Söyleşi.........................Kağıda YazdırYazdır.... .Yazı hakkındaki düşüncelerinizi bize iletebilirsinizYorumla
Sınıfın yaramaz ve 'inek' kızı

En çok okunan kadın yazarlarımızdan Buket Uzuner ile okul yıllarından, kitaplarından ve hayallerinden konuştuk. Öğrencilik yıllarında sınıfın en yaramaz ama aynı zamanda da en 'inek' öğrencisi olan Uzuner, hâlâ yaramaz bir kız çocuğunu andırıyor. Yazar, çocukken tuttuğu günlükleri şimdi okumaya cesaret bile edemediğini söylüyor...

Yazmaya çocuk yaşta başlayanlardan mısınız? Mesela günlük tutar mıydınız?

Ben, elimde defterlerle gezen bir kız çocuğuydum. Hatta okuma yazma bilmeden önce yazıyormuş gibi davranırdım! Röportaj yapmaya çok heves ederdim. Annemle alışverişe gittiğimde, küçük defteri çıkarıp yazıyormuş gibi yapardım. Satıcılara "Karınız kaç yaşında?", "Karınız mutlu mu?" diye sorardım. Bazen anneme, "Hanım, al bu çocuğu götür, çok ukala." falan derlerdi. Annem onların önünde bana "çok ayıp" der, ama bir yandan da göz kırpar, bana destek olurdu. Günlük tutmak benim için doğal, hatta herkesin yaptığını sandığım bir şeydi. Saklayabildiğim günlüklerim ortaokula kadar gidiyor. Ama şimdi bunları okumaya cesaret edemiyorum; o kadar zıpır şeyler ki! Şimdi oğlum için günce tutuyorum. Şu an 11 yaşında ve o doğduğundan beri yazıyorum. 6 yaşında hangi kahramanları seviyor, hangi oyuncaklarla oynuyor, hangi kelimeyi nasıl söylüyor gibi şeyleri yazıyorum. Çünkü bu ayrıntıları ne fotoğraflar yakalıyor ne de hafızanız tutuyor. Bence herkes günce tutmalı.

'Denizaltıyla dalan ilk kadınlardan biriyim'

Çocukken kendinize ne gibi hedefler belirlemiştiniz?

Denizaltı kaptanı ve astronot olmayı çok istiyordum. Ben dünyanın dışında ne var, çok merak ediyordum. Kendimi roman kahramanlarıyla çok özdeşleştirdiğim için, "Ben de yapabilirim, niye olmasın ki?" diyordum. Zaten sonradan, denizaltıyla dalan ilk kadınlardan birisi oldum. Uzaya henüz gidemedim ama turistik yolculuklar başladığında gideceğime inanıyorum. Çünkü dünyayı dışardan görmeyi istiyorum. Daha çok serüvencilik ve gezgincilik hayallerim vardı benim. Bebeklerle oynamayı severdim ama çabuk sıkılırdım, biraz oğlansı bir kız çocuğuydum. Kız kıza dedikoduları da, oğlanlarla oynamayı da severdim; çünkü orada farklı bir serüven vaat ediliyordu.

Nasıl bir öğrenciydiniz?

Bizim zamanımızda popüler olmak diye bir kavram yoktu. Ama şimdi dönüp bakınca öyle olduğunu görüyorum. Ben tam 'inek' denen bir kızdım ama aynı zamanda çok da yaramazdım. Notlarım yüksekti. 9 aldığımda, neden 10 almadım diye üzülüp ağlardım. Sonra, bunun arkasında ne vardı diye düşündüm ve şöyle bir noktaya vardım: Yaramazlık yapabilmem için çalışkan olmam bana yol açıyordu. Sınıfın en yaramazıydım ama kimse beni disiplin kuruluna vermeyi düşünmüyordu; çünkü derslerim çok iyiydi.

'30 yaşından önce sakın anne olmayın'

Hayatınızda dönüm noktası olarak gördüğünüz bir an var mı?

Bir hayatın içinde o kadar çok hayatlar var ki! Herkes hayatına dikkatle bakarsa çok hayatlar yaşayabildiğini görür. Ben görebilme şansına sahip bir insanım. Mesela yurt dışına gitme kararı için verdiğim mücadele bir dönüm noktası hayatımda. Sonra bilim insanlığını hobiye dönüştürüp tamamen yazmaya karar verdiğim o çok zor an... Sonra anne olmaya karar vermem. Ben 30'uma kadar anne olmayı istemedim. Herkes farklı türde mutlu olabilir. Ben, erken evlenip bir sürü çocuğu olan bir kadın olarak mutlu olmayacaktım. Çünkü anne olduktan sonra insanın kendi istekleri ve duyguları ikinci plânda kalıyor. Dünyanın en sorumsuz annesi bile olsanız, bu böyle oluyor. Annelik büyük bir sorumluluk ve ayağınızı bağlıyor gerçekten. Oğlum doğmadan önce yaptığım gezileri eskisi gibi yapamıyorum. Yapıyorum ama kalbimin ve aklımın bir kısmı burada kalıyor ve bu da beni yıpratıyor. Özellikle hayatta bir amacı olan kızlara "30 yaşından önce anne olmayın'' diyorum. Herkesin kendine ait bir işi ve dünyası olmalı. Seyahatlerde sırtımda çantam, cebimde iki kuruş, trenlerle dünyayı dolaşacağım diye tutturduğumda, bazen dilini bile bilmediğim bir ülkenin tren istasyonlarında, gece yarısı "ne işin var senin burada'' diye sorarken ve "sıcacık evinde olabilirdin, arkadaşlarının kocaları var, kocalarının güvencesi altında oturuyorlar'' diye düşünürken çok yakaladım kendi kendimi. Sonra birdenbire o tablo gözümün önünde belirdi. Ne kadar sıkıcı bir şey! İşte o an, o yalnızlığı ve potansiyel tehlikeyi göze aldım.

'Özel hayat dışında her şeyi merak edin'

Genelde tek başınıza mı geziyorsunuz?

Tek başınıza çıktığınız bir gezide siz kendinizsiniz ve kimseye bir sorumluluğunuz yok o anda. İlerleyen yaşlarda, hayatın içinde o kadar çok rolünüz oluyor ki... Toplum ve sorumluluklar kendinizi ikinci plâna atıyor. O rollerden sıyrılıp tekrar kendiniz olmayı çok özlüyorsunuz. O yüzden yalnız gezmek çok önemli benim için. Herkese bunu da öneriyorum. Aynı günce yazmak gibi. Gezginlik, rahat batmasıdır diyebilirim. Merak etmektir. Gezgin olmak illâ sınırları aşmak anlamına gelmiyor. Keşfetmektir gezginlik; ben öyle düşünüyorum. Keşfedeceğiniz, bir insan olabilir, yaşadığınız şehir olabilir; bazen de kendi kendinizdir. Bütün genç kızları ve delikanlıları keşfetmeye çağırıyorum. Çevrenizi, kendinizi, doğayı ve insanları keşfedin ama ne olur özel hayatlara meraklı olmayın. Başkası kiminle geziyor, ne yapıyor... O keşif değil, daha çok gelişmeyi önleyen, duraksamanıza neden olan bir dedikoduculuk merakı. Onun dışındaki bütün meraklara gençleri davet ediyorum.

Son kitabınız 'Uzun Beyaz Bulut Gelibolu'da anlattığınız hikâye nasıl oluştu?

1996 yılında oğlumu ilkokula, Galatasaray Lisesi'ne yazdırmak istemiştim. Kuralara isim yazdırmak için koridorlardan geçmek gerekiyordu. Geçerken duvarda bir yığın Osmanlı delikanlısının siyah beyaz resimlerini gördüm. Dikkatimi çekti. Doğum ve ölüm tarihlerini hesaplayınca 16-18 yaşları arasında, Çanakkale'de şehit olmuş çocuklar olduklarını gördüm. Onlar için "gönüllü gitti ve şehit oldu" yazmışlardı. Bu beni çok etkiledi. O yaşta ölmeleri kadar, bu çocukların Osmanlıların en iyi okullarında okuyan, varlıklı ailelerden gelen çocuklar olmaları beni etkilemişti. Belirli bir eğitim almış, yetişmiş kitlenin ölmesi her ülke için büyük bir kayıp. O an resimleri gördüğüm zaman, bir aydınlanma oldu. "Bu çocuklar hakikaten orada ölmeseydi, biz bugün burada mı olurduk?'' dedim. O resimlerin önüne öyle bir çakılmışım ki, kura saati bitmiş, beni çağırıyorlardı! Zannederim o sırada ben, bilinçaltımda bu romanı yazmaya başlamıştım. Yazarken, romandaki Ali Osman Bey'in o çocukların kolektif bir sentezi olduğunu düşündüm.

'Bir yazar önce kendini mutlu etmek için yazar'

Kitaplarınızı yazarken genelde nelerden esinleniyorsunuz?

İnsan okumak istediği şeyleri yazıyor. Yazacağınız şey, kendinizin de zevkle okuyacağı bir şey olmalı. Altın kuraldır bu edebiyatta. Bir yazar önce kendini mutlu etmek için yazar. O yüzden benim de kendi sevdiğim yönde şeyler yazmam çok doğal. Ben, şaşırtan, merak ettiren sonları seviyorum. Çok klâsik okur sevmiyorum. Kitabını okuyup, mutlu bir şekilde kapatıp, ay ne güzel oldu diyen okuru sevmiyorum. Çünkü ben de öyle bir okur değilim. Okur, ya bir dakika, ya burada bir şey yanlış oldu, ben mi atladım deyip geri dönsün istiyorum.

Türk yazarlardan kimleri beğenerek okuyorsunuz?

Sevgi Soysal'ı, Ahmet Altan'ı, Murathan Mungan'ı, Atilla İlhan'ı, Cemal Süreyya'yı, Erendüz Atasu'yu severim. Ama bence edebiyatın gelmiş geçmiş en büyük ustası Nâzım Hikmet'tir. Ben ondan Türkiye'nin tarihi ve insanları ile ilgili çok şey öğrendim. Gençlere mutlaka 'Memleketimden İnsan Manzaraları'nı okumalarını öneririm. Bir de Virginia Woolf'un 'Kendine Ait Bir Oda'sını tüm genç kızlara öneriyorum. Herkesin kendine ait bir odası olması gerekir bence. Evinizin içinde kendinize özel bir yer de yaratabilirsiniz. İnsanın kendisiyle yüzleşebileceği, üretebileceği bir yerin olması çok önemli.

"Çocukken annemle alışverişe gittiğimde küçük defteri çıkarıp yazıyormuş gibi yapardım. Satıcılara 'Karınız kaç yaşında?', 'Karınız mutlu mu?' falan diye sorardım. Bazen anneme 'Hanım, al bu çocuğu götür, çok ukala' falan derlerdi."


'Çok fazla iyi biriyim, aslında
şeytan gibi olmak istiyorum'

Hayat felsefeniz nedir?

Bence beğenmesek de kendimizi olduğumuz gibi kabullenmeliyiz. Kendimizle barışık olmamız çok önemli. Ben mesela kendimle barışığım ama hiç uzlaşamıyorum. Yani hep kendimi didiklerim, kavga ederim. Ama kötü huylarımın farkındayım. Barışmak odur işte. Kötü yanlarım var, zayıf yanlarım var. Çok fazla iyiyim, ben nefret ediyorum bundan. Çok fazla iyi olmayı olumlu bir şey olarak görmüyorum. Değişip şeytan gibi olmayı istiyorum. Kalkıp öyle hikâyeler yazmaya çalışıyorum ama olmuyor. Çünkü ben buyum. Kendimizi değiştirmekten öte, kendimizi geliştirmeliyiz. Tabiî ki herkesin kendi hatalarını ve yanlışlarını yapıp, kendi acılarını çekmesi gerekiyor. Ama bunu minimuma indirmek için belki edebiyattan yararlanabiliriz; çünkü bize yol açar diye düşünüyorum.


Buket Uzuner kimdir?


1955 yılında Ankara'da doğan Buket Uzuner, Hacettepe Üniversitesi Biyoloji Bölümü'nden mezun oldu. Bergen Üniversi'tesinde mikrobiyel ekoloji ve sosyoloji, Michigan Üniversitesi'nde toplum sağlığı konularında yüksek lisans yaptı.

1992'de yayımlanan 'Balık İzlerinin Sesi' ile 1993 yılında Yunus Nadi Roman Ödülü'nü kazanan Uzuner, 'Kumral Ada Mavi Tuna' adlı romanı ile de 1998 yılında İÜ İletişim Fakültesi roman ödülüne lâyık görüldü.

Türkiye Cumhuriyeti'nin 75. Kuruluş Yılı kutlamaları kapsamında, Sabah gazetesi tarafından Türk basını, üniversiteleri, meslek kuruluşları ve 87 il valiliklerinden oluşturulan jürinin oylarıyla 'Cumhuriyetin 75 Başarılı Kadınından Biri' olarak ödüllendirildi.

Uzuner bu sene 25. edebiyat yılını kutladı. 'Gümüş Yaz' adlı romanını Kasım 2002'de yayımlayacak olan Uzuner, şubatta 18 saatlik 'İmgeler-Düşler' konulu bir atölye çalışması yapacak.

FİLİZ ŞEREF


Webmaster : iletim@istanbul.edu.tr

Sayfamız 1024*768 Çözünürlükte Hazırlanmıştır
İletim ONline Design © Copyright
2002

® İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi. Tüm Hakları Saklıdır.
Kaptan-ı Derya İbrahim Paşa Sokak 34452 Beyazıt / İstanbul
Tel: 0212 512 52 57 (159)  Faks: 0212 511 35 02