Prof. Dr. Nilüfer Timisi Nalçaoğlu: “Küresel Salgın, Kamu Yayıncılığının Sosyal Sorumluluk İşlevini Açığa Çıkardı ”

COVID-19 pandemisi, birçok alan üzerinde olduğu gibi televizyon yayıncılığı üzerinde de önemli etkiler yarattı. Küresel salgının ortaya çıktığı ilk dönemden günümüze kadar gelen süreçte; gerek evde kalınan sürenin artması sonucu televizyon izleme oranlarının yükselmesi gerek internet tabanlı platformlara olan yönelim gerekse de EBA eğitimlerini takip etme zorunluluğu gibi birçok unsur, televizyon yayıncılığı ve bu yayınların tercih şekilleri noktasında önemli dönüşümler gerçekleştirdi. Küresel salgının televizyon yayıncılığını nasıl etkilendiği hakkında, İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo Televizyon ve Sinema Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Nilüfer Timisi Nalçaoğlu değerlendirmelerde bulundu.

COVID-19 pandemisinin büyük dönüşümler yarattığı alanların başında iletişim teknolojileri geliyor. Özellikle de günümüzde artık geleneksel bir araç olarak nitelendirilen televizyon, yaşanan bu sürecin etkilerinin en büyük yansıma alanlarından birini oluşturuyor. Kriz zamanlarında halkın bilgi ihtiyacının daha önce olmadığı kadar önemli hale geldiğini belirten Prof. Dr. Nilüfer Timisi Nalçaoğlu, insanların yüz yüze iletişim kanalları da dâhil olmak üzere farklı iletişim araçlarını eskisine oranla daha fazla kullanmaya başladığını ve bu dönemlerde iletişim araçlarının tam da teorik olarak tanımlandığı biçimiyle “gözetim (surveillance)” işlevinin önemli hale geldiğini aktardı. ​

“Pandemi Sürecinde İki Türlü Enformasyon Arayışı Söz Konusu Oldu”

Bu önemin halkın bilgilenme ihtiyacına yönelik enformasyon arayışından kaynaklandığını vurgulayan Prof. Dr. Timisi Nalçaoğlu, “Burada iki türlü enformasyon arayışı söz konusudur: Bunlardan birincisi, ne olduğu, haber ihtiyacı; COVID-19’un dünyada, ülkemizde ve yaşadığımız yereldeki etkisi, artışı, kamu otoritelerinin aldığı önlemler gibi durumu anlamaya ilişkin haber ihtiyacıdır. Diğeri ise nasıl olduğu/olacağı, bilgi ihtiyacı; COVID-19 nedir, diğer virüs ve salgınlardan nasıl farklılaşır, nasıl korunulur, geleceği ne olur gibi, bilinmeyen bir konuda derinlikli bilgi sahibi olma isteğidir. Üstelik bu kadar özel bir konuda bilgi sahibi olmak yalnızca haberlerle mümkün olmamakta, uzmanlık bilgisine sahip konukları içeren programlarla mümkün olmaktadır. Bu bağlamda içinde bulunulan riskin derecesini ve bu riskle baş etme yollarını öğrenmenin yolu günümüzde televizyon başta olmak üzere geleneksel iletişim araçları ve çeşitli dijital mecralardır” dedi.

Televizyon İzleme Oranları Arttı

Koronavirüs tedbirlerinin alınmaya başlandığı ilk dönemde, Mart 2020’den itibaren televizyon izlenme oranlarının arttığını söyleyen Prof. Dr. Timisi Nalçaoğlu, tüm günde, ekran karşısında en az bir dakika bulunan izleyici sayısının, 3 milyon arttığını, koronavirüs öncesi 40 milyon 800 bin olan tüm gün izlemenin, pandemi sonrası 43 milyon 130 bine çıktığını aktarırken, küresel salgın öncesi 274 dakika olan tüm gün izlemenin, tedbirlerin başlamasıyla günlük 377 dakikaya çıktığını ve reytingler açısından ise tüm günde toplam izleyicide yüzde 18 olan oranın, yüzde 26’ya yükseldiğini belirtti.

Televizyon Hala En Güvenilir Mecra Olarak Değerlendiriliyor

Pandemi sürecinde insanların televizyon izlemeye yönelmelerinin nedenlerinin birkaç başlık üzerinden ele alınabileceğini dile getiren Prof. Dr. Timisi Nalçaoğlu ifadelerini şöyle sürdürdü: “COVID-19 pandemisi sürecinde dijital platformların sunduğu çeşitlilik ve alternatiflere rağmen, önemli bir konuda doğru/güvenilir bilgi arayışı, izleyicileri geleneksel televizyona yöneltmiştir. Geleneksel televizyon yayıncılığının can çekiştiğine ilişkin güçlü analizlerin olduğu bir tarihsel dönemde, COVID-19 pandemisi sürecinde, televizyona yönelim gerçekleşmektedir. Televizyona yönelme evde kalmanın yarattığı bir zorunluluk olduğu kadar bilinçli bir tercihtir de. Televizyon modern/sonrası öznenin dış-gerçeklikle ilişkisini hala belirleyen önemli bir aktördür. Türkiye’de de yapılan araştırmalar dijital mecraların gençler tarafından izlendiğini, ancak yaş ilerledikçe geleneksel televizyon izlemenin arttığını göstermektedir. Gençler arasında da cep telefonu gibi mecralar geleneksel televizyon yayınını izlemek amacıyla da kullanılmakta, televizyon hala en güvenilir mecra olarak değerlendirilmektedir.”

“Televizyon, Bir Kişiye Değil Bir Kuruma Olan İnancın Sembolüdür”

Pandemi döneminde sosyal medya kullanımının da oldukça yoğun olduğuna dikkat çeken Prof. Dr. Timisi Nalçaoğlu, özellikle, gençlerin, şüphecilerin ya da eleştirel yaklaşanların dijital platformlardan teyit ederek, sorgulayıcı bir biçimde habercileri ya da kanaat önderlerini takip ettiklerini vurgulayarak şöyle devam etti: “Çeşitli ve çoğulcu bir yapı, alternatif ve muhalif görüşler sunmasına karşılık, dijital platformlardaki enformasyon /bilgi bolluğu ve bilgi kirliliği kullanıcıları bütünlüklü bilgi arayışına yöneltmektedir. Dijital mecralardan farklı olarak geleneksel iletişim araçları ve televizyon bir kişiye değil bir kuruma olan inancın sembolüdür. Kurumsallaşmış yayıncılık pratiği, eşik bekçiliği sistemi televizyona olan güvenin nedenleridir. Son yıllarda televizyon yayıncılığının politik iklimden fazlasıyla etkilenerek siyasallaşması özellikle nesnellikle ilgili güven sarsılmasına neden olsa da halkın büyük kısmı en azından düşünsel olarak kendisine yakın bulduğu televizyon kanalının nesnel olduğuna inanmayı sürdürmektedir.”

“Dış Dünya ile İlişki En Çok Televizyon Aracılığıyla Gerçekleşiyor”

COVID-19 pandemisinin, yaşamın kamusal ve özel alan arasındaki bölünmesini yeniden düzenlediğini kaydeden Prof. Dr. Timisi Nalçaoğlu, COVID-19’un sosyal teması seven bir virüs olduğunun bilindiğini vurgulayarak, gündelik hayatın ilişkiselliği içerisinde, yayılımı önlemek üzere alınan en önemli tedbirin yakın temasın sınırlanması ile fiziksel mesafe olduğunu ve bu koşulda evlerin, yaşamın merkezi haline geldiğini söyledi. “Mümkün olan sektörler için evden çalışma, home office gerçekleşirken, çeşitli sektörlerde üretim ve hizmetin durması nedeniyle işsiz kalanlar olmakta, yüz yüze eğitime ara verilmesi nedeniyle her yaş grubundan çocuk ve gençler de evlerde bulunmaktadır. Ev; asıl sakinleri olan yaşlılar, emekliler, kadınlar, hastalar yanında bu dönemde aile bireylerinin hepsini içeri alıp, dış dünyaya kapatmıştır” diyen Prof. Dr. Timisi Nalçaoğlu, evlerin; işin, çalışmanın, eğitimin, eğlencenin, haberin merkezi halini aldığını ve böyle yaygın bir eve kapanmışlık durumunda dış dünya ile ilişkinin, iletişim teknolojileriyle ve en çok da televizyon aracılığıyla gerçekleştiğini sözlerine ekledi.

“Günlük Zaman Algısı, Televizyonun Çalışma Pratiği ile Uyumlu Olarak Şekillenmektedir”

Televizyonun ev içinde izole olan bireylerin zaman algısını düzenleme işlevini de yerine getirdiğini belirten Prof. Dr. Timisi Nalçaoğlu, pandemi döneminde iç/dış mekân arasında geçişin ortadan kalkıp evin, yaşamın merkezi haline geldiği durumda, zamanın da anlamını kaybedip sınırsızlaştığının altını çizdi. Sabah kalkıp işe, eğitime, alışverişe ya da eğlenmeye gidememenin ve bu durumun ne kadar süreceğine ilişkin belirsizliğin, insanın aktivitelerine göre bölünen zaman ayrımını geçersiz kıldığını dile getiren Prof. Dr. Timisi Nalçaoğlu, ev içine çekilmiş yaşamların günlük zaman algısının düzenlenmesinin, televizyonun çalışma pratiği ile uyumlu olduğunu söyleyerek şu ifadelere yer verdi: “Televizyon başlangıçtan itibaren ev ve dış yaşam arasındaki ilişkinin ritmine göre belirlenmiş programlarıyla gündelik hayatın biyolojik/zamansal akışını düzenlemektedir. Sabah, öğle ve akşam kuşaklarının hazırlanma mantığı evde kalanlar ve dışarıda çalışanlar arasındaki gündelik iş pratiğinin ayrımına göre belirlenmiştir. Gündüz kuşakları evde kalanlar ve genellikle kadınlar için; akşam programları, primetime, işten eve dönen erkekler için tasarlanmıştır. Günümüzde de bu ayrım aynı biçimde devam etmektedir. Pandemi döneminde televizyonun bu geleneksel program akışının devam etmesi, modern insanın alışılmış zaman algısının sürekliliğinin sağlanması, bir zamansal boşlukta amaçsızca sürekleniyor algısını ortadan kaldırması açısından da işlevseldir. Televizyona özgü olan bu durum dijital platformlar için oldukça farklıdır. Dijital platformlar zaman-mekân ilişkisini ortadan kaldırıp, istenildiği zaman takip edilme imkânına sahiptir. Televizyon ise zamanı düzenleme hedefine yöneliktir.”


“Bir Aile Mecrası Olan Televizyon, Evlerin En Merkezi Yerlerinde Bulunur”

Prof. Dr. Timisi Nalçaoğlu, geleneksel televizyonun ortaya çıktığı dönemden itibaren bir aile mecrası olduğunu ve televizyon aygıtının, geleneksel olarak evin en merkezi yerinde durduğunu, ev nüfusunu bir araya getiren bir buluşma mekânı olduğunu aktararak, “Televizyon, pandemi sürecinde de zaten evde olan bireyleri, bir araya toplayan bir merkez işlevini yeniden kazanmıştı. Ev halkının bir aradalığı içinde alınan haber ve bilgi yanında, bunları birlikte konuşmak, anlamlandırmak imkânı, dış gerçekliğin tekinsizliğine karşı duygusal dayanışma üretmesi anlamında önemlidir. Dijital platformlar açısından ise bir arada olmaktan ziyade bireysel, ayrışmış bir izleme söz konusudur” dedi.

“Dijital Erişim Maliyet Gerektirirken, Televizyon Herkesi Eşitler”

Televizyonun, halkın bütün kesimlerini bir araya getiren bir kamusal uzam olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Timisi Nalçaoğlu, “Televizyon günümüzde en uzak coğrafyalara yayılmış, en ucuz mecradır, okuma/yazma ya da teknik bir beceri gerektirmemektedir. Toplumun her bireyi televizyona erişebilmektedir, televizyon herkesi eşitlemektedir. Televizyon Türkiye’de en çok izlenen mecradır” şeklinde konuşurken, buna karşılık dijital eşitsizliğin ise en çok bu tür kriz dönemlerinde daha belirgin hale geldiğini ve dijital eşitsizliğin dijital okur/yazarlıkla ilişkili olduğu kadar kaynaklara erişimle de ilişkili olduğunun altını çizdi. Dijital erişimin ekonomik bir maliyet gerektirdiğini ve ülkemizde toplumun belli bir kesiminin hala dijital erişiminin olmadığının bilindiğini vurgulayan Prof. Dr. Timisi Nalçaoğlu, pandemi sürecinde işsiz kalan, işsiz kalma tehlikesi altında olan ya da gelecekte ekonomik olarak olumsuz etkileneceğini düşünen kesimlerin, internet kotası için harcayacağı parayı, temel ihtiyaçlarına ayırdığını, maliyetsiz olan televizyonu tercih ettiğini ifadelerine ekledi.

“Kamu Otoritelerinin, Halka Ulaşmada En Etkili Aracı Televizyondur”

Televizyonun pandemi döneminde güvenilir bir otorite halini aldığını aktaran Prof. Dr. Timisi Nalçaoğlu, kamu otoriteleri açısından da televizyonun, halka ulaşmanın doğrudan, merkezi ve etkili yolu olduğunu söyleyerek şunları kaydetti: “İster kamu kaynaklı ister ticari/özel kurumlar olsun yayıncılık bir kamu hizmetidir, kamusal sorumluluğu gerektirir. Pandemi sürecinde, Sağlık Bakanı’nın her gün aynı saatte ekranlara çıkarak bilgi vermesi, halkın bütün kesimlerine ulaşmada en etkili yol olmuştur. Bir ritüel halini alan basın toplantılarının bütün televizyon kanallarında yayınlanması, belirsizlik karşısında güven arayışındaki halkı devletin krizleri kontrol altına alma kararlılığına tanık etmiştir. Diğer taraftan Bakanlık tarafından oluşturulan Bilim Kurulu üyelerinin farklı televizyon kanallarında, değişik programlara çıkarak bilgi vermesi halkı televizyonlara yöneltmiştir. Halkın ihtiyaç duyduğu otoriteyi yanı başında hissetmesine imkân sağlayan televizyon bir anlamda kamu otoritesi ile eşitlenmiştir.”

Pandemi Sürecinde Ulusal, Küresel ve Yerel Yayınlar

Bu süreçte küresel, ulusal ve yerel televizyon kanallarının her birinin halkın farklı gereksinimlerini karşılamak üzere kullanıldığını söyleyen Prof. Dr. Timisi Nalçaoğlu şöyle devam etti: “Ulusal televizyon kanalları pandeminin ülke içerisinde yayılma oranı, yayıldığı bölgeler, alınan güvenlik önlemi, sağlık kuruluşlarına ilişkin bilgiler gibi her bireyin kendi güvenliğini dikkate alarak edinmek istediği bilgileri sunmaktadır. Buna karşılık küresel televizyon kuruluşlarına yönelik ilgi, dünyanın başka ülkelerinde, bölgelerinde virüsün yarattığı etki hakkında bilgi sahibi olarak kendi ülke ve bölgesine ilişkin bir durumu anlamak ve karşılaştırarak değerlendirmek fırsatını vermektedir. Yerel televizyon, radyo kanalları ise izleyici/dinleyicilerin en önemli başvuru kaynaklarıdır. Yerel halk için yaşadığı alanda güvenilir, hızlı ve erişilebilir bilgi yerel medya tarafından sağlanmaktadır. Koronavirüs vaka sayısı, alınan güvenlik önlemleri, çarşı-pazar bilgileri, sağlık kuruluşlarına erişim gibi yerel halk için öncelikli önemli bilgi alanı yerel medya tarafından kapsanmıştır.”


“Televizyon, Salgın Sürecinde Bir Eğitim Kurumuna da Dönüştü”

Televizyonun pandemi sürecinde bir eğitim kurumuna da dönüştüğünü dile getiren Prof. Dr. Timisi Nalçaoğlu, “Her seviyeden kurumun yüz yüze eğitime ara vermesinin ardından, televizyondan eğitim başlamıştır. Millî Eğitim Bakanlığı’nın hızlı ve başarılı planlamasıyla eğitim TRT aracılığıyla, EBA olarak sürdürülmüştür. Bu durum nüfusun önemli bir kısmını televizyon başına toplamıştır. Eğitimin televizyon aracılığıyla verilebilir olması televizyonun eğitim işlevini de canlandırmıştır. Televizyon başlangıcından itibaren doğrudan ve yaygın eğitimde önemli bir araçtır. Halk eğitimi ve bu yolla kalkınmaya katkısı kamu televizyonunun sosyal sorumluluğudur. Kamu yayıncılığı her kesimden insana erişebilirlik ve maliyetsiz olma özelliği ile eğitim kurumunun işlevini devralmıştır” diye konuştu.

“COVID-19, Kamu Yayıncılığının Sosyal Sorumluluk İşlevini Açığa Çıkardı”

COVID-19’un kamu yayıncılığının önemini ortaya koyduğunu, televizyonun kamu hizmeti ve sosyal sorumluluk işlevini yeniden açığa çıkardığını belirten Prof. Dr. Timisi Nalçaoğlu, ister kamu yayın kurumu olsun, ister özel yayın kuruluşları olsun, yayıncılığın kamu hizmeti olduğunu ve kamuya karşı sorumluluk ilkesiyle yapıldığını vurguladı. “Gazeteciliğin ortaya çıktığı 17-18. yüzyıldan itibaren belirginleşen bu temel ilke, gazeteciliğin varlık nedenidir. Dördüncü kuvvet olarak kamu gözcüsü işlevi basının temel işlevidir. Özel yayın kuruluşları, ticari kaygılar gereği, kamu hizmeti ve kamusal sorumluluğu bir kenara bırakamaz” diyen Prof. Dr. Timisi Nalçaoğlu, buna karşılık 1990’lardan itibaren kitle iletişiminin özelleştirildiği, ticarileştirildiği neoliberal politikalar içerisinde kamu yayıncılığının ticari yayıncılık yanında giderek ikincilleştiğini söyledi.

“Eğitimin TRT Aracılığıyla Televizyona Taşınması; Maliyetsiz, Hızlı ve İşlevsel Oldu”

Televizyonun yalnızca haber, eğlence ve tüketime indirgendiği küresel dönemde Türkiye’de de kamu yayın kuruluşuna ihtiyaç olmadığının ve TRT’nin özelleştirilmesi gerektiğinin güçlü biçimde savunulduğunu aktaran Prof. Dr. Timisi Nalçaoğlu şu şekilde konuştu: “Pandemi döneminde, kamu yayıncılığının ve kamu hizmeti anlayışının da gerekliliği bir kez daha ortaya çıkmıştır. Türkiye’nin tek kamu yayın kurumu olan TRT’ye, devlet tarafından desteklenen ve bu nedenle ticari bir kaygı gütmeyen kuruluş olarak Türkiye’nin her yerinden erişilebilmektedir. Bu güçlü teknik altyapısı sayesinde eğitimin TRT aracılığıyla televizyona taşınması hızlı, maliyetsiz, kolay ve oldukça işlevsel olmuştur. Böyle bir hizmeti, herhangi bir özel televizyon kanalı ile yapmak altyapı, maliyet ve mülkiyet koşulları açısından mümkün değildir. COVID-19’un gösterdiği üzere, olağanüstü durumlarda kamu yayıncılığının önemi daha iyi anlaşılmaktadır. Buradan hareketle, bundan sonrası için kamu yayıncılığının potansiyeli yalnızca teknik olarak değil aynı zamanda, özerk ve tarafsız yayıncılık ilkeleri açısından yeniden ele alınarak güçlendirilmelidir.”

COVID-19 ile İlgili Haber ve Tartışma Programlarının Rolü

Prof. Dr. Timisi Nalçaoğlu, ifadelerine pandemi döneminde televizyonlarda yayınlanan COVID-19 konulu programları değerlendirerek devam etti. Yeni bir bilgiye/duruma maruz kalmanın insanlarda bilme, tanıma uyumsuzluğu denilen, bilişsel/duygusal bir çatışmaya neden olduğunu aktaran Prof. Dr. Timisi Nalçaoğlu, “Bu yeni durumu kabullenmek üzere geliştirilecek stratejiler ise ya daha önceki referans çerçevelerinde mevcut olan tutum ve inançlara dayandırılmakta ya da ikna edici yeni bilgi yoluyla geliştirilmektedir. Virüsle mücadelede gerekli olan sosyal mesafe, izolasyon, düzenli el yıkama gibi davranış değişikliğini gerektiren yeni bir duruma ilişkin geçersiz kılıcı, ‘hayırlayıcı’ bir enformasyon varsa bireyler eski tutum ve inançlarına kolayca dönecek meşruiyet kaynakları bulabilmektedir. COVID-19’la ilgili haber ve tartışma programlarında verilen her bilgi halkın yeni duruma uygun tutum ve davranış değişikliği geliştirmesi için önemlidir” dedi.

“Salgının İlk Dönemlerinde Virüsle İlgili Bilgiler Magazinelleştirildi”

Haberlerin konu ile ilgili yerel ve küresel olay ve bilgileri doğrudan, canlı ve anlık vermesi açısından ilk sırada başvurulan önemli kaynaklar olduğunun altını çizen Prof. Dr. Timisi Nalçaoğlu, haber/tartışma programlarında ise farklı bakış açılarının verilmesinin, karşılaştırma yapmak ve derin bilgi sahibi olmak imkânını sunduğunu belirtti. Tartışma programlarının COVID-19 ile ilgili uzmanlık gerektiren bilgileri ve son gelişmeleri bizzat tıp hekimlerini ekrana taşıyarak verdiğini ancak virüsün yarattığı ve yaratacağı etkilerin kavranamadığı ilk dönemlerde, en çok izlenme/reyting stratejisinin devam ettirilerek, virüsle ilgili bilginin popülarize edildiğini, sansasyonelleştirildiğini ve magazinelleştirildiğini dile getiren Prof. Dr. Timisi Nalçaoğlu, bu süreçte uzman olmayan ya da uzman olmakla birlikte konuyu kavramayan ya da hafife alan yaklaşımlara tanık olunduğunu söyleyerek, “Bilimsel olmayan veya mevcut riski küçümseyen yaklaşımlar üstelik de bilim insanları tarafından ifade edildiğinde, hem bilgi kirliliğine neden olmuş hem de ‘bize bir şey olmaz’ duygusunun yaygınlaşmasına etkide bulunmuştur. Bireysel hayatların doğrudan tehdit altında olduğu bu dönemde, uzmanlık bilgisi virüsü ciddiye alıp mücadele etmek ya da rahatlayıp bırakmak seçenekleri üzerinde belirleyicidir. COVID-19’a ilişkin tıp hekimleri ve diğer güvenilen kamuoyu önderlerinin bilgiyi nasıl verdiği halk üzerinde doğrudan ve aynı biçimde etki yaratmaktadır. Bu dönemde başlangıçta konuyu hafifleten yaklaşımlara karşı, bizzat tıp uzmanları müdahale ederek temiz, doğru bilginin yayılmasını sağlamışlardır. Televizyonun bu süreçten çıkaracağı dersler bu yüzden çoktur” ifadelerini kullandı.

İstisnai durumlar dışarıda bırakıldığında, Türk televizyonlarında haber tartışma programlarının belki de uzun zamandır ilk kez COVID-19 örneğinde, konunun gerçek uzmanlarını ekrana taşıdığını kaydeden Prof. Dr. Timisi Nalçaoğlu, bugüne kadar hemen her tartışma programına aynı insanların katılmasının ve her konuda fikir bildirmesinin, rasyonel olmayan gösteriye dönüştüğünü; kimi zaman hakarete varan yüksek tempolu tartışmaların ve bütün bunların izleyicide güvensizlik ve bıkkınlık yarattığını söyledi.

“Kadın Uzmanların Ekranlarda Yer Alması, Geleneksel Erkek Egemen Temsiliyet Yapısını Sarstı”

Bu dönemde gerçek uzmanların ve gerçek bilginin öneminin bir kez daha anlaşıldığına dikkat çeken Prof. Dr. Timisi Nalçaoğlu sözlerine şöyle devam etti: “Diğer taraftan televizyonda ve toplumda yaygın olarak sunulan akıldışı hurafeler, bilim karşısında mahkûm edilmiştir. Özellikle Türkiye’de son yıllarda yükselen aşı karşıtlığı ve bilim karşıtlığı düşünce ve propagandalar, virüsün gerçekliği karşısında gerilemiştir. Bunun yanında, yine Türk televizyonlarındaki tartışma programlarının geleneksel erkek egemen temsiliyet yapısı da sarsılmıştır. Bilgi sahibi ve işini çok iyi yapan kadın uzmanların ekranlarda yer alması, toplumun kadına yönelik algısında mevcut olan, ‘kadın uzman olamaz’ düşüncesinin yıkılmasına ve cinsiyet eşitliğinin yaratılmasına da belki bir nebze de olsa katkıda bulunmuştur. Televizyon kuruluşları bu dönemden ders çıkararak bundan sonra da herhangi bir konuda bilgi sahibi ve uzman olan katılımcılarla, cinsiyet eşitliğini sağlayarak kamuoyuna gerçek bilginin verilmesi ve kamuoyunun akılcı biçimde oluşmasına katkıda bulunurlar.”

“Bireylerin Virüs Bilgisine Sıklıkla Maruz Kalması, Farkındalık Açısından Önemli”

Küresel salgın sürecinde insanların günün tamamında koronavirüs konulu programlara maruz kalmasını ve bu durumun televizyon izleme tercihleri üzerindeki etkisini yorumlayan Prof. Dr. Timisi Nalçaoğlu, oldukça saldırgan bir yapıda olan koronavirüs pandemisi konusunda televizyon aracılığıyla haber ve özellikle bilgi verilmesinin kişisel ve toplumsal yaşam için önemli olduğunu belirtti. “Ev içine çekilmiş hayatlarımızda neredeyse tek iletişim kanalımız iletişim teknolojileri ve geleneksel televizyonlardır. Haber ve tartışma programları dışında gündüz kuşağı televizyon programlarında da virüs hakkında bilgi verilmesi, haber ve tartışma programlarını izlemeyen, bu programları tercih eden izleyicilere ulaşılması açısından önemlidir” diyen Prof. Dr. Timisi Nalçaoğlu, virüsün bireysel farkındalığın artırılmasıyla ortadan kalkacağını ve bu nedenle tek tek bireylerin televizyondan virüs bilgisine sıklıkla maruz kalmalarının anlamlı olduğunu aktardı.


Rehabilite Edici Yayınların Toplum Sağlığına Etkisi

Gündüz kuşağı ya da çocuk programları gibi farklı yaş gruplarına ve eğitim gibi kriterlere göre farklı toplumsal kesimlere açık olan programlarda temel bilgilerin, korunma konularına ve durumun ciddiyetine ilişkin farkındalık yaratmada önemli olduğuna dikkat çeken Prof. Dr. Timisi Nalçaoğlu, bir bilgiye maruz kalma sıklığının yaratacağı katarsisten, bıkkınlığa kadar olası duygu dünyasının söz konusu olabileceğini ve yaşamlarının kendi denetimlerinden çıktığını düşünen insanlarda kaygı, korku ve panik duygularının gelişmesinin de mümkün olduğunu aktararak, “Özellikle genç kuşaklar evde ve hareketsiz kalmaktan dolayı öfke içine girebilir. Yaşlı kesimler ise yaşam ve gelecek kaygısı duyabilir. Televizyon karşısında zaman geçiren bu kesimlere yönelik rahatlatıcı, eğlendirici, oyalayıcı programların konulması önemlidir. Özellikle sanat, müzik, edebiyat, sinema insanların yaşamla bağını güçlü kılacak, yaşama sevinci verecek etkiye sahiptir. Televizyonlar arşivlerini bu amaçla kullanabilir. Bunun yanında ekranda yer alacak akıl ve ruh sağlığına yönelik uzmanların yapacakları rehabilite edici yayınlar, izleyicilerin sorularıyla katılacakları programlar ve telefon iletişim hatları da toplum sağlığı açısından önemlidir” dedi.

“Televizyon Yayıncılığı, Program Yapım Özellikleri Açısından da Dönüştü”   

Pandemi sürecini yeni iletişim teknolojileri bağlamında değerlendiren Prof. Dr. Timisi Nalçaoğlu, geleneksel televizyonun yeni teknolojilerle daha fazla eklemlenerek, program yapısı açısından dönüştüğünü belirtti. “Dijital teknoloji zaten izleyicinin yayınlara farklı platformlardan erişmesine imkân vermekteydi. Bu dönemde ise televizyon yayıncılığı, program yapım özellikleri açısından değişmektedir. Canlı stüdyo programları yerini evlerden yapılan video konferanslara bırakmış, konserler, performanslar bireysel olarak hazırlanıp ekranlara teknoloji aracılığıyla taşınmıştır” şeklinde konuşan Prof. Dr. Timisi Nalçaoğlu, bu yeni duruma çok rahatlıkla uyum sağlandığını ve uzaktan canlı yayınların başarılı biçimde yapıldığının görüldüğünü kaydederken, televizyon yayıncılığının gelecekte de bu yöntemleri kullanmasının beklenebilir olduğunu dile getirdi.

Geleneksel Televizyon Yayıncılığının Ademi Merkezîleşmesi

Zaman-mekân-maliyet sorunu olmaksızın herkesin bulunduğu yerden ortak bir yayın yapabilmesinin imkânlarının, televizyon yayıncılığında yeni program türlerini ortaya çıkaracağına inandığını ifade eden Prof. Dr. Timisi Nalçaoğlu şunları aktardı: “Artık televizyon stüdyosuna konuk getirmeye gerek kalmayacaktır. Stüdyo yapımlar, özellikle tartışma programları, talk show türü programlar konuklarını bulundukları yerden yayına bağlayabilecektir. Teknolojinin kullanıcı dostu uygulamalarının bundan sonra, profesyonel/amatör karşıtlığını eşitleyeceği, bireysel ve kolektif yapımların böylece geniş kitlelere yayılarak çeşitleneceğini düşünmekteyim. Youtube uygulamasıyla dijital platformlarda zaten gerçekleşen bu durum geleneksel yayıncılıkta da kullanılabilir. Geleneksel televizyon yayıncılığının ademi merkezîleşmesi olarak nitelenebilecek olan bu durumun imkânları ve tehditlerinin çoğulculuk ve çeşitlilik ilkelerine uygun biçimde gelişmesi geleneksel yayıncılığın varlığını sürdürmesi ve dijital platformlarla rekabeti açısından önemli olacaktır.”

Kültürel ve Yaratıcı Sektörlerde Pandemi ile Birlikte Yaşanan Daralma

Prof. Dr. Timisi Nalçaoğlu, pandemi döneminde önemli bir süre boyunca duran çekimlerin ve ara verilen dizi setlerinin, dizi sektörüne etkilerine de değindi. Pandemi sürecinde, bütün sektörlerde olduğu gibi kültürel ve yaratıcı sektörlerde de büyük daralmanın söz konusu olduğunu ve kamusal yaşamın ortadan kalkması nedeniyle, sinema, tiyatro, konser gibi etkinliklerin tamamen durduğunu kaydeden Prof. Dr. Timisi Nalçaoğlu, “Sinema filmlerinin çekimleri ertelenirken, dizi sektörü de bu süreçten yakından etkilendi. Dizi setlerine ara verildi. Bu durum ekran önü ve ekran gerisi açısından önemli etkilere neden oldu. Ekran önünde, dizilerin çekimlerinin durdurulmuş olması nedeniyle stoklanmış bölümler yayınlandıktan sonra diziler yayınlarına ara verdi. Bunun yerine daha önce çekilmiş ve yayınlanmış olan yapımlar tekrar gösterime girdi. İzleyici geleneksel televizyondaki sınırlı içeriğe karşılık, dijital kanallara da yönelmeye başladı. Netflix ve BluTV gibi platformlar, bu dönemde izleyici yönelimi artan dijital platformlardır” diye konuştu.


“Dizi Setlerine Ara Verilmesi, İstihdam Sorunu Yarattı”

Pandeminin ekran arkasına da önemli ölçüde etki ettiğini vurgulayan Prof. Dr. Nalçaoğlu, “Dizi setlerine ara verilmesi nedeniyle istihdam önemli ölçüde geriledi. Oyuncular dışında asıl önemli olan, her düzeydeki set çalışanının işsiz kalmasıdır. Kameraman, ışıkçı, sesçi, devamlılık yazmanı, kostümcü gibi bizzat set çalışanlarının yanı sıra ulaşım, yemek, mekân gibi destek sektörlerde çalışan işgücü de bu süreçte işsiz kaldı” diyerek, Türkiye’de genel olarak dizi sektörünün esnek, parça başı, güvencesiz ve düşük ücretli çalışma koşulları dikkate alındığında, işsiz kalan set çalışanlarının ekonomik bir krizin içinde olduklarını söyledi.

“Ev Yapımı Diziler, Yeni Bir Türün Ortaya Çıkması Açısından Olumludur”

Dizilere ve stüdyo dışı yapımlara ara verilmesi nedeniyle televizyonların reklam gelirlerinin önemli ölçüde azaldığını ve gelir kaybına uğrayan televizyon kuruluşlarının istihdam küçülmesi yoluna gittiğini dile getiren Prof. Dr. Timisi Nalçaoğlu, bu durumun etkilerinden birisinin de televizyon içerik üretimi ve türsel çeşitliliğin azalması olduğunu söyleyerek şu ifadelere yer verdi: “Dizi ve dış yapımların yerini stüdyo ya da iç yapımlar gibi maliyeti az ve kolay yapımlar almaktadır. Televizyonlar arşiv programlarıyla yaşanan krizi telafi etme yoluna gitmektedir. Pandemi nedeniyle yaşanan sosyal izolasyon, yeni televizyon tür ve içerik biçimlerinin ortaya çıkmasına da vesile olmaktadır. Ekran yüzleri, oyuncular, sanatçılar ya da haberciler dijital teknolojinin imkânlarıyla kendi içeriklerini üreterek hem dijital platformlarda hem de televizyonda yayınlamaya başladılar. Dizi oyuncularının evde kendi imkânlarıyla çektikleri yapımlar da yeni bir türün ortaya çıkması açısından olumludur. Bundan sonra, yeni normalin sürekli bir sosyal mesafe gerektireceği düşünülürse, bu tür yapımlar televizyon tür, format ve içeriğine bir katkı olarak ele alınabilir. Daha teknolojik yöndeşmiş, transmedya yayıncılığın daha da gelişeceğini düşünmekteyim.”

“Arşivlerin Açığa Çıkması, Tarihin İzini Sürmeye İmkân Verir”

Eski dizi ve programların yayınlanmasının televizyon dünyasının arşivini açığa çıkarması açısından olduğu kadar toplumsal bellek açısından da önemli olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Timisi Nalçaoğlu, “Geçmişte yapılmış dizilerin ve programların yayınlanması televizyon tarihinin izini sürmeye imkân vermektedir. Tür, format, anlatı yapısı, kurgusu, çekim ölçekleri oyunculuk açısından televizyonculuk tekniğini görmemize, karşılaştırmamıza imkân sağlamaktadır” dedi.

Televizyon yapımlarının toplumsal tarih açısından önemli referans kaynakları olduğunun altını çizen Prof. Dr. Timisi Nalçaoğlu, televizyon dizilerinin toplumsal gerçekliğin nasıl ele alındığı, anlamlandırıldığı ve yeniden üretildiğiyle ilgili bilgi verdiğini ve bir televizyon dizisinin çekildiği tarihte olay örgüsüne yansıyan sosyolojik gerçekliğin, bunlara ne tür tepkiler verildiğinin, dönemin değerlerinin, algılama ve yorumlama biçimlerinin tarihsel kayıtlar olduğunu vurgulayarak ifadelerini şu şekilde sürdürdü: “Çağının öykülerini anlatan bir araç olarak televizyon, toplumun temel yapıları ve ailenin yapısı, kadın ve erkeklerin toplumsal konumları, dil ve konuşma tarzları, hukuk, suç, şiddet gibi konularda dönemin toplumsal gerçekliğini yansıtmaktadır.”

“Televizyon; Geçmişi, Geleneği ve Değişimi Anlamanın Önemli Bir Aracıdır”

Prof. Dr. Timisi Nalçaoğlu şöyle devam etti: “Televizyon dizilerinin mekânları ise yaşadığımız doğal ve toplumsal mekânların, kırların, kentlerin nasıl değiştiğini ve dönüştüğünü görmemize imkân sağlamaktadır. Bu, eski ve yeni arasında bir kıyaslama yapmaya imkân vermektedir. Özellikle genç kuşaklar açısından televizyon dizileri, filmler ve her türlü görsel-işitsel malzeme, geçmişin ve toplumsal değişmenin izlerinin sürüleceği ve anlaşılacağı bellek kayıtlarıdır. Televizyon geçmişi, geleneği ve değişimi anlamanın önemli bir aracıdır. Bu dönemin sonuçlanmasının ardından televizyon yayıncılığında nostaljinin bir akım olarak ortaya çıkacağı beklenebilir. Ancak kanımca televizyon yayıncılığı, dijital teknolojilerle daha sıkı eklemlenmiş, inovatif tür ve içeriklere evrilecektir. Bunun yanında pandemi sonrasında alışmış olduğumuz dizilerin de devam edeceğini düşünmekteyim. Ancak setlerde sağlık önlemlerini biraz daha dikkate alan ve dizi sürelerinin daha kısalacağı setler olacağını düşünmekteyim.”

“Sektörün Sürdürülebilirliğinin Sağlanmasında, Kurum ve Kuruluşlara Görevler Düşmektedir”

Pandemi döneminde başta diziler olmak üzere televizyon sektöründe yaşanan ekonomik durgunluk ve istihdam daralmasına karşılık, televizyon sektörünün sürdürülebilirliğinin sağlanması amacıyla ilgili devlet kurumlarına, sivil toplum kuruluşlarına büyük görev düştüğünü belirten Prof. Dr. Timisi Nalçaoğlu, “Sektör çalışanlarının ekonomik olarak desteklenmesi, sosyal güvenlik güvencesi, sigorta primlerinin yatırılması, düşük faizli ve uzun dönem ödemeli krediler, sponsorluk desteklerinin artırılması, teşvikler ilk akla gelen alınması gereken önlemlerdir. RTÜK’ten, görev ve yetkileri arasında açıkça yer almamakla birlikte, Madde-37/k fırkasında belirtilen ‘…yayın hizmetlerinin ülkemizde gelişmesini sağlayacak çalışma ve teşviklerde bulunmak…’ ifadesini geniş bir bağlamda yorumlayarak, özellikle kriz dönemlerinde sektörün sürdürülebilirliğini sağlaması için, yayın kuruluşlarına ve sektör çalışanlarına, adil ve eşit, somut desteklerde bulunacak bir mekanizma geliştirmesi beklenebilir. Sivil toplum kuruluşları da üyeleri için önlem ve tedbirleri almalıdır” diyerek sözlerini tamamladı.

Haber: Tuğçe AYÇİN

İÜ Kurumsal İletişim Koordinatörlüğü


Öne Çıkan Haberler

SAINO sağlık inovasyon kulüp

İstanbul Tıp Fakültesi Sağlık ve İnovasyon Kulübü'nden (SAİNO) Rektörlük Ziyareti

KAGEM

Webinar "CV Hazırlama Teknikleri"

BİGG TÜBİTAK

TÜBİTAK Bireysel Genç Girişim (BİGG) Programı 2020 Yılı Çağrısı İçin Ön Başvuru Tarihi 1 Aralık’a Kadar Uzatıldı

çocuksağlığı enstitü

İÜ Çocuk Sağlığı Enstitüsü 2020-2021 Lisansüstü Eğitim ve Öğretim Yılı Çevrimiçi Açılış Toplantısı Gerçekleştirildi

OMAR

İÜ OMAR’ın Gerçekleştirdiği Projeler T.C. Cumhurbaşkanlığı’nın Tensibi İle Aşama Kazandı

RUR başarı

Üniversitemizin “RUR Tıp Bilimleri Dünya Üniversite Sıralaması” Başarısı