İ.Ü.Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi
No: 23-24 (Ekim 2000-Mart 2001)
TANZİMAT’TAN CUMHURİYET’E HABERLEŞME: MÜLTEZİMLERDEN
KONSORSİYUMLARA
GİRİŞ
Haberleşme, toplumların ekonomik, teknolojik ve sosyal kalkınmasında önemli bir altyapıyı oluşturmaktadır. Tüm toplumların gelişmişlik düzeyleri, oluşturdukları kurumlarla ve bunların işleyişi ile belirlenir. Haberleşmeye yönelik oluşturulan kurumlar da tarih boyunca bir gelişim göstererek bugünkü düzeyine ulaşmıştır.
Bu süreçte telekomünikasyon hizmetleri, posta hizmetleriyle bütünleşmiş bir biçimde doğal tekel olarak verilirken, günümüzde bu hizmetler posta hizmetlerinden ayrılmıştır. Telekomünikasyon sektörü dört alt grupta ele alınmaktadır: a) Telekomünikasyon cihazları üretimi, b) Temel telekomünikasyon hizmetleri, c) Katma değerli hizmetler[1] (videoteks, on-line data bankası hizmetleri, elektronik posta, çağrı cihazı, mobil telefon gibi), d) Radyo ve TV program yayım ve iletim hizmetleri bu dört grubu oluşturmaktadır.
Bu çalışmada ülkemizdeki haberleşme kurumlarının, temel amaçlar bağlamında tarihsel gelişimi ortaya konacaktır. Daha sonra Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında devlet tarafından başlatılan ve ulusal çıkarların önceliklendirildiği telekomünikasyon alanının, 1990’dan sonra katma değerli hizmetler ve özellikle de mobil telefon hizmetlerinin konsorsiyumlara bırakılmasının sonuçları üzerinde durulacaktır.
İLETİŞİM KURUMLARININ TARİHSEL GELİŞİMİ
Geçmiş dönemlerde postalar, sadece devlet haberleşmesini gerçekleştirirken idari ve askeri amaçlar üstlenmişlerdi. Her tarafa yayılan haber iletimini sağlamak için gerekli at ve adamı, parasal olanakları devlet sağlıyordu. Bu sistem, Ahamenid soyunun egemen olduğu Persler’de M.Ö. 5. yüzyıldan itibaren kurulup geliştirilmiştir. Persler’den sonra da bu haberleşme geleneği Roma ve Bizans, öte yandan Müslüman Devletler tarafından benimsenip geliştirildi[2]. Eski dönemlerdeki haberleşme kurumlarının örgüt yapıları ve düzenli çalışmaları, devletlerin büyüklüğü ile de doğru orantılı olmuştur. Bunun en önemli nedeni, haberleşmeye daha çok iyi örgütlenmiş ve geniş topraklara sahip olan devletlerde gereksinim duyulmuş olmasıdır. Diğer bir neden de, eski dönem postalarının yalnız devlet haberleşmesini üstlenmiş olmasıdır.
Türk devletlerinde de haber iletim sistemi, devlet haberleşme sistemi olarak kurulmuş ve işletilmiştir. Ortaçağ devletlerinde de devlet haberleşmesini gerçekleştirmek için eski Türk devletlerinde olduğu gibi ulaklar kullanılmıştır. Türklerin atlı haberleşme görevlisi için kullandıkları “ulak” sözcüğü Türk postacılığının en eski deyimidir. Osmanlı Devleti de yeni toprakları egemenliği altına alarak genişlemeye başladığında, haberleşme kurumuna gereksinim duymuş ve ulakları kullanmıştır. Osmanlı haberleşme kurumu, Lütfi Paşa’nın (1539-1541) sadaretine kadar düzenli bir örgütlemeden uzak ve halk üzerinde bir zulüm sebebi, büyük bir yük halinde varlığını koruduktan sonra Lütfi Paşa tarafından ülke çapında menzilhaneler yapılarak “Ulak-Menzilhane” adıyla bir örgüt oluşturulmuştur. Osmanlı haberleşme kurumunun ilk dönemini oluşturan “ulak-menzilhane” kurumu, haberleşme hizmetlerinin sadece devlet için yapıldığı dönemi yansıtır. Daha sonra genel olarak ulak yanında Tatar ismiyle anılacak olan bu görevliler, I. Abdülhamit (1774-1789) döneminde “Tataran Ocağı” adı altında örgütlenmiş ve devlet haberleşmesini sağlamıştır. Haberleşme hizmetlerinden halkın da devlet güvencesinde yararlandırıldığı dönem ise 1840’da kurulan Posta Nezareti (Posta İdaresi)’nin kuruluşuyla başlamış ve Osmanlı İmparatorluğu’nun sonuna kadar sürmüştür[3].
Tanzimat Dönemi: Posta Hizmetlerinde İltizam
Yöntemi
Dünya postalarında değişik tarihlerden başlamak üzere haberleşme örgütü, devletler tarafından ve tekel altında işletilmiştir. Osmanlı İmparatorluğu’nda ise Posta Nezareti kurulana kadar haberleşme örgütü yalnızca devlet hizmetleri için ve devlet tarafından çalıştırılmıştır. Posta Nezareti’nin oluşturulmasında temel amaç, devlet haberleşmesi ile birlikte halkın da haberleşmesinin sağlanması idi. Bu kurumun tekel altında çalışmasını, hizmetin gereği ve dönemin postacılık anlayışına uygunluğu açısından normal karşılamak gerekir. Bununla birlikte bu tekel hemen gerçekleştirilememiştir[4].
1840’dan önceki dönemde “Ulak-Menzilhane” kurumu yalnızca devlet
hizmetlerini görüyordu. Halk
bu kurumun hizmetlerinden faydalanamıyordu. Halkın ve tüccarın haberleşme
gereksinimini düzensiz bir şekilde de olsa yerine getirmeye çalışan bir meslek
grubu vardı. Bunlar kiracı, katırcı, emanetçilerle eski tatarlardı. Ücreti
karşlığında mektup ve postanın çalışma alanına giren posta maddelerinin taşınma
işi, bunlar tarafından görülüyordu.
Posta Nezaret’i kurulurken devletin çeşitli
beklentileri vardı. Bu örgüt ile haberleşme hizmetine fesatın karışması
önlenecek, ticaret geliştirilecek, devletin posta masrafı düşecek ve gelir temin
edilecekti. Bu beklentilerin gerçekleşebilmesi için postaların tekel altında
çalıştırılması doğal sonuçtu. Fakat Birinci Posta Nizamnamesi’nde bu husus
gözden kaçmış ve tekelle ilgili bir hüküm getirilememişti. Bu durumdan
faydalanan kiracı, katırcı, emanetçi ve tatarlar da posta hizmetlerini yapmaya
devam ederek, bu hizmetleri kişisel çıkarlarına yönlendirmeye başlamışlardır.
Yasadaki bu açıklık kısa sürede Posta İdaresi’nin dikkatini çekti. Gerekli idari
düzenleme yapılarak 24 Ocak 1841’de posta tekeli sağlama yönünde bütün gruplarla
mücadele başladı. Bu düzenlemenin nedeni de posta taşıma hakkının Posta
Nezareti’ne ait olması ve başkalarının bu göreve talip olmaları, hem gelir
kaybına yol açacağı hem de yolsuzlukların olabileceği düşüncesi idi[5]. Yapılan bu
düzenleme ile insan ve yük taşımacılığı amacıyla kurulan, örneğin
İstanbul-Edirne Posta Arabaları ya da Osmanlı limanları arasında çalışan bazı
vapur şirketlerinin mektup ve emanet taşıma girişimleri de
önlenmiştir.
Osmanlılar, telgraf haberleşmesi ile ilk kez 1839’da tanışmışlardır. Ancak hatların kurulması uzun yıllar almış, bu konuda Fransız mühendisler görevlendirilmiş ve 1855’te Telgraf Nezareti kurulmuştur. 1871’de ise Posta ve Telgraf Nezaretleri birleştirilerek Posta ve Telgraf Nezareti oluşturulmuştur.
Osmanlılar’da Tanzimat öncesi dönemde sıkça yapılan bir uygulama olan iltizam yöntemi[6] Posta Nezareti’nin idaresinde de söz konusu oldu. Bu dönemde posta hizmetleri diğer ülkelerin çoğunda hükümetlerin tekelinde görülmekte idi. Ancak bazı ülkelerde Osmanlılar’da olduğu gibi özel yönetimlere de bırakılarak iltizam şeklinde işletilmekte idi. Osmanlı Devleti de Posta Nezareti’ni diğer bazı işletmelerde olduğu gibi toplu gelire kavuşmak amacıyla İsmail Paşa adındaki şahısa 1852 yılında iltizama vermiştir. Bu dönem 1852-1856 yılları arasında yaklaşık 4,5 yıl sürmüştür. O sıralar pek çok hizmet iltizam yolu ile yapılırken, bu uygulama posta için verimli olmamış, hazine büyük kayıplara uğramıştır. Mültezimler, daima ticari kaygıyla kendi çıkarlarını düşünmüşler, az giderle çok gelir sağlamayı arzulamışlardır. Özellikle devletin önemli işlerinin yabancı ellere verilmesinin son derece güvenlikten yoksun olduğu anlaşılmıştır. Mültezim yetkilerini kötüye kullanmış, uygunsuz durumlar ortaya çıkmıştır[7]. Posta mültezimi İsmail Paşa, iltizam sonunda bazı uygunsuz davranışları dolayısıyla suçlu görülmüş ve yapılan muhakemesi sonunda Bolu’ya sürülmüştür[8].
Bütün bu sonuçlar Osmanlı yönetimince denenerek anlaşıldığından, belgelerle birlikte bir raporda belirtilerek iltizam idaresine son verilmiş ve posta alanında devlet tekelinin varlığı korunmuştur.
Osmanlı Devleti, posta alanında devlet tekeline engel olan yabancı postalarla mücadeleye Kırım Savaşı (1856) sırasında başlamış ve Lozan Anlaşmasıyla da tamamen ortadan kaldırmıştır.
Posta ve Telgraf Nezareti, 1909 yılına kadar sürmüştür. Bu tarihte Genel Müdürlük haline
getirilmiştir. 1911’de PTT Bakanlığı, 1913 yılında da “Posta Telgraf ve Telefon
İşletmesi Umum Müdürlüğü” adını alarak İçişleri Bakanlığı’na
bağlanmıştır.
23 Mayıs 1909 yılında manuel telefon santralı İstanbul’da hizmete
girmiştir. 6 Mayıs 1911’de İstanbul ve çevresinin telefon imtiyazı 30 yıl süreli
Herbert Lows Webb’e verilmiştir. Webb, İstanbul Telefon Anonim Şirketi adıyla
bir şirket kurmuştur. Hükümet, Birinci Dünya Savaşı sırasında 14 Mart 1915’de şirkete el koymuştur.
Bundan sonra da şirkette çalışan yabancı memurlar, İstanbul’u terketmişlerdir.
Şirket, 1919’a kadar beş Türk mühendis ve 15-20 kadar fen memuru ile faaliyetini
sürdürmüştür. 28 Ağustos 1919’da adı geçen şirket, tekrar eski sahiplerince
yönetilmeye başlanmıştır[9].
Cumhuriyet Dönemi
16 Mart 1920’de İstanbul’un işgal edilmesi ve işgalcilerin
telgrafhanelere girmesiyle Ankara Hükümeti haberleşme işini almak zorunda
kalmıştır. Önce doğrudan Mustafa Kemal’e bağlı olarak kurulan Posta ve Telgraf
Bürosu, TBMM açılınca İçişleri Bakanlığı’na bağlanmıştır. Daha sonra telgraf ve
posta hizmetleri, bu büronun genel müdürlük şeklinde örgütlenmesiyle Lozan
Antlaşması’na kadar yürütülmüştür.
Osmanlı Devleti’nde haber iletme hizmeti, Reuter, Havas gibi yabancı ajanslar tarafından yapılmaktaydı. 11 Mayıs 1911’de hükümet tarafından yetkilendirilen Osmanlı Ajansı da aslında yabancı bir ajansdı. Ülkeyle ilgisi sadece isminden ibaretti. Birinci Dünya Savaşı’na kadar çalışan bu ajansın yerini Milli Ajans almış, Milli Ajans’ın çalışmaları da daha sonra durdurulmuştur. Bu durumdan Havas ve Reuter yararlanmış ve itilaf devletleri tarafından 27 Mayıs 1919 tarihinde Türkiye-Havas-Reuter Ajansı kurulmuştur[10].
Anadolu’da yürütülen ulusal hareket ve Ankara yönetimi ile ilgili haberlerin ülke içine ve dışına bir yabancı ajans tarafından yayılması, gerçeklerin saptırılmasına yol açmıştır. Üçüncü Ordu Müfettişi ve Padişah’ın Fahri Yaveri Mustafa Kemal, Türkiye-Havas-Reuter Ajansı’nın yaydığı haber ile gazetelerin yayını arasındaki çelişki üzerine Sadrazamlık Makamı’na yazdığı yazısında “ajansın gerçeği saptırmak konusunda kendini yetkili görme cüretini” soruşturulmaya değer görmüş ve “milli vicdanı temsil etmeyen haberlerin endişe ve tepkiye yol açabileceğini” belirtmiştir[11].
Mustafa Kemal, haberleşmenin ülke bağımsızlığını ve milli birliği
sağlamadaki önemi üzerinde durmuş, bu alanda yabancıların çalışmasını sakıncalı
görmüş, 20 Nisan 1920’de Anadolu Ajansı’nın resmen kurulduğunu açıklamıştır.
TBMM’den üç gün önce kurulan
ajans, Kurtuluş Savaşı’nın zor günlerinde Anadolu’daki gelişmeleri ülke çapında
ve uluslararası düzeyde duyurmayı amaçlamıştır. Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk
Cemiyeti Temsil Heyeti adına Mustafa Kemal’in yayınladığı kuruluş bildirgesinde,
ajansın temel görevleri iç ve dış haberlerin en doğru şekliyle toplanması ve bu
haberlerin en geniş kitleye aktarılması olarak belirlenmiştir[12]. Bir ulusun
bağımsızlığının kazanılması ve korunması için o ülkedeki haberleşme
hizmetlerinin ne kadar stratejik olduğu ve yabancılara terkedilemeyeceği
gerçeğini de Anadolu Ajansı’nın oluşturulma zorunluluğu ortaya koymaktadır.
Mustafa Kemal, tüm ülkede haberleşme hizmetlerinin
eksiksiz yerine getirilebilmesi için iyi bir haberleşme ağına gerek duymuş ve bu
konuda büyük gayret göstermiştir. TBMM’nin 1 Mart 1923’de üçüncü yasama yılını
açış konuşmasında, telgraf hizmetinde haberleşme şebekesinin onarımına
başlanacağı, batı illerinde 2000 km., doğu illerinde de ihtiyaca göre yeni
hatların yapılacağını belirtmiştir. Aynı şekilde il, ilçe ve bucaklarda posta ve
telgrafhanelerin kurulacağını, yeni sistem makinalarla donatılacağını ve posta
seferlerinin arttırılacağını açıklamıştır. Teknik telgrafçılık öğrenimi amacıyla
Telgraf Yüksek Okulu’nun canlandırılacağını ve uygun illerde dersaneler
açılacağını belirtmiştir[13].
1926 yılında Ankara’da, 1928 yılında İzmir’de, 1931 yılında da
İstanbul’da otomatik telefon santralının kurulması ile şehiriçi otomotik telefon
görüşme imkanı başlatılmıştır. 1929 yılında da Ankara-İstanbul arasında
şehirlerarası manuel telefon görüşmesi sağlanmıştır.
1933 yılında Posta Telgraf ve Telefon (PTT) İşletmesi Genel Müdürlüğü
adıyla Ulaştırma Bakanlığı’na bağlı olarak hizmet vermiştir. 1 Haziran 1936’da
ise haberleşme ile ilgili tüm hizmetler PTT tekeline
bırakılmıştır.
30 Ağustos 1935’de İstanbul Telefon Anonim Şirketi’nin elinde bulunan
bütün tesisatı devlet, Herbert Lows Webb’den satın alarak işletmeye
başlamıştır[14]. Cumhuriyetin ilk
yıllarında haberleşme alanında yabancı uzmanlardan yararlanılmış ve haberleşme
sisteminin geliştirilmesine çalışılmıştır. 1936 yılında çıkartılan 2290 sayılı
kanunla Posta Telgraf ve Telefon İdaresi’nin kurumsal yapısı ve görevleri
tanımlanmıştır.
PTT, 1953’de 6145 sayılı yasa ile İktisadi Devlet Teşekkülü’ne
dönüştürülmüş, 1983’de 120 sayılı KHK ile yapısı, organları, görev ve yetkileri
yeniden belirlenmiş, 1984’de 233 sayılı KHK ile Kamu İktisadi Kuruluşu statüsüne
geçirilmiş ve PTT Genel Müdürlüğü’nün ana statüsü belirlenmiştir[15].
1933 yılından 1994 yılına kadar 61 yıl PTT Genel Müdürlüğü adıyla
faaliyet gösteren kuruluşun hükmi şahsiyeti, 4000 sayılı yasayla 1-5-1995
tarihinden itibaren resmen ve fiilen ortadan kalkarak PTT ismi tarihe
karışmıştır.
Posta İşletmesi Genel Müdürlüğü ve Türk
Telekomünikasyon Anonim Şirketi’nin Kurulması
10-6-1994 tarih ve 4000 sayılı kanun, 4-2-1924 tarih ve 406 sayılı
Telgraf ve Telefon kanununun birinci maddesini değiştirerek posta ve telgraf
hizmetleriyle telekomünikasyon hizmetlerini birbirinden ayırmıştır[16].
4000 sayılı kanunun birinci maddesinde, posta ve telgraf tesis ve
işletmesine ilişkin hizmetlerin, T.C. Posta İşletmesi Genel Müdürlüğü’nce,
telekomünikasyon hizmetlerinin ise Türk Telekomünikasyon Anonim Şirketi
tarafından yürütülmesi hükme bağlanmıştır.
4000 sayılı kanunun gerekçesinde “telekomünikasyon hizmetlerinin posta ve
telgraf hizmetlerinden ayrılarak daha verimli bir şekilde yürütülmesi ve aynı
zamanda finansman kaynağı sağlanmasının amaçlandığı” belirtilmiştir[17]. Telekomünikasyon hizmetlerinin kanun
gerekçesinde belirtildiği gibi “finansman kaynağı sağlamak” ya da başka bir
ifade ile özelleştirilebilmesi amacıyla bu hizmetleri yerine getiren kuruluşun
yüzde 49 hissesinin satılabilmesi ancak bu kuruluşun anonim şirket olarak
örgütlenmesi ile mümkün olmaktadır. Bu nedenle Türk Telekomünikasyon şirketi anonim şirket olarak kurulmuş ve
233 sayılı KHK, Türk Ticaret Kanunu (kuruluş ve tescile ilişkin hükümler hariç)
ve özel hukuk hükümlerine bağlı tutulmuştur.
Yasa ile sermayesinin yüzde 51’i devlete ait diğer bir ifade ile KİT olan
bir şirketin denetimi, TBMM tarafından yapılması gerekirken yasada yapılan
değişiklik ile özel hukukla ilişkilendirilmiştir[18]. Yapılan değişiklik ile TBMM denetimine bağlı
olan bir KİT, ikiye ayrılmış, bir bölümü anonim şirkete dönüştürülmüş, diğer
bölümü de KİT statüsünde bırakılmıştır.
Anayasa Mahkemesi, yasada Türk Telekomünikasyon A.Ş.’nin denetimiyle
ilgili özel bir kural bulunmadığını belirterek, şirket denetiminin 233 sayılı
KHK’nin 39. maddesinde belirtilen kurala bağlı olduğuna dikkat
çekmektedir[19]. Bu maddeye göre teşebbüsler, müesseseler ve
bağlı ortaklıklar, Başbakanlık Yüksek Denetleme Kurulu’nun mali, idari ve teknik
yönden sürekli denetimine tabidir. Denetim raporlarının Başbakanlıkça, TBMM KİT
Komisyonu’na sunulacağı ve böylece Anayasa’nın 165. maddesine göre öngörülen
TBMM adına denetimin gerçekleştirileceği belirtilmiştir.
Türk Ticaret Kanunu esaslarına göre 30 Haziran 1994 tarihinde tescil
edilen ve kısa adıyla “Türk Telekom” olan şirketin amaçları ana sözleşmesinde
belirtilmiştir[20]. Buna göre şirket: Ulusal ekonominin
hedeflerine uygun olarak karlılık ve verimlilik ilkeleri doğrultusunda
telekomünikasyon alanında çalışmak, sermaye birikimine yardım etmek, daha fazla
yatırım kaynağı yaratmak, telekomünikasyon sektöründe yatırım, tesis ve
işletmecilik yapmak, mal ve hizmet pazarlaması, ithalat ve ihracat yürütmek
amacıyla kurulmuştur.
Posta İşletmesi Genel Müdürlüğü’nün amaçları ise, çok yönlü hizmete cevap
verebilecek düzeyde çağın süratine ve verimliliğine ulaşmak, haberleşme
hizmetlerini yurt düzeyine dengeli bir şekilde götürmek ve gelişmiş teknolojiyi
kullanmak, yılların ihmaline uğramış posta hizmetlerine olan talebi yükseltmek,
gelişmiş ülkelerde uygulanan modern posta hizmetlerinin ülkemizde de
uygulamasını gerçekleştirmektir[21].
Haberleşme Hizmetlerinde
Konsorsiyumlar[22] Dönemi
Telefon
Hizmetleri
PTT, ilk olarak 1985’de malzeme ve kablosu kurum tarafından verilmek
üzere telefon şebekesi için ihaleler yapmaya başlamıştır. Kar oranı yüksek
alanların çeşitli sermaye gruplarına verilmesi bu dönemin en önemli özelliğini
oluşturmaktadır. Örneğin Ankara, üç bölgeye ayrılmış ve her bölge farklı
gruplara ihale edilmiştir. Ankara’yı paylaşan şirketler, kazı yapmak gibi karlı
işleri kendileri yapmış ve kablo temin etmiş, kabloların döşenmesi gibi emek
yoğun işleri ise çok düşük ücretlerle işçi çalıştıran taşeron firmalara
yaptırmışlardır. Bu şirketlere 1991-1996
yılları arasında 1996 birim fiyatlarıyla 3,5 trilyon TL. ödenmiştir[23].
Data Hizmetleri
PTT’nin data (veri)
haberleşmesi alanında önemli bir girişimi olan Türkiye Paket Anahtarlamalı Data
(TURPAK) şebekesinin[24] kurulması için 15 Aralık 1988’de Kanada kökenli çok uluslu bir firma olan
Nothern Telecom International Limited Şirketi ile gelir paylaşımına dayalı yedi
yıllık bir sözleşme imzalanmıştır. Sözleşmeye göre şirket, teçhizatlarını ve
yazılımlarını PTT’ye teslim edecek, montajını yapacak ve PTT’den gelir payını
alacaktır. Gelir payı ödemesinin başlangıç tarihi olarak sözleşmeye göre en az
60 abonenin şebekeye bağlandığı Mart 1990 dönemi alınmıştır[25]. Yedi yılın 1996’da tamamlanmasıyla tüm
teçhizat Türk Telekom’a devredilmiştir. Ancak şirket, gelir paylaşım
sözleşmesinin bitiminde bile Türk Telekom’dan büyük boyutlarda gelir elde
etmiştir. Çünkü TURPAK altyapısının iyileştirilme kapsamında Tellabs marka
sayısal veri şebekesi cihazları, Netaş tarafından Türk Telekom’a satılmıştır.
Netaş’ın 1994 yılındaki hisse dağılımına göre yüzde 51’lik hissesi Nothern
Telecom’a aittir. Firmada büyük ölçüde yabancı ortağın teknolojisi
kullanılmaktadır[26]. Burada dikkat edilmesi gereken bir nokta da
yabancı ortakların kendi çıkarları doğrultusunda teknolojik bağımlılığa yol
açmış olmalarıdır.
Bir başka data hizmeti ise TURNET’tir. Bilgi sağlayıcılar ile kullanıcılar arasında bilgisayarlar aracılığı ile data haberleşmesine olanak veren global bir şebeke olan İnternet’e bağlantı sağlamak amacıyla TURNET (Ulusal İnternet Altyapı Ağı) projesi geliştirilmiştir. Bu proje ile ticari kuruluşlara hizmet vermek amaçlanmıştır[27]. Gelir paylaşım esasına dayalı bu sözleşme de Türk Telekom ile Satko ve Sprint Konsorsiyum’u arasında 1-3-1996 tarihinde imzalanmıştır[28].Yedi yıllık sözleşmeye göre Konsorsiyum ilk yıl gelirin yüzde 30’unu alacak, yedi yıl sonunda geliri yüzde 20’ye düşecektir. Satko, Konsorsiyumdan 1997’de ayrılmıştır. Gelir, Amerikan Telekomünikasyon Şirketi Sprint ile Türk Telekom arasında paylaşılmaktadır. Telekomünikasyon sektörünü özelleştirmiş bir çok ülkede başrol oynayan bir şirket olması ve TURNET’te sadece bir yıl içinde tek başına kalması, şirketin tekel olma yeteneğini ve gücünü ortaya koymaktadır. Türk Telekom’un TURNET kapsamında Global-One ile yaptığı sözleşme gereğince, yurt dışı hatları yüzde 70 doluluğa eriştiği zaman, Global-One, hat kapasitesini arttırmakla yükümlü olmasına ve hat kapasitesinin tamamen dolu olmasına rağmen bu yatırım 1998 başında hala yapılmamıştır. Bu durum, uluslararası bir şirket olan Global-one’ın hizmet anlayışına ve Türk Telekom’un çok uluslu şirketler karşısındaki yaptırım gücüne tipik bir örnektir[29].
Kablo TV Hizmetleri
PTT, Kablo TV hizmetleri için ise altı konsorsiyum ile sözleşme imzalamıştır. Özel radyo televizyon yayınlarının çoğalması ile birlikte giderek sıkışık hale gelen frekans spektrumuna Kablo TV hizmeti bir alternatif çözüm olarak sunulmuştur. 1989 yılında başlatılan bu uygulamada abone sayısı 1992’den bu yana on kattan fazla artmıştır. Mevcut dokuz ilde hizmet vermekte olan kablo-TV şebekesine yeni özellikler kazandırmak ve kanal kapasitesini arttırabilmek amacıyla gelir paylaşım esasına dayalı sözleşmeler ilk olarak 1991 yılında imzalanmıştır[30]. 1997 yılının sonunda ise kablo-TV yayınına başlanan dokuz ildeki teknolojinin yenilenmesi için ihaleler yapılmıştır. 1997’de yapılan ihalelerin 1991’deki ihalelerden önemli farkları vardır. Bu ihalelerle, sadece kablo yapımı değil, kablolu TV işletmesi de 10 yıllığına özel şirketlere devredilmiştir. Türk Telekom, artık sadece para tahsil eden ve özel şirketlere payını ödeyen bir aracı haline gelmiştir. Şirketler, kablolu TV’nin her aşamasında söz sahibi olurken, konsorsiyumlarda da medya tekelleri yer almıştır[31].
Uydu Haberleşme Hizmetleri
PTT, uluslararası özel data, teleks ve fax türü hizmetlerin sağlanabilmesi için 18-2-1991 tarihinde ABD’nin resmi uydu haberleşme kurumu olan Comsat firması ile bir anlaşma imzalamıştır. Anlaşma, gelir paylaşım esasına göre yapılmış ve Comsat Dijital Hizmetleri Ticaret A.Ş., gelirin yüzde 60’ını almak koşulu ile PTT hizmet binasına uydu yer istasyonu sistemleri monte etmiştir. Bu sözleşme ile sağlanacak IBS (Intelsat Business Service) hizmeti, İstanbul’da kurulan bir yer istasyonu aracılığı ile Türkiye, Avrupa ve ABD arasında özel ve ticari alanlarda haberleşmeyi gerçekleştirecektir.
TÜRKSAT uyduları üzerinden dağınık birimlere sahip holding, otel, banka gibi özel şirketlere çok küçük çaplı uydu terminalleri aracılığı ile data haberleşmesi sağlayan VSAT (Very Small Aperture Terminal) şebekeleri gelir paylaşım yöntemi ile kurulmuştur. 25-1-1994 tarihinde VSAT ihalesini iki konsorsiyum kazanmıştır. Konsorsiyumlardan biri Koç Unisys, Comsat ve Sumitomo firmalarından oluşmaktadır. Diğer konsorsiyum ise Netaş, Hughes Erba ve Çukurova Holding tarafından oluşmuştur. Birinci konsorsiyum Comsat adıyla ikinci konsorsiyum da kurduğu Verinet firması ile hizmet verecektir. VSAT hizmetinden, 10 yıllık yapılan anlaşmaya göre elde edilecek gelirin yüzde 72,1’i PTT’ye, yüzde 27,9’u da konsorsiyumlara ait olacaktır[32].
Mobil Telefon Hizmetleri
Hareket halindeki abonelere hizmet vermek için GSM (Global System for Mobile Communication) sayısal teknolojiye dayalı, hücresel bir mobil telefon sistemidir. Uluslararası serbest dolaşım, cep boyutlarında hareketli cihazlar, yüksek haberleşme kalitesi ve gizlilik sistemin üstünlüğünü oluşturmaktadır. Bu sistemin Türkiye’de kurulup hizmete verilmesi amacıyla 30-3-1993 tarihinde ihaleye çıkılmıştır. İhaleyi Detecon, Alcatel-Sel, Siemens AG, Teletaş ve Simko’nun oluşturduğu TELSİM Konsorsiyumu ile Ericson, Telekom Finland, Çukurova Grubu, Kavala Grubu, Penta Tekstil A.Ş.’nin oluşturduğu TÜRKCELL Konsorsiyum’u kazanmıştır. Yapılan sözleşmelerde, “yasal düzenlemelerle daha sonra lisansa dönüştürülmek üzere” kaydı yer almış ve sözleşmelerin 15 yıl geçerli olacağı belirtilmiştir. Gelir paylaşım esasına dayanan sözleşmelerde gelirler, tesis ücreti, aylık sabit ücret ve mobil orijinli aramalardaki konuşma ücretine ait gelirler olarak tanımlanmıştır. Burada belirtilen gelirlerden vergiler (KDV+ Haberleşme Vergisi) düşüldükten sonra kalan net tutarın yüzde 32,9’u Türkcell ve Telsim’e, yüzde 67,1’i ise Türk Telekom’a kalacaktır.
Burada dikkat edilmesi gereken diğer bir nokta da ulusal telefon şebekesi orijinli aramalarda her dakika için, bir kontürlük telefon ücretinin, Türk Telekom tarafından konsorsiyumlara ödenmesidir. Yani normal bir telefon abonesi, cep telefonu abonesi olmadığı halde, herhangi bir cep telefonunu aradığı zaman Türk Telekomla birlikte konsorsiyuma da ücret ödemek zorunda bırakılmıştır.
Gelir paylaşım sözleşmelerinde, lisans devri bedeli olarak, firmanın birinci yıl bedelin yüzde 50’sini, ikinci yıl yüzde 25’ini, üçüncü yıl da geri kalanını ödemesi kararlaştırılmıştır. Sözleşme ile Türkiye’de GSM abone sayısı 400.000’e ulaşana kadar lisans devrinin bu iki firma ile sınırlı tutulması, yani başka şirketlere lisans verilmemesi de güvence altına alınmıştır. Gelir paylaşım sözleşmelerinin yapıldığı dönem, GSM sistemi abonelerinin sayısı 1994’de 81.968, 1995’de 332.716 olurken 1996 yılında ise 691.000’e ulaşmıştır[33].
1996 yılında 4161 sayılı yasaya[34] lisans sözleşmeleri ile ilgili bir geçici madde konulmuş; bu geçici altıncı maddenin”...bu sözleşmelerdeki lisans esasına geçişle ilgili hükümler saklı kalmak üzere” hükmü Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmiştir. Mahkeme bu iptale yönelik yürürlüğün durdurulması istemini ise reddetmiştir. Anayasa Mahkemesi Başkanı, bu konuda yaptığı açıklamada bu durumun bir “karar açıklaması” olmadığını, sadece “sonuç bildirme” olduğunu ifade ederek ilgililere bir an önce Anayasa’ya uygunluk denetimi konusunda yararlanıp, gereken çalışmaları yapma olanağı vermek amacıyla sonuç bildirdiklerini belirtmiştir[35]. Bu konuyla ilgili Anayasa Mahkemesi’nin gerekçeli kararı beklenmeden ve Devlet İhale Kanunu’na uygun ihale açılmadan gelir paylaşım sözleşmeleri, 27 Nisan 1998’de lisans sözleşmelerine dönüştürülmüştür. Peşin bir milyar dolara gerçekleştirilen lisans devri sözleşmesine göre, cep telefonlarından elde edilen gelirin yüzde 74’ünü Türkcell ve Telsim, yüzde 15’ini Hazine ve yüzde 11’ini Türk Telekom alacaktır. 25 yıl süre ile geçerli olacak sözleşme ile cep telefonu, özel şirketlere neredeyse tamamen devredilmiş olmaktadır.
1996 yılında cep telefonlarından elde edilen 31 trilyon TL.lik gelirin 20 trilyon 816 milyar lirasını Türk Telekom alırken, 10 trilyon 206 milyar lirasını Türkcell ve Telsim almıştır. Lisans devrinin yapıldığı Nisan 1998’de toplam cep telefonu abonesi 1,5 milyon civarındadır. 1996 yılı rakamları ile 691.000 cep telefonu abonesinden elde edilen gelir, dönemin döviz kuru ile ifade edildiğinde 300 milyon ABD doları olmaktadır. Bu durumda lisans devri yaklaşık 15 aylık gelire karşılık 25 yıllığına devredilmiştir. Oysa aynı dönemde Almanya'da, Mannesman firması Türkiye'de devredilen hakkın 60 katını önermişti[36]. Buradan da anlaşıldığı gibi Türkiye'deki cep telefonu lisans hakkı, Almanya'dakinin 60'ta birine verilmiş olmaktadır. Ayrıca herbiri 500 milyon dolara devredilen lisans haklarının abone ve alt yapısının da hazır olduğu düşünüldüğünde bedelin oldukça düşük tutulduğunu söylemek mümkündür.
GSM'de üçüncü lisans ise 2000 yılında İş Bankası ve Telekom Italia konsorsiyumuna verilmiştir. Lisans bedelinin 2.5 milyar dolar olması, abone ve alt yapısının bulunmaması ve bunların maliyetinin de en az lisans bedeli kadar olabileceği dikkate alındığında aradaki farkın büyüklüğü daha iyi ortaya çıkmaktadır.
Türk Telekom’un, Ulaştırma Bakanlığı ile ilişkisi göz önünde tutulduğunda, lisans ve ruhsatlar konusunda piyasaya giriş ve çıkış koşullarının belirlenmesinde fiilen düzenleyici konumda olduğu söylenebilir. Böyle bir konumda bulunmasına rağmen tekel gücünü kullanamamış, gelirden alacağı pay azaldığı için tüketici rantını konsorsiyumlar lehine kaybetmiştir.
SONUÇ
Haberleşme hizmetlerinde, Tanzimat Dönemi’nin mültezim uygulamaları ile bugünün konsorsiyum uygulamaları arasında bazı ortak paydalar olduğu söylenebilir. Örneğin her iki dönemde de devlet,toplu gelire kavuşmak amacı ile bu hizmetleri özel yönetimlere bırakmıştır. Her iki uygulamada da firma ya da kişiler, toplum yararını gerçekleştirme yerine kişisel çıkarlarını ön planda tutmuştur. Mültezimlerde olduğu gibi konsorsiyumlarda da ticari kaygı ve az giderle çok gelir sağlama düşüncesi egemendir. Mültezim uygulamasında hazine büyük kayıplara uğramış, hizmette verimlilik sağlanamamıştır. Benzer kayıplarla konsorsiyum uygulamalarında da karşılaşılmıştır. Konsorsiyumlara devredilen hizmetlerin değeri doğru saptanamamış, alıcının belirlenmesinde ayrıcalığa yol açılmıştır. Lisans devri gerçekleştirilen GSM konsorsiyumları ile yapılan sözleşmede hazinenin çok büyük kaybı olduğu yukarıdaki örneklerle açıkça ortaya çıkmıştır. Ayrıca gelir paylaşım sözleşmelerinde toplam abone sayısının 400.000’i geçmesi halinde, pazara yeni firmaların gireceği koşulu olmasına rağmen, Türkiye’deki GSM piyasasına, yapılan ihaleye başka firmaların girmesi engellenerek iki konsorsiyumla sınırlandırılması da rekabete engel oluşturmuştur. Bu durum da alıcıların belirlenmesinde ayrıcalık yapıldığına bir örnektir. Konsorsiyum uygulamaları ile tekelciliğin önüne geçildiği şeklindeki gerekçelerin de inandırıcılığı bulunmamaktadır. Çünkü tekelciliğin en açık uygulaması, konsorsiyumlar altında büyük bir işbirliği ile çok uluslu şirketler tarafından yapılmaktadır. Ülkemizdeki cep telefonu hizmetinin pahalılığı bu durumu doğrulamaktadır.
Eğitimde ilerlemek ve bilgi çağının gerisinde kalmamak için yurdun her köşesine ve her vatandaşa ulaşan bir haberleşme altyapısı oluşturmak, ülkemiz için son derece önemlidir. Bu, kamu hizmeti ilkesinin de bir gereğidir. Türk Telekom, konsorsiyumlarla işbirliği sürecinde, bu derecede önemli bir işlevi yerine getiremeyecek bir duruma gelmek üzeredir.
Özelleştirme uygulamaları, devletin ülke ekonomisi üzerindeki denetimini azaltmış, buna karşılık uluslararası sermayeye bağımlılığını arttırmıştır. Bu uygulamalar sonucunda hükümetler, kendilerini iktidara getiren halka karşı değil de, uluslararası sermayeye karşı sorumlu hissetmişlerdir. Çünkü özelleştirme, uluslararası sermaye iktidarını, yerli iktidarlara göre daha güçlü hale getirmektedir. Bir ülkenin ulusal bağımsızlığı ve güvenliği açısından çok önemli olan telekomünikasyon hizmetlerinin, uluslararası konsorsiyumlara bırakılması ile devletin bu alandaki denetimi de uluslararası sermayeye geçmiştir. Bu derecede önemli bir sektörün, devlet eliyle yabancı firmaların egemenliğine bırakılmasının diğer bir sonucu ise teknolojik bağımlılığa da yol açılmış olmasıdır. Özellikle telekomünikasyon cihazları üretiminde önemli paya sahip Netaş ve Teletaş şirketlerinin özelleştirilmeleri sonucu oluşan durum, teknolojik bağımlılığa iyi bir örnektir. Bu iki firma, özelleştirme sonrası teknoloji üretmek yerine, çok uluslu firma tarafından belirlenen küresel politikalar gereği sadece ürün geliştirmeye yöneltilmiştir.
Türkiye’de haberleşme sistemi siyasal iktidarın denetiminden giderek
uzaklaşmaya başlamıştır. Özellikle son yıllarda sıkça görülen konsorsiyum
uygulamaları, uluslararası sermaye ile farklı bir ilişkiye girilmesini de
beraberinde getirmiştir. Haberleşme dün mültezimlerin elindeydi, bugün
konsorsiyumların. Mültezim uygulamalarının olumsuz sonuçları, merkezi denetime
alınma zorunluluğu, Tanzimat döneminde fark edilmiş, bu doğrultuda çeşitli
adımlar atılmıştır. Bu sorun, özellikle Cumhuriyet’in ilk yıllarında Atatürk’ün
başlattığı girişimlerle çözülmeye çalışılmıştır. Ancak, bugünkü konsorsiyum
uygulamaları tüm bu gelişmelere bir tezat teşkil etmektedir. Ne şekilde
uygulanırsa uygulansın en azından mültezim yerli idi. Oysa telekomünikasyon
sektöründeki konsorsiyumlar yabancı firmalardan da oluşabilmekte, bu durum
denetim, politika oluşturma, sermaye ve teknolojik bağımlılık açısından birçok
sakıncaya da yol açmaktadır. Bu türden bir gelişmeyi ise ne imparatorluk ne de
ulus devlet geleneğine sahip ülkelerde görmek pek mümkün
değildir.
* Abant İzzet Baysal
Üniversitesi, İ.İ.B.F., Kamu Yönetimi Bölümü Öğretim
Üyesi.
[1] Katma değerli hizmetler:
Temel hizmeti (abone tarafından gönderilen bilgiyi) biçim, içerik, protokol veya
diğer yönleriyle bir işleme tabi tutan bilgisayar uygulamalarıyla birleştiren
veya aboneye ilave farklı veya yeniden şekillendirilmiş bilgi sunan ya da abone
ile stoklanmış bilgi kaynağı arasında karşılıklı ilişki sağlayan
hizmettir.
[2] Korkmaz ALEMDAR,
Türkiye’de Çağdaş Haberleşmenin Tarihsel Kökenleri, AİTİA Yayın No: 165,
Ankara:1981, s.,21.
[3] Hakkı Dursun YILDIZ,
150 Yılında Tanzimat, Türk Tarih Kurumu Yayını, Ankara: 1992, içinde:
Nesimi YAZICI, “Tanzimat Döneminde Osmanlı Haberleşme Kurumu” ss.,
139-141.
[4] YAZICI, agm.,
s.,175.
[5]
YAZICI,agm.,s.176.
[6] Devletin gelirlerinden
(maden ocağı, tuzla, darphane, gümrük v.b.) birisi üzerindeki hakkını arttırma
usulü ile ve belirli bir süre için bir kimseye ondan aldığı peşin veya taksit
para karşılığı devretmesidir. Hazine, mültezimlerin yaptığı teklifler arasından
en yüksek teklifi yapan mültezime 3-69 yıl arasında değişen bir süre ile bu
hizmeti devrederdi. Bu süre içinde mültezim, devletin sağladığı mali, idari ve
adli kolaylıklardan faydalanarak kanunların çizdiği sınırlar içinde tam bir özel
girişimci gibi hareket ederek arttırmada saptanan miktarı hazineye ödedikten
sonra kalan kısmını kendi şahsi ve meşru karı olarak kazanırdı. Mültezim, bir
şahıs olabileceği gibi bir ortaklık da olabilirdi.( Mustafa YILMAZ ve diğerleri,
Atatürk ve Türkiye Cumhuriyeti Tarihi, Siyasal Kitabevi, Ekim 1998, s.,
75)
[7] Mehmet Ali, “Posta
Mebahisi; Postanın İltizam Devri”, Posta Telgraf Mecmuası, 1331 (Miladi
1915), Sayı:169, Cilt:15,ss., 45-46.
[8] YAZICI, agm.,s., 178,
dipnot.
[9] Altemur KILIÇ, “Manyetolu Telefondan
Cep Telefonuna”, Tarih ve Toplum, Temmuz 1994, Sayı:5, ss.,
55-57.
[10] Korkmaz ALEMDAR, İletişim ve
Tarih, İmge Kitabevi, Ankara, 1996, s.,60.
[11] ATATÜRK’ün TBMM’ni
Açış Konuşmaları, TBMM Kültür
Sanat ve Yayın Kurulu Yayınları No:30, TBMM Basımevi, Ankara: 1987,s., 6.
[12] Bülent VARLIK, “Mütareke
ve Milli Mücadele Basını”, Tanzimattan Cumhuriyete Türkiye Ansiklopedisi,
İletişim Yayınları, 5. Cilt, s.,1205.
[13] ATATÜRK’ün TBMM’yi Açış Konuşmaları, age., s.,98.
[14] Aliye ÖNAL, “Türkiye’de İlk Telefon
Teşkilatı”, Belgelerle Türk Tarihi Dergisi, Dün-Bugün-Yarın, Nisan 2000,
Sayı 39, ss., 47-52.
[15] RG., 9-11-1984, Sayı:
18570.
[16] RG., 18-6-1994, Sayı:
21964.
[17] RG., 28-1-1995, Sayı:
21185.
[18] Anayasa’nın 165.
maddesine göre “sermayesinin yarısından fazlası doğrudan doğruya veya dolaylı
olarak devlete ait olan kamu kuruluş ve ortaklıklarının TBMM’nce denetlenmesi
öngörülmüştür.
[19] Anayasa Mahkemesi’nin
22-12-1994 tarih ve E.1994/70, K.1994/65-3 sayılı kararı. RG.,
24-12-1994,
Sayı:22151.
[20] Türk Telekomünikasyon Anonim Şirketi
Ana sözleşmesi (Md.3), Ticaret Sicil Gazetesi, 1-7-1994, Sayı:3564, Sicil
No: 103633.
[21] Posta İşletmesi Genel Müdürlüğü
Faaliyet Raporu (1995-1996), APK Daire Bşk., s.,5.
[22] Konsorsiyum, genel anlamda bir amaca ulaşmak için
çeşitli kuruluşların geçici olarak işbirliği yapmalarını ifade
etmektedir. (Rona TURANLI Taner İŞGÜDEN, Ekonomi Sözlüğü, Bilim Teknik
Yayınları, İstanbul:1987, s., 188.
[23] Funda BAŞARAN- Önder ÖZDEMİR, Telekomünikasyonda Özelleştirme, KİGEM Yayını, Ankara:l998, s., 100.
[24] Bilgisayar sistemlerine
haberleşme olanağı sağlayan TURPAK, yurt dışı bağlantıları aracılığı ile dünyaya
entegre olmuş biçimde aranılan bilgiye, hangi sistemde saklandığına
bakılmaksızın anında ve kolay erişim sağlamaktadır.
[25] PTT Genel Müdürlüğü,
3-6-1993 tarihli Brifing Raporu, s.,34.
[26] Alkan SOYAK, Teknolojik Gelişme
ve Özelleştirme, Kavram Yayınları, İstanbul: 1996, ss.,
103-107.
[27] Bu projeye kadar Tübitak
ve ODTÜ’nün internet hizmeti için kullandığı TR-NET sistemi akademik ve
araştırma kuruluşlarınca kullanılmaya devam ederken, internet hizmetlerinden
yararlanma olanaklarını genişletmek ve mevcut kapasite sorunlarını çözmek için
başlatılmış bir girişimdir.
[28] Türk Telekom,
Nisan 1996, Sayı: 4, s., 27.
[29] BAŞARAN-ÖZDEMİR,age.,
s., 107.
[30] Ankara ve Adana bölgelerinde,
30-1-1991 tarihinde Hollanda kökenli NKF Kabel, PHILIPS Kommunikations Industrie
A.G. ve STFA Konsorsiyum’u; İstanbul, Ankara ve Konya’da 1-2-1991 tarihinde
SIMKO A.Ş., SIEMENS A.G. ve KATHREIN Konsorsiyum’u; Ankara, Antalya ve
İstanbul’da 3-3-1991 tarihinde TELETAŞ ve ERE A.Ş. Konsorsiyum’u ile sözleşme
imzalanmıştır.
[31] Doğan Medya Grubu, SIEMENS
Konsorsiyumunda yer almış, İnterstar’ın sahibi Rumeli Holding ise birçok ihaleye
doğrudan katılmıştır.(Başaran-Özdemir,age., ss.,100-101)
[32] Türk Telekomünikasyon A.Ş. Faaliyet
Raporu, 1996-1997, ss., 18-21.
[33] Telekomünikasyon
İstatistikleri,1996, s.,241.
[34] RG., 5-8-1996, Mükerrer sayı:
22718.
[35] Milliyet,
24-1-1997.
[36] Cumhuriyet, 17
Haziran 2000,s.,15.