|
Adem
AYTEN*
aaayten@hotmail.com
Doğu
sorunsalına batı metodolojisi ile bakmak
Doğunun geri kalmışlığından söz ederken, batılı
tarz at gözlüğüyle bakmak yerine, batının kendi gelişiminde kullandığı
metodolojiyi izlemek gerek
Dünyanın en fakir ülkesi Afganistan'ın ve dünyanın en güçlü ekonomisine
sahip ABD'nin teröre karşı açılan savaşla karşı karşıya gelmesi,
20. yüzyılın 'doğunun geri kalmışlığı sorunsalını' tekrar tartışmaya
açtı. Özellikle halkının yüzde 90'ı Müslüman kabul edilen Türkiye'de
liberaller, İslamcı yazarlar ve Diyanet İşleri Başkanlığı karşı
karşıya getirildi. Bu tartışmalarda tüm tarafların üzerinde anlaştığı
bir kaç nokta vardı: Birincisi doğunun (özde Müslüman dünyası) geri
kalma sebebi batı dünyasının Reform, Rönesans ve Sanayi Devrimini
gerçekleştirmesidir. İkincisi, bir zamanlar Müslüman dünyasının
da batı üzerinde egemenlik kurduğu. Yani yaklaşım tarzları, kimin
başat güç olduğu temeline indirgeniyor.
20. yüzyılda tartışılan ve 21. yüzyılda tartışılmaya devam edilen
'doğunun geri kalmışlığı sorunsalı'na yukarıdaki bakış açısıyla
bakmak doğru olamayacaktır. Bugüne kadar doğunun sorunlarını batılı
tarzda eğitim alan, ancak doğunun hissiyatıyla, batılı at gözlüğü
ile yaklaşarak değerlendiren yaklaşımların yerine, batının ortaçağda
kendi geri kalmışlığı sorunsalına yaklaşımındaki metodolojiyi benimsemek,
soruna çözüm üretmede daha faydalı olacaktır. Bir ikinci hata ise,
ortaçağ Avrupası'nın medeniyet tarihini araştırmadan ve batının
gelişmesinin hangi temele dayandığını doğru anlamadan, batı ilerlemesi
üzerine düşündüklerimizde. Arabesk bir düşünce tarzında yaklaşıma
devam edersek, 22. yüzyılda da bunu tartışmaya devam edeceğimizi
öngörmek, herhalde yanlış olmaz.
Yeniçağla birlikte Avrupa'nın ilerlemeye başladığı bir gerçek. Bu
ilerlemeye özellikle Reform, Rönesans ve Coğrafi Keşiflerin de ivme
kazandırdığı muhakkak. Ancak Avrupa'nın ilerlemesini anlamak için
Avrupa'da 11. yüzyılda ortaya çıkan çok önemli bir gelişme de, karasaban
ve onun Kuzey Avrupa'da tarımda kullanılmasıyla ortaya çıkan sonuçlar.
Karasabanın tarımda kullanımıyla ortaya çıkan sonuçları daha iyi
anlamak için feodal sistemin kuruluş temellerine göz atmak gerekir.
Avrupa'da Batı Roma'nın yıkılmasıyla ve kavimler göçü ile birlikte
bir kargaşa ortamı oluşmuştu. Batı Roma'nın yıkılmasının askerî
açıdan sonucu, paralı askerlerin işsiz, dolayısıyla da aşsız kalmasıydı.
Toplum açısından sonucu ise, güvenlik sorunsalının ortaya çıkmasıydı.
Bu noktada çözüm, feodal sistemin kuruluşunda bulunmuştu. Tarımla
uğraşan köylü, işsiz şövalyelerin-paralı askerlerin karnını doyurmuş;
şövalyeler-paralı askerler de köylünün güvenliğini sağlamışlardı.
Böylece 'serf-vassal-süzeren-senyör' kırılmaz zinciri ortaya çıktı;
ta ki 11. yüzyıla kadar. 11. yüzyılda bu kısır döngü kırılmaya başladı
ve devinimin çok yavaş olduğu o dönemde feodal sistemin yıkılışı
15. yüzyılda gerçekleşti.
Meseleyi örnekleyecek olursak; Ortaçağ dönemindeki bir köylünün
durumu şöyleydi: 5. yüzyılda bir yıl boyunca çalışan köylü, iklim
şartlarında çok büyük bir değişme meydana gelmedikçe, ortalama 300
kilo ürün alabilmekteydi. 6, 7 ve 9'uncu yüzyıllarda üretimin üç
aşağı beş yukarı aynı miktar da olduğunu söyleyebiliriz. Ancak 10.
yüzyılda karasabanı kullanan Avrupalı köylü bir yıl çalışarak ürettiği
300 kilo ürünü, bu kez 6 ayda üretmeye başladı, geriye kalan süre
içinde yaptığı fazladan üretimi ise ticaret yapmak için kullandı.
Daha önceki ürettiği 300 kilo ürünün paylaşımı ise şöyleydi: Senyöre,
vassala ve süzerene verilen vergiden geriye kalan ürün, 1 yıllık
geçimlerine yetiyordu. Avrupalı köylü, fazladan üretilen ürünü,
şatoların etrafında kurulan pazarlarda mal takasında kullanmış ya
da satarak 'kurtuluş beratını' almak için para biriktirmişti. Fazladan
gelir elde eden köylüler, senyörlerden bağımsızlıklarını elde ederek
(feodal sistemde köylünün toprağını terk etmesi mümkün değildi;
ancak belirli bedel ödeyen köylüler kurtuluş beratlarını alarak
topraklarından ayrılabiliyorlardı) kentlere yerleşmişler ve meslek
öğrenerek meslek sınıflarını oluşturmuşlar, ticaretle uğraşmışlardı.
Bu süreç içinde ortaya çıkan önemli bir gelişme ise, şatoların yıkıldığını
gören en büyük senyör-kralların otoritelerini güçlendirerek mutlak
krallık yapılarını oluşturmalarıydı. Bu durum, hem kralların, hem
de halkın çıkarınaydı. Vassallara da vergi vermek zorunda olan halk,
doğrudan krala vergi vermeye başlamış, ödediği vergi miktarı öncekine
oranla azalmıştı. Kralların çıkarları ise, daha önce toplanan vergilerden
pay alan vassalların ortadan kalkması ile krallığın hazinesine giren
vergi miktarındaki artıştı. Bu süreç Avrupa'daki diğer gelişmeleri
getirmiş; Reform, Rönesans ortaya çıkmış, aydınlanma felsefesi devri
diğer parametrelerin sonuçlarıyla birlikte yaşanmıştı.
Bu gelişmelere vakıf olmayanların, özden yoksun sığ değerlendirmeleri,
sorunsalın temelini anlamamıza yardımcı olmaktan çok, muğlak kafalardaki
dalgalanmaları artırmaktadır.
Yukarıdaki bilgiler ışığında doğunun geri kalmışlığı sorunsalına
yaklaşırsak, batı medeniyetinin ilerlemesinin temelinde, karasabanın
tarım üretiminde kullanılmasıyla ortaya çıkan 'artı ürünün' olduğudur.
Yani üretim ve üretim teknolojisine yapılacak tüm yatırımlar, doğunun
sorunlarına çare olabilir. 1983 yılında gelişmiş ülkeler ekonomisinde
uygulanmaya başlayan (özelikle ABD) 'Taylors' Rule' (Taylor teorisi),
gelişmekte olan ülkeler ekonomisine çözüm üretemez. Hele faiz-döviz
kuru sarmalına sıkışmışsanız. Unutmayalım ki, batı halkı da üretim
altyapısını oluştururken yüksek enflasyonla uzun yıllar boğuştu;
ta ki üretim teknolojisini kuruncaya kadar. Bugün öncelikli sorunumuz,
enflasyonla mücadele etmek değil. Tüm önceliklerimizi, üretim üzerine
oturtmamız lâzım. Tek çıkış yolu bu.
Kaynakça:
Oral Sander, Siyasi Tarih, cilt-1
Leo Huberman, Feodal Toplumdan 20. yüzyıla
Colin Moers, Burjuva Avrupa'nın oluşumu
Charles Tilly, Avrupa'da devrimler-Avrupa'yı kurmak
Jacques Attali, 1492
*İ.Ü.
Sos. Bil. Enst. Genel Gazetecilik 1
|