Söyleşi.........................Kağıda YazdırYazdır.... .Yazı hakkındaki düşüncelerinizi bize iletebilirsinizYorumla
Eski gazeteci ve milletvekili Ahmet Tan'la iletişim fakülteleri, medya ve siyaset üzerine söyleştik

'Gazeteci önce adil olmalı'

AHMET TANAhmet Tan: Başbakan Ecevit'in sağlığı ile ilgili yapılan haberlerde başbakanı aşağılayan ifadeler; tırnaklarının kirli olduğu, derisinin pislikten soyulduğu gibi. Medyada yer alan bu tür haberlerle ilgili batılı bir büyükelçi bana şöyle dedi: 'Apo, yattığı hapishanede hastalanmış olsa ve benzer ifadeleri medya onun için kullanmış olsaydı Avrupa o medyayı başınıza yıkardı.

İstanbul'da, 10-12 Ekim 2002 tarihleri arasında yapılan Atlantik Antlaşması Dernekleri (ATA) 48. Genel Kurul Toplantısı dolayısıyla katıldığı oturumdan sonra DSP İstanbul eski milletvekili Ahmet Tan'la Conrad Otel'de görüşme imkânımız oldu. Tan'la, medya, iletişim fakülteleri ve siyaset üzerine uzun uzun konuştuk. 1949 İstanbul doğumlu Ahmet Tan, 1972'de AÜ Siyasal Bilgiler Fakültesi'nden mezun oldu. Mülkiye'yi kazanan ilk 25 öğrenci arasında olduğu için Maliye Bakanlığı'ndan burs aldı. Mezuniyet sonrası başvurduğu devlet memurluğuna ise dünya görüşü dolayısıyla sakıncalı bulunarak alınmadı. Ancak kendi deyişiyle, devlet memurluğu için bile sakıncalı görülen Tan, yıllar sonra Turizm Bakanı olarak, devletin en gizli konularının tartışıldığı MGK toplantılarına katıldı. Gazeteciliğe başlayan Tan, 20 yıllık bir kariyerden sonra, 1995'te yapılan erken genel seçimde DSP'den İstanbul miletvekili seçildi. Kurulan koalisyon hükümetinde Turizm Bakanlığı görevinde bulundu. 1999 yılında yapılan seçimde tekrar aday oldu ve seçildi. Kasım 2002 seçimlerinde aday olmasına rağmen, partisinin meclis dışında kalması dolayısıyla seçilemedi

1995 Nisan seçimleriyle meclise girmeden önce, uzun yıllar gazetecilik yaptınız. Bu mesleğin duayenleriyle, bu mesleğin ilkelerini kendilerine rehber olarak seçmiş gazetecilerle birlikte çalıştınız. 95 seçimleriyle meclise girdiniz ve bugün gazeteci kimliğiniz yanında bir de siyasî kimliğe sahipsiniz. Hem eski bir gazeteci olarak, hem de siyasî olarak, bugün Türk medyasının içinde bulunduğu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Sormuş olduğunuz soruya bir anekdotla cevap vereyim. Bundan yaklaşık 10 yıl önce, ABD'nin o dönemki Türkiye Büyükelçisi ile görev süresinin bitiminde, ABD'ye dönüşünden önce uzunca sohbet etme imkânım olmuştu. Yayımlanmaması kaydıyla gerçekleşen sohbetimizde, bizim medyanın özgürlük anlayışını şöyle değerlendirmişti: "Türkiye'de medya o kadar özgür ki, bu benzer özgürlüğü ABD medyası kullansa, Amerikan demokrasisi bile ayakta zor kalır." Tabiî bu sözleriyle bizim medyanın özgürlük anlayışıyla alay etmişti. Bugün medya özgür değil; bizde medya farklı bir tutum içinde. Özellikle milletvekillerine karşı takınılan tutumlar, yazılıp çizilen her şey eleştirinin ötesinde, adeta milletvekillerini ezmeye yönelik. Milletvekilleri bir anlamda medya tarafından rehin alınmış durumdalar. Medyanın bu tutumu, hem toplumda kötü etki yaratıyor, hem de medya, farkında olmadan bürokrasinin güçlenmesine neden oluyor. Elbette bugün siyasal sistemin işleyişinde aksaklıklar, bozukluklar var; ancak medya öyle bir haber anlayışı oluşturdu ki, bazı milletvekillerinin yaptıklarını büyüterek, bunu tüm milletvekillerine mal ediyor. Bunun yanlış, haksız ve demokrasimizin geleceği açısından son derce tehlikeli olduğunu düşünüyorum.

Özensiz habercilik

Sizin söylediklerinizden şunu anlıyorum: Medyanın bugün geliştirmiş olduğu söylem, siyasal sistemi suçlamaya, siyasal sistemin güvenilirliğini ortadan kaldırmaya yönelik. Yoksa şunu mu anlamalıyız: Medya çeşitli çıkar odaklarıyla geliştirdiği ilişkiler doğrultusunda temsil ettiği grubun çıkarlarını korumak için siyasal sistemi olumsuzlamaya yönelik bir haber dili oluşturdu.

Değil, ancak bugün medyaya bir lâubalilik, özensizlik hakim. Size, yakın dönemde yaşanan bir olaydan, başbakanın sağlığı konusunda yapılan haberlerden örnek vereyim: Yapılan haberlerde başbakanı aşağılayan ifadeler; tırnaklarının kirli olduğu, derisinin pislikten soyulduğu gibi. Medyada yer alan bu tür haberlerle ilgili olarak batılı bir büyükelçi bana şöyle dedi: "Apo, yattığı hapishanede hastalanmış olsa ve benzer ifadeleri medya onun için kullanmış olsaydı Avrupa o medyayı başınıza yıkardı." Ama bunu başbakana bizim medya lâyık gördü. Neden? Başbakanı diri diri gömmek gibi bir misyona yöneldi belli odaklar. İşte burada özensiz habercilikten kaynaklanan bir durum söz konusu. Sonra işte başbakanın hastanede kan testini yaptırmak için...

Başbakan farklı bir isimle hastaneye kayıt yaptırmıştı.

Bakın ne güzel, 'farklı isim' dediniz. 'Farklı isim', 'takma isim' yerine 'sahte isim' kullanıldı. Ulusal basının önde gelen gazetelerinden birinde başlık şöyleydi: 'Başbakana sahte isim'. Başbakanın adını sahte sözcüğü ile yanyana kullandılar. Bunun ne medya etiği açısından, ne de normal sağduyu açısından kabul edilebilir bir yanı var. Niçin sahte sözcüğü kullanılır ki! Bu belki küçük bir örnek, ama anlayış yanlışlığını ortaya koymak açısından önemli. Özellikle gazetelerin birinci sayfaları ve televizyon ana haberleri çok çığırtkan, velveleci. Bu, medyanın güvenilirliğini, kalitesini müthiş sarsıyor. Aynı olayı daha az sıfat kullanarak anlatmak mümkünken, birçok sıfatı peş peşe sıralıyorlar. Haberi okuduğunuz zaman bir yığın lâf kalabalığı... Bu, bir kere dezenformasyon. Bunu medya plânlı programlı mı yaptı; onu bilemeyeceğim. Ama Türk medyasının kolay haberciliğe kaçtığı muhakkak. Bugün Türk insanının günlük sıkıntıları var: Ellerini ceplerine atıyorlar, paraları yok ceplerinde, hayat pahalı vs. Tabiî insanlar arasında en tepedekileri kusurlu görmek, suçlu görmek gibi haklı bir eğilim var. Ama bunu soracağın soruları, talep edeceğin şeyleri ortaya koymak yerine kışkırtacak şekilde aşağılık, komisyoncu olduğunu ilan etmek yanlış olur. Öyle ki şimdi insanlar milletvekillerinden nefret eder hâle geldiler. Seçim öncesi yapılan anketlerde sadece üç partinin barajı geçeceği söyleniyor. Anketlerin hepsinin sahte oluğunu söyleyebilirim size. Sonuçları manipülasyon amaçlı kullanılıyor.

'Basın, bürokratlarla işbirliği yapıyor'

99 seçimlerinde de benzer bir durum yaşanmıştı. 19 Nisan sabahı ortaya çıkan tablo şaşkınlık yaratmıştı.

99 seçimlerinde bir tek Tarhan Erdem Bey'in tutturmuşluğu söz konusu. O da herhalde zırt pırt anket yapmadığı içindir. Ama asıl önemlisi, bu yolla hükümeti, dolayısıyla meclisi baskı altında tutmak ve kendi istekleri doğrultusunda hareket etmeye zorlamak gibi bir amaç güdülmesi. Tabiî milletvekillerini baskı altında tutunca isteklerini yaptıramıyorlar. O zaman kimi öne çıkarıyorlar? İşte bugün mecliste olmayanları, Recep Tayyip Erdoğan'ı, Deniz Baykal'ı. Bu tesadüf değil. Milletvekillerini zaten bu kadar karalarsanız, insanlar milletvekili olmayanlara yönelirler. Bir başka husus da bürokrasinin güçlenmesi; adlî bürokrasi, güvenlik bürokrasisi güçleniyor. Parlamentonun yarattığı boşluk, otorite boşluğu, bürokrasi tarafından dolduruluyor. Basın bürokratlarla işbirliğine yönelmiş durumda. Tabiî bürokrasinin hesap verme sorumluluğu yok, yaptıkları yanlarına kâr kalıyor.

Şunu mu demek istiyorsunuz? Medya, sosyal sorumluluğunu yerine getirmeyi bir yana bırakıp siyasilere yüklenmeye devam ederek, atanmışları destekleyip onların kuvvetlenmesi gibi bir durumu ortaya çıkarıyor.

Evet.

'Siyaset, medya düzelince düzelecek'

Peki, bunun ortaya çıkmasında etken olan, basın ilkelerinden sapma mı? Basın Konseyi fonksiyonlarını yerine getirme açısından sizce yeterli mi?

Yeterli değil tabiî; yaptırımı yok. Türkiye'de kurumları temsil edenler yaptırım olmayınca kolayca yan çizebiliyorlar. Basit bir örnek vereyim: Bugün burada düzenlenen konferans önemli; bir konferans ve konferansın ikinci günü. Oturumda ordu-toplum arasındaki ilişkiler konuşuluyor. Ama bakıyorsunuz ulusal basından hiç kimse yok. İşte siz üniversite gazetesi, TV'si olarak buradasınız. Dün NATO Başkomutanı buradaydı. Cumhurbaşkanı açılışa gelmeseydi belki NATO Başkomutanı'na soru sorarız diye gelirlerdi. Burada çok çeşitli ülkelerden uzmanlar var, çok önemli şeyler söylüyorlar. Gazeteciler balığa çıkan balıkçı gibi davranıyorlar. Günlük bir tane büyük balık avlayıp günü onunla geçiriyorlar. Hele televizyonlar, saatlik yaşıyorlar; özellikle saat başı haber veren kanallar. Temel yanlışlık, yani sizi ilerde bekleyen en büyük yanlışlık bu. Temel sosyal sorunları ele almak yerine tanınmış bir ağızdan alınacak bir lâfla o günü kurtarmak.

Gelecek yıl, ben mesleğe başlayalı 30 yıl olacak. Bu 30 yılın sonunda gördüğüm şu: Siyasetteki düzelmenin medyadaki düzelmeyle başlayacağı. Medya iyi marke etmezse, vatandaşın deyimiyle, yönlendirici, yol gösterici, yapıcı olmazsa uçurum iyice açılacak. Zaten toplumla arası açık. Toplumla bütünleşmeyen medya bütünleşmediği için de, işte 3-3.5 milyon ancak satıyor. Nüfusunun yarısı kadar gazete tirajı olan ülkeler var. Örneğin Japonya'da tiraj 60 milyondur. Bizde niye yok bu tiraj? Herkes okuma yazma biliyor. Türkiye'de cep telefonu kullanıcı sayısı 20 milyon oldu. Her cep telefonu taşıyanın elinde bir de gazete olabilir. Ama yok. Çünkü gazete insanlar için ihtiyaç olmaktan çıktı; haber vermiyor, kanaat empoze ediyor. İngilizce bir lâf var; 'Newspaper must not be newspaper.' Yani gazete görüş kâğıdı olmamalı, haber kâğıdı olmalı. Ama bizde hepsi görüş. Bütün başlıklar bir slogan gibi. Hem vatandaşa saygısızlık yapılıyor, hem de gazetecilik mesleğine. Sonra her şey birbirine girmiş durumda. Halkımızın deyişiyle, tas düşüyor mezhep karışıyor. Önümüzdeki günlerde erken genel seçimler yapılacak. Ancak vatandaşlarımız kararsız. Kararsızlık da, aslında tabloyu iyice karıştıran medyadan kaynaklanıyor. Bu durumda Star'ın patronu bundan istifade ediyor. Şimdi kontrol etmeye çalışıyorlar ama edemiyorlar.

Biliyorsunuz 3984 sayılı yasada yapılan son düzenleme ile iletişim fakültelerine yerel bazda yayın yapma hakkı verildi.

İletişim fakülteleri için çok büyük bir fırsat. Özellikle gelecekte mesleğini medyada yapmayı seçecek olan kurumların öğrencilerinin işe fakülteden başlamaları, pratiklerini geliştirmeleri çok önemli. Ama bu da tabiî üniversitelerin ne kadar imkân sağlayabileceğine bağlı.

Devlet üniversitelerinin bu noktada sıkıntı yaşayacağı muhakkak. Devletin, devlet üniversitelerine bağlı iletişim fakültelerine maddî yardımda bulunup bulunmayacağı belirsiz.

Devlete bağlı olunca zorlaşacak. O zaman da vatandaşın deyimiyle, yine zülfi yare dokunacak haberler yapılmaya başlandığı zaman, -üniversiteler özerk yapıdalar ve malî bağımsızlıkları yok- parayı kesecekler ve düzgün haber yapma konusunda heyecanlarını daha başlamadan kaybedecekler. Ancak bu kötümser yaklaşım bu işe gönül vermeyi, gayret etmeyi engellememeli.

'Medya, iletişim fakülteleri ile ilişkiye girmek istemiyor'

Kısmet olur da yayına başlarsa, iletişim fakülteleri televizyonları sektörle daha olumlu ilişkiler geliştirebilirler mi?

Bireysel bu biraz. Bugün Türkiye'de artist olunur gibi gazeteci olunuyor. Maalesef kurumlar arası kurumsal bir ilişki yok. Yasak savar gibi dar anlamda belki bir staj imkânı tanınıyor öğrencilere. Tek tek, bireysel düzeyde ilişki kurup transfer olma yahut da işe başlama mekanizması var. Medya kesin olarak, iletişim fakülteleri ile ilişkiye yanaşmak istemiyor.

Gelecekte bu işi yapacak genç meslektaş adaylarınıza tavsiyeleriniz.

William Kronkite vardır; adını duydunuz mu bilmiyorum. ABD başkanlığına bile lâyık görülen, bir zamanlar ABD'nin en güvenilir adamı seçilmiş bir anchorman, haber sunucusu. Türkçe karşılığı da hâlâ bulunamadı bu kelimenin. Belki genç gazeteciler, okuyan gazeteci adayları ilk iş olarak anchorman lâfının yerine düzgün bir sözcük bulurlar. TRT'ye program hazırladığım dönemde, Kronkite Türkiye'ye gelmişti, belgesel hazırlıyordu. Ona şu soruyu sordum: "Ne kadar zamandan beri bu meslektesiniz?" "55 yıl TV'de, 7 yıl yazılı basında çalıştım. 3 yıl da radyoculuk yaptım." dedi. "Peki nasıl başardınız bu kadar uzun süre meslekte kalmayı?" diye sordum. Bana gülerek "Evvela ölmeyerek, ölmemek lâzım. Bu mesleği seviyorsan, evvela sağlığına dikkat edeceksin. Uzun yıllar yapmak istiyorsan da sağlıklı olacaksın." Ama bunun dışında çok daha önemli bir şey söyledi: "Hakça davranmak, adil davranmak." Her meslek için geçerli bir söz var ya: "Adil olmak!" Belki ahlâkî bir açıklama olmayacak ama meslek bakımından da çok akıllıca bir şey. Adil olunca iki tarafa birden mikrofonu uzatıyorsun, kamerayı çeviriyorsun. Belki patronların çıkarı zedeleniyor ama meslek kazanmış oluyor. O zaman habercilik bakımından da zenginleşiyor ve gazeteci güç kazanıyor. Belki Kronkite'ın başarısı da burada yatıyor. O yüzden genç gazeteciler bence her yönüyle meseleye doğru bakmayı öğrenmeliler. Bence işin özü bu.

ADEM AYTEN / İÜ İletişim Fak. Gazetecilik Yük. Lis.


Webmaster : iletim@istanbul.edu.tr

Sayfamız 1024*768 Çözünürlükte Hazırlanmıştır
İletim ONline Design © Copyright
2002

® İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi. Tüm Hakları Saklıdır.
Kaptan-ı Derya İbrahim Paşa Sokak 34452 Beyazıt / İstanbul
Tel: 0212 512 52 57 (159)  Faks: 0212 511 35 02