Jeomagnetizma ve Paleomagnetizma
Bir jeofizik disiplini olan, Jeomağnetizma
ve Paleomağnetizma; Yer'in çekirdeğinden Uzay'adeğin Yermağnetik alanını,Yerküre'nin
yapısı, dinamiği ve gelişimini anlamak üzere yapılan çalışmaların ortak
adıdır.
Jeomağnetizma konusundaki uzmanlar, günümüzde yerin
mağnetik alnını ölçerler ve yermağnetik alının kökenini araştırmak için
kullanırlar.Paleomagnetizma uzmanları ise kıtalar ve okyanuslardan elde
edilen kayaç ve sedimanlarda varolan fosil (kalıntı) mıknatıslanmayı
yorumlarlar. Bu kayaç ve sedimanlar; okyanus tabanı yayılması, kıtaların
kayması ve yermağnetik alanın polarite terslenmeleri gibi kayıtları
üzerinde barındırırlar. Jeomağnetizma ve Paleomağnetizma çalışmalarında
bir diğer anahtar kavram; mağnetik minerallerin fiziksel ve kimyasasal
yapısıdır. Bu mıknatıslanmanın nasıl oluştuğunu ve oluşmakta olduğu hakkında,
eski dönemlerdeki iklim ve çevre şartları, yerkabuğunu anlamak için yaşamsal
olan mağnetik anomalileri, bileşim, ısısal vb özelliklerdeki değişimlerle
ilişkilidir. Ayrıca elektromağnetik dalgalarla yer içine yapılan indüksiyon,
Gezegenimiz içindeki derin yapılar hakkında bize bilgi verir.
Jeomagnetizma Nedir?
Paleomağnetizma
Nedir ?
Dünyada Jeomagnetizma
ve Paleomagnetizmanın Gelişimi
Türkiye'de
İlk Jeomagnetik çalışmalar
Modern Türkiye'de
Jeomagnetizma
Bazı
Yararlı Linkler
Yerküresinin büyük bir mıknatıs gibi davrandığını,İngiliz saray doktoru
William GİLBERT’in ‘De Magnete’adlı eserini yayımladığı 1600 yılından beri
bilmekteyiz. Daha sonra 1839’dabüyük alman matematikçisi C.A.GAUSS Yerin
manyetik alanının büyük kısmının bizzat Yerin içinden ,değişken olan küçük
bir bölümünün ise Yeryuvarı dışından geldiğini saptamış ve Yerin gerçek
alanına çok yakın olan dipol alanı tanımlamıştır.
Şimdi yerin manyetik alanının özelliklerini kısaca açıklayalım:Havada
yatay bir düzlem üzerinde serbestçe hareket eden bir düzlem üzerinde serbestçe
hareket edebilen bir mıknatıs çubuğun veya aynı durumda olan pusula ibresinin
bir ucu sağa sola hareket ettikten sonra Yerküresinin coğrafik kuzey kutbuna
yönelir ;ancak ibrenin hareketsiz duruma geldiği anda gösterdiği bu yön
tam olarak coğrafik kuzey noktası değil buna yakın fakat aralarında
oldukça mesafe bulunan yerin kuzey mağnetik kutbudur ve bu iki nokta arasında
11.6derecelik bir açı vardır.
Pusula ibrelerinin gösterdiği yön ile coğrafik kutup noktası arasındaki
açıya sapma açısı veya deklinasyon açısı denir ve (D)harfi ile gösterilir.Bu
açı heryerde farklı değerler alır. Sapma açısının sıfır olduğu yerlerde
pusula ibresi aynı zamanda coğrafik kuzey kutbu gösterir.
Ayrıca,ağırlık merkezi üzerinden geçen yatay eksen etrafında serbestçe
hareket eden bir mıknatıs çubuğunun veya pusula ibresinin kuzey ucu kuzey
yarıküresinde ve güney ucu güney yarıküresinde aşağı doğru eğilir ,yatay
düzlemle belirli bir açı yapar.Bu açıya da ,mağnetik eğim veya enklinezon
denir ve (I) harfi ile gösterilir.Bu açının değeride bölgelere göre değişiklik
gösterir.
Yer mağnetizması aslında karmaşık bir konuudur.Mağnetik alanın bileşenleri
ve diğer elemanları ,sapma ve eğim açılarım ,yer yer,bölge bölge farklı
değerler taşırlar ve zamanla değişikliklere uğrarlar.
Yerin mağnetik alanının gün begün hafif fakat muntazam bir şekilde
vukua gelen değişikliğine günlük değişim denir.Mağnetik alanın günlük değişimleri
ve mağnetik fırtınalar yukarı atmosferdeki elektrik akımından ileri gelir.
Yerin mağnetik alanının uzun süreli fakat muntazam olmayan değişikliğine
seküler değişim denir.Yıllar ve yüzyıllar boyunca vukua gelen bu değişim
genellikle sapma ve eğim değerlerinde ve mağnetik alan şiddetinde kendini
gösterir.Seküler deeğişimden elde ettiğimiz en önemli sonuç Yerin mağnetik
alanının yılda ortalama 0,2 derece kadar batıya kaymakta olduğunun saptanmasıdır.
Kayaçlardaki doğal kalıcı mağnetizmanın yönlerinin ölçülmesi yolu ile
Yerin mağnetik alanının jeolojik, arkeolojik ve kozmik geçmişteki
durumunun incelenmesi yöntemine paleomağnetizma denir.
Paleomanyetik araştırma ,arazi üzerinde
çok sayıda yönlü kayaç örneği almakla başlar.Volkanik kayaçlarda birçok
lav akıntılarından ,sediment kayaçlarda ise ,en az on binlerce senelik
serilerinden değişik örnekler toplamak gerekir.Normal olarak test
edilecek herbir durum için bir kayaç örneğinden veya 1 karot parçasından
6 veya daha fazla parça alınır ve bunlar üzerinde yapılan ölçülerin
ortalama değeri bulunur.Statigrafik serilerden alınan örneklerin yaş bakımından
oldukça farklı olmalarına dikkat edilir.
Yeteri kadar yönlü parçalar toplandıktan sonra bunlar içindeki kalıcı
mıknatıslanma ve onun doğrultusu ölçülür.Elde eddilen doğal kalıcı mıknatıslanma
hakkındaki bilgiler, datalar,stereografik projeksiyon düzlemi üzerinde
değerlendirilir.Ancak jeomağnetik alanın geçmişteki durumunu incelerken
,ölçülen doğal kalıcı mıknatıslanmanın kayacın oluşumu sırasında meydana
gelmiş,sonradan bir değişikliğe uğramamış olmasına dikkat edilir.Çünkü
çoğu kayacın oluşumundan sonra ,kimyasal etkenlerle meydana gelen sekonder
mağnetizasyon kayaçtaki primer kalıcı mıknatıslanmayı büyük ölçüde etkiler
onu değiştirir.
Kayaçlardaki bu ikincil mağnetizasyonu tespit etmek ve temizlemek için
,sahada ve laboratuarda birçok testler yapılır ve böylece sekonder mağnetizasyonun
alan yönü ölçmelerindeki zararlı etkisi önlenmiş olur.
Paleomagnetizma mıknatıslanmayla ilgili bir konu olduğu için mıknatıslanma
olayındanda bahsetmekte fayda görüyorum:
Bir cismin mıknatıslığı cismi oluşturan atomlar içinde elektronların
hareketlerinden ileri gelir.Bildiğimiz gibi bir atomun merkezinde çekirdek
çevresinde elektronlar bulunur.İki tip elktron hareketi vardır bunlardan
birincisi çekirdek çevresindeki dönme hareketidir;diğeri ise elektronların
kendi ekseni etrafında dönme hareketidir,buna iğ hareketi veya spin hareketi
denir.
Elektronlar yörünge hareketleri sırasında bir manyetik alan husule
getirdikleri için onlara bir çeşit mıknatıs diye bakılabilir ve onun bu
mıknatıslığı ,yörünge hareketinin mağnetik momenti olarakda söylenebilir.Bir
atomun mağnetik momenti ,atomun yapısına katılan bütün elktronların yörünge
ve spin hareketlerine ait mağnetik momentlerin toplamıdır.
Cisimlerin içinde bulunan bu manyetik momentlerden ve onların hareketlerinden
dolayı bir çok çeşit kayaç türü oluşmuştur:
a)Dia-mağnetik
b)Paramağnetik
c)Ferromağnetik
d)Antiferromağnetik
e)Ferrimağnetik
DÜNYADA JEOMAGNETİZMA VE PALEOMAGNETİZMANIN GELİŞİMİ
I- JEOMAGNETİZMA
I-I ) Jeomagnetizma'nın Tarihsel Gelişimi
M.Ö.
altıncı yüzyılda eski Yunanlıların mıknatıslanmayı bildikleri kesindir.
Felsefenin babası Thales, (M.Ö. 640-546) mıknatıs taşının çekme özelliğini
anlatır ve bu özelliği taşta varolan ruha bağlar .Ancak bu dönemde mıknatısın
çekme özelliğinin bilincinde olan Yunanlılarca bu mıknatısın iki kutbunun
bulunduğu ve coğrafi kuzeye yönelme özelliği bilinmemekteydi.
Yerküre çevresinde bir magnetik alanın varlığı, bu alanın oluşum nedeni
ve bsaşlangıcı uzun yıllar araştırıcıların uğraş alanı olmuştur. Yermagnetik
alanının varlığı pusula adı verilen bir aygıt ile kolayca ortaya konulabilir.
Düşey bir iğnenin ucuna oturmuş ve yatay düzlemde iğne çevresinde kolayca
dönebilen mıknatıslanmış ibreden oluşa pusula, aynı zamanda tüm mıknatıs
cisimlerinin Kuzey (N) ve Güney (S) kutuplarının yerlerini bulmak için
kullanılmaktadır.
İlk pusula, İngiltere'de Alexander Neckman adlı bir din adamının doğa bilimleri
üzerine 1167 yılında yaptığı iki yayından anlaşılacağı üzerine, denizcilerce
11. yüzyılda kullanılmaya başlanmış, Arap ve İran gemicilerine yollarını
bulmakta yardımcı olmuştur. O dönemde pusula ince bir iplikle yatay kalacak
bir biçimde asılmış veya kamış gibi suda yüzebilen cisimlere bağlı
küçük mıknatıs taşından oluşmuştu.
Avrupalı gemiciler
pusulayı 12. yüzyıldan itibaren kullanmaya başlamışlardı. 14. yüzyılda
ise pusula artık tüm gemilerde bulunuyordu.
Yerküre'nin
dev bir mıknatıs oluşunun ve onun da bir mıknatıs gibi kuzey güney olarak
iki kutbunun bulunduğunu insanlar daha sonraki yıllarda öğrendiler. Örneğin
C.Colombus, 1492'de Atlantik Okyanusu'nda Doğu Hindistan'a varmak için
batıya doğru açıldığı ve Amerika'nın keşfi ile sonuçlanan ünlü deniz yolculuğu
döneminde mıknatısın sürekli olarak kuzey coğrafi kutbu göstereceği inancında
idi. Atlantik'te yolculuğu ilerledikçe ibrenin coğrafi kuzeyden git gide
ayrılışının izlenmesi denizlere kaybolma korkusu ile emilerde bulunanların
kaptanlarına karşı ayaklandıkları ve bu ayaklanmanın Colombus tarafından
güçlükle fakat büyük bir ustalıkla önlendiği ilginçtir (Anlatıldığına göre
Colombus, "gemilerde fazlasıyla soğan ve sarımsak yedikleri pusulanın ise
fena kokulardan hoşlanmadığını anlatarak onun düzensiz çalıştığını söylerler).
Eğim açısı (I)
ile ilgili ilk yazılı kayıt, 1544 yılındadır. Bu tarihte yazılmış bir mektupta
Nürnberg'li bir alet ustası olan Hatman'ın yaptığı bir aygıt anlatılmaktadır.
Aygıt ağırlık merkezinden geçen yatay bir eksene bağlı demir bir çubuktan
oluşmaktadır. Çubuk mıknatıslanmadan önce her yönde denge halinde kalabilmekte
iken boyunca mıknatıslandığı zaman dengesi bozulmakta ve yatayla belirli
bir açı oluşturarak denge halini almakta idi. Bu açıklamanın yapıldığı
mektup ancak 1831 yılında Koninsberg arşivlerinde ele geçebilmiş olduğundan
uzun yıllar olay saklı kalmıştır. Bu arada İngiliz araştırıcı olan Norman,
Hartman'dan bağımsız olarak 1576 yılında eğim açısını bir kez daha bulmuş
ve ölçme yolunu göstermiştir.
13. yüzyıl,
düşünme ve sorunlara yanıt arama çağı olarak başlamıştır. Dönemin öncüleri
arasında Roger Bacon görülmektedir. Düşünür yıllarca deneysel bilimlerin
gelişmesi yönünde büyük çaba harcamıştır Önemli yapıtı olan Opus Tetium'u
1267 yılında yayınlamıştır .Bocon aynı zamanda yine üstün bir araştırmacı
ve düşünür olan Fransız din adamı Pierre Maricourt'u tanıtmaktadır. Maricourt,
1269'da bir dostuna yazdığı mektuplarda uzun uzun araştırmalarından sözetmektedir.
Özellikle döneminde cisimlerin mıknatıslanmaları üzerine yaptığı araştırmalar
matbaa olmadığından elyazısı kopyaları elden ele dolaşmıştır. Maricourt'un
yaptığı deneylerden bir tanesi ilgi çekicidir: araştırıcı mıknatıs taşını
yontarak küre şeklini vermiş ve bu küre yüzeyinin değişik yerlerine küçük
mıknatıs taşlarının yapıştığını görmüştür. Küçük mıknatısların aldığı yönler
küre üzerine işaretlendiği zaman Maricourt bu işaretlerden oluşan çizgilerin
kürenin belirli iki yerinde toplandıklarını izlemiştir. Bu yerler yaklaşık
olarak kürenin bir çapının yüzeyi deldikleri yerlere rastlamakta idi. Bu
noktalara araştırıcı kutup adını vermiştir. Maricourt aynı mıknatıslanmış
yüzeyi bir tahta parçasına monte etmiş ve su üzerine bırakmıştır. Bu zaman
da kürenin bir kutbunun yerkürenin kuzey kutbuna yönelmiş olduğunu görmüştür.
Benzer diğer bir küre de suda diğerine yaklaştırıldığında iki kürenin aynı
tarafa yönelen kutuplarının bir diğerini ötelediği karşıt kutupların ise
birbirini çektikleri açık olarak saptanmıştır.
I-II ) Jeomagnetizmanın Doğuşu
Magnetik D ve I açılarının doğru olarak ölçümleri jeomagnetizma bilim dalının doğuşunda öngelişmelerdir ve dalın doğuşunu bir hekim olan Jilliam Gilbert (1540-1603) sağlamıştır. Gilbert, Maricourt'un deneylerini ele almış, sağlanan sonuçları önemle incelemiş, kendi yaratıcı gücünü de katarak dört ciltlik Latince yazılmış olan "De Magnet" adlı eserini meydana getirmiştir. De Magnet bilim tarihinin önemli yapıtları arasındadır ve bu yapıtı övenler arasında büyük Galile de bulunmaktadır. Yapıtta magnetizmanın bugün bilinen önemli bir çok konuları kuramsal ve deneysel yönleri ile sunulmuştur. Gilbert bu önemli yapıtında Yerküre'nin dev bir mıknatıs olduğunu kutupların yerlerini magnetik meridyeni, meridyen boyunca kürenin magnetik alanının dağılımını açıklamış ve aynı zamanda cisimlerin mıknatıslanma yolları ve özellikleri günümüzde benzer yapıtlarda görülen ölçülerde anlatmıştır. Şekil 1'de Gilbert'in "De Magnet" isimli eserinden alınan çizim verilmiştir. Londra'daki yermagnetik alanının sistemli gözlenmesi de Gilbert dönemine rastlamaktadır.
I-III) Yermagnetik Alanının Yerküre Üzerinde Ölçümleri
İlk
dönemlerde yermagnetik alanı bilimsel çalışmalardan çok, yarar sağlama
amacına yönelik olarak ölçülmekteydi. Örneğin denizciler denizlerde yollarını
izleyebilmek ya da limanlara sığınabilmek için sapma açısını bilme gereğini
duyarlarken, topoğraf ve maden arayıcıları da magnetik alanın değişik değerleri
ile ilgilenmekteydiler.
Bugün
bilinenlere göre insan yararına dönük olarak ilk önemli sapma açısı ölçümlerini
Portekizli denizci Castro yapmıştır. Araştırma, 1538-1541 yılları arasında
Kızıldeniz ve Hint Okyanusu'nun batı kısmında yapılmıştır.
Okyanuslara ait ilk magnetik
harita İngiliz astronomu Halley tarafından yapılmıştır. Şekil 2'de bu harita
verilmiştir. Aynı zamanda matematik ve yerfizikçi olan araştırıcı, önce
yermagnetik alanı ile kuramsal ilgilenmiş, araştırma sonuçlarını 1683 ve
1692 yıllarında yayınlamıştır. Bu çalışmalarında Halley, D sapma açısının
dağılımını, seküler değişimini incelemiş ise de vardığı sonuçları yetersiz
görerek ölçülere yönelmiştir. 1698-1700 yılları arasında kuzeyden güneye
Atlantik Okyanusu'nu dolaşmış ve 1701 yılında bu deniz için D haritasını
düzenlemiştir. Sonraki yıllarda diğer denizlerde de gözlemini sürdürmüş
ve D magnetik bileşen haritasını Hind ve Çin denizlerine kadar genişletmiştir.
Halley'in haritaları uzun yıllar insanlara yarar sağlamıştır.
I eğim açısı ölçümleri
D'ye oranla daha az yapılmıştır. İlk dünya magnetik eğim haritası, 1678
yılında yayınlanmıştır. I eğim açısının coğrafi enlemle değiştiğini ilk
olarak Humbolt göstermiştir.
Magnetik alan
şiddeti, standart birimler cinsinden ancak 1832 yılından sonra Gaus'un
çalışmaları ile sağlanabilmiştir. Bağıl değer olarak alan şiddeti daha
önceleri Humbolt tarafından 1799-1803 yılları arasında Güney Amerika yolculuğunda
yapılmıştır.
Okyanuslardaki magnetik
alan değerleri hakkındaki bilgilerimiz içinde bulunduğumuz yüzyılın başında
ilerleme göstermiştir. Bunu Amerikan Carnegie Enstitüsü'nün çalışmalarına
borçluyuz. Bu kuruluşun yönetimi altında, özel olarak ve tamamen anti magnetik
maddeden yapılmış olan iki araştırma gemisi değişik dönemlerde okyanuslara
açılarak bir çok ölçüleri gerçekleştirmiştir. Bu gemilerden Galile, 1905-1909
yılları arasında okyanuslarda yaklaşık olarak 64.000 millik ve ikincisi
Carnegie ise 80°N ve 60° enlemleri arasında ve 1909-1929 yılları süresince
298.000 millik yolculuk sonunda Türk limanları da dahil olmak üzere dünyanın
birçok yerinde ölçüler yapmıştır.
Rusların Zarya
adlı anti magnetik gemisi 1957-1958 uluslararası jeofizik yılı nedeniyle
15 ay süresince Atlantik ve Hint Okyanusları'nda 47.000 mil tutarı bir
yol izlemiş ve bu iki denizde magnetik alan vektörü sürekli kaydedilmiştir.
Aynı dönemde Amerika Hidrografya Enstitüsü'nün havadan yapmış olduğu sürekli
kayıtlarla büyük denizlerin magnetik ölçüsü yapılmamış olanlarının boşlukları
doldurulmuştur.
Yermagnetik
alanının kaynağının yerinin tartışılması için ilk küresel harmonik analiz,
1839 yılında Gaus tarafından yapılmıştır. Gaus analiz sonucu yermagnetik
alan kaynağının tamamen yerin içinde olduğunu matematik yoldan bulmuştur
ki Gilbert yıllar önce ispatsız olarak aynı sonucu iddia etmiştir. Gaus'dan
sonra yapılan benzer analizler yermagnetik alanını magnetik momentinin
son yüzyıl içerisinde %5 oranında yavaş bir azalma gösterdiği ortaya konmuştur.
Ayrıca küresel harmonik analiz yolu ile alanın dış kaynaklı bir bileşeninin
de olduğu anlaşılmıştır. Bugün magnetik alanın arzın dışındaki dağılımını
da saptamak ve yukarı atmosferin iletken ortamı olan iyonosfer ile onun
ötesinde varolan elektrik akımlarının nasıl değiştiklerini araştırmak olanaklıdır.
Vangard serisinden başlayarak uzaya fırlatılan uydularla yapılan kayıtlar
yermagnetik alanının değerini birçok yer yarıçapı uzaklıklara kadar saptama
olanağı vermiştir.
I-IV) Geçici Magnetik Alan Değişimleri ve Magnetik Alan Bozuklukları
Bu konu altında seküler değişmeye kıyasla yönü ve büyüklükleri çabuk
değişen geçici değişmelerin incelenme dönemleri sırlanacaktır.
Geçici değişimleri ilk olarak 1722 yılında Graham tarafından ortaya konmuştur.
Bu araştırmacı Londra'da pusula ignesinin sapmalarını incelemiş ve sapma
açısının bazı günler yavaş ve düzgün bazı günler ise bozuk değiştiğini
gözlemiştir.
İlk magnetik
gözlemevi Göttingen'de Gaus tarafından kurulmuş ve yermagnetik alanının
üç bileşeni (D, H ve Z) ilk olarak burada ölçülmüştür. 1836-1841 yılları
arasında dünyada Gaus sistemine göre çalışan 50 kadar gözlemevinin bulunduğu
saptanmıştır.
I-V) Yer Üzerinde Uzun Süreli Birlikte Yapılan Gözlemler, Kutup Yılları ve Jeofizik Yılı
Yermagnetik
alanı ile uğraşan bilim adamları nihayet ayrı ayrı yerlerde ve değişik
zamanlarda yapılan ölçümlerin yeterli olmadığı inancıyla büyük bir alanda
ve aynı dönemde beraber ölçümler yapılmasına karar vermişlerdir.
İlk birleşme 1.8.1882 ile 1.9.1883 yılları arasında onüç ay süre ile kuzey
ve güney yarımkürelerinin yukarı enlemlerinde (özellikle kutuplar ve yakınlarında)
magnetik ve meteorolojik gözlem ve ölçümler yapmışlar, kutup ışıklarını
izlemişlerdir. Bu denemeye katılan devletlerin sayısı 11 dir. Bu deneme
o kadar başarılı olmuştur ki çalışmaları 50 yıl ara ile yinelemek kararı
alınmıştır.
Birinci kutup yılına benzer ölçüde 1.8.1932-31.8.1933 yılları arasında
yine 13 ay süre ile aynı bölgelerde çalışmalar yapılmıştır. Bu kez çalışmaya
katılan devletlerin sayısı 22'ye yükselmiştir.
3. uluslararası ortak çalışma döneminin 2.'sinden 50 yıl sonra 1982-1983
yılları arasında yapılması karara bağlanmış iken özellikle İkinci Dünya
Savaşı süresince jeofiziğin hemen her alanında meydana gelen çok hızlı
gelişmeler ve teknik olanaklar nedeni ile 1982 yılına kadar beklenmesi
gereksiz ve uzun görülmüştür.1950 yılından başlayarak yapılan her uluslararası
toplantıda konu gündeme açılmış ve sonunda üçüncü dönemin 50 yerine 25
yıla indirilmesi ve çalışmaların 1957-58 yılları arası sürdürülmesi onaylanmıştır.
Çalışmalar 1.6.1957 ile 31.12.1958 tarihleri arası bu kez 19 ay süre ile
düzenlenmiştir. Araştırmaların yer ve çeşidinde farklılıklar göstermesi
nedeni ile bu defa incelemelerin yerleri yalnızca kutup bölgeleri değil
tüm yerküresini kapsamış ve buralarda ayırım gösterilmeden iyonosfer ve
uzay olaylarını da içine alan tüm jeofizik konularını araştırmak üzere
ele alınmıştır. Bu dönemde ortak çalışmaya katılan devletler sayısı 67'ye
yükselmiştir. Sayılan nedenlerden ötürü son dönem Uluslararası Jeofizik
Yılı olarak isimlendirilmiştir.
II-)PALEOMAGNETİZMA: TANIMLAMALAR ve TARİHSEL GELİŞİM
Manyetik mineral içeren kayaçlar oluşumları sırasında mıknatıslanma kazanırlar, bu, kayacın yaşına bakılmaksızın onların şu anki manyetik özelliklerinin incelenmesi ile ayrılabilen (izolate) bu oluşum anındaki orijinal bileşenin incelemesine olanak tanır. Bu oluşum sırasında kazanılan (orijinal) kalıntı mıknatıslanmasının ölçülmesi, eski jeomanyetik alanın karakterinin (doğasının) belirlenmesinde kullanılabilir ve bu jeolojik zaman boyunca yerküre'nin fiziksel bir özelliğinin ayrıntılı olarak belirlenmesine olanak tanıyan yegane jeofizik gözlemdir. Jeomanyetik alan Yer'in çekirdeğinden kaynaklandığı için, bu çalışmalar hem alanın kendisinin hem de yer içinin kökeni ve evrimi için kritik öneme sahiptir. Bu tür jeomanyetik çalışmalar ayrıca kayaçların tarihlenmesine ve onların geçmiş mekansal ilişkilerinin belirlenmesine olanak tanıyan geniş bir jeolojik ve jeofizik uygulama alanına sahiptir.
II-I) TARİHSEL GELİŞİM
Paleomanyetizmanın
tarihçesi mıknatıs taşı olarak bilinen kayacın (ledosetone = manyetikçe
zengin kayaç) yöne bağlı özelliklerinin keşfi ile yakından ilişkilendirilir.
Mıknatıs taşını (lodestone) oluşturan parçaların çekme ve itme özellikleri
bu özelliklerin büyük olarak düşünüldüğü tarih öncesi zamanlarda iyice
bilinmesine rağmen, genellikle bu yönlü özelliklerin ilk olarak Çin'lilerce
M.Ö. birkaç yüzyıl evvel keşfedildiğine inanılır. Çin'deki kesin olan kayıtlar
M.S. birinci yüzyıla aittir. Manyetik sapma (denklinasyon) coğrafi güney
ve manyetik pusula iğnesinin güneye doğru yönü arasındaki karşılaştırmaların
varolduğu M.S. 720'de kesin olarak bilinmekteydi.
Avrupa'da, mıknatıs
taşının yönlü özelliklerine ilişkin bilinen ilk kaynak; bu yıllarda iyi
bilinen pusulanın daha ileri bir modelinin varolduğu 1190'da Alexander
Neckham tarafından yapılan tanımlamadır. Yer'in yüzeyi üzerinde spesifik
noktalar olarak kuzeye ve güneye yönlenmesiyle bir mıknatısın dipol (çift
kutuplu) karakteri Avrupa'da Petrus Peregirus tarafından 1269'da keşfedilmiştir
ve o ayrıca pusula iğnesinin yönü ile o zaman evrenin ekseni olduğuna inandığı
yerküre'nin kutuplarının dönmesiyle ilişkilendirdi. Manyetik sapmanın diğer
kıtalardan bağımsız olarak Avrupa'da keşfi büyük olasılıkla aynı zamanlarda
ya da az sonra yapılmıştı ancak böyle değişimler genel olarak 15.yüzyılın
sonuna kadar mıknatıstaşının üniform olmamasına bağlanıyordu.
Yatay
olarak asılı duran bir magnetik iğnenin ya da mıknatıs taşının eğimi (inklinasyon)
kesin olarak Çinli'lerce biliniyordu fakat bağımsız olarak Avrupa'da Pregirus
tarafından keşfedildiği görülür ve daha sonra iki ayrı olay ile 1544'de
George Hartman ve 1576'da Robert Norman tarafından yeniden keşfedilmiştir.
Bir bölgeden diğerine sapma açısındaki değişim, Afrika çevresinde Kızıl
Deniz'e seyahat ederken, 1538 ve 1541 yılları arasında 43 sapma açısı gözleminin
Jogo de Costro tarafından yapıldığı 16. yüzyılın ortalarına kadar görünmez.
1546'da Flemenk Kartograf Gerhard Mercator, dünyanın değişken diğer bölgelerinde,
coğrafi ve pusula koordinatları arasındaki benzer uyumsuzlukları (discrepancy)
farketti.
İlk gerçek bilim adamı olara düşünülen William Gilbert,bu gözlemleri Peregrinus
ve diğerlerinin çalışmaları ile birlikte 1600'de yayınlanan kendi eseri
"De magnet"de kullandı.O yerküre'nin manyetik alanını üniform olarak mıknatıslanmış
bir küre olarak tanımladı. Daha sonra 1635'de Henry Gellibrand, Londra'daki
1580, 1622 ve 1634 yıllarında ölçülen sapma açıları arasında önemli farklılıklar
buldu ve sapma açısının sadece bölgesel olarak değişmediği aynı zamanda
zaman ile de değiştiği sonucuna ulaştı. Yer'in manyetik alanının yönündeki
bu zaman değişimi onun seküler (uzun süreli) değişimi olarak bilinir.
Jeomanyetik alanın büyü ölçekteki haritaları Edmund Halley tarafından derlendi
ve 1700 yılı için Kuzey ve Güney Atlantik'deki eşsanma eğrilerini (izogonlar)
gösterdi ve ilk eşeğim eğrileri (izoklinler) Johann Carl Wilcke tarafından
1768'e doğru yayınlandı aynı zamanda düşünüldü ki bir geminin boylamı bu
haritalardan belirlenebilir ancak kronometrelerdeki gelişme bu uygulamadaki
ilgiyi azalttı. 1899'da, 1550'den 1700'e elli (50) yıl aralıklarla sapma
açısı değerinin haritalarını yapmak üzere Van Bemmelen için oldukça yeterli
veri vardı. Ayrıca, yer'in manyetik alanının esas olarak iki kutuplu yapısını
ve içsel kökenini matematik olarak kurmak için, onun yeni olarak geliştirdiği
küresel harmonik analizlerden yararlanmak amacıyla 1839'da Gauss'a yeterli
veri vardı.
Kayaçların mıknatıslanmalarının
incelenmesi hiç kuşkusuz mıknatıs taşı'nın ilk keşfine kadar gitmek zorundadır.Ve
bir navigasyon aleti olarak pusulanın kullanılışı, pusula iğnesinin saptırdığı
yeterli derecede manyetik özelliğe sahip bir çok kayacın keşfedilmesine
eşlik etmiş olmalıdır. Bu güçlü manyetik kayaçların çoğu yıldırımla (lightning)
mıknatıslanmaktadır ve 1797'de Alexander von Humbolt, Palatinate'deki bir
dağın doruğunda yapılan pusula okumalarındaki değişim için bu açıklamayı
verdi. 19. yüzyılın ortalarıyla mıknatıs ve pusula yapımındaki ilerlemelerle,
yıldırım ile yönlenmiş magmatik kayaçların daha zayıf kalıntı mıknatıslanmalarının
saptanması mümkün olmuştur. Ve 1849'da, Delesse göstermiştir ki bazı lavlar
üniform olarak yer'in manyetik alanına paralel mıknatıslanmışlardır.
1853'de Melloni,
Vezüv ve Phlegraean lavları üzerindeki belirli İtalyan lavların kalıntı
bir mıknatıslanmaya sahip olduğunu buldu ve 1859'da Forsterman ile çalışmalar
gösterdi ki bu mıknatıslanma lavların 100 C'ye ısınmasıyla kaybolmaktadır.
Fakat soğuyunca yeniden kazanılmaktadır. Bu araştırma 1894'de ve Folgerhaiter'in
lavlar üzerindeki kalıntı mıknatıslanma yönlerini bulduğu 1895'de geliştiridi.
Ve fırınlanmış çömleklerin, ısınan ve soğuyan materyallerin zamanındaki
yer'in manyetik alanının yönüyle kesin olarak birleştiğini ve bu orijinal
yönün en az 2000 yıldan beri korunabildiğini bulmuştur. Benzer manyetik
kararlılık, 1901'de Brunhes ve David tarafından mağmatik kayaçlar için
önerildi. 1904'de bulundu ki lav blokları onların alındığı taş ocağındaki
lavlar için belirteç eğimine M.Ö. birinci yüzyılda sahip olarak tapınağın
inşaasında kullanılmış olmalıydı, böylece lavın kalıntı mıknatıslanma yönleri
tapınağın kaldırılması, taşınması ve inşaası sırasında değişmeden korunmuştu.
Günümüzdeki
yer manyetik alanı yönüne zıt polariteye sahip akyaçlar 1860'da Bravn tarafından
Hindistan'da rapor edilmişti fakat yıldırımların anomali etkisi ile kesinlikle
ilişkisi olmayarak terslenmiş bir mıknatıslanmanın ilk gözlemi 1906'da
Brunhes tarafından Fransa'da yapılmıştır. Daha sonra ters olarak mıknatıslanmış
kayaçlar, Spitsbergen, Greenland ve Avusturalya'da 1910 ve 1926 yılları
arası olayın dünya çapındaki karakterini onaylayacak biçimde Mercanton
tarafından bulundu. Bunun daha sonraki bir onayı erken Kuvaterner (yaklaşık
1 milyon yıl önce), peryodunda terslenmiş bir polaritenin tanınması, Japonya,
Kore ve Mançurya'dan elde ettiği kayaç örnekleri ile 1929'da Matayuma tarafından
yapılan çalışmalardan geldi.
Modern paleomağnetik çalışmaların öncüsü, 1924 ve 1925'de yayınladığı Etna'nın
tarihsel lavları üzerine yaptığı çalışması ile Raymond Chevallien'dir.
Bu çalışma, yıldırım tarafından etkilenen zonların ayırımını ve 12. yüzyıldan
beri yer manyetik alanının yönündeki değişimleri belirlenmesini kapsayacak
biçimde, bireysel akmalar içindeki mıknatıslanmaların üniformluğunu içeriyordu.
Kayaçların kalıntı mıknatıslanmasına dayanan Chevarlier'in jeomanyetik
belirlemeleri, tarihsel kayıtlar ile dünyanın birçok parçasında yapılmış
olan paleomanyetik belirlemeler ve gözlemler arasındaki benzer uyum ile
karşılaştırılmasıyla kanıtlandı.
1930'lar ile böylece
paleomanyetizma hakkındaki temel keşiflerin çoğu yapılmıştır. İlerki çalışmalar,
normal bir çubuk mıknatıstan daha zayıf mıknatıslanmaya ve milyonlarca
yaşa sahip çeşitli kayaçların mıknatıslanmalarının hassas olarak belirlenmesini
olanaklı kılacak biçimde, daha sofistike ölçüm ve analiz tekniklerinin
gelişimine yol açtı. Böyle katkılar sadece fiziksel süreçlerin artan bilgisi
(L.Neel tarafından yapılan çalışma gibi) ile Fisher tarafından yapılan
istatistik tekniklerin gelişimi ile olabilir.
Bu araştırmalar, paleomanyetik
tekniklerin çeşitli jeolojik ve jeofizik problemlere olası uygulamalarıyla
genişçe desteklenmiştir. Birçok insan çok daha yeni çalışmalara gelişmelere
katkı koymuştur. Bununla birlikte temelde, ana sonuçlar yalnızca bir düzine
ya da biraz daha fazla araştırmacı tarafından elde edilmiştir ki bu sonuçlar
bilim adamlarının kuşkuculuğu ile birlikte günümüze kadar gelişimini sürdürmüştür.
TÜRKİYE’DE İLK JEOMAGNETİK ÇALIŞMALAR
I-) ÜLKEMİZDE PUSULA NE ZAMANDAN BERİ BİLİNMEKTEDİR?
Ülkemizde
pusulanın ilk olarak ne zaman girdiği hakkında herhangi bir kayda rastlamış
değiliz. Yalnız, XVI. asır başlarında gemici pusulasının (compas) bizde
bilinmekte olduğu muhakkaktır. Bunu, XVI. asrın meşhur Türk deniz coğrafyacılarından
PİRİ REİS'in, deniz coğrafyasına dair ilk Türk eseri olan KİTAB-I BAHRİYYE'sine
yazdığı manzum mukaddimeden öğreniyoruz .PİRİ REİS bu mukaddimede gemici
pusulasının kısaca tarifini yapmıştır. Bütün Ortaçağ müelliflerinin dediği
gibi– mıknatıs taşının Kutup Yıldızı tesiri altında bulunduğunu ve "Pusulada,
hartide (haritada) beyanın böyle olduğunu anlatmıştır. Fakat, ne bu bahisde
ve ne de haritaya ait bahislerde pusula ibresinin Coğrafi Kuzey'den inhiraf
edebileceği hakkında veya pusulayı nerede görüp öğrendiğine dair hiçbir
bilgi vermemiştir . Böylece PİRİ REİS'in magnetik deklinasyoN hakkında
herhangi bir fikre sahip bulunmadığını anlıyoruz.
KİTAB-I BAHRİYYE'nin
ilk telif tarihini biliyoruz ki 927/1521'dir. 1525'te Kanuni Sultan Süleyman'a
takdim olunan nüsha, genişletilmiş ikinci şeklidir. O halde 1500 yılında
vukua gelen bir deniz muharebesinde gemi reisliği ettiği malum bulunan
PİRİ REİS'in XVI. asrın ilk yıllarında gemici pusulasını öğrenmiş ve kullanmış
bulunması ve dolayısıyla o tarihlerde, gemici pusulasının memleketimizde
bilinmekte olması icap eder... Her ne kadar ileride görüleceği üzere AVFİ'nin
meşhur eseri CAVAMİ-AL-HİKAYAT VE LAVAMİ-AL RİVAYAT'ın Türkçeye ilk çevrilişi
Sultan Murat II devrinde olduğu gözönüne alınarak mıknatıs taşının özelliklerinden,
bizde XV. asır ortalarına doğru bahis edilmiş olduğu söylenebilir ise de
bunun pusulayı bilmek demek olamayacağını kayda hacet yoktur.
Daha evvelki tarihlerde bilinmesi ihtimaline gelince; bunu pek varit
göremiyoruz. Çünkü, –Avrupa'da ilk olarak 1187'de bahsi geçen gemici pusulası,
her ne kadar 1260'dan itibaren imal edilmeye başlanmış ise de Osmanlıların,
İstanbul fethini müteakip açık denizlerde sefere başladıkları XV. asır
sonlarından evvel pusulayı Avrupalılardan öğrenmiş olmaları düşünülemez.
Araplardan öğrenmiş bulunmaları da muhtemel değildir. Zira Arapların daha
önceki tarihlerde pusulayı bildikleri ve bunu deniz seferlerinde kullandıkları
hakkında gerek Batı ve gerek İslam kaynaklarında tatmin edici bir kayıt
bulunmadığı ileride görülecektir.
II-) MAGNETİK SAPMA AÇISINDAN İLK BAHSEDİLMESİ (962/1554)
Bizde magnetik sapma
açısından ilk bahseden müellif, kanaatimizce, SEYDİ ALİ REİS'tir (962/1554).
Kanuni zamanında Basra açıkları ve Hind denizlerinde felaketli bir seyahatten
sonra karaya çıkmaya mecbur olan bu âlim amiral, Hindistan'da Ahmedâbad'da
yazdığını kaydettiği MUHİT adlı eserinde pusula ahvaline PİRİ REİS'e nazaran
daha geniş bir yer ayırmıştır. Şimdiye kadar hiç basılmamış olan eserin
Revan Köşkü kütüphanesinde görülen el yazması nüshasında, gemiciler için
pusulanın bozulması bir "afettir" denilerek gemide iki tane pusula bulundurulması
gerektiği; bunların birbirine "şahit" olacağı ve bir ibreden diğerine sürtmek
suretiyle mıknatısiyet verilebileceği anlatılmaktadır. Bununla beraber,
mıknatısı kırmızı bir çuha içinde saklamak; soğan, sarımsak kokusundan
uzak tutmak; bozulursa taze keçi kanı veya sirke ile, ıslatmak gibi şimdi
pek garip bulacağınız tavsiyeler de yazılıdır.
Görülüyor ki
o tarihlerde üklemizde Almanya'dan bol miktarda kıblenüma (boussole flottante)
girmiştir ve gemici pusulası umumileşmiştir. Fakat pusula ibresinin Kuzey'den
sapması, yani magnetik deklinasyon bilinmekle beraber bunun zaman içinde
ve bir mahalden öbür mahalle değişebileceği hakkında henüz hiçbir fikir
yoktur; ancak sapma açısının Portekiz ve Fransa'da yedi derece Doğu'ya
doğru olmasından ve Almanya'dan gelen pusulaların böyle bir işareti havi
bulunmasından önkestirim yolu ile memleketimizde de öyle olacağı
tahmin edilmektedir. Bu tahmin sonraları kat'i bir kanaat haline girmiş
olacakki, tarihimizin en büyük ansiklopedisti olan KATİP ÇELEBİ bile 1058/1648
yılında yzamaya başladığı CİHANNÜMA'sında zaman ve mekan farkı gözetmeksizin,
pusula ibresinin yedi derece Doğu'ya yöneldiğini tekrarlamaktadır.
Sadece SEYDİ ALİ REİS'in verdiği malumat, menşei gösterilmeden, hatta kısaltılarak
zikrolunur. Bu da XVII. asır ortalarında dahi jeomagnetik bilgimizin Avrupalılara
nispetle pek iptidai olduğunu ve memleketimizde o tarihlere kadar hiçbir
sapm açaısı belirlemesi yapılmamış bulunduğunu gösterir.
Deniz Kuvvetleri
Komutanlığı Hidrografi Neşriyatı Seri No.81-6, (Mürsiyeli İbrahim Haritası
1461) adlı yayında Dr.Ing. Doğan Uçar tarafından Uluslararası Türk - İslam
Bilim ve Teknoloji Tarihi Kongresi'ne sunulduğu bildirilen tebliğinde Dr.Uar,
portulanlar ve bu arada Mürsiyeli İbrahim haritasındaki kartografik gösterme
tekniği hakkında gerekli izahatı verirken şöyle demektedir:
“Haritanın nokta konum presizyonlarını araştırmak için denemeyle coğrafik
ağ oluşturulması düşünülmüştür. Enlem-Boylam dairelerini temsil eden çizgilerle
bölümlendirilen coğrafik pafta ağının başında haritadaki kıble-yıldız doğrultusunun
coğrafik kuzey ile belli bir açı yaptığı saptanmış ve bu açının değeri
daha sonraki incelemelerle 11° olarak belirlenmiştir. Bu değer, büyük bir
olasılıkla, haritanın yapıldığı yıllarda Trablusgarp'taki deklinasyona
eşittir”. Bu tahminde deklinasyonun ciheti
hakkında herhangi bir kayıt yoktur. İleride görüleceği üzere bunun Doğu
olması gerekmektedir. Mikdarına gelince, 1500 yıllarında 5°'den fazla olmaması
en kuvvetli ihtimaldir.
III-) İLK OLARAK MAGNETİK SAPMA AÇISI BELİRLENMESİ ( 1140/1727 )
İlk Türk
matbaasının 1726 yılında İBRAHİM MÜTEFERRİKA tarafından kendi evinde kurulduğu
ve bu matbaada ilk olarak ,basılan kitaplar listesinde, müsbet ilme ait
altı eserden birinin CİHANNÜMA olduğu bilinmektedir.
CİHANNÜMA'nın matbu nüshasını İBRAHİM MÜTEFERRİKA "Tezyil-al-tâbı"
ser-levlası ile uzunca bir not eklemiştir.
Mütferrika'nın
TEZYİL'i bittikten sonra bir pusula resmi yapılıp ayrıca şeklin üstüne
şu ibare yazılmıştır:
"İşbu binyüz kırk tarihinde mahmiye-i İstanbul'da pusula ibresi imtihan
olunup nokta-i şimalden garb cânibine onbir buçuk dereceye karib inhirafı
muhakkak olmağla bundan gaflet olunmamak için bu mahalde zabt olundu".
Biz, Hicrî 1140
veya Miladi 1727 yılında İstanbul'da yapılan ve ileride Batı dokümanlarıyla
karşılaştırarak doğruluğunu göstereceğimiz bu deklinasyon tayininin İstanbul'da
ve Osmanlı İmparatorluğu hudutları içinde Türkler tarafından yapılmış ilk
jeomagnetik ölçme olduğu kanaatindeyiz.
Diğer taraftan, SEYDİ ALİ
REİS'in ve KATİP ÇELEBİ'Nin hep Avrupa'dan gelen pusulalardan bahsetmelerine
mukabil, İBRAHİM MÜTEFERRİKA'nın İstanbul'da imal edilmiş bir pusula ile
ölçmenin yapıldığını söyemesi o tarihlerde memleketimizde pusula imal edilmekte
olduğunu da göstermektedir.
Burada, şunu zikretmeden
geçemeyeceğiz: İBRAHİM MÜTEFERRİKA, TEZYİL'inde deklinasyonun sebeplerine,
zamana ve mevkiye göre değişeceğine dair – Avrupalı bir müelliften aldığını
ileride göreceğimiz– bir hayli malumat verir ve tek misal olarak, CİHANNÜMA’nın
metnine atfen KATİP ÇELEBİ zamanında İstanbul'da ibrenin Kuzey noktasından
Doğu'ya mail bulunduğunu söylerki bu da, bahis konusu tayinden evvel memleketimizde
hiçbir jeomagnetik ölme yapılmamış olduğu hakkındaki kanaatimizi sağlamlaştırır.
ebek'te elde edilen miktarı zikreylerken MÜTEFERRİKA'nın "hilaf-ı mesmu"
tabirini kullanmasından da, o tarihe kadar hep KATİP ÇELEBİ ve dolayısıyla
SEYDİ ALİ REİS'in tahmin yolu ile naklettikleri deklinasyon miktarının
kabul edilmekte olduğu anlaşılır.
JEOMAGNETİZMA HAKKINDA GENEL TARİHÇE
Memleketimizde
bu ilk tayinin Batı kaynakları ile mukayesesini daha iyi yapabilmek için
jeomagnetizme ait başlıca eserlerden özetleyeceğimiz şu kısa tarihçeyi
buraya ekliyoruz:
Çinlilerin, mıknatısın belli bir istikabet alma hassasını Hıristiyanlıktan
2500 yıl önce bildikleri, fakat bu bilgide ndeniz seferlerinde ve ölçü
işlerinde ancak Milattan sonra VII. veyaVIII. asırlarda faydalanmaya başladıkları
kabul edilmektedir. Her ne kadar Çin İmparatorluğunun mitoloji ile karışık
eski anallerinde Milâttan önce 2634 yılında koyu bir sis altında cereyan
eden bir muharebe esnasında Güney istikametinin düşey bir eksen üzerinde
müteharrik bir mıknatıs yardımıyla tayin edildiği anlatılmakta ise de bu
keyfiyet, o tarihlerde Çinlilerin pusulayı bildiklerine kafi bir delil
sayılmamaktadır. Nitekim, jeomagnetizm konusu üzerinde yazılmış son ve
en mükemmel eser olan Geomagnetism'in "Tarihi Notlar'ında bu hususta verilen
yegane kesin kaynak 1030-1090 Milâdi yılları arasında yaşamış Çinli ansiklopedisis
müellif SHON-KUA'nın Güney'i österen mıknatısı tarif etmiş olmasından ibarettir.
Eski Mısırlıların
ve Fenikelilerin pusulayı bildiklerine dair hiçbir kayıt bulunamamıştır.
Eski Yunan ve Latin literatürlerinde mıknatıs taşınan çekme ve itme hassalarına
ait birçok referanslar mevcut ise de "magnetik kutuplama" (polarité magnétique)
hakkında her hangi bir kayda rastlanmamıştır.
ARAPLAR PUSULAYI AVRUPALILARDAN EVVEL BİLİYORLAR MIYDI?
1884-1886 fasılasında
Akdeniz havzasında birtakım jeomagnetik ölçmeler yapan ve bunları Fransa
Boylamlar Bürosu'nun 1890 yılı Analı'nda yayınlayan ANTOINE D'ABBADIE bu
münasebetle yazdığı uzunca bir tarihçede, Arapların sapma açısı değişimlerini
bilmeleri gerektiğini; çünkü, sapma açısının sıfır olmasına göre pusula
ibresinin durumunu değiştirdiklerini kaydediyor. Fakat, pusulanın Araplar
tarafından ne zaman ve nasıl bilindiği, sapma açısının değişiminin hangi
tarihte ve nasıl farkına varıldığı hakkında hiçbir açıklamada bulunmuyor.
Onun için bizbu imaya fazla bir kıymet vermiyoruz. Nitekim bundan on sene
sonra, 1900'de, jeomagnetizme dair başlıca eserlerden birini yayınlayan
Fransız fizikçi E.MASCART, bu hususta bir şey söylememekte; sadece, Arapların
pusulayı Avrupalılardan evvel bilmelerinin ve Haçlı seferleri esnasında
Avrupalılara nakil etmelerinin "muhtemel" olduğunu kaydı ile ile
yetinmektedir. Daha sonraları -1939 ve 1951'de- neşredilen en muteber jeomagnetiz
eserleri ise pek mükemmel olan tarihi notlarında ve bibliografyalarında
böyle bir ihtimali bile meskut geçmektedirler.
İslam
kaynaklarına gelince, bu hususta kat'i bir hükme varmak için bütün ilgili
İslam eserlerini gözden geçirmiş olmak gibi büyük bir iddiadan uzak kalarak
şunları söyleyebiliriz:
Bir kerre
,Eski Yunanlıların ve Latinlerin pusulayı bilmedikleri muhakkak olduğuna
göre Arapların onlardan bunu öğrenmiş olmalarına ihtimal verilemez.
Emeviler devrinde
-Malidi 661-746 fasılasında- Çin Seddi'ne kadar dayanan fütühat sırasında
ve sonraları Çinlilerden öğrenmiş bulunmaları ihtimali de zayıftır. Çünkü,
hep Yunan eserlerini tercüme etmiş olan Arapların Hind kaynaklarından çevirmiş
oldukları, astronomi ve coğrafyaya ait, bir tek eser gösterebiliyor ki
o da Abbasi Halifesi Mansur zamanında Bağdad'a Hindistan'dan getirilen
SİDHANTA'dır.
Hindistan'da uzun müddet kalarak Sanskrit dilini öğrenmesi itibariyle Hind
-belki de Çin- kaynaklarının en fazla incelemekle tanınmış bulunan ve gerek
İslamlar ve gerek Batılılarca Ortaçağ'ın en büyük alimlerinden sayılan
ABUL RAYHAN AL-BİRUNİ'nin 362, 973-440/1048) coğrafyaya ait meşhur
ve nadir eseri TAHDİD-İ NİHAYAT-ALEMAKİN LİTASHİH-İ MESAFAT-AL MASAKİN'inde
ise pusulaya hiç temas edilmediğini tahkik ettik. Diğer eserlerinde böyle
bir kaydın bulunmadığı, bilhassa KAZVINİ'nin biraz sonra söyleyeceğimiz
şehadeti ile sabittir. Keza, faaliyet sahaları itibariyle Çin kaynakları
ile temasa gelmesi en fazla melhuz olan alimlerden Meraga Rasathane ve
Kütüphanesi'nin kurucusu ve en eski Türk ve Hitay takviminin nakili, NASİR-AL-DİN
TUSİ'nin (597/1201-672/1274) ve daha sonraki zamanlarda yaşamış, Semerkand
Mektebi üstadlarının eserleri arasında da pusulaya ait herhangi bir risale
yoktur. Nitekim KATİP ÇELEBİ'nin meşhur bibliografya eseri "KEŞF-AL-ZUNÛN'da
dahi pusuladan bahseden bir esere işaret olunduğunu göremedik.
Diğer taraftan
ne AL BİRUNİ tarafından tanzim edilen denizler haritasında ve ne de Endülüslü
meşhur coğrafyacı İDRİSİ'nin (493/1099-576/1180) oldukça tafsilatlı düz
ve dairevi dünya haritaları ile diğer eski Arap haritalarında cihetleri
gösterir herhangi bir pusula şekli veya işareti görülmemektedir. Ayrıca,
SEYDİ ALİ REİS dahi, daha evvel işaret ettiğimiz veçhile, eskilerin -yani
eski müslümanların- pusulayı bilmediğini tasrih eylemiştir.
ALDO MİELİ
tarafından 1938'de yayınlanmış olan "Arap ilmi ve onun dünya ilim tekamülündeki
rolü" adlı eserde, AVFİ ve BAYLAK gibi bazı İslam edip ve yazarlarının
anlattıkları hikaye ve rivayetlere dayanılarak, Arapların pusulaya XIII.
asırdan evvel bildikleri, hatta icad eyledikleri yolunda ileri sürülen
iddiaya burada temas etmek yerinde olur... KATİP ÇELEBİ'nin ALCEMAL MUHAMMED-BİN-AL-AVFİ
diye zikreylediği bu İran'lı edip, İslam ansiklopedisi'ne göre 1171?-1233?
arasında yaşamıştır. Farisi dilinde yazdığı ve ALDO MİELİ'ye göre 12324ye
doğru telifini bitirdiği CAVAMİ-AL-HİKAYAT VE LAVAMİ-AL RİVAYAT adlı eseri
İslam aleminde büyük şöhret almıştır. Nitekim Osmanlı İmparatorluğu'nun
ilk devirlerinde Sultan Murad II, emri ile İBN-ARABŞAH (vefat tarihi, 854/1451);
Şehzade Mehmed namına şair NECATİ (vefat tarihi, Hicri 91); Şehzade Bayezid
bin Süleyman namına SALİH BİN CELAL (vefat tarihi Hicri 973) taraflarından
üç defa Türkçeye tercüme edilmiştir. Biz eserin Ayasofya Kütüphanesi'nde
bulduğumuz SALİH BİN CELAL tercümesini gözden geçirdik. "Acayip ve garaip
tılısımlar hikayetlerindedir" başlıklı dördüncü Kısım yirminci Bâb'ında
müellif, mıknatıs taşının "nikris illetine müptela olan irisi anı elinde
tutsa ağrısı gider..." gibi şimdi pek tuhaf bulacağımız bazı hassalarını
(!) ve Sultan Mahmud bin Sübüstekin'in Hind'deki fütühatı sırasında kadim
bir kilise tavanında boşlukta asılı duran bir demir haçın hikayesini anlatır
.Sonra, kendisinin katıldığı bir deniz seferinde fırtına esnasında kaptanın
"balık şeklinde içi boş bir demirden alet çıkarıp bir tas su içine attığını
ve anın dönüp dönüp Kıble semtinde durduğunu ve böylece geminin doğru yola
revan olduğunu" gözleriyle gördüğünü yazar. Hatta "Mıknatıs taşının demire
muhkem sürüldükte anın üzerinde eseri kalarak Kıble istikametini alma hassasını
bizzat imtihan ettiğini" ilave eder. Aynı Bâb'ın sonunda "mıknatısiyetin
zeytin yağ sürmekle zail olacağı ve teke kanına atılır ise geri geleceği"
yolundaki rivayetler bize SEYDİ ALİ REİS'in aynı mahiyetteki nakillerini
hatırlatmaktadır. Eserde mevzuumuz ile ilgili başka bir kayıt yoktur...
AVFİ ve eserleri hakkında ilk mühim tetkiki yapan MİRZA MUHAMMED KAZVİNİ'ye
göre İslam müellifleri arasında mıknatisiyetten ilk bahseden AVFİ'dir (13,
AVFİ maddesi). ALDO MİELI'nin bu konuda ileri sürdüğü, BAYLAK'a ait diğer
kayıt, 1282 tarihli; yani yarım asır daha sonradır. Bu ikinci kaydı, ALDO
MİELİ ile beraber daha vazıh addetmeye de imkân yoktur. Çünkü AVFİ'nin
anlattıklarına yeni bir şey ilave etmiş değildir... İmdi, Hıristiyanlıktan
2500 yıl önceki eski Çin Anal'lerinde Güney istikametinin bir düşey eksen
üzerinde müteharrik mıknatıs yardımı ile tayin olduğu kaydedildiğini ve
fakat bunun, o tarihlerde Çinlilerin pusulayı bildiklerine kafi bir delil
sayılmadığını ve ancak XI. asırda yaşamış Çinli ansiklopedist SHON-KUA4ya
ait ilk ciddi kaydın üzerinde durulduğunu bu bahse girerken söylemiştik.
Bu yerinde kanaate uygun olarak çok eski Çin kayıtlarını bir "tarihi roman"
diye vasıflandıran ve ancak SHON-KUA'ya ait kaydın bir değer taşıyabileceğini
belirten ALDO MİELİ, AVFİ ve BAYLAK'ın sözü geçen hikayemsi müşahedelerine
ve kat'i bir mahiyet taşıması mümkün olmayan bir takım şüpheli atıf ve
istidlallere dayanmak suretiyle "arapların, hiç olmazsa, XII. asır başlangıcından
beri pusulayı bildiğine" inanmakta ve hatta "XI. asrın ilk yarısı içinde
Araplar tarafından pusulanın keşfedilmiş olması ihtimalini" ileri sürmektedir...
Biz bu gibi iddiaları tereddütle karşılıyor ve Arapların pusulayı Avrupalılardan
önce öğrenmiş veya icad etmiş oldukları hakkında İslam kaynaklarında dahi
tatmin edici bir kayıt bulunmadığına hükmetmeyi ihtiyata daha uygun buluyoruz.
Avrupa'da gemici pusulasından 1187'de ilk olarak bahseten ALEXANDER NECCAM'dır
ve GILBERT'e göre gemici pusulasını Çinlilerden öğrenerek 1260'da ilk imal
eden PAULUS VENTULUS adlı bir İtalyandır. Bugün kullandığımız tipte bir
mihver üzerinde müteharrik pusulalar XIV. asır ortalarına doğru düşünülmüştür.
Deklinasyonun keşfi hakkında belli bir tarih verilmemekle beraber 1450'de
Nürnberg'de magnetik deklinasyon miktarını gösteren işaretleri havi, güneş
kadranına benzer nakli kabil cihazlar yapıldığı ve 1492 tarihindeki Cermen
yol haritalarının deklinasyon miktarını beliren pusula şekillerini ihtiva
ettiği tesbit olunmuştur.
İlk deklinasyon ölçmesi
GEORGE HARTMANN tarafından 110'da Roma'da yapılmıştır. Bundan sonra 1520-1544
fasılasında, bir taraftan -tarih sırasıyla- Viyana, Bavyera'da Handshat,
Diepp, Floransa, Lizbon, Paris ve Nürnberg'de; diğer taraftan Doğu Hind
adaları ve Batı Hindistan kıyılarında deklinasyon tayinlerine başlandığını
görüyoruz.
Pusulanın ve deklinasyon ölçmesinin tarihi bu kadar eski olmasına rağmen
inklinasyon ve magnetik alan şiddeti hakkında keşifler yenidir. İnklinasyondan
ilk defa G.HARTMANN'ın 1544 tarihli ber mektubunda bahsedilmiş ise de,
inklinasyon pusulasının imali ve bu miktarın ölçülmesi, ilk olarak, Londra'da
1576 yılında inklinasyo pusulasını bizzat imal eden ROBERT NORMAN adlı
bir İngiliz'e nasip olmuş; alan şiddetinin tayini ise, bu tarihten tam
iki asır sonra 1776'da BORDA'yı beklemiştir.
Karalardaki deklinasyon tayinlerine bilhassa Christopher Colomb'un keşfetmesiyle
ehemmiyet kazanan, deniz tayinleri de eklenerek az zamanda dokümanların
çoğalması ve 1635'de astronom HENRY GELLİBRAND tarafından asırlık değişimin
keşfi, nihayet astronom HALLEYe 1700 yılına ait ilk izogon (eşit deklinasyon)
haritasının tanzimi şerefini sağlamıştır (1701)... Bundan yirmibir sene
sonra, yani bizde ilk deklinasyon tayini yapıldığından altı sene evvel,
WILLAAM WHISTON ilk inklinasyon haritasını neşretmiştir (1721).
Jeomagnetizm'e ait eserlere gelince: bunlar da muvazi bir inkişaf göstererek
1576'da ROBERT NORMAN; 1581'de BROUGH bu mevzuda ilk eserleri yayınlamışlardır.
Fakat, Arz küresinin bir mıknatıs gibi mütelası lüzumunu, yani ilk
rasyonel jeomagnetik teoriyi, 1600 yılında yayınladığı meşhur
DE MAGNETE adlı eserinde ortaya atan WILLAAM GILBERT olmuştur.
Jeomagnetik alanı 1838'de analitik bir şekilde ilk olarak münakaşa
edenin meşhur matematikçi GAUSS olduğunu da bu münasebetle kaydedelim.
BİZDEKİ İLK SAPMA AÇISI BELİRLEMESİNİN BATI DÖKÜMANLARI İLE KARŞILAŞTIRILMASI
Bizleri medeniyet tarihimiz bakımından acı bir mukayeseye götürecek
olan bu tarihçeden sonra memleketimizdeki ilk deklinasyon ölçmesinin verdiği
neticeyi elimizde bulunan Avrupa dokümanları ile karşılaştıralım:
Bu dokümanlar,
Türkiye'de Jeomagnetizm Ölçmeleri adlı monografimizin sonundaki cetvele
ayrıca derceylediğimiz v ehepsi İstanbul'a ait bulunan, aşağıdaki deklinasyon
miktarları ile HALLEY tarafından 1700 yılı ve ondan sonra yayınlanmalarına
rağmen 1500, 1600 yılları başlangıçlarına irca edilmiş izogon haritalarındaki
Agonik (sıfır deklinasyon) hatlarının durumudur.
İstanbul'daki deklinasyon tayinleri:
Yıl Miktar
Râsıt
1600 0° . 0', 0 W
Krugeras
1625 2° . 0', 0 W Fournier
1694 9° . 0' . 0,W
12° . 0' . 0, W Chazelles
1820(*)12° . 0' . 0, W Gauttier
1858 6° . 40' . 0, W Evans
Bu miktarların (*) işaretlisi meşhur Fransız fizikçisi M.BECQUEREL'in
TRAITÉ COMPLET DE MAGNÉTISME adlı eserinde mevcut I.DUPERRY Cetveli'nden
diğerleri de Paris Jeofizik Enstitüsü Müdürü Prof.TELLIER'nin bize emanet
etmek lütfunda bulunduğu 1867'de basılmış nadir bir risaleden alınmıştır.
A. FLEMING'in grafiği ise interpolasyon yolu ile bize şu miktarları vermektedir:
İstanbul'da deklinasyon
Yıl Miktar
1500 3° . E
1600 3° . W
1700 11° W
1800 13° .W
1907 3° . W
Bu miktar ile
yukarıdakiler arasında gözüken farkları münakaşa edecek değiliz; esasen
buna lüzum da yoktur. Yalnız 1694 yılı için CHAZELLES tarafından verilen
iki değerin ortalamasını kabul edeceğiz ki bu da 1700 yılına ait FLEMING
değeri ile uyuşmaktadır.
Görülüyor ki:
Deklinasyonun
(Sapma açısı)İstanbul'da 1727 yılında 11°.5 Batı olduğunu gösteren Bebek
ölçmesi Avrupa dokümanları ile tam intibak halindedir. Hatta bu tecrübe,
1694 yılına ait birbirinden 3° farklı CHAZELLES değerlerinin doğurduğu
tereddüdü, aynı devreye ait FLEMING değeri lehine kaldırmaktadır.
Bundan başka
aynı dokümanlar yardımıyla deklinasyonun 1600'den bu yana, İstanbul'daki
asırlık değişimi (variation séculaire) ve memleketimizin içinde nasıl bir
seyir gösterdiği hakkında pek kaba ve fakat oldukça vazıh bir fikir edinebiliyoruz:
Deklinasyonun İstanbul'da yıl başına isabet eden değişim miktarları:
I. Cetvel'e göre:
1600-1625 fasılasında + 4,8
1625-1694 fasılasında + 6,0 veya + 8,4
1694-1820 fasılasında + 1,4 veya 0,0
1820-1858 fasılasında - 8,4;
II. Cetvel'e göre:
1600-1700 fasılasında + 5'
1700-1800 fasılasında + 2'
1800-1900 fasılasında - 6'
Kandilli Rasathanesi'nde yapılan ilk tayinlerin verdiği neticelere göre deklinasyon 1927 Martı'nda Doğu 6'dır. Halen Doğu 2°,5 ve yıllık değişim miktarı +5' civarındadır. Bütün izahlardan anlaşılıyor ki: İstanbul'da bilinmeyen bir mebdeden XVI. asır sonlarına kadar Doğu olan deklinasyon bu tarihten ta 1923 yılı başına kadar hep Batı kalmış ve Batı'ya doğru sapma XVIII. asır sonları ile XIX. asır başları arasında maximumdan geçmiştir. 1923'den beri Doğu'ya doğru artmakta devam etmektedir. Asırlık değişim miktarının ise -maximumdan geçiş devri hariç- XVI. asırdan bu yana, pek kaba bir takriblik ile 5' etrafında oynadığına hükmolunabilir... Diğer taraftan 1500 yılı haritasında mevcut iki Agonik'ten biri olup Anadolu'nun Doğu'sunu, İskenderun'dan Batum'a, bir doğru gibi kesen ve Batı'sındaki Avrupa memleketlerinde, dolayısıyla memleketimizde o tarihlerde deklinasyonun hep Doğu olduğunu gösteren hat, 1600'de Yunanistan'ın Batı'sına kaymış; yani o yıllarda deklinasyon, Yunanistan'da ve memleketimizde Batı'ya dönmüştür. Bu hat, 1700'de Atlantik ortalarına, 1800'de Amerika kıt'ası Doğu'suna kadar ilerlemiş... ve: 1600'den beri Avustralya ve Çin sahillerinde karışık hareketlerde bulunan ikinci Agonik, ancak 1937'de Hindistan ortası, Kızıldeniz'in Batı Kıyısı ve Girit Adası Doğusu'ndan dolaşmak suretiyle İstanbul'un hemen Batı'sından geçebilmiştir
JEOMAGNETİZMAYA AİT İLK ESER VE EĞİM PUSULASINDAN PUSULASINDAN İLK BAHSEDİLMESİ (1144/1731)
Jeomagnetizme ait bizde ilk eserin, İBRAHİM MÜTEFERRİKA'nın FÜYUZAT-I
MIKNATISİYYE'si olduğu muhakkaktır.
Üniversite kütüphanesi 87.183 sayıda kayıtlı olan FÜYÜZÂT-I MIKNATISİYYE,
İBRAHİM MÜTEFERRİKA matbaasında basılmış büyücek bir risaledir.
Risâlenin mütaleasından ve "Arzlar ve Tuller ibresinin sureti" diye
adlandırılan şekilden anlıyoruz ki Arzları gösteren bu adet, bir inklinasyon
pusulasıdır. O halde; memleketimizde inklinasyo pusulasından ilk defa 1731
de bahsedildiğini kabul etmek lazımdır.
Fakat bu keyfiyet, o tarihte memleketimizde magnetik inklinasyon miktarının
bilinmesi demek değildir. Nitekim risalede ne böyle bir pusulanın varlığına
ve ne de herhangi bir inklinasyon tayinine işaret etmektedir.
Risâlede
o zamanki Batı bilgileri hülâsa edilmiştir. Mıknatisiyetin menşei, GİLBERT'in
görüşüne uygun olarak arzımızın içinde arandığı gibi deklinasyonun Londra
ve Paris'teki Asırlık değişimleri ve bilhassa, inklinasyonun Güney ve Kuzey
yarım kürelerinde Ekvator'dan kutuplara doğru enlemler boyunca nasıl değişeceği
oldukça mufassal bir şekilde anlatılmıştır. Fakat, inklinasyonun değişimini
gösteren bir harita mevcut değildir.
Esasen,
risâlenin Avrupa'da neşir tarihi 1721 olduğuna göre aynı yılda ilk olarak
WILLIAM WHISTON tarafından yayınlanan inklinasyon haritasının asıl esere
girmiş bulunması uzak bir ihtimaldir.
İBRAHİM
MÜTEFERRİKA, risale müellifinin "resm-i cedit bir kıt'a küre-i arz ve mâ'
haritası da hazırlamış olduğunu yazmakta ise de bu "yeni şekil kara ve
deniz küresi haritası" tercümeye konulmamıştır.
Sapma Açısının Seküler değişimi
Tarihimizin,
mevzuumuz ve hatta bütün pozitif ilimler bakımından oldukça feyizli
bir devri olan Matbaa'nın açılması, bir tercüme heyetinin kurulması sayesinde
Avrupa ilmi ile husule gelen temasın yavaş yavaş ilerlediği; hatta, Üsküdar'da
"Hendesehâne" adıyla bi riyaziye mektebinin açıldığı (1734) Mahmud I ve
Mustafa III devrinde İBRAHİM MÜTEFERRİKA zamanındaki çalışmaların hiçbir
akis husule getirmediğini pozitif ilime ait o zamanın tek tük eserinden...
ve bilhassa Erzurumlu - Hasankaleli İBRAHİM HAKKI'nın MARİFETNAME adlı
meşhur ansiklopedisinden anlıyoruz. Filvaki, İBRAHİM HAKKI, 1170/1756 yılında
telifini bitirdiği MAREFETNAME'sinde zamanın matematik, astronomi, fizik
ve coğrafya bilgilerine geniş bir yer ayırır; hatta "Heyet-i Cedide" namıyla
COPERNIC sistemini hararetle müdafaa edecek kadar ileri fikirli bir âlim
olduğunu gösterir. Fakat, mevzuumuza sıra gelince, FÜYUZAT-I MIKNATISİYYE'den
tamamıyla habersiz, pusulayı kısaca tarif eder; zaman ve mahal farkı gözetmeksizin
ibrenin Kuzey'den inhirafanın Batı onbir derece olduğunu, yani İBRAHİM
MÜTEFERRİKA zamanındaki deklinasyon miktarını tekrarlar... ve buna göre
rota tutmalarını bütün gemicilere tavsiye eder.
Batılılaşma
hareketinin hızlandığı daha sonraki yıllarda jeomagnetizm mevzuunda herhangi
bir çalışmanın akislerine rastlamak emeliyle, SALİH ZEKİ'nin ASAR-I BAKİYE'Sinde
GELENBEVİ İSMAİL Efendi (1143/1730 - 1205/1790) ve eserlerine ait kısım...
ve Mühendishane başhocalarından HACI HAFIZ İSHAK Efendinin (Vefat tarihi
1251/1835) MECMUA-İ ULUM-İ RİYAZİYE'sindeki ilgili bahisleri gözden geçirdik.
GELENMEVİ'nin eserlerinde bu hususa hiç temas edilmemesi bir dereceye kadar
tabii olmakla beraber; bizde matematik ve fiziğe dair Avrupa ölçüsünde
ilk yüksek eser sayılabilecek olan MECMUA-İ ULUM-İ RİYAZİYE'de dahi ne
yazık ki pusulaya ve deklinasyon değişmesine ait umumi mahiyette kısa bir
bahisten başka bizi ilgilendirecek hiçbir kayıt bulamadık.
Abdülhamid II devrinde A.COUMBARY idaresinde memleketimizde bir Meteoroloji
şebekesi ve Beyoğlu'nda bir Meteoroloji Rasathanesi kurulduğu zamanlar,
hiç olmazsa İstanbul ve diğer birkaç büyük şehirde deklinasyon tayinleri
yapılmış olması hatıra gelebilir, fakat bu münasebetle COUMBARY tarafından
1868-1875 fasılasında yayınlanan bülten ve broşürlerde bu hususta hiçbir
kayıt yoktur.
1310/1894 Büyük İstanbul zelzelesini müteakip o zamanki hükümet tarafından
resmen İstanbul'a çağrılmış bulunan İtalyan sismoloğu G.AGAMENNONE'nin
doksan yaşını doldurması dolayısıyla Trieste Jeofizik Enstitüsü tarafından
bir broşür yayınlanmıştır; bu broşürde meşhur sismoloğun İstanbul'da kendi
icadı olan bir grup sismograf kurarak iki sene çalıştığı, sismometriyi
bazı gençlere öğrettiği vğ "Osmanlı
İmparatorluğu Zelzele Servisi"ni teşkil ederek bu Servis adına 1894-1895
yıllarına ve 1896 başlangıcına ait sismik notları havi bir Bülten yayınladığı
yazılmakta ise de jeomagnetizm mevzuunda herhangi bir çalışmasından
bahsolunmaktadır.
COUMBARY'Den sonra Rasathane müdürü olan ve bize oldukça mühim eserler
bırakmış bulunan SALİH ZEKİ'nin de mevzuumuzla ilgilenmediğini HİKMET-İ
TABİİYE'sinde gördüğümüz şu satırlardan anlıyoruz: "Arz mıknatısiyetinin
zamanla tahavvülüne dair memleketimizde muntazam tecrübe icra olunmamıştır.
1893 Miladi ikinci Te,rininde icraa olunan bir hususi tecrübeden elde edilen
neticeye göre İstanbul'da mıknatısi inhiraf garbi 3°.30' bulunmuştur. Mezkûr
şehir için yıllık tahavülün -5' olduğu eski tecrübelerden istidlal kılınmıştır.
Avrupa dokümanları
ile karşılaştırılınca bahsedilen tecrübenin doğru yapıldığı anlaşılmaktadır;
fakat sözü geçen "eski tecrübeler" kime aittir ve neticeleri nelerdir?
Acaba müellif,
1885'te M.A.D'ABBADİE tarafından İstanbul - Şişli'de yapılan ölçmeyi mi
kasdetmektedir? Fakat bu takdirde, yıllık değişmenin -5' değil, -3',5 olarak
zikredilmesi gerekirdi. Zira, D'ABBADİE'nin 1885 Haziran sabahında İstanbul'da
ölçtüğü deklinasyon miktarı Batı 3°57'dir. Keza bu -5'lik değişme, daha
evvel yapılmış olan EVANS ve GAUTTİER'nin tayinleri ile de kabil-i telif
değildir. Görülüyor ki bu suallere cevap vermek durumunda değiliz. Diğer
taraftan, mevzuumuz ile ilgili herhangi bir hareketin aksine tesadüf etmek
ümidiyle taradığımız Bahriye Müzesi Kataloğunda dahi 1316/1900 tarihinde
Mülazım HÜSAMETTİN efendi tarafından bir pusula imal olunduğunu bildiren
kayıttan başka hiçbir işaret göremedik... ve Müzede teşhir olunan eserler
arasında bu pusulayı bulamadık.
O halde,
SALİH ZEKİ'nin bahseylediği 1883'teki bu râsıdı meçhul tecrübeyi, 1727'den
Kandilli Rasathanesi'nde ilk ölçmelerin yapıldığı 1927 tarihine kadar geçen
200 yıl içinde Türkler tarafından yapılmış yegane jeomagnetik tayin olarak
kabul etmek mecburiyetindeyiz... Bu netice bizim için çok acıdır. Fakat,
başka bir kaydın bulunması ümidi bize teselli vermektedir..
KANDİLLİ RASATHANESİ'NDE YAPILAN İLK ÖLÇÜMLER
Kandilli Rasathanesi'nde
ilk jeomagnetik ölçme, Rasathane'nin kurucusu o ve o zamanki müdürü Fatin
Gökmen tarafından 12 Mart 1927'de Türkiye saati ile 13-15 arasında yapılmıştır.
Kullanılan cihazlar Rasathane tarafından 1926'da Fransa'dan getirtilen
orta model Chasselon-Brunner magnetik teodoliti ile inklinasyon pusulasıdır.
Hesaplanan miktarlar, deklinasyon için 3',5; inklinasyon için 55° . 54'.12";
ve yatay komponent (H) için 0.252257'dir. Her ne kadar rasat karnesinde
deklinasyonun ciheti belirtilmemiş ise de bu rasadı kontro maksadıyla yapıldığı
kaydolunan 13 Mart 1927 Paza günü saat 15'deki ölçmede bulunan 6',9 miktarının
"Doğu" olduğu tasrih edilmiştir. Saatlerin nev'i yazılmamış ise de Vasatî
Türkiye saati olması muhtemeldir. Deklinasyonun İstanbul'daki günlük değişmesini
de gözönüne alınca anlarız ki XVII. asır başından beri İstanbul'da Batı
kaldığını gösterdiğimiz deklinasyon 1925 yılı ortalarına doğru sıfırdan
geçerek Doğu olmaya başlamıştır.
İnklinasyon ve yatay şiddet değerlerine gelince, rasat karnelerinin
tetkikinden anlaşılıyor ki, inklinasyon miktarlarına inklinasyon pusulasının
iki ibresine ait olmak üzere, o zamanlar Paris Physique du Globe Enstitüsü
tarafından tayin edilip bildirilen tashih miktarları katılmamış ve yatay
şiddeti hesabında da teodolitin -keza aynı Enstitü tarafından verilmiş
olan- her iki barosuna ait magnetometrik konstantları kaale alınmamıştır.
Bu hususları gözönüne alarak hesabı tekrarlayınca inklinasyon için 56°
. 01',9; yatay şiddet içi 0,24735 elde ettik ki bu değerler, o zamanki
Paris Etalonları'na göre doğru olması gereken miktarlardır. Bunlardan başka
aynı yılın 19 Martı'nda yapılmış deklinasyon, inklinasyon ve yatay şiddet
tayinleriyle 2 Nisanı'nda yapılmış bir deklinasyon tayinine ait karneler
elimizde mevcut ise de inklinasyon rasadına itimad caiz olmayacağını bizzat
FATİN GÖKMEN kaydeylediği gibi ölçülen deklinasyonun da ciheti belirtilmemiştir.
Onun için biz, Türkiye'de Jeomagnetizm Ölçmeleri adlı monografimizin sonundaki
cetvele sadece 19 Mart'a ait deklinasyon ve yatay şiddet değerlerini geçirdik.
Daha sonra, 1934-36 fasılasında,
FATİN GÖKMEN tarafından Balıkesir, Afyon, Dinar, Burdur, Korkuteli, Antalya'da
aynı cihazlar kullanılarak yapılan deklinasyon, inklinasyon ve yata şiddet
ölçmeleriyle M.T.A. Enstitüsü tarafından Daday - Azdavay, Gümüşhanköy,
Hasan Çelebi, Haymana, Guleman, Divrik, Çeltik ve Turhal'da yapılan deklinasyon
tayinleri gelmektedir. Elde edilen neticeler Harita Umum Müdürlüğü tarafından
yayınlanan "Haritacılar Mecmuası"nda ve M.T.A. Enstitüsü yayınları arasında
çıkmıştır. Biz M.T.A'nın yayınladığı miktarlara bir şey diyecek durumda
değiliz. Fakat FATİN GÖKMEN'in bulduğu değerlere, elimizde mevcut rasat
karnelerini tetkik ederek, yukarıda 1927 rasatları dolayısıyla anlattığımız
tashihleri tatbik ettiğimizi söyleyeceğiz. Bununla beraber, Türkiye'de
Jeomagnetizm Ölçmeleri adlı monografinin sonundaki miktarlar listesinde
-rasat karnesini bulamadığımız Balıkesir ölçmesi hariç- doğru ve hatalı
her iki grup değer ayrı ayrı dercolunmuştur.
Doğru değerler
arasında bazıları çift olarak verilmiştir; çünkü bunlara ait rasat karnelerinde
ölçmelerin, inklinasyon ibreleri ve teodolit barolarından hangileri kullanılarak
yapıldığı kaydedilmemiş olduğundan biz her ihtimale göre ayrı ayrı değer
hesaplamayı münasip gördük. Magnetik ölçmeler yapmış; 1938-47 fasılasında
yurtiçinde kendisi ve rasathane arkadaşları tarafından yapılan ölçmeleri
ayrı bir monografide yayınlamıştır.
MEMLEKETİMİZDE YABANCILAR TARAFINDAN YAPILAN JEOMAGNETİK TAYİNLER
Memleketimizde yabancılar tarafından yapılan jeomagnetik tayinlere ait
elimizde bulunan en eski Batı dökümanları, daha evvel sözü geçen, V.RAULİN
risalesi ile T.DUPERRY Cetveli'dir... Dünyamızın muhtelif mahallerinde
yapılmış magnetik tayinleri ihtiva eden bu dökümanlara göre, KRUGERAS,
FOURNIER ve CHAZELLES taraflarından -sıra ile- 1600, 1625 ve 1694'te İstanbul'da,
GAUTTIER tarafından 1820'de İstanbul, Marmara Adası ve Çanakkale'de; 1824'te
Sinop ve Trabzon'da G.FISHER
tarafından 1829'de İzmir'de, aynı sene içinde Rus subayları tarafından
Lüleburgaz ve Dimetoka'da ve nihayet, EVANS tarafından 1858'de İstanbul'da
deklinasyon ölçmeleri yapılmıştır. Cetvellerde Osmanlı İmparatorluğu'nun
o zamanki hudutlarına dahil birkaç mevki adı daha mevcuttur.
Acaba Batılılar tarafından yurdumuzda bu tarihlerde veya daha evvel başka
bir jeomagnetik tayin yapılmış mıdır?
Bunu katiyetle kesip
atacak durumda değiliz. Fakat sözü geçen dökümanların umumiliğine ve ciddiliğine
dayanarak eski tayinlerin zikrettiklerimizden ibaret olduğuna inanıyoruz.
Bundan pek az sonra 1884-86
fasılasında M.ANTOINE D'ABBADIE isminde bir zat Mısır, Arabistan yarımadası,
Ege Denizi sahilleri, Yunanistan ve İtalya'da 32 noktada magnetik ölçmeler
yapmış ve bu arada 1885 Mayı ve Haziranında İskenderun, Mersin,İzmir ve
İstanbul'da deklinasyon inklinasyon ve yatay şiddet ölçmüştür. Elde ettiği
miktarlar 1890 yılında Fransa Boylamlar Bürosu Anali'nde yayınlanmıştır.
Daha sonra memleketimizde
şimdiye kadar girişilmiş bulunan en büyük jeomagnetik tayinler kampanyasına
şahit oluyoruz:
Washington'da meşhur Carnegie Enstitüsü'nün 1904-21 fasılasında dünyamızın
her tarafında açtığı büyük jeomagnetik kampanya esnasında İran'dan gelen
bir kol, 1901-11 yıllarında 3'ü Trakya'da olmak üzere bugünkü hudutlarımız
içinde 44 noktada jeomagnetik unsurları (elements) tayin etmiştir.
Bu tayinlere göre, o vakitler Sinop doğusundan karaya girip Çorum ile Amasya
arasından, Kayseri batısından ve Gaziantep üzerinden geçen bir Agonik hat,
Anadolu'yu ikiye bölmekte ve bu hattın batısındaki bölgelerde deklinasyon
batı, doğusundakilerde doğu bulunmakta ve miktarlar da -İzmir'de- batı
3°.38' ile -Bitlis'te- Doğu 2°.36',4 arasında değişmekte idi. Bu Agonik
şimdi Girit Adası batısından ve Yunanistan'ın ortasından geçmektedir. İnklinasyon,
güneyde İskenderun'da 50°Iden başlayıp Karadeniz kıyılarında İnebolu'da
56°'yi biraz geçiyor; yatay şiddet miktarları da İnebolu'da ölçülen 0,28
812 ve Nusaybin'de ölçülen 0,273767 değerleri arasında değişiyordu...
Daha yakın zamanlar gelince; bu devrede görülen tek hareket şudur:
1914-17 Birinci Dünya Savaşı esnasında Almanların Balkanlar'da ve o
zamanki Osmanlı İmparatorluğu hudutları içinde bir Meteoroloji Şebekesi
kurduğu zamanlar, A.NİPPOLDT tarafından Balkan memleketlerinde 30 noktada
ve bu arada İstanbul Boğazı mıntıkasında Rumeli Hisarı, Vaniköy, Üsküda,
Paşabahçe, Yeniköy, Kuruçeşme'de, Çanakkale Boğazı mıntıkasında Gelibolu,
Galata, Kilye Limanı ve Sedlülbahir'de deklinasyon, inklinasyon ve yatay
şiddet tayinleri yapılmıştır. Bu hususa dair Meteorologische Zeitschrift
- 1919 dergisinde yayınlanan ve fotokopisini FÜRSTENFELDBRUCK Rasathanesi'nin
değerli müdürü FR.MURMEISTER'den rica ederektedarik edebildiğimiz makalesinde
A. NİPPOLDT Çanakkale civarında çok büyük bir anomalinin mevcudiyetinden
bahsediyor ki bu, o bölgede birçok noktalarda ölçmeler yapıldığını gösterir.
Fakat makalede ne yazık ki ancak yukarıda söylenen 10 mevki için 1918 yılı
başlangıcına getirilmiş değerler verilmektedir. Edirne ve Çerkezköy için
verilen değerlerin ise 1911'deki Carnegie tayinlerinden istidlâl yolu ile
hesaplandıkları kaydolmamıştır.
Nihayet, elimizde
bir kopyası mevcut olan 1917 yılına ait takribi bir izogon haritasını da
zikrederek bu bahsi kapayalım: Harita kopyası müellif adını bilmediğimiz
ŞARKİ AKDENİZ İKLİMİ isimli İngilizce bir eserden alınmıştır. Eserden alınarak
kopyaya eklenen bir Not'da haritadaki izogonların, bilhassa, Hazar Denizi
civarında çok takribi olarak ve Yunanistan kıyıları açıklarında bir hayli
düzeltilerek geçirildiği ve memleketimizde deklinasyonun yıllık değişiminin
+5' civarında olduğu anlatılmaktadır.
Bu haritanın yukarıda sözü geçen Carnegie Enstitüsü tayinleri esas
alınarak ve belki de İngiliz Amiralliği tarafından hazırlanan magnetik
haritalara dayanılarak çizilmiş bulunduğu; yani memleketimizde yapılmış
başkaca tayinlere delalet edemeyeceği meydandadır.
Şimdiye kadar
anlattıklarımızdan başka, yabancılar tarafından bu günkü hudutlarımız içinde
münferit veya sürekli herhangi bir jeomagnetik çalışma yapılmadığı kanaatindeyiz.
Nitekim, gerek daha evvel sözü geçen eserler ve gerek R.BOCK'ın 1944, 5
devresine ait "AVRUPA MAGNETİK DEKLİNASYON HARİTASI" dökümanları ile R.BOCK
ve W.SCHUMAN'ın mufassal YILLIK JEOMAGNETİK ORTALAMALAR KATALOĞU gibi belli
başlı yabancı kaynakların şehadeti bu kanaatımızın doğruluğunu göstermektedir.
Bununla beraber
daha önce de işaret ettiğimiz gibi, bilhassa uzak tarihlere ait, bazı tayinlerin
mevcut olması ihtimali daima varittir.
MODERN TÜRKİYE'DE JEOMAGNETİZMA
ÜNİVERSİTELERİMİZ VE JEOMAĞNETİZMA
İstanbul Üniversitesi Mühendislik Fakültesi Jeofizik Mühendisliği Bölümü
Eğitim ve bilim ayrılmaz bir şekilde birbirlerini iki yönlü besleyen
bir süreçtir. Bu yüzden birlikte ele alınacaktır. Türkiye’de jeofizik
eğitimi ile ilgili çalışmalar Cumhuriyet’in ilk yılları ile görünmeye başlar.
O zamanki adıyla İstanbul Darülfünunu (şimdi İstanbul Üniversitesi) 1926-1927
öğretim yılında Fen Şubesi (Fakültesi) içinde bir “Heyet (Astronomi) ve
Jeofizik Enstitüsü”nü açar. Enstitü müdürü Fatin Gökmen’dir ve jeofizikle
ilgili ilk ders aynı öğrenim dönemi “Meteoroloji ve Jeofizik” olarak okutulur
(İshakoğlu, 1995). 1933 üniversite reformu ile DarülfununÜniversiteye dönüşmüş
ve bu yeniden kurulan üniversite’de Fatin Gökmen’e görev verilmemiştir.
Yeni üniversite reformu ile üniversitenin eğitim ve öğretim programında
Jeofizik 1948 yılında yerini alır. Bununla birlikte eleman yokluğu ile
bu ilk temelleri atılan enstitü ancak Prof. Dr. M.Fouche ve Prof.
Dr. İhsan Özdoğan'ın gayrretleri ile 1952-1953 yılında öğrenime başlayabilecekti.
Bu yılları Prof. Dr. Özdoğan (1975) şöyle anlatır:
"Eleman yokluğu nedeniyle, Enstitü’nün açılışı, 1952 yılına kadar
gecikecektir. Bu tarihte, Fakülte Kurulu, Enstitü’nün açılmasına karar
vermiştir. Böylece jeofizik, fakülte öğretim yönetmeliğinde, bir öğretim
dalı olarak yerini alır. Aynı yıl içinde Göttingen, Jeofizik Enstitüsü
direktörü, Prof. Dr. J. Barthels, Fen Fakültesi’ne davet edilir. Jeofizik
lisansı kademesinde, ilk öğretim programı, bu ünlü bilgin tarafından tertiplenmiştir".
İdareci, öğretim kadrosu ve hatta öğrencisiyle, girişilen olağan
dışı gayretle, Enstitü aynı yıl içinde, yalnız üç ay kadar bir gecikme
ile, bilhassa yerleşecek, alet satın alıp, ya da atölyede yaptırarak, laboratuarını
açabilecek, normale yakın bir düzeyde öğretimini sürdürecek hale gelmiştir
(Özdoğan, 1975 ve 1982; Özçep, 1993).
Enstitünün yönetime başladığı ve sorunlarının en yoğun ve kritik
olduğu dönemde, Fakülte’nin Dekanı Lütfi Biran’dır (1952 - 1954). Enstitü’nün
ilk Direktörü ise, Ord.Prof.Dr. M. Fouché’dir. Direktör vekili olarak,
1952 - 1953 döneminde Enstitü’nün hazırlık çalışmalarını yöneten Ord.Prof.Dr.
M. Fouché, 1953 yılında görevinden ayrılmış ve yerine, yine vekaleten,
Ord.Prof.Dr. Ali Yar seçilmiştir (1953 - 1954).
1953 - 1954 arası, Doç. Dr. İhsan Özdoğan’ın Jeofizik Enstitüsü’ne
transfer işlemi tamamlanmış ve Hüseyin Soysal da Enstitü’ye asistan olarak
atanmıştır.
1954 yılının, Enstitü’nün tarihinde önemli bir yeri vardır: Paris
Üniversitesi Jeofizik Enstitüsü Direktörü Türkiye’ye gelmeyi kabul etmiştir
ve böylece tarihinde ilk defa bir jeofizikçi, Enstitü’nün yönetimini eline
almış olacaktır. 1 Temmuz 1954 tarihinde göreve başlamak üzere Prof. Dr.
J. Coulomb, Ord.Profesör payesiyle, Enstitü Direktörlüğü’ne atanmıştır.
Ve J. Coulomb 18 ay süreyle görevde kalacaktır.
Sonradan, Jeofizik Kürsüsü (115 sayılı kanunla Enstitü sözcüğü
kaldırılmış ve yerine Kürsü deyimi getirilmiştir) adını alacak olan
Jeofizik Enstitüsü’nün öğretim programında önemli bir değişiklik, J. Coulomb’un
Direktörlüğü dönemine rastlar.
1955 yılında Jeofizik Mühendisliği öğretimine dönük çalışmalar başlatıldı
ve 1968 senesinde Tatbiki Jeofizik Kürsüsü açıldı. 1969 yılında Jeofizik
Yüksek Mühendisliği diplomasının ihdası sağlandı. Jeofizik Kürsüsü Fen
Fakültesi bünyesinden ayrılarak 1978 yılında kurulan Yer Bilimleri Fakültesine
dahil oldu. Yer Bilimleri Fakültesi Jeofizik Mühendisliği Bölümü 1980 yılında
öğretime başladı. Daha sonra, 1982 yılında YÖK Yasasıyla Mühendislik Fakültesi
kuruldu. Yer Bilimleri Fakültesinin kapatılmasıyla, Jeofizik Mühendisliği
Bölümü de Mühendislik Fakültesine dahil edildi. İ. Ü. Mühendislik
Fakültesi, Jeofizik Mühendisliği bölümünde Uygulamalı Jeofizik, Yer Fiziği
ve Sismoloji Anabilim Dalları mevcuttur.
Jeofizik Mühendisliği Bölümü içinde gerek Genel Jeofizik Kürüsüsü döneminde
ve gerekse Yer Fiziği Anabilim Dalı içinde, Jeomağnetizma ve Paleomağnetizma
konusunda, teorik ve uygulamalı çalışmalar yapulmıştır. Jeomağnetizma
çalışmaların bir kısmı dipol alanın karekterinin anlaşılmasına yönellik
Küresel Harmonik Analiz vb. Gibi çalışmalara diğer bir kısmı da Depremleri
Önceden belirlemnmesine yönelik çalışmalar üzerinde yoğunlaşırken,
Paleomağnetizma çalışmaları ise aktif tektonik ve jeodinamik üzerine yoğunlaşmış,
ayrıca Arkeomağnetizma ve Arkeolojik Prospeksiyon ile Kaya Mağnetizması
çalışmaları da yapılmaktadır.
İ.T.Ü. Maden Fakültesi Jeofizik Mühendisliği Bölümü
İstanbul Teknik Üniversitesi’nin jeofizikle olan ilişkisi, 1952
yılında Rektörlüğe bağlı bir Sismoloji Enstitüsü’nün kurulması ile başlar.
Yurdumuzda sismoloji alanında bilimsel çalışmalar ve araştırmalar yapmak
ve Türkiye’nin deprem istasyonları şebekesinin kurulmasında öncelik etmek
ve bu amaçla kurulan bu enstitüdeki çalışmalar yanında, Maden Fakültesi’nin
kurulması ile Maden Mühendisleri için Uygulamalı Jeofizik öğretimine başlanmış
ve Jeofizik Kürsüsü kurulmuştur. Maden Fakültesi’nde Jeoloji Mühendisliği
ve Petrol Mühendisliği öğretim bölümlerinin kurulması ile jeofizik öğretiminin
kapsamı genişlemiş, Uygulamalı Jeofizik yanında Sismoloji, Katı Arz Fiziği
ve Kuyu Logları derslerinin öğretimine başlanmıştır (Ergin, 1975;
Eyidoğan, 1998).
Öğretim faaliyetlerinin yanında Maden Fakültesi’nde zamanla araştırma
olanakları da gelişmiştir. Bu gelişmede “Sismoloji Enstitüsü”nün, “Arz
Fiziği Enstitüsü” olarak yeni bir biçim kazanıp Maden Fakültesi’ne bağlanmasının
da katkısı olmuştur. Sismolojiye yönelik araştırmaların yanında, Kandilli
Rasathanesi’nin işbirliği ile kurulan Paleomağnetizma Laboratuarı geniş
araştırma olanakları sağlamıştır.
Sismoloji ve Paleomağnetizma konularından başka kürsüde yürütülmüş
ve yürütülmekte olan diğer önemli araştırma konuları arasında yapay patlatmalarla
yerkabuğunun incelenmesi, mağnetotellürik yöntemle araştırmalar, gravite
yöntemi ile incelemeler, yerin çekirdeğinin yapısı ile ilgili çalışmalar
sayılabilir.
Arz Fiziği Enstitüsü; ilk olarak 1952 yılında İ.T.Ü. Rektörlüğü’ne
bağlı olarak ve “Sismoloji Enstitüsü” adı altında kurulmuş ve bu kuruluş
yıllarında uzman ve alet ihtiyaçları UNESCO tarafından sağlanmıştır. 1966
yılında Enstitünün adı “Arz Fiziği Enstitüsü” olarak değiştirilmiş ve Maden
Fakültesi’ne bağlanmıştır.
Jeofizik Mühendisligi Bölümünde araştırma ve ögretim etkinlikleri
"Yer Fizigi" , "Uygulamalı Jeofizik" ve "Sismoloji" adli üç anabilim
dalı içinde yürütülmektedir. Oluşturulan öğretim
programı ile öğrencilere öncelikle yerkürenin fiziksel özelliklerinin
tanıtılması ve bu özelliklerden yararlanarak yerkabuğundaki doğal
zenginlikleri hangi jeofizik yöntemlerle ve nasıl keşfedebileceklerinin
öğretilmesi amaçlanmıstır. Öğretim programı jeofizikteki son gelişmeler
ve kuruluşların jeofizik mühendislerinden beklentileri dikkate alınarak
zaman zaman yenilenmektedir. 1997-1998 öğretim yılından itibaren
uygulamaya konulan yeni Jeofizik Mühendisliği ders programında çok
sayıda seçimli dersler bulunmaktadır. Jeofizik Bölümünün lisans,
yüksek lisans ve doktora öğrenimi gören öğrencilerinin kullanımına sunduğu
ve ayrıca araştırmalarında kullandığı dört laboratuvarı vardır .
Uygulamalı Jeofizik ,
Sismoloji ,
Paleomanyetizma,
Jeofizik Veri İşlem Laboratuarları.
Boğaziçi Üniversitesi Kandilli Rasathanesi Ve Deprem Araştırma Enstitüsü Jeofizik Anabilim Dalı
Boğaziçi Üniversitesi, Kandilli Rasathanesi ve Deprem Araştırma
Enstitüsü jeofizik Anabilim Dalı 1985 yılında öğretime başlamıştır. Jeofizik
Anabilim Dalı’nın kuruluş amacı, Yeryuvarının Yapısı, Jeodinamik evrimi
ve Depremler konusunda, kuramsal ve uygulamaya yönelik araştırmalar ve
bu konularda eğitim yapmaktadır. Bu araştırmalarda Jeofizik biliminin temel
yöntemlerinden olan deprem ve patlatma Sismolojisi, Gravite, Manyetik,
Elektrik, Elektromanyetik yöntemleri geniş bir biçimde uygulanmaktadır.
Enstitü’de sürdürülen teorik eğitimin yanısıra, araştırma imkanları
yaratmak ve öğrencilerin deneyimini artırmak amacı ile depremlerin önceden
belirlenmesi konusu başta olmak üzere, depremsellik, deprem mekanizması,
yerkabuğu yapısının incelenmesi, Jeofizik mühendisliği, Jeomagnetizma,
Paleomagnetizma ve Arkeomagnetizma konularında çalışmalar yapmaya uygun
nitelikte, İznik-Mekece fay zonunda değişik nitelikteki gözlem istasyonlarından
oluşan geniş bir laboratuar ve yerel bir deprem ağı, yaklaşık on yıldır
Japon bilim adamları ile bilimsel işbirliği gerçekleştirilerek yürütülmektedir.
Çalışma alanından GEONET ve İZİNET isimli veri toplama sistemleri ile elde
edilen veriler, bu sistemelere dahil olan hızlı modemler aracılığı ile
istenilen yerden erişilerek, merkeze aktarılmakta ve burada yine bu sistemin
bütünlüğü içinde işlenmekte ve yorumlanmaktadır. Bu çalışmaların çeşitli
aşamalarında Jeodezi Anabilim Dalı ile işbirliğine gidilmektedir (Boğaziçi
Üniversitesi Kandilli Rasathanesi, 1994).
Anabilim Dalı’nın diğer önemli bir görevi de Sismoloji laboratuarı
ile birlikte sayısal Türkiye Ulusal Deprem Şebekesi’nin işletilmesi ve
yeni istasyonların kurulmasıdır. Enstitüde mevcut laboatuar olanakları
ile ülkemizin önemli Tektonik ve Arkeolojik problemlerine çözüm getirmek
üzere değişik yörelerinden alınan örneklerle Paleo ve Arkeomagnetik ölçümler,
bir büyük depremi takip eden günlerce artçı sarsıntıların incelenmesi,
önemli mühendislik yapılarının ve tarihi eserlerin zeminleri ile ilgili
Jeofizik etütlerinin yapılması gibi işler de Anabilim Dalı’nın faaliyetleri
arasına girmektedir. Mevcut yazılım paketleri bilgisayar olanakları ve
Jeofizik yöntemlerin uygulanmasında kullanılan aletler ve donanım günümüz
teknolojisine uygun bir nitelik taşımaktadır.
Karadeniz Teknik Üniversitesi Jeofizik Mühendisliği Bölümü
Jeofizik Mühendisliği Bölümü ilk olarak 1970'de Fen Fakültesi içinde dsiplinlerası bir program olarak kuruldu. 1977-1978 akademik yılında yüksek lisans ve doktora eğitimine başlayan bölüm 1981-1982 akademik yılında lisans eğitimine başladı. Bölüm 1996-1997 yılı için 242 lisans ve 21 yüksek lisans ve doktora öğrencisine sahiptir. Bölüm tüm jeofizik mühendisliği bölümleri gibi Yer Fiziği, Sismoloji ve Uygulamalı Jeofizik dalları olmak üzere üç anabilim dalına sahiptir.
Bölüm Laboratuarları
Sismoloji Laboratuarı
EleKtrik ve Electromagnetik Laboratuarı
Gravite ve Magnetik Laboratuarı
Sismik Prospeksiyon Laboratuarı
Ankara Üniversitesi Jeofizik Mühendisliği Bölümü
Jeofizik Mühendisliği Bölümü Fen Fakültesi bünyesi içinde yapılanmıştır.
Jeofizik Mühendisliği Grubu ilk olarak Jeoloji Mühendisliği bölümü
içinde temel bir bölüm olarak 1983'de kurulmuştur. 1989 'da ise bağımsız
Jeofizik Mühendisliği Bölümü olarak lisans eğitimine ve kısa bir süre sonra
Yüksek lisans ve Doktora eğitimine başlanmıştır.
Bölümün temel araştırma alanları ; sismik, elektrik ve elektromanyetik
yorumlamaları, sismoloji ve potansiyel alan analizidir
Diğer Üniversitelerde Jeofizik Mühendisliği Bölümleri
Yukarıdaki sayılan bölümlerin dışında Kocaeli Üniversitesi, Dokuzeylül Üniversitesi, ve Süleyman Demirel Üniversite'lerinde de Jeofizik Müh. Bölümleri vardır.
KAMU KURUMLARINDA JEOMAĞNETİK VE PALEOMAĞNETİK ÇALIŞMALAR
Maden Tetkik Ve Arama Genel Müdürlüğü
MTA Genel Müdürlüğü, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’na bağlı
bir araştırma kuruluşudur. 22 Haziran 1935 tarihinde yürürlüğe giren 2804
sayılı kanunla “Maden Tetkik Arama Enstitüsü” olarak kurulmuştur. Türkiye’de
ekonomik amaçlı ilk jeofizik çalışmalar MTA’nın kurulmasından 3 yıl sonra,
yani 1938 yılında manyetik ve elektrik yöntemlerin uygulanmasıyla başlamıştır
(Bu dönemlere bir örnek olarak Ceccatty, 1936'ya bakılabilir). O yıllarda
jeofizik yöntemlere yeterince önem verilmemesi ve ekipman yetersizliği
nedeniyle jeofiziğin MTA içindeki gelişmesi yavaş olmuştur. İlk kullanılan
manyetik ve elektrik yöntemlerin yanı sıra 1947 yılında gravimetre ve sismik
aletlerin alınmasıyla MTA, petrol aramalarında jeofizik yöntemleri uygulamaya
başlamıştır.
1976 yılında MTA içinde daire başkanlığı olan jeofizik, güçlü
teknik kadrosuyla 194 personelli bir Jeofizik Etütleri Dairesi Başkanlığına
dönüşmüştür.
a- Manyetik Etütler
Havada, karada ve denizde manyetik etütleri başlatan ilk kuruluştur.
Radyoaktif mineraller, demir, petrol, bakır, krom, kurşun, jeotermal yataklarının
saptanmasında kıyı ötesi etütlerinde manyetik ve radyometrik yöntemler
başarı ile uygulanır.
b- Havadan Prospeksiyon Etütleri
MTA’da havadan maden aramaları 1958 yılında başlamıştır. Süreç
içerisinde çeşitli radyoaktif mineraller ve demir aramaları yapılmıştır.
Bu arada Türkiye’nin Rejiyonal Havadan Manyetik Etütleri tamamlanmıştır.
Günümüzde çeşitli nedenlerle MTA sahip olduğu Cessna 402-B tipindeki uçağını
satmıştır.
Türkiye Petrollari Anonim Ortaklığı
Maden Tetkik ve Arama Enstitüsü (MTA) tarafından Türkiye’de petrol
potansiyelinin ortaya çıkarılması sonucunda, bu potansiyelin hızla değerlendirilip,
yurt ekonomisine katkıda bulunması amacıyla 1954 yılında 6326 sayılı Petrol
kanunu çıkarılmış ve yine aynı tarihte 6327 sayılı kanunla 150 milyon TL.
sermayeli Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı kurulmuştur.
6327 sayılı kanunla kurulan TPAO’nun görevleri şu şekilde belirleniyordu;
“Petrol kanunu hükümleri çerçevesinde Türkiye’de petrol rezervlerini aramak,
gereğinde petrol ürünlerinin alım - satım ve taşınmasını gerçekleştirmek,
bu amaca yönelik olarak her türlü ticari ilişkilere girişmek, bu faaliyetlere
ilişkin çeşitli şirketler kurmak, Türkiye’de ve Dünyada kurulmuş bu türlü
şirketlerle gereğinde anlaşmalar yapmak.
TPAO’da hidrokarbon (petrol ve doğalgaz) aranmasında “Jeofizik
Yöntemler” etkin bir şekilde kullanılmaktadır. Jeofizik yöntemler olarak
önem sırasının büyüklüğüne göre:
1- SİSMİK (Yansıma Sismiği)
2- GRAVİTE ve MANYETİK
3- REZİSTİVİTE (Elektrik)
şeklinde sıralanabilir.
Deprem Araştırma Dairesi Başkanlığı
Bayındırlık ve İskan Bakanlığı Afet İşleri Genel Müdürlüğü’ne
bağlı olan Deprem Araştırma Dairesi 7269-1051 sayılı “Umumi Hayata Müessir
Afetler Dolayısıyla Alınacak Tedbirlerle yapılacak Yardımlara Dair Kanun”un
5. Maddesi gereği 1970 yılında Bakan onayı ile doğrudan Bakanlık Katına
bağlı bir birim olarak “Afet Araştırma Enstitüsü Genel Direktörlüğü” adı
ile kuruldu. Bir yıl sonra, 1971’de yine Bakan onayı ile “Deprem Araştırma
Enstitüsü” haline dönüştürüldü. Bakanlık çapında yapılan düzenleme sonucunda
da 28.02.1982 tarihinde “Deprem Araştırma Dairesi Başkanlığı” haline dönüştürülüp
“Teknik Araştırma ve Uygulama Genel Müdürlüğü”ne bağlanmıştır. Ancak 1989
yılında yapılan son bir düzenleme ile “Deprem Araştırma Dairesi Başkanlığı”
ortak çalışmalarındaki yoğunluk ve işlevlerini yerine getirebilmede kolaylık
sağlayacağı savı ile “Afet İşleri Genel Müdürlüğü”ne bağlandı.
“Ülkemizde meydana gelecek depremlerden yurttaşların can ve malı
ile milli servetlerin korunması amacıyla ülke ölçeğinde alınması gereken
önlemleri araştırmak,bu konudaki temel gereksinimlerle hedef ve politikaları
belirlemek, bilimsel, teknik ve yönetimsel çalışmaların eşgüdümünü sağlamak,
ortak hedeflere yöneltmek ve desteklemek, araştırma sonuçlarını yasa, yönetmelik,
tüzük, talimat veya eğitim yolu ile uygulamaya aktarmak ve uygulamayı denetlemek”
Deprem Araştırma Dairesi Başkanlığı’nın (DAD) ana hedefidir ve bu hedef
7269-1051 sayılı yasanın 5. maddesinde belirtilmiştir (Deprem Araştırma
Dairesi, 1995).
a) Depremlerin Önceden Belirlenmesi
Ülkemizi aktif deprem bölgelerinde ne tür deprem habercilerinin gözlendiğini
belirlemek ve bunları sistematik olarak izlemek, sonuçlarını yorumlamak
,deprem tahmini ile halka haber vermenin oluşturacağı sosyal ve ekonomik
sorunları incelemek için Adapazarı - Bolu yöresinde çok disiplinli çalışmalar1986
yılından bu yana yürütülmektedir. Bir protokol gereği Almanya’nın çeşitli
üniversiteleri ile ortaklaşa yürütülen bu araştırmaya zaman zaman Türkiye
Üniversiteleri de katılmışlardır (Iuşıkara, 1984). Her üniversite ve kamu
kurumuna açık olan bu çalışmalar yörede 10 sismoloji istasyonu, 5 tilt
istasyonu, 3 jeodetik ağ, 25 noktalı magnetik ve gravimetrik ölçüm şebekesi,
3 tellürik alan ölçüm istasyonu, 7 istasyonlu aktif sismik deney şebekesi,
yeraltı ve kaplıca sularının kimyasal bileşimleri ile ardaon gazı içeriği
ölçüm noktaları ile devam etmektedir. Ayrıca bu projenin bir alt bileşeni
olan READINESS kapsamında Bolu-Erbaa arasında kurulan 5 istasyonun verileri
de uydu aracılığı ile anında postdam (GFZ) ve Ankara’ya iletilmektedir.
ÖZEL SEKTÖR JEOFİZİĞİ
Başlangıcı 1970'lere uzansa da sistemli olarak 1980'lerden sonra özel jeofizik şirketlerinin sayısında belirgin bir artış vardır. 1998 verilerine göre TMMOB Jeofizik Mühendisleri Odası'na tescilli 80 adet özel jeofizik şirketi ekonomik amaçlı özel jeofizik çalışmalar (su, zemin etüdleri, çevre sorunları, deprem riskleri, maden etüdleri vb.) yapmaktadırlar (Jeofizik Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi, 1996). Maden etüdleri ve metal atıklarının yerlerinin saptanması konusunda Mağnetik yöntemler özel sektörce kullanılmaktadır.
MESLEKİ ÖRGÜTLENME
Ülkenin tek Jeofizik birliği olan TMMOB Jeofizik Mühendisleri Odası
1986'da Türk Mühendis ve Mimarlar Odaları Birliği (TMMOB)'nin bir üyesi
olarak kurulmuştur. Oda, 1961'de kurulmuş olan Türkiye Jeofizik Birliği'nin
bilimsel ve teknik birikimini üzerine almıştır. TMMOB Jeofizik Mühendisleri
Odası, 13 Jeofizik Kurultayı ve Sergisini (son 6 tanesi uluslararası düzeyde
olmak üzere) organize etmiştir. Jeofizik Kurultayları yanında oda,
TMMOB Petrol Mühendisleri Odası ve Türkiye Petrol Jeologları Derneği ile
birlikte iki yılda bir "Petrol Kongresi ve Sergisi"nin yapılmasını sağlamaktadır.
Oda, (o zamanki adıyla Jeofizik Birliği), ayrıca 1980 yılında EAEG (Avrupa
Arama Jeofizikçileri Birliği)'nin 42. toplantısı ve sergisini İstanbul'da
organize etmiştir.
Oda, iki periyodik yayına sahiptir; hem Türkçe, hem İngilizce makalelerin
yayınlanabildiği Türkçe ve İngilizce özetlerin yer aldığı yılda iki kez
çıkan teknik bir bülten olan "JEOFİZİK" ve yılda dört kez Türkçe olarak
yayınlanan "JEOFİZİK BÜLTENİ" . Oda, ayrıca zaman zaman Türkiye'deki Jeofizik
eğitiminin ve Jeofizik biliminin gelişimine yardımcı olmak amacıyla kitaplar
yayınlar. (örneğin: Türkiye'nin Deprem Tehlikesi, Spektral Analiz ve Jeofizik
Uygulamaları, Sismik Yöntemler ve Yorumlamaya Giriş vb....)
6235 sayılı Türk Mimar ve Mühendis Odaları Birliği Yasasına dayanılarak
kurulan bir organizasyon olan TMMOB Jeofizik Mühendisleri Odası hükümet
nezdinde mesleği temsil eder ve üyeleri ile ilgili yasal kazanımları arttırmak
ödevidir. TMMOB Jeofizik Mühendisleri Odası, EAEG'nin (Avrupa Arama Jeofizikçileri
Birliği) ilk ortak üyesi (Corporate member)'dir ve EAGE (Avrupa Yerbilimcileri
ve Mühendisleri Birliği)'nin üyesi (affiliate member)'dir. Her iki birliğin
kurumlarında temsilcilere sahiptir. Ayrıca birçok Doğu Avrupa (Balkan)
ve Türki
Cumhuriyetler'de Jeofizikçilerle yakın ilişkiler kurulmuştur. Odanın
girişimi ve Yunanistan, Polonya, Slovanya, Bulgaristan, Romanya ve Yeni
Yugoslavya Jeofizik örgütlerinin katılımıyla "Balkan Jeofizik Birliği"
kurulmuştur (Jeofizik Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi, 1996).
Oda, Jeomağnetizma ve Paleomağnetizma konusuna gerek “Jeofizik”
Dergisinde makalelerin yayınlanması ve gerekse düzenlediği Kurultay ve
Uluslararası Kongrelerde bu konudaki çalışmaların sunulması, tartışılması
yönünde katkı koymuştur.
Kaynaklar:
1) Özçep, F. and Orbay, N., 1997, History of the Geophysical Sciences in İstanbul (Turkey) since 1600, in GEOMAGNETISM AND AERONOMY : With special historical case studies (Ed. W. Schroder), Science Edition, Comm. History IAGA/History Commision DGG, ISSN:0179-5658, 111-122.
2) Özdoğan, İ., Işıkara, A.M., Orbay, N., Düzgit,
Z., 1988, Arzmağnetizması: İlkeler ve Uygulamalar, İ.Ü. Yayınları.
3) Sipahioğlu, O.N., 1952, Türkiye'de Jeomagnetizm Çalışmaları.
4) Sezgin, C., 1999, Dünya'da ve Türkiye'de
Jeomağnetizma Çalışmaları, İ.Ü. Jeofizik Müh. Böl., Bitirme Projesi, İstanbul.
|
http://www.mpae.gwdg.de/EGS/egsga/denhaag99/se_paleo.htm
|