İ.Ü.Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi
No: 23-24 (Ekim 2000-Mart 2001)
MİLLİYETÇİLİK VE MODERNLEŞME İLİŞKİSİ
ÜZERİNE
Arş.Gör.Dr.İnci Özkan KERESTECİOĞLU*
Son yirmi yılda milliyetçilik çalışmalarında
belirgin bir artış gözleniyor. Sosyal bilimcilerin milliyetçiliğe olan ilgisi
kuşkusuz toplumsal gerçekliklerle paralel gidiyor. Milliyetçilik hareketleri
yeni bir milliyetçilik dalgası ile karşı karşıya olduğumuzu ileri sürecek kadar
yoğunlaştı. Üstelik bu durum, belirli bir bölge ile de sınırlı değil. Çok farklı
toplumsal koşullara sahip, farklı coğrafyalar milliyetçilikten kaynaklanan
sorunlar yaşıyor.
Yeni dönem milliyetçilik hareketleri;
kimliklerin tanınması, fundemantalizmin yükselişi ve tabii modernitenin krizi
gibi temalarla birlikte gündeme geliyor. İlk bakışta birbirinden farklı görünen
bu temalar arasında, aslında yakın bir ilişki var. Yaşanan süreci milliyetçilik
değil de etnik ve dinsel alanın siyasallaşması olarak kavramsallaştırırsak, bu
ilişkiyi daha açık görmek mümkün olabilir.
Etnik ve dinsel kimliklerin yani kültürel alanın
siyasallaşması sürecini nasıl değerlendirebiliriz? 1960’ların başlarına kadar
sosyal bilim dünyası bu konuda oldukça net gözüküyordu. Bu kimlikler
pre-moderndi ve o meşhur, “sorunsuz” doğrusal ilerleme içinde modern topluma
asimile olacaklardı. Zihniyet dünyasında rasyonelleşme anlamına gelen
modernleşme süreci ister istemez bu “duygusal” kimliklerin çözülmesine yol
açacaktı. “Ulusal kimlik” rasyonelleşme sürecinde hakim hale gelirken, etnik ve
dini kimlikler bu kimlik içinde eriyecekti. Oysa hepimizin bildiği gibi
gerçekler bu senaryoya uymadı. Dini ve etnik canlanma, dünyanın çok farklı
coğrafyalarında görünürlük kazandı. Bu durum, modernitenin krize girdiğinin en
önemli işaretlerinden sayıldı.
Modernite mantığıyla uyumsuz görünen bu
gelişmelere modernitenin bir ürünü olarak bakmak yeni açılımlar sağlayabilir.
Başka bir deyişle, bu gelişmelere, moderniteye karşı durmak açısından değil de
hakim modernlik yaklaşımlarına eleştirel bir okuma yapmak güdüsünden hareketle
yaklaşmak iki kutuplu, siyah-beyaz değerlendirmelerin çıkmazından kurtulmaya
yardımcı olacaktır.
Modernleşme ve milliyetçilik süreçlerinin
belirginleştiği ve kitleselleştiği 19. yüzyıl Batı Avrupa coğrafyasındaki
gelişmelere bakmak, bugünü kavrama açısından önemli ipuçları
sağlayabilir.
Öncelikle modernleşme ve milliyetçiliğin
birbirleri ile ilişkili süreçler olduğunu belirtmek gerek. Modernleşme ve
milliyetçilik ilişkisi, milliyetçilik çalışmalarında üzerinde durulan konuların
başında geliyor. Hatta bu konudan hareketle milliyetçilik yazınını
sınıflandırmak mümkün. Çok genel olarak iki yaklaşımdan söz edilebilir. Milleti
evrensel bir kategori olarak ele alanlar ve milleti tarihsel yani “modern” bir
olgu olarak değerlendirenler. Bu iki yaklaşımın ayrım noktalarını
dün-bugün-yarın arasında kurdukları ilişkiden hareketle açıklayabiliriz.
Milletin köklerinin hatırlanamayacak kadar eski olduğunu ileri süren ilk
yaklaşım açısından dün; bugünü ve yarını belirleyen özel bir zaman dilimidir.
Millet “dün” varolduğu için bugün de vardır. Milliyetçilik bunu farketmeyi
sağlar; “uyuyan güzeli uyandırır”. Bugünün yeni kuşakları eski etnik temellerle
sınırlandırılmıştır; onun üzerinden yeni bir şey kurabilirler.
Bu yaklaşım milletlerin etni ile olan bağını öne
çıkarır; etni ile millet kategorileri arasındaki ayrım sadece bir nüanstır. [1] Burada, yöntemsel
açıdan, milliyetçi söylemin kendisine çok fazla önem atfedildiğini söylemek
gerekiyor. Milliyetçi söylemin kendisi bir gerçeklik olarak kavranır. Bu oldukça
“içeriden” bir bakıştır, yaklaştığı konuya bir “mesafe”yi içermez. “Mesafe”
sorunu konu milliyetçilik olunca özellikle önem kazanıyor. Milliyetçilik çalışmalarının uzunca bir
dönem milliyetçi ideolojinin hakimiyeti altında gelişmesi bu mesafeyi sağlamanın
ne kadar zor olduğunun bir göstergesi.
Bu çalışmanın da paylaştığı ve milliyetçilik
yazınında, özellikle 1980’lerden itibaren hakim olan, milletin ve
milliyetçiliğin modernliği yaklaşımı açısından ise dün-bugün-yarın ilişkisinde,
öne çıkan bugündür. Geçmiş önemli değildir. Milliyetçiler etnik mirası
kullanmada özgürdür. Etnik geçmiş, bugünün ihtiyaçlarına, endişelerine yanıt
vermek üzere kurgulanır/kullanılır. Bugün, kendi imajında dünü yaratır.
Bu ekol içinde yer alan milliyetçilik
çalışmaları, modernleşmenin çeşitli yönlerini öne çıkartarak, toplumsal
örgütlenmenin “millet” etrafında gerçekleşmesinin maddi koşullarını belirlemeye
çalışırlar. Kimi, milliyetçiliği kitle iletişiminin yaygınlaşması sonucu ortaya
çıkan beklentilerin ifadesi olarak değerlendirirken [2], kimi, sanayi
toplumunun ihtiyaç duyduğu kültürel homojenliği sağlamaya yönelik ideoloji
olarak ele alır. [3] Bir başkası “millet kurgusu”nun
ancak kapitalist yayıncılığın yaygınlaşması ile mümkün olabildiğine dikkati
çeker. [4]
Milliyetçiliğin kendisini nasıl tanımladığı
konusu, sözü edilen çalışmaların ana eksenini oluşturmaktan çok uzak.
Dolayısıyla, milliyetçiliğe oldukça mesafeli bir yaklaşım. Milliyetçiliğin
bağlamını, yani hangi toplumsal koşullarda varolabildiğini gün ışığına çıkarmaya
çalışan – ki buna ihtiyaç olduğu çok açık; milliyeçilik uzunca bir süre
alacakaranlıkta yaşadı – bu perspektif, ister istemez söylemi bir kenara atıyor
ve daha ziyade olgu ile uğraşıyor. Oysa milliyetçiliği anlamanın yolu her iki
düzeyin – söylem ve olgu – birlikte ele alınmasından geçiyor. Milliyetçiliğin
kendini ifade etmesinde kullandığı değerler, dil, varsayımlar ile yaratmış
olduğu toplumsal sonuçlar arasındaki ilişkiyi, daha doğrusu çelişkiyi saptamak,
milliyetçiliğin gücünün – hem insanlara ulaşma, hem iki yüzyıldır dayanıklı ve
gündemde bir söylem olarak kalma anlamında – ve kırılganlığının anlaşılmasında
anahtar.
Milliyetçilik söyleminin, modernleşme sürecine
etkisini kavramak için, milliyetçiliğin hakim/etkin bir ideoloji haline geldiği
19. yüzyıl Batı Avrupa coğrafyasının zihniyet dünyasına nüfuz etmek gerekir. Bu
dönem insanının dünyaya bakışı, özellikle zamanı kavrayışı yani tarih anlayışı
ve gelecek kurgusu, milliyetçilik söylemine ana rengini
verir.
19. yüzyıl Avrupa düşüncesinin en belirgin
özelliği sentezci olmasıdır. Hegel’de en tipik örneğini görebileceğimiz bu
düşüncede, tarih, toplumun yaşamına hükmünü geçiren bağımsız bir değişken olarak
belirir. Geleneksel toplumdaki “yazgı”nın yerini, modernleşen, sanayileşen,
pozitivist 19. yüzyıl toplumunda, tarih alır. Tarih, yazgıyı dünyevileştirmiş,
bilimsel bir kılıfın içine sokmuştur. Bu yolla; geçmiş, şimdi ve gelecek
arasında, dinsel kaynaklara başvurmadan yeniden bir bütünlük sağlanmıştır. [5]
Geleneksel düşüncenin darbelere maruz kalması ve
dokunulmazlığının kaldırılması, Rönesans’tan itibaren başlatılır. Bunu daha
eskilere, paradoksal biçimde Hıristiyan Ortaçağa kadar taşımak da mümkün. [6] 18. ve 19.
yüzyıllar ise daha önceki dönemlerde kısmi kalan darbelerin adeta
kitleselleştiği bir zamandır. Gelenekselliğin her şeyi olduğu gibi sürdürme
anlayışının yerine, sürekli değişim anlayışı geçmektedir. Düzen üreten bir
toplumsal durumdan, her şeyin değişime açık hale geldiği, toplumsal yapının
kırılganlaştığı, düzensizlik üreten bir toplumsal duruma geçiş söz konusudur.
Modernlik “kalıcı olan”ın yıkılışı, geçici olanın kurallaşmasıdır. Ancak düşünce
dünyasındaki, toplumsal muhayyiledeki değişimlerin yavaş işlediğini unutmamak
gerekiyor. 18. ve 19. yüzyılın entellektüel alışkanlıkları alışılmışın dışına
ender olarak çıkar. Arendt’in de belirttiği gibi, yeni olgular eski kavramlarla
açıklanmaya ve anlaşılmaya çalışılmıştır.
“Süreksizliğin”, “değişkenliğin” yaşamın kuralı
haline geldiği bir dönemde, düşüncede süreklilik arayışı vardır ve diyalektik
mantık, tez-antitez-sentez zinciri ile bu arayışa yanıt verir. Düşünce
sisteminde sağlanan bu süreklilikle, toplum adeta değişken dünyanın yarattığı
belirsizliklerden, kopukluklardan, atomlaşmadan kendini korumaya çalışır. Yani
bir anlamda gelenekselliği sürdürür. Milliyetçi söylemin en önemli niteliği de,
gelenekselliği sürdürmesidir. Milletin en eski köklerine inen ve oradan
çıkardığı olayları simgeleştiren, kahramanlaştıran milliyetçilik, geçmişi sadece
geçmiş olarak değil, bugünü ve yarınları haber veren bir dönem olarak kurgular.
Sentezcilik, romantik seçicilik, abartılı ve
kesin ifadeler, tüm bu özellikler milliyetçi söylemi dünyaya net bakan bir
söylem haline getirmektedir: Belirsizliklerin içindeki bireyin önüne tartışmasız
bir harita çıkartır; kararsız toplumsal durumları kararlı durumlarmış gibi
sergiler. Söylemdeki açıkça anlaşılabilirlik, onun halk katında işlemesini
kolaylaştırıcı bir etmendir.
“Yaratmak”, “yapmak”, 19. yüzyıl anlayışına ana
rengini veren fiillerdir. Efsaneleştirilmiş tarih anlayışı, romantizmle bir
arada dönüşüm toplumunun tarih yapmaya, yarını kurmaya yönelik ritüellerine
kaynak oluşturur. Bu bağlamda milliyetçilik, dinsel bir ayin gibi
örgütlenmiştir. Bu ayin, yönetici seçkinler ve halkı bir araya getirir.
Milliyetçilik köprü fonksiyonunu zaman ve mekân içinde olduğu gibi, seçkin ve
kitle arasında da görür.
Milliyetçiliği sadece bir “bağ”, bir “köprü”
gibi tanımlarsak eksik bir tanım olur. Söylemin bağları koparan, köprüleri yıkan
özelliğini de aynı anda akılda tutmak gerekir. “Birleştirici kutsal”ın
değişmesinde, din ve yerel kaynaklı olmaktan çıkmasında milliyetçilik başrolü
oynar. Bu başroldeki repliklerini geleneksel dünyanın “alışılmış”, “benimsenmiş”
dili ile kurarken, aslında geçmişi günün ihtiyaçlarına ve ilerleme fikrine uygun
bir biçimde kurgulamaktadır. Yani milliyetçilik son tahlilde modernleştirici bir
söylemdir.
Bu noktada, milliyetçiliğin modernleşmenin
sağladığı çerçeve olmadan kitlesel ve hakim bir ideoloji haline gelmesinin
olanaksızlığını olduğu kadar, modernleşmenin de milliyetçilik olmadan
yeşermediğini teslim etmek gerekiyor. Modernleşme hiçbir zaman sadece modern
fikirlerle, kurumlarla işleyen bir süreç olmadı. Son iki yüzyıllık deneyimin
bize gösterdiği gibi, modernleşme süreci modern araçlarla aşamadığı
çıkmazlarından geleneksel söylemlerle ve çoğu zaman da milliyetçiliğin
kurgularına, senaryolarına başvurarak çıkmaya çalışır.
Modernleşme ve milliyetçilik arasında mantıksal
olarak zorunlu bir bağ kurmak söz konusu olmasa da, milliyetçiliğin gündemde
olmadığı bir modernleşme tecrübesine tanıklık etmemiş olmamız, modernleşmenin
milliyetçiliği gözardı ederek kavranılamayacağının önemli bir işareti.
Milliyetçiliğe modernleşme perspektifinden bakan
sosyal bilim yazınının vurgusu “milletin modernliği” üzerinedir. Milliyetçiliğin
milleti hakim toplumsal formasyon haline getirme çabasında kitle iletişimi,
kitle kültürü, temel eğitim gibi modernleşme göstergelerinin vazgeçilmezliğini
vurgular. Yani modernlik olmadan milliyetçilik olamayacağının dolayısıyla
milletin tarihsel bir kategori olduğunun altını çizer. Bu yaklaşımlara temel bir
itiraz taşımamakla birlikte, vurguyu modernleşmenin milliyetçiliğe olan
ihtiyacına yapmanın, hem milliyetçiliği hem modernleşmeyi anlama serüvenimize
ufuk açıcı bir etki yapacağını düşünüyoruz.
Bu noktada modernleşmeyi yaşadığı krizlerden
itibaren okumak, milliyetçiliği de bu krizlerde gördüğü işlevden çıkarak
değerlendirmek anlamlı bir çerçeve gibi gözüküyor. Modernleşme süreci ile
beliren kimlik, katılım, nüfuz, meşruiyet krizlerinin çözülme biçiminde
milliyetçiliğin izlerini sürmek mümkün. Kuşkusuz bunların hepsi bir bütün ve
genel bir toplumsal durumu anlatıyor. Sadece geçerken değinelim: Milliyetçilik,
modernleşme sürecinde katılım ve nüfuz arasında yaşanan gerilime formül bulmaya
çalışan bir ideoloji olarak belirir. Bu bağlam, meşruiyet anlayışını dönüştürücü
bir etki yaratır. [7] Biraz açmak
gerekirse, milliyetçilik, kitlelere kolay ulaşan üslubuyla onları harekete
geçirir ve katılım imkânları yaratır. Öte yandan, sanayileşme ile ortaya çıkan
yeni toplumsal sınıfların, grupların katılım ve eşitlik talebini, siyasal sistem
açısından “kabul edilebilir” kılan bir çerçeveye sokar. Siyasal sistemin
hegemonik ideolojisi haline geldiğinde ise bu talepleri yönlendirir,
sınırlandırır. Yani milliyetçiliğe siyasal açıdan iki yönlü bir okuma yapmak
gerekir. Katılım yaratıcı, yönlendirici vasfı ile bu katılımı kontrol altına
alacak mekanizmaları hazırlayıcı vasfı, yani, iktidarın topluma nüfuz etme aracı
olması birlikte değerlendirilmelidir. Bu noktada, milliyetçiliğin demokrasinin
vazgeçilmez, doğal bir parçası olduğu fikrinin de, demokrasi önünde bir engel
yarattığı görüşünün de eksik ve güdük kaldığı açıktır. [8]
Milliyetçilik aslında eşitlik taleplerinin
yoğunlaştığı bir ortamda gündeme gelir. Bir yandan eşitlik taleplerinin yeni
kanalı olurken bir yandan dışlayıcı mantığıyla onun üstünü örter. Eşitlik modernitenin en önemli vaadidir.
Tocqueville’in deyişiyle modern toplumun tutkusudur. Eşitsizlik ise bir
toplumsal gerçeklik olarak kendini, geleneksel toplumun koruyucu, meşrulaştırıcı
kılıfından uzak bir biçimde tüm acımasızlığıyla dayatır. Bir başka nokta ise,
bireye yüklenen değerdir. Oysa modern toplumun tekno-bürokratik örgütlenmesi
bireylerin rolünü azaltma eğilimindedir ve bu ciddi krizlere yol açar. Aron’un
da dediği gibi “birey eşitlik kadar kişilik de ister. Anonim, değiştirilebilir
bir varlık değil, kendisi olmak ister.” [9]
Modern toplumun daveti soyut evrenselliktir;
buna karşılık somut realitesi kişisel, ulusal, dini ya da etnik köklerin ısrarla
sürmesidir. Yani bir yanda rasyonelleşme ve sekülarizasyon öte yanda tutku ve
duygu. Paradoksal biçimde; etno-dini hareketler modernitenin temel bir
istikrarsızlığına işaret edip onu güçlendirirken moderniteye özgü değerlere
dayanan yeni davranış modellerine davet eder--- bireycilik, tanınma ve güvenlik
arayışı. Aslında tüm bu hareketlere, moderniteyi kendi varsayımlarını
gerçekleştirmeye zorlayan gelişmeler olarak bakmak mümkün. Kuşkusuz bu arayışa
cevap verecek olan, etnik-dinsel hareketlerin “milliyetçi” aktörleri değil, bu
hareketler dolayımıyla gündeme gelen talepleri önemseyen, onları modernitenin
sınırlarını ve imkânlarını yeniden tanımlama amacıyla dönüştüren bir siyasetin
temsilcileri olabilir. [10]
* İstanbul Üniversitesi,
Siyasal Bilgiler Fakültesi, Uluslararası İlişkiler Bölümü.
[1] Bu yaklaşımın en tipik
ve verimli yazarı Anthony Smith’dir. Yazarın çok sayıdaki çalışmaları arasında,
özellikle bu konuyu ele aldıkları için bkz. “The Nation, Invented, Imagined,
Reconstructed?” in Marjorie Ringrase and Adam J. Lerner (ed) Re-imagining the
Nation, Open University Press. The Ethnic Origins of Nations, Oxford:
Blackwell, 1986. “The Ethnic
Sources of Nationalism”, Survival, vol.35, no.1, 1993. Ethnicity and
Nationalism, Leiden: E. J.Brill, 1992. “The Origins of Nations”, Ethnic
and Racial Studies, vol.12, no.3, 1989. Ayrıca Türkçeye çevrilmiş çalışması
Milli Kimlik, İstanbul: İletişim Yayınları, 1994. Smith’le benzer
yaklaşımı benimseyen bir başka yazar John Armstrong, Nations Before
Nationalism, Chapel Hill: University of North Carolina Press, 1982 ve Walker
Connor, Ethnonationalism, Princeton University Press, 1994.
[2] Karl Deutsch,
Nationalism and Social Communication, New York,
1953.
[3] Ernest Gellner,
Uluslar ve Ulusçuluk, çev. B.E.Behar ve G.G.Özdoğan, İstanbul: İnsan
Yayınları, 1992.
[4] Benedict Anderson,
Hayali Cemaatler, Milliyetçiliğin Kökenleri ve Yayılması, çev. İskender
Savaşır, İstanbul: Metis Yayınları, 1993.
[5] Modernitenin
gelenekselliği devam ettirdiğinin, başka bir ifadeyle modernliğin
geleneksellikten itibaren kurulduğunun bir işareti olarak değerlendirilebilecek
bu bütünlük arayışını Hannah Arendt’in ünlü makalesi, hayranlık uyandıran bir
çarpıcılıkta anlatır. Bkz. Hannah Arendt, “Gelenek ve Modern Çağ” ve ayrıca
“Tarih Kavramı: Antik ve Modern”, Geçmişle Gelecek Arasında içinde, çev.
B.Sina Şener, İstanbul: İletişim Yayınları, 1996.
[6] Bu tür yaklaşımların
nitelikli bir örneği için bkz. Krishan Kumar, Sanayi Sonrası Toplumdan Post
Modern Topluma Çağdaş Dünyanın Kuramları, çev. Mehmet Küçük, Ankara: Dost
Yayınları, 1999, özellikle 4. bölüm.
[7] Modernleşme sürecinde
yaşanan krizleri çözmede, özellikle meşruiyet krizine verilen yanıtta
milliyetçiliğin işlevine değinen bir yazı için bkz. Edward Shils, “Nation,
Nationality, Nationalism and Civil Society”, Nations and Nationalism,
vol.1, no.1, 1995.
[8] Milliyetçilik ile
demokrasi arasında “olmazsa olmaz” bağ kuran bir yaklaşım için bkz. Dominique
Schnapper, Yurttaşlar
Cemaati, çev. Özlem Okur, İstanbul: Kesit Yayıncılık, 1995.
[9] Raymond Aron, “Les
Désillusions du Progrés”, Paris: Calmonn-Lévy, 1965, s.14’den aktaran Dominique
Schnapper, “The Significance of the Ethnoreligious Field in Nation-building”,
International Journal of Sociology, vol.24, no.2-3, Summer-Fall 1994,
s.72.
[10] Böyle bir siyaset
anlayışının izlerini, daha ziyade kurumsal olmayan, parlamento dışı alanda
faaliyet gösteren ve “bireyin kendini gerçekleştirmesi” perspektifine sahip
“yeni toplumsal hareketler”de bulabiliriz. Feministler ya da yeşillerin
deneyiminde, söz konusu siyasetin üslûbu ve içeriğine ilişkin ipuçlarını
yakalamak mümkündür.