alanlarının uluslararası hukuka uygun olarak, hakça ve adil biçimde sınırlandırılarak kıta sahanlığımızdaki egemenlik haklarımızın korunmasıdır. İkincisi ise Kıbrıs Türkleri'nin Ada'nın eşit ortağı olarak hidrokarbon kaynakları üzerindeki hak ve çıkarlarının garanti altına alınmasıdır. Kimsenin hakkında gözümüz olmadığı gibi, kimseye de hakkımızı yedirtmeyiz. Anlaşmazlıkların diyalogla uluslararası hukuk temelinde ve hakkaniyete uygun biçimde çözümü öncelikli tercihimizdir. Bu amaçla Yunanistan ile özellikle ön şartsız olarak diyaloğa hazır olduğumuzu vurguladık. Ayrıca tüm bölge insanlarının, tüm bölge ülkelerinin haklarının göz önünde bulundurulduğu, içinde Kıbrıs Türkleri'nin de yer aldığı bir konferans düzenlenmesini teklif ettik. Doğu Akdeniz'de Kıbrıs Türkleri dâhil tüm tarafları bir araya getirecek bir Enerji ve İşbirliği Forumu kurulmasının da yararlı olacağına inanıyoruz”.

“Gelin Hep Beraber Akdeniz'i Tekrar Bir Barış Havzasına Çevirelim ve Yeni Husumetlerle Akdeniz'in Ak Sularını Kirletmeyelim”

Cumhurbaşkanı Erdoğan, konuşmasına şu sözlerle son verdi: “Yunanistan'ın ve Rum Kesimi'nin kışkırtmaları karşısında itidalli tavrımızdan taviz vermedik. Doğu Akdeniz'de tehdit, baskı ve şantaj diline boyun eğmeyeceğimizi tüm dünyaya ilan ettik. Ülkemizi denizden kuşatmaya dönük hamlelerin hepsi boşa çıkmıştır. Türkiye kendi haklarıyla beraber Kıbrıs Türkleri'nin hakkını sonuna kadar savunacağını açık ve net ortaya koymuştur. Son günlerde özellikle ivme kazanan diplomatik çabaların gerisinde ülkemizin sergilediği bu kararlı duruşun çok büyük payı vardır. Diplomasi ve müzakere asla bir zayıflık emaresi değildir. Bilakis diplomasi, ortak faydaya ulaşabileceğimiz en kestirme yoldur. Başta Yunanistan olmak üzere, Akdeniz'den komşumuz olan tüm ülkeleri Doğu Akdeniz meselesini sıfır toplamlı bir oyun olarak görmekten vazgeçmeye davet ediyorum. Gelin hep beraber Akdeniz'i tekrar bir barış havzasına çevirelim, gelin yeni husumetlerle Akdeniz'in ak sularını kirletmeyelim. Gelin enerjiyi çatışmanın değil, işbirliğinin vesilesi kılalım. Türkiye olarak şimdiye kadar bize uzatılan barış elini asla havada bırakmadık. Bize bir adım atana biz hep koşarak gittik. Bugün de Almanya Şansölyesi Sayın Merkel'in yürüttüğü diplomatik çabalara gereken her türlü desteği verdik, veriyoruz. Sağduyu, samimiyet ve aklıselimle hareket edildiğinde herkesin hakkını koruyan, kazan-kazan temelli bir formül bulacağımıza özellikle inanıyorum. Rabbim yar ve yardımcımız olsun.”

Haber: Elif TAŞÇI, Sevda ÖZDEMİR
İÜ Kurumsal İletişim Koordinatörlüğü


Öne Çıkan Haberler

sirkülerekonomi

Üniversitemiz Bünyesinde Sirküler Ekonomi Birimi Açıldı

KOSGEB işbirliği

Prof. Dr. Mahmut Ak: “İstanbul Üniversitesi ile KOSGEB’in Yenilikçi Vizyonları Bire Bir Örtüşmektedir”

ziyaret

Edirne Valisi Ekrem Canalp Üniversitemizi Ziyaret Etti

istanbul

İyi ki, İstanbul Üniversitesi Var

engelsiz ödül

“2020 Engelsiz Üniversite Ödülleri” Bayrak Teslim Töreni Gerçekleştirildi

istarmer proje

İÜ İstatistik Uygulama ve Araştırma Merkezi Öncülüğünde Gerçekleşen “Avrupa Birliği Projesi”