Yeryuvarı'ndan elde edilen fosil yakıtlar ve yararlı minerallerin sürekli artan oranlarda çıkarılması, ekonomiyi ve uygar dünyanın yaşam yollarını tehdit edebilecek bir yokluğun gölgesini hissettirmektedir. 1970'lerin ortalarındaki petrol krizi sonucu gelişen olaylar, ilerde varolabilecek bu ilişkinin nasıl oluşabileceğini iyi bir örnek olarak gösterilebilir. Hem bilinen hem keşfedilmemiş biçimiyle yeryuvarında güncel olarak varolan petrol, doğalgaz ve metalik mineral miktarları kuşkusuz sınırlıdır. Fakat bilinen rezervler ile ilişkili problem, tüketilmekte olan bu alanların yerini alabilecek yerküredeki yeni "temin" alanlarının bulunmasıdır. Enerji temini ve mineral kaynakları için arama (exprolation), "kolay" kaynaklar daha önceden aranmış/keşfedilmiş ve işletilmiş olduğu için giderek zor bir hale gelmiştir.
Bu duruma meydan okumada, jeofizik mühendisleri daha fazla sofistike (karmaşık, ayrıntılı) arama/araştırma yöntemleri geliştirdiler. 20. yüzyıla kadar, petrol ve minerallerin araştırılması/aranması, yüzeyde sızan, mostra veren ya da diğer bir belirti biçiminde direkt olarak gözlenmesi mümkün yataklar ile sınırlanmış idi. Böyle basit yöntemlerle keşfedilebilen bir alandaki bütün oluşumun hangi durumda bulunabileceği, yüzeyden jeolojik bilgi gözlemi ile aşağılara doğru projeksiyonla (önkestirme) indirekt olarak gömülü yatakların varlığının açığa çıkarılmasıyla mümkün oluyordu. Zamanla, yeni yeraltı inceleme yöntemlerine intiyaç duyuldu. Bu yöntemler hiçbir jeolojik gözlem ihtiyacı içermiyordu fakat bu yeni yöntemler, konumunun bilinmesi istenen maden yada petrol yatakları için yararlı olabilen yeraltındaki kayaçların yapısı ve bileşimi üzerine bilgi verebilen yerküre'nin yüzeyindeki fiziksel ölçümleri yani jeofiziği içermekteydi (Dobrin ve Savit, 1989).
Jeofizik, jeolojiye göre çok daha genç
bir bilimdir. Bunun nedeni gelişmesini duyulan ihtiyaçlar sayeside sağlanmış
olmasıdır. Zira, kolayca bulunabilen yeraltı kaynaklarının tükenmekte oluşu,
ya da yüzey gözlemleriyle saptanabilenlerin küçük boyutlarda ve pek önemli
olmayan maden yatakları oluşu, daha derinlerde bulunan büyük kütlelerin
bulunması isteği, jeofizik araştırmalara olan ilgiyi artırmış, yöntemlerde
gelişmeler sağlamak üzere yatırımlar yapılmaya başlanmıştır.
Bireysel uygulamalarla, kimi zaman
profesyonelce jeofizik arama yöntemleri daha eski tarihlerde de uygulanmış
olmakla birlikte, jeofiziğe olan ilgi ilk kez 1921 de bir petrol alanlarının
yalnızca jeofizik bulgulara dayanarak keşefedilmesinden sonra başlamıştır.
Bu durum petrol aramacılığında yaygın biçimde jeofizik yöntemlerin uygulanmaya
başamasına yol açmıştır. Nitekim, 1950'lere kadar ABD'de üretilen yıllık
petrolün yarısı jeofizik yöntemlerle bulunan yeni petrol alanlarında elde
edilmiştir. Endüstrideki gelişmeler, savaşlar petrole olan gereksinmeyi
artırmıştır. Bu durum petrolden büyük paralar kazanan şirketlerin yeni
petrol alanları keşfedebilmek için jeofiziğe yatırım yapmalarına neden
olmuştur. 1950-1970 yıllarında jeofizik bilimi altın çağını yaşamıştır.
Jeofiziğin çok geliştiği dönemde tüm
gelişmeyi verilen önem ve yatırımlara bağlamak gerekir. Aynı süreç içinde
gelişen başka bir takım olayların ya da süreçlerin de jeofiziğin hızlı
gelişmesinde büyük payı vardır.
1950'lerin başına kadar jeofizikte
sağlanan gelişmeler yerbilimcileri bu yöntemlerin ve sağlanan olanakların
yalnızca yerel problemlerin çözümüyle sınırlı tutulmaması, yeryuvarının
genel ve gölgesel problemleriyle de uğraşılması gerektiği gerçeğine götürdü.
Ancak, bu tür problemler tek bir ülkenin sınırlarını ve olanaklarını aşmakta
ve uluslararası katkı ve katıl›mları gerektirmekteydi. Çeşitli ülkelerin
ilgilerini belirli yönlere çekmek ve olabildiğince ortak araştırma programları
yürütebilmek amacıyla 1957 yılı Uluslararası Jeofizik Yılı (IGY) ilan edildi.
Bu program süresince araştırmaların önemli bir kesimi yermanyetik alanın
ayrıntılı incelenmesinde yoğunlaştırıldı. Zira henüz başlatılmış bulunan
uzay çağında fırlatılan uydulara aletler yerleştirilerek radyasyonu ve
manyetik alan ölçülmeye başlanmıştı. Özellikle yer çevresinde ödenen uyduların
topladıkları bilgiler manyetik alanın dipol ve dipol olmayan bileşenleri,
radyasyon kuşakları, auroralar (?imal Fecri) konuları araştırılarak yermanyetik
alanının matematiksel modeli kurulabildi, kökenine ilişkin kurumlar geliştirildi,
iyononsfer ve yukarı atmosfer fiziğinde çok önemli gelişmeler sağlandı.
Uluslararası programlar içinde jeofiziğe
ve genelde de yer bilimlerine çok önemli katkı sağlayan olaylardan biri
de Uluslararası Üst Manto Projesi olmuştur.
1930-1950 yılları arasında sismolojide
çok önemli kurumsal gelişmeler sağlanmış, dünyada kurulu sismoloji istasyonlarının
sayısı artmış, uzun periyodlu sismograflarla kaydedilen yüzey dalgalarının
dispersiyonundan yararlanarak yer kabuğunun yapısına ilişkin çok değerli
bilgiler sağlanmıştır. Bunlara ek olarak, dinamit, nükleer silahların denenmesi
gibi yapay kaynaklarla oluşturulan sarsıntıların kaydedilmesiyle de yerkabuğunun
yapısına ilişkin, yerel ve bölgesel, ayrıntılı bilgiler toplanmıştır. Bu
süreç içinde yer kabuğunun kıtalardaki yapısı ile okyanusların altındaki
yer kabuğu arasında çok önemli farkların bulunduğu anlaşılmıştır.
Deprem dalgalarını inceleyerek yapılan
araştırmalar sırasında yer kabuğunun altından, yani üst mantodanda bilgiler
toplanmış, deprem dalgalarını büyük ölçüde soğuran, viskoz davranışlı,
kısmen ergimiş, Astenosfer adı verilen bir katmanın bulunduğu anlaşılmıştı.
Bu bilgileri ayrıntılandırmak ve tüm dünya ölçüsünde üst mantonun yapısını
ve bileşimini incelemek amacıyla Uluslararası Üst Manto Projesi adıyla
anılan bir araştırma programı gerçekleştirdi. Bu program süresince gerek
kuramlarda, gerekse bilgi toplama ve işlemeyle ilgili yöntemlerde önemli
gelişmeler sağlandı.
Yer bilimlerine önemli katkılar sağlayan
uluslararası projelerden bir başkası da Uluslararası Jeodinamik Projesi
olmuştur. Uluslararası Üst Manto projesinin bir devamı olarak gerçekleştirilen
jeodinamik projesi 1970-1971 yıllarında planlanmış, jeoloji, jeofizik,
ve jeokimya disiplinlerinde uzmanlaşmış binlerce araştırmacının yoğun çalışmaları
ile 1980 yılında sona ermiştir. Uluslararası Jeodezi ve Jeofizik Birliği
ile Uluslararası Jeoloji Bilimleri Birliğinin ortaklaşa düzenledikleri
bu proje sırasında 10 tane Çalışma Gurubu oluşturularak yer yuvarının değişik
bölgelerinin önemli problemleri aydınlığa kavuşturulmuştur. Bu proje süresince
başlatılan ve halen değerlendirmeleri devam eden bir proje kapsamında da
sürekli sismik yansıma profilleri ile Amerika Birleşik Devletlerinde yer
kabuğunun ayrıntılı yapısı incelenmiştir. COCORP (Consortium for Continental
Reflection Profiling) adı verilen bu proje sırasında binlerce km uzunlukta
profiller boyunca, vibrosismik yöntem uygulaması ile sürekli sismik yansıma
kesitleri ölçülmüştür.
Jeofiziğin gelişmesinde katkı sağlayan
olgulardan bir başkası da uzay teknolojisindeki gelişmeler olmuştur. Bu
süreç içinde bir yandan yer yuvarının öte yandan başka gezegenlerin jeofizik
özelliklerini ölçmek amacıyla uydulara aletler yerleştirilmiş, iletişim
teknolojisindeki gelişmelerden yararlanarak jeofizik verilerin yerden-yere,
yada uydudan yere iletimi sağlanmış, gerçek-zamanlı kaydetme ve işleme
konularında önemli ilerlemeler sağlamıştır. Bu kapsamda yapılan çalışmaların
bir bölümünde ise, uzaktan algılama (remote sensing) yöntemleriyle uydulardan
yapılan ölçmelerle yeraltı kaynaklarının araştırılması amaçlanmıştır.
İnsanlık için büyük bir tehlike olmasına
karşın, çeşitli uluslar arasında sürdürülen nükleer yarışın, jeofiziğin
gelişmesine de payı olmuştur. Bunlardan birincisi nükleer güçlerinin ve
etkilerinin denenmesi sırasında yaratılan sarsıntıların sismograflarla
kaydedilmesiyle sağlanan, yer kabuğunun yapısına ilişkin bilgilerdir. İkinci
olay ise nükleer savaşa hazırlanan ülkelerin yaptıkları nükleer silah denemelerini
yakından izleyebilmek amacıyla tüm dünyada yaygın, çeşitli özelliklerde
sismograflarla donatılmış sismoloji istasyonları ağlarının kurulmuş olmasıdır.
Bu ağlar kuşkusuz kuruluş amaçları doğrultusunda bilgi toplarken, öte yandan
da sismik dalgalarını kaydetmekte, sonraki araştırmalar için önemli bilgi
birikimleri sağlamaktadırlar.
Bunların yanında sismogramlar üzerinde
görülen elastik dalga kayıtlarının deprem dalgalarımı, yoksa yapay patlamalarla
oluşan elastik dalgalarımı olduğunu kestirebilmek amacıyla yapılan araştırmalar
sırasında sinyal analizi yöntemleri jeofizikte geniş çapta uygulanmaya
başlandı. Ayrıca, yine aynı amaç içinin elastik dalga kaynağının sinyal
biçimi üzerindeki etkilere ve dalga yayılımına ilişkin önemli kuramsal
gelişmelere varılmıştır. Bu kuramsal gelişmelerden yer içinin modellenmesinde
geniş ölçüde yararlanılmaktadır.
Jeofiziğin gelişmesinde önemli payı
olan etkenlerden biri de bilgisayarların yaygın kullanımı olmuştur. Bilgisayar
çağına girmezden önce araştırmacılar kurumsal çalışmalarında aşırı derecede
basitleştirilmiş modeller seçmek zorunda kalıyorlardı. Çoğu zaman da el
ile yada masa hesap makinalarıyla gerçekleştirilmesi olanaksızdır düşüncesiyle,
karmaşık kuramlara girmekten kaçınıyorlardı. Basit birkaç çarpma bölme
ile, çoğu zaman bir takım grafiklerle, yaklaşık çözümler elde etmeye çalışmak,
alışılmış bir yaklaşımdı. Bilgisayarlar dönemine geçiş, gerek kuramsal
yaklaşımlarda, gerekse seçilen modellerde, eskiye göre gerçeğe daha çok
yaklaşmayı sağlamıştır.
Jeofizik genel olarak ölçülen bir büyüklüğün
değerlendirilerek yer içini modellemeyi amaç edindiğinden, ulaşılacak sonuçtaki
doğruluğun birinci koşulu gözlemin yeterince sağlıklı ve duyarlı yapılmış
olmasıdır. Kaba duyarlıkla çalışan aygıtları kullanarak ayrıntılı bilgi
elde edilemeyeceği açıktır. Çağdaş teknolojik gelişmelerden jeofizik yeterince
payını almıştır ve almaktadır.
Bilgi kaydetmede sağlanan ilerlemeler,
duyarlığın yanında, işlemleri hızlanmamıştır. Bugün jeofizik aygıtlarında
değerler mikro-işlemciler yardımıyla, sayısal olarak ölçülmekte ve hemen
bilgisayarlara aktarılarak hesaplar yapılabilmektedir. Son yıllarda gerek
gözlemleri, gerekse hesaplamaları arazide yapıp bitiren, hatta sonuçları
haritalayan sistemler geliştirilmiştir. İletişim teknolojisindeki gelişmeler
yardımıyla, toplanan veriler telsiz yada telefon hatlarıyla, hatta uydular
aracılığıyla iletilmekte, belirli bir merkezde toplanmakta bilgisayarlarla
hemen değerlendirilmektedir.
Jeofizik, bilgisayarı en geniş çapta
kullanan bilimlerden biridir. Bunun doğal nedeni, sonuçlarına, birtakım
sinyaller üzerinde sayısal işlemler yaparak ulaşmak zorunda oluşudur. Gözlenen
sinyaller üzerinde yapılan sayısal işlemler çok fazla hacimde hesaplamaları
gerektirmektedir. Bunları el ile yada masa hesap makinalarıyla ancak sınırlı
ölçüde gerçekleştirebiliriz.
Jeofizikte bilgisayar kullanımının
artması, modelleme konusundaki gelişmeleri hızlandırmıştır. Düz problem
çözümlerinde daha karmaşık jeolojik yapıların jeofizik imzaları araştırılmaya
başlanmış, bunun sonucu olarak kuramlarda da önemli gelişmeler sağlanmıştır.
1970'li yıllardan bu yana da ters (evrik) problem çözümleri izlenmiş, bilgisayarlar
yardımıyla, ölçülen jeofizik sinyalleri yaratan yeraltı yapıları modellenmeye
başlanmıştır (Canıtez, 1993).
Jeofizik yöntemlerindeki gelişmelerde araştırma kuruluşları ve özel jeofizik şirketleri arasındaki rekabetin de etkisi olmuştur. Her ne kadar ticari amaçlarla çalışan kuruluşlar geliştirdikleri kuramları ve yöntemleri kendi amaçları için kullanmak amacıyla gizli tutmakta iseler de bir süre sonra bu gizlilik kalkmakta, sağlanan gelişme tüm dünya jeofizik mühendislerine malolmaktadır.
Sismik Yöntemlerin Gelişimi
Bu bölümde, jeofizik arama teknolojileri içinde ayrıcalıklı bir konuma sahip sismik araştırmaların ve endüstrisinin başlangıcından günümüze gelişim çizgisi ana hatlarıyla sunulmaya çalışılacaktır.
Yapay kaynaklı sismoloji endüstrisinin bilimsel ilkelerden meydana gelen geniş oluşum spektrumunu dört ana döneme ayırabiliriz. M.Ö. 3000-5000 yıllarından M.Ö. 1700 yılına kadar olan birinci dönemde, Babylonia’da Matematik biliminin başlangıcı ve Mısır’da büyük piramitlerin varlığı söz konusudur. M.Ö. 600 ve M.S. 200’lü yıllara denk düşen ikinci dönemi ise; Thales’in geometri çalışmaları, göğe ait gözlemler, statik elektrik ve manyetizma çalışmaları oluşturmuştur. Bilginin sistematik organizasyonu felsefesinde Platon ve Aristoteles, geometride Euclid, koniklerde Apollonius, Yerküre ölçümleri ve gözlemlerinde Eratosthenes, astronomide Ptolemy, matematik ve mekanikte Archimedes’in katkıları ikinci dönemin en önemli çalışmalarıdır. Üçüncü dönemde ise 1000 yıldan daha fazla bir süreç için kaydedilmiş pek fazla bir gelişme olmamıştır. Rönesans döneminde (14, 15 ve 16 yy.) hemen hemen tüm bilimsel dallarda hayati gelişmeler olmuştur. Önemli prensiplerin keşfi çeşitli alanlarda branşlaşmalara sebep olmuştur (matematik, astronomi, ışık, ısı, ses, mekanik, elastisite, dalga teorisi, elektrik, magnetizma ve eloktromagnetizma). Leonardo da Vinci’ye ait çalışmalar tüm zamanların en önemli çalışmaları olarak düşünülüyordu. Onu Copernicus, Galileo ve Kepler’in son derece önemli astronomi çalışmaları, Logaritma ile Napier, kırılma yasası ile Snell, koordinat geometrisi ile Descartes, en kısa-zaman prensibi ile Fermat, dalga cephesi teorisiyle Huygens, katı cisimlerin elastisite teorisi ile Hooke ve pek çok ölümsüz çalışması ile Sir Isaac Newton takip etmişlerdir. Araştırmacıların bulduğu ölçü birimlerinin kendi isimleri ile anılması geleneği, bu önemli insanlara gösterilen saygıyı göstermektedir. Ampere, Coulomb, Volt, Watt, Ohm, Joule, Faraday, Gauss, Maxwell ve Hertz gibi önemli araştırmacıların keşifleri olan ölçüm birimlerine isimleri verilerek takdir edilmişlerdir. Knottt, Kelvin, Edison, Jeffreys, Rayleigh, Love, Stoneley, Wiechert, Zoepritz ve diğerleri ise daha farklı yollardan takdir edilmişlerdir.
Yukarıda sözü edilen tüm bilim adamları ortaya attıkları matematik ve fizik prensiplerle, sismik araştırma biliminin ve endüstrisinin doğuşuna yardımcı olmuşlardır. Sismik arama endüstrisinin temel aldığı prensiplerin keşfi için binlerce yıl gerekmesi, gerçekten son derece etkileyici olmakla birlikte insanoğlunun öğrenme azminin bir göstergesidir.
Dördüncü dönemde, yani günümüzde, önceki çalışmalardan çıkan matematik ve fizik prensiplerin kullanımıyla sismik arama endüstrisinin gelişimine odaklanılmıştır. Aslında sismik arama endüstrisinin tarihteki ilk başlangıç noktasını bulmak oldukça zordur. SEG’nin Geophysics dergisinin Ocak, 1957 sayısında verilen bir ilanda, M.S. 136 yılında yaşamış Çinli bir düşünür ve bilim adamının depremler hakkında daha çok bilgi toplayabilmek için ilk sismografı geliştirdiği ifade edilmiştir. Büyük ihtimalle kayıtlarda bulunmayan pek çok diğer araştırmacı da bu tür girişimlerde bulunmuşlardır. Mallet’in 1845 yılında İrlanda’da yaptığı çalışmalar, sismik kırılma metodunu ilk keşfeden bilim adamı olarak tarihe geçmesini sağlamıştır. Mallet çalışmasında gömülü bir miktar barut, bir çanak civa tarafından yansıtılan ışık noktası, dedektör olarak bir teleskop ve seyahat zamanı ölçümü içinde bir kronometre kullanmıştır. Sonraları 1876 yılında General H. L. Abbot komutasındaki U.S. Mühendisler Kolordusu tarafından New York’ta yapılan çalışmada, 50000 lb dinamitin patlatılmasıyla oluşan sismik dalgalara ait hızlar ölçülmüştür. Milne ve Gray 1885 yılında bir hat boyunca yerleştirdikleri iki mekanik sismografı, düşürülen bir ağırlık sebebiyle oluşan sismik enerjinin kaydedilmesi amacıyla kullanmışlardır. Bu gibi detayların hızla değiştiği bir değişim sürecinde, sismik arama metodunun pratik hale getirilmesi ve endüstrisinin bugünkü şeklini almasına yön vererek pek çok katkıda bulunmuş kişi veya kişilere bu gelişimi adil bir şekilde pay etmek oldukça zordur.
Sismik arama yöntemleriyle ilişkili olmadığı düşünülebilecek bir trajik kaza hikayesinin sismik yansıma metodunun gelişimine koyduğu katkının ne kadar önemli olduğunu ifade etmeye çalışalım. 14 Nisan 1912 tarihinde saat 11:40’ ta batmaz diye nitelendirilen Titanic adlı yolcu gemisi bir buzdağına çarparak batmaya başladı. Ertesi gün saat 8:50’de geminin tamamı sular altına gömülmüştü. Bu kaza insanlık tarihinin en acı kazalarından bir tanesi olarak tarihe geçmiştir. Araştırmacılar bu kazadan sonra, buzdağlarının yerlerini belirlemeye yönelik çalışmalarına hız kazandırmışlardır. Ses dalgalarının yankılanması prensibinden yararlanarak buzdağlarının konumlarını keşfetme yoluna gitmişleridir. Aynı yıl (1912) Fessenden kendi osiloskopunu geliştirmiş ve denizaltı telgraf düzeneğinin çalışan bir modelini tamamlamıştır. Böylece kendi oluşturduğu düzeneğin buzdağlarının bulunması konusundaki başarısı tüm dünyaya duyurulmuştur. Ayrıca yeni icadı sayesinde yerin içine sinyal gönderebiliyor ve gönderdiği sinyalleri tekrar kaydederek, yer altında ki cevher yapılarını da çözebiliyordu. Yansıma metodunun açık olarak ilk resmi kullanımı olan orjinal sonik sondaj (fathometer) uygulamasını 2 Nisan 1914’te yapmıştır. Bu çalışmasının U.S.’deki patent numarası ise 1,240,328’dir. “Method and Apparatus for Locating Ore Bodies” adlı çalışması 15 Ocak 1917’de yapılmış ve 18 Eylül 1917’de de basılmıştır (Şekil 1). Bu çalışmanın patent alması yansıma yönteminin öneminin fark edilmesine ve diğer yerbilimleri disiplinlerinin sismik arama biliminin çözüm gücünü kabullenmesine yol açmıştır. Ayrıca o zaman atılan bu temel ile bugünkü endüstrinin oluşumuna katkıda bulunulmuştur.
Şekil 1. Reginald A. Fessenden
tarafından oluşturulan cevher yapılarının yerlerinin bulunması için kullanılan
metot ve gerekli düzenek. Bu düzenek jeofizik yöntemler içinde alınan
ilk patent olma özelliği de taşımaktadır.
İnsanoğlu tarih boyunca hep yeni şeyler
öğrenme ve keşfetme eğiliminde olmuştur. Tarihin her anında bir problem
ve bu probleme çözmeye çalışan araştırmacılar olmuştur. Peki bir probleme
ait çözümün bulunduktan sonra yaygınlaştırılması ve pratik olarak kullanıma
sunulmasında zamansal kayıplar oldu mu ? Bu sorunun cevabı maalesef “evet”.
Bunun çarpıcı pek çok örneğini mevcut tüm bilim dallarında görmek mümkündür,
ancak biz burada sismik arama endüstrisinin gelişimi aşamasında karşılaşılan
zamanlama sorunlarından kısaca bahsedeceğiz.
SEG (Society of Exploration Geophysicist)’ nin Tulsa’daki ofisinde, arama jeofiziğinin gravite, manyetik, elektrik ve sismoloji gibi çeşitli alanlarında, dönüm noktası olabilecek olayları bir zaman çizgisinde anlatan küçük bir müze vardır. Sismik prospeksiyonda veri toplama, veri işlem ve yorumlama adımlarının zamanla gelişim sürecinin bir zaman çizgisine konulmasının; geçmişte nerelerde olduğumuzu ve gelecekte de neleri hedeflememiz gerektiği konusunda bir yön belirlememize faydalı olacaktır. Dünya hızla gelişmekte ve bilimsel gelişmelerdeki adımlar da hızla artmaktadır. Tablo 1’de, yapay kaynaklı sismoloji biliminin 1950’lerden günümüze gelene kadar hangi önemli teknikleri keşfettiği sırasıyla verilmiştir.
Tabloda verilen sismik arama teknikleri zaman çizgisi, Harry Mayne’nin geliştirdiği CMP yığması tekniği ile başlamıştır. Sismik arama tekniklerinin gelişimi sırasında karşılaşılan en ilginç durum, bulunan metodun pratiğe sunulması ve diğer araştırmacılara ulaştırılması sırasında yaşanmış olan zaman kaybıdır. Örneğin, Mayne’nin geliştirdiği CMP yığma tekniği için 1950’de patent başvurusu yapılmış ve bu çalışmanın patenti 1956’da verilmiştir. Metodu tanımlayan ilk yayın ise 1960’ta basılmıştır. Metodun keşfedildiği tarihten 10 yıl sonra insanlığa duyurulması, bu teorinin getireceği faydaları ve bu teoriden türetilebilecek yeni teorilerin 10 veya daha fazla yıl sonra kadar gecikmesi anlamına geldiği açıktır.
Benzer bir zamanlama problemi de DMO (Dip Moveout) metodunda görülmüştür. John Sherwood ve iş arkadaşları 1978 yılı başlarında “Devilish” adı altında DMO işlemini gerçekleştirmişleridir. Sonradan “Yığma Öncesi Kısmi Göç, (Prestack Partial Migration)” isminin alacak olan DMO işlemi ile ilgili 1979 yılında Yılmaz ve 1981 yılında da Deregowski ve Rocca önemli yayınlar çıkartmışlardır. Daha sonra ise Dave Hale DMO işlemini, Fouirer dönüşümünü kullanarak yapmıştır. Bu çalışma SEG’nin 1982 yılındaki Genişletilmiş Özetler’inde ve Geophysics dergisinin 1984’teki bir sayısında yer almaktadır. Sonuç olarak DMO işlemi insanlığın tamamına 1984 yılında duyurulmuştur. Bu türden zaman kayıpları yalnızca sismik arama tekniklerinin gelişimi sırasında değil, diğer bilim disiplinlerinin gelişimi sırasında meydana çıkmıştır.
Günümüzdeki bilgisayar sistemlerinin çok gelişmiş olması ve teknolojinin hızlı adımlarla geleceğe doğru ilerlemesi, bu karamsar tabloyu biraz olsun göz ardı etmemize yardımcı olmaktadır. İnsanoğlu bugünün koşullarında, sismik yöntemiyle yer altını görüntüleyerek hem hidrokarbon aramalarında ve hem de yapısal yorum amaçlı çalışmalardan tatmin edici sonuçlar çıkartabilmektedir.
Yukarıda değinilen konulardan açıkça görülmektedir ki jeofizik, jeolojiye göre çok daha genç bir bilim olmasına karşın çok hızlı bir gelişme süreci geçirmektedir. Ancak pek çok ülke bu gelişmeyi yakından izleyememiş, gelişmiş teknolojik olanaklardan gecikmeli olarak yararlanabilmiş ya da hemen hemen hiç yararlanamamıştır.
Yukarıda çok kısa olarak değinildiği
gibi, jeofizikteki gelişmeler son yıllarda biraz yavaşlamıştır. Bunun başlıca
iki nedeni vardır. Bunlardan birincisi petrol fiyatlarındaki hızlı artış
karşısında tüm dünyada uygulanan enerji tasarrufu, yeni petrol arama uğraşlarını
yavaşlatmış, jeofizik etkinlikler eskiye göre biraz azalmıştır.
Yukarıda değindiğimiz jeofizik
araştırma ve uygulama çabalarındaki yavaşlama geçici olmak zorundadır.
Zira jeofizik tükenebilir yeraltı kaynaklarını arama peşindedir. Bu kaynaklar
azaldıkça, kolay bulunabilir kaynaklar tükendikçe daha zor bulunabilecek
kaynakları aramak kaçınılmazdır. Bu da jeofiziğe olan gereksinmenin yeniden
artacağı, daha ileri düzeyde arama yöntemlerinin gelişeceği sonucunu doğurmaktadır
(Canıtez, 1993).
temel ile bugünkü endüstrinin
oluşumuna katkıda bulunulmuştur.
Şekil 1. Reginald A. Fessenden tarafından oluşturulan cevher yapılarının yerlerinin bulunması için kullanılan metot ve gerekli düzenek. Bu düzenek jeofizik yöntemler içinde alınan ilk patent olma özelliği de taşımaktadır.
Tablo 1: Zaman Çizgisi
|
|
|
|
|
|
CMP yığması | Veri Toplama |
|
|
Sentetik sismogram | Yorumlama |
|
|
Vibrosismik | Veri Toplama |
|
|
Sayısal sismik veri işlem | Veri işlem |
|
|
Sayısal Migrasyon | Veri işlem |
|
|
3-D atışlar | Veri toplama |
|
|
Düşey sismik profil | Veri toplama |
|
|
2-D Yığma sonrası derinlik migrayonu | Veri işlem |
|
|
1-D özellikler | Yorumlama |
|
|
1-D empedans ters çözümü | Yorumlama |
|
|
Kalıntı statikler | Veri işlem |
|
|
2-D Yığma öncesi derinlik migrasyonu | Veri işlem |
|
|
Bright-spot analizi | Yorumlama |
|
|
Yorumlama iş istasyonları | Yorumlama |
|
|
3-D Migrasyon hız analizi | Veri işlem |
|
|
Tau-p dönüşümü (slant-stack) | Veri işlem |
|
|
2-D Yansıma tomografisi | Veri işlem |
|
|
Dip Moveut (DMO) | Veri işlem |
|
|
Optimizasyon teorisi | Veri işlem |
|
|
3-D Yığma sonrası derinlik migrasyonu | Veri işlem |
|
|
AVO analizi | Yorumlama |
|
|
3-D Yansıma tomografisi | Veri işlem |
|
|
Taban kablo | Veri toplama |
|
|
Kuyular arası sismik | Veri toplama |
|
|
FX dekonvolüsyonu | Veri işlem |
|
|
2-D Özellikler | Yorumlama |
|
|
3-D Yığma öncesi derinlik migrasyonu | Veri işlem |
|
|
3-D sismik | Veri toplama |
|
|
Neural ağlar | Veri işlem |
|
|
Yeraltı tuz yapısı görüntüleme | Yorumlama |
|
|
Dalga migrasyonu | Veri işlem |
|
|
Dalgacık dönüşüm işlemi | Veri işlem |
|
|
Sismik seri stratigrafisi | Yorumlama |
|
|
Sismik parametreler | Yorumlama |
|
|
Bilinen anizotropik işlemler | Veri işlem |
|
|
3-D Özellikler | Yorumlama |
|
|
Düşey kablo | Veri toplama |
JEOFİZİK KÜLTÜRÜ VE TARİHİ ÜZERİNE isimli yazı aşağıdaki kaynaktan alınmıştır:
Akkargan, Ş. ve Özçep, F., 1998, Jeofizik Kültürü ve Tarihi
üzerine: Sismik Arama
Teknolojisinin Gelişimi, Jeofizik Bülteni, Yıl:10, Sayı:34,
Ankara