Atilla Özsever
"Basında sansürün ilk kez
kaldırılışının yıldönümünü kutluyoruz.
Peki, sansürden anladığımız nedir? Bir anlamda çalışanların/ gazetecilerin
kendi görüşlerini açıklayıp açıklamaması da sansür oluyor. Sadece
devletin birtakım yasalarla ya da uygulamalarla sansür yapmasının
ötesinde, gazetecilerin editöryal bağımsızlık dediğimiz çerçevede,
görüşlerini ne kadar ortaya koyabildiklerine de bakmak gerekir.
Dolayısıyla sansüre günümüzde bu çerçevede bakmak lazım. Ne yazık
ki günümüzde bu anlamda çok başarılı olunduğunu, sansürün delindiğini
söyleyemeyiz. Medya mülkiyetine bakacak olursak, bugün büyük kuruluşların/holdinglerin
de medya sektörüne girmesiyle medyanın holdingleştiğini görüyoruz.
Bu çerçevede, o holdinglerin/tekellerin görüşleri doğrultusunda,
gazeteciler sansürü ne kadar delebilirler? Bu da ciddi olarak
bir tartışma konusu. Bugün, bu anlamda ciddi bir sansürün olduğu
kanısındayım."
Hıfzı
Topuz
"Sansürün ilk kez kalkmasını hala kutluyoruz. Ama o günden
beri ne sansürler kondu, değil mi? Bugün sansür yok, ama oto sansür
var. Yani self-control denilen şey var. Gazeteciler kendi kendilerini
kontrol ediyorlar. Birtakım şeyleri yazmıyorlar, yazamıyorlar.
Bu da üzücü bir şey tabi. Asıl sansür devam ediyor. Bir adam kalkıyor,
bir toplantıda konuşuyor; birisi gelip adamı susturuyor. Bu sansür.
Söz özgürlüğü tanınmış değil demek ki! Bunları gördüğü zaman insan
çok yadırgıyor, isyan ediyor. Söz özgürlüğünü, basın özgürlüğünü
savunmak için savaş veren insanların gözünün önünde insanların
ağzı kapatılırsa, insan sevinemiyor."
Musa
Ağacık
"Bugün basında sansürün kaldırılamayışının
94'üncü yıldönümünü idrak etmekteyiz. Kendi kendimize toplantılar
organize ediyoruz, toplantılarda nutuklar atıyoruz. Fakat o attığımız
nutukların gereğini yerine getirmek gibi bir sorun yok ülkemiz
açısından. Çok edebiyat var, çok salata yapılıyor. Ama bu salata,
bu edebiyat salatası iyi bir salataya dönüşemediğinden dolayı
aynı şeyleri tekrarlayıp duruyoruz. Ne biz bu aynı şeyleri tekrarlamaktan
yoruluyoruz, ne hükümetler verdikleri sözleri yerine getiriyorlar.
Sonuçta ortaya öyle bir şey çıkıyor ki bulamaç oluyor, ne salataya
benziyor ne de bulamaca. Nasıl ki güzelim Rus salatasının adını
değiştirip Amerikan salatası yaptılarsa, birtakım garipliklerin
adını sansür, engelleme, parasal engelleme, siyasal engelleme
yaptılar. Birtakım yasal düzenlemelerle basın özgürlüğünün gelişmesini
engelleme pozisyonlarının adı da, sansürün kaldırılışının falanca
yıldönümü oldu. Aslında bunları kendimizi aldatmak için yapıyoruz.
Çünkü toplum olarak yenileşmeye sanıldığı kadar açık değiliz,
kimse de özgürleşmekten yana değildir. Özgürleşmek bir bedeldir;
bu bedeli herhangi bir toplum kesimi ödemek istemiyor. Herkes
kendine özgür. Kendisinin borusu ötsün istiyor. En başta biz gazeteciler
(genel olarak ve aramızda gerçekten nitelikli olan, özgürlükleri
için savaşan/çalışan arkadaşlarımızı, ağabeylerimizi, ablalarımızı
tenzih ederek konuşuyorum) genel kafa yapımız itibariyle aslında
biz özgürlüklerden yana değiliz. Anti-demokratik kafa yapısının
toplumda kök salmasının asıl nedeni basının kendisidir."
Prof.
Dr. Taylan Akkayan
"Sansürün, her zaman için insanın önünde engel yaratan bir
anlamı olduğu hepimizce malum. Bunu aşan toplumlar zaten bir yerlere
geliyorlar ve bu konuda bizde yapılmış olan bu hamle, sanıyorum
ki bugün geldiğimiz noktanın bir yerde ilk önce güveni ilerisi
için de ışığı. Ama yeterli mi? Sanmıyorum. Tabii bunu ikili kullanmamız
gerekiyor. Bir taraftan, alanın profesyonelleri, ellerindeki bu
keskin kılıcı kendi düzgün geliştirdikleri değerlere paralel kullanacaklar,
bir taraftan da gerçekten hep dürüst olacaklar. Bu şekilde geleceğimiz
nokta da hepimiz için son derece sevindirici olacak. Bu nedenle
sansürün kalkması ve bu konudaki gayretleri için emeği geçmiş
herkese teşekkürlerimi sunuyorum."
Nail
Güreli
"Sansür, tabii ki basının geleneksel derdi.
Abdülhamit döneminde resmi sansür vardı. Bugünse örtülü sansür
var, iç sansür var. Sansür nedir? Sansür, bazı gerçeklerin, yönetim
tarafından halka duyurulmasının önlenmesidir. Abdülhamit döneminde
bu resmen yapılıyordu. Yayınlar önceden kontrol ediliyor, iktidarın
hoşuna gitmeyecek haber ve yazıların yayımlanması önleniyordu.
Bugünse sadece siyasal iktidarların değil, basın ve medyanın yapısındaki
konumları nedeniyle büyük ekonomik güç odaklarının da baskısıyla
daha geniş çapta iç sansür uygulanıyor. O güç odaklarının (büyük
sermayenin olsun diğer güç odaklarının olsun) zaman zaman işine
gitmeyecek/gelmeyecek haberlerin yayımlanması bu iç sansür dolayısıyla
önleniyor. Olay bu bence."
Nazım
Akman
"Bugün basından sansürün ilk kez kaldırılışını kutluyoruz.
Ama Türkiye'de, uzun yıllar devletten gelen sansürle boğuştu gazeteciler.
Bugün ise daha acı bir sansürle karşı karşıyalar; oto sansür var.
Özellikle büyük ve yaygın medyada haberlerin seçilişi, sunuluşu,
başlıklanışı bile bu oto sansürün ruhunu taşıyor. Çok kısa bir
süre önce, benim de çalıştığım Milliyet gazetesinde, gazetenin
genel yayın yönetmeni olan Yalçın Doğan (kaldı ki kendisi uzun
yıllar şimdi benim söylediğim ruh haline uygun yazılar yazmıştır
ve bu konuda kitapları da vardır) aynen şunu yazabilmişti: "Biz
Milliyet olarak, uluslararası tahkimden yana bir haber politikası
izliyoruz." Mesela bu, bir gazeteci olarak insana devletten
gelen sansürün kat be kat daha acısı olduğunu düşündürüyor. Bu
anlayış belli kişilerle sınırlı kalmıyor, kişiler gittikten sonra
da devam ediyor. Yani o mevkilere kim gelirse aynı anlayışı devam
ettiriyor. Giden insanlarsa o anlayışa karşı olan, şimdi benim
söylediğim gibi sözler söylüyorlar. Bu da gazeteci olarak insana
acı veriyor."
Prof.
Dr. Mahmut İhsan Özgen
" Bugün 24 Temmuz; hem II. Meşrutiyet'in ilan edilişi hem
de sansürün basından ilk kez kaldırılışı bu tarihe rastlıyor.
Ama Türkiye'de belli dönemlerde sansür basından kalkmış görünse
de, tekrar konmuştur hep. 1950'de çıkarılan kanunla ancak bugüne
kadar gelebildik. Yine aynı kanuna göre basında sansür yoktur.
Ama biliyorsunuz tek parti döneminde, 1938'le 1950 arasında, sansür
hep vardı. Basında sansür uygulaması en tehlikeli harekettir,
gizliliğe iter. Oysa her şey açıklanmalı, her şey ortaya koyulmalıdır.
Mesela bugün birçok parti kuruldu; herkes bundan rahatsız oluyor.
İnsanlar, ne olacak diyor? Çok partinin olması güzel bir şey.
Kim liderse ortaya çıkacak. Bugün, Türk siyasi hayatındaki 101'inci
siyasi parti, Demokrat Halk Partisi. Ama 21 siyasi parti arasına
girmek suretiyle seçimlere girme hakkını elde etmiştir. Bu muazzam
bir şey. Şimdi 21 siyasi parti ortaya çıkacak, açık oturum olacak,
partilerin genel başkanları, genel başkan yardımcıları konuşacak.
Aradaki farkları halk görecek. Bunu basın değerlendirecek. Eğer
sansür olursa basın bunu değerlendiremez. Bu değerlendirme zayıf
kalır. Eğer basında tekelci davranış olursa, bazı partiler desteklenirse,
o basının bugün olduğu gibi okunma oranı düşer. İsim vermek istemiyorum,
ama bugün çok büyük dediğimiz gazetelerin tirajları bu nedenle
düşmüş durumda. Halk okumuyor, çünkü basın halktan bahsetmiyor.
Ben Çanakkale'ye gittim, köylerini gezdim. Ağrı'ya gittim geldim.
Adana'ya gideceğim. Her yeri geziyorum. Halk beni tanıyor. Halk
beni basında görmezse, basın bizi değerlendirmezse halkın, basının
doğru yazdığına inancı olur mu? İşte, bu durumda sansürü halk
koyar. O gazeteleri okumaz, almaz."
Seracettin
Zıddıoğlu
" Sansür kısıtlama demektir. Neyin kısıtlaması? Hürriyetin
kısıtlaması. Neyin kısıtlaması? Yürüyüşün kısıtlaması. Neyin kısıtlaması?
İnsanlığın kısıtlaması. O zaman ne oluyor? Bir hür rejimin, hürriyetin
altında yaşamak varken biz kısıtlamaya her zaman karşı olacağız.
Hiçbir zaman da, o kısıtlamanın esiri olmayacağız. Bu yönde gazetecilere
büyük görev düşüyor. Yalnız üzerine düşen görevi yerine getirirken,
gazeteci yanlı olmayacak; bu çok önemlidir. Gazeteci objektif
olacak; gazeteci icabında yakın arkadaşı dahi kötü ya da yanlış
bir iş yapıyorsa onu ikaz edecek. İkaz etmekle de yetinmeyip icabında
onu yazacak. Çünkü her şeyden önce memleketimiz, milletimiz, milliyetçiliğimiz
önemlidir. Bu bakımdan ben her zaman derim ki hür rejim altında,
gazeteciler, tüm memleketi düşünerek yazsınlar, dışarıya satılmasınlar.
Para pul önemli değil. Ben bir sınır çocuğuyum. Güneydoğuda Kilis'te
doğdum büyüdüm. Biz doğduğumuzdan itibaren önce ben demedik, önce
vatanım, önce milletim dedik."
Turgay
Olcayto
" Türkiye'de basın sansürü, bildiğiniz gibi 1908'de II. Meşrutiyet'in
ilanından sonra gazetecilerin direnişiyle kalkmıştı. Ama bugüne
baktığımızda, sansür kalktı diyebiliyor muyuz? Bunu söylemek elbette
çok güç. Çünkü günümüzde çifte sansürden söz etmek mümkün. Bir
yanda gazete ve görsel basında çalışan arkadaşların oto sansüründen
kaynaklanan bir sansür var. Diğer yandada sermaye-siyaset ilişkisinden
ve sermaye-siyaset ilişkisine son yıllarda hızla giren medyadan
kaynaklanan bir sansür söz konusu. Bu bakımdan günümüzde sansürü
daha dikkatli izlemek gerekiyor. Özellikle genç arkadaşların,
kendilerini oto sansürden sıyırmaları gerektiği kanısındayım."
Ümit
Zileli
"II. Meşrutiyet'le birlikte basın üzerinden sansürün kalkışının
94'üncü yılı. Ancak ortada çok komik bir diyalektik çelişki var.
94 yıl sonra bugün ben şöyle düşünüyorum: 94 yıl önce sansür varken
o zamanki basın bugünkünden çok daha haysiyetliymiş. Böyle bakmak
lazım. Belki bugün, o günkü kadar sansür yok, ama bugün o günkü
kadar cesaretli, bağımsız denilecek basın yok ne yazık ki! Bir
büyük medya kavramı, Amerikancı medya kavramı oturmuş. Ve maalesef
ki bu medya ile Türkiye'nin gidebileceği hiçbir yer yok. Bu yüzden
bugün, kutlama programı değil, anma programı düzenlememiz gerekirdi
diye düşünüyorum."