ÜNLÜ MATEMATİKÇİLER
Baire
Bernoilli
Bolzano
Boole
Borel
Cartan
Cauchy
Christoffel
Cramer
D'alambert
De L'Hopital
Dedekind
Euclid
Euler
Fermat
Fourier
Galois
Hardy
Hilbert
Gödel
Gauss
Laplace
Lebesque
Legendre
Leibniz
Lipschitz
Maclaurin
Minkowski
Newton
Pascal
Pisagor
Rolle
Schwarz
Taylor
Thales
Weierstrass
Zermelo

Baire (1874 -
1932)
Rene Baire,
1874 yılında Paris'te doğdu. Ecole Normal Superieure'de öğrenimini tamamladı.
Daha sonra Dijon Fen Fakültesinin matematik analiz derslerini okuttu. Kendisi
gibi Fransız matematikçileri olan Henri Poincare, Emil Borel ve Henri Lebesgue
ile beraber gerçel değişkenli fonksiyonlar üzerinde yeni çığırlar açtı. Gerçel
analiz üzerinde çok değerli kitaplar yazdı. Baire sınıfları oldukça Ünlüdür.
1932 yılında Chaber'de öldü.
Bernoulli'ler
"Bu adamlar
şüphesiz birçok şeyler başarmışlar ve seçtikleri hedefe en iyi bir biçimde
varmışlardır" diyen Jean Bernoulli, Bernoulli ailesinin neler yaptıklarını
belirtmek istemektedir.
Üstün zekalı soylarının geçmişleri uzun uzun genetikçiler tarafından
incelenmiştir. Son olarak, Mendel kanunlarıyla kalıtsal özelliklerin sonuçları
matematiksel ifadelere bağlanmıştır. Yine bu incelemelere göre, üstün zekalı
kimseler istenerek veya bilinmeyen terslikler yüzünden yardım görmezse onların
da yok olup gitmeleri çok kolaydır. Buna en iyi örnekler matematik tarihinde
görülür. Bunlar da Bernoulli ailesidir. Üç veya dört nesilde sekiz on tane üstün
zekalı matematikçi veren Bernoulli ailesi incelemeye değer. Yalnız bir noktayı
daha belirtmede yarar vardır. Evde piyano yoksa, bu evden Chopen veya Motzart'ın
çıkması beklenemez. Bu nedenle, dahi kimselerin ortam bulup filizlerini sürmesi
koşulu ilk planda gelir. Yoksa yeşeremez. Matematik dışında belki de bambaşka
bir insan olurlar.
Bernoulli soyunun zamanımıza kadar gelen döllerinin hemen hemen yarısı
bu biçimde üstün zekalı kimseler olarak çıkmışlardır. Yine matematikçi
Bernoulli'lerin torunlarının tam yüz yirmi tanesi atıldıkları alanlarda, büyük
izler bırakmışlar ve çok başarılı olmuşlardır. İçlerinden birçoğu hukukta,
bilginlikte, edebiyatta, serbest mesleklerde, idari alanlarda ve görevlerde ve
sanatta gerçek bir üstünlük göstermişlerdir. Bernoulli soyunun bireylerinden hiç
birinin başarısız olduğu görülmemiştir. Matematik alanında daha çok Bernoulli
soyunun ikinci ve üçüncü kuşakta sivrildiğini görmekteyiz. Bunların çoğu
matematik mesleğini kendileri seçmemelerine karşın, matematik onları çekmiş ve
kendisine hizmet ettirmiştir.
Bernoulli ailesi, diferansiyel ve integral hesabın gelişmesinde,
uygulanmaya konulmasında ve tüm Avrupa'ya yayılmasında en önde yer almışlardır.
Gerçekten, Bernoulli'ler ile Euler diğerlerini bastırarak integral ve türevi çok
ileriye götürmüşlerdir. Gerek bu ailenin kalabalık oluşu gerekse yaptıkları
çalışmaların çok sayıda olması bu aileyi ve bu ailenin tüm fertlerinin
tanıtılmasını olanaksız kılar.
Bernoulli'ler, Saint-Barthelemy toplu öldürmelerinde olduğu gibi,
Hügnoların Katolikler tarafından toplu öldürmelerinden kurtulmak için 1583
yılında Anvers'ten kaçan bir ailenin soyudur.
Hatırlanacağı üzere, Fransa'da IX. Charles zamanında 24 Ağustos 1572
günü Protestanlar toplu olarak öldürülmüştü. Bernoulli ailesi ilk kez
Frankfurt'a Sığındı. Daha sonra İsviçre'ye gidip orada Bale kentine yerleşti.
Bernoulli soyunun kurucusu, Bale'in en eski ailelerinden biri ile birleşip büyük
bir tüccar oldu. Eski Nicolas da, büyük babası ve dedesi gibi büyük bir tüccar
oldu. Tüm bu adamlar hep tüccar kızlarıyla evlendiler ve dededen başka hepsi de
zengin oldular. Yalnız bir tek Bernoulli bu geleneği doktor olarak değiştirdi.
Bu tüccar ailede kuşaklar boyu gizli kalmış olan matematik deha birden ortaya
çıktı.
Şimdi, bu aileden sekiz matematikçinin önemli ilmi çalışmalarını
sırasıyla kısaca verelim.
1. Jacques, Leibniz tarafından ortaya atılan diferansiyel ve integral
hesabın şeklini inceledi. 1687 yılından ölümü olan 1705 yılına kadar Bale'de
matematik profesörlüğü yaptı. 1. Jacques, Newton ve Leibniz'in bıraktığı bu
hesabı daha ileri götürerek, onu zor ve önemli uygulamalarına yönlendirenlerin
başında gelir. Analitik geometri, olasılıklar kuramı ve değişimler hesabına ait
buluşları çok değerlidir.Bu değişimlerle ilgili problemlerin üzerinde daha
sonra, Euler, Lagrange ve Hamilton da durmuştur. Fermat'ın "minimum zaman"
problemi bu değişimle çözülebilen türlerden biridir.
Aslında, değişim probleminin doğuşu çok eskidir. Söylentiye göre,
Kartaca şehri kurulduğu zaman adam başına bir sabanın bir günde sürebileceği
kadar alanda toprak verilmişti. Adamın bir günde sürebileceği çizginin uzunluğu
bilindiğine göre en büyük alanı elde etmek için sabanın izinin şekli ne
olmalıdır? Ya da, matematik bir dille söylersek, çevre uzunlukları aynı olan
şekillerden maksimum alanlısı hangisidir? Yanıtı hemen çemberle çevrili bir
dairedir. Bu da, Analizde ünlü maksimum ve minimum problemidir.İşte, 1. Jacques,
bu problemi çözdü ve genelleştirdi. Sikloidin en çabuk iniş eğrisi olduğu, 1.
Jacques ve 1. Jean kardeşler tarafından 1697 yılında, başka bilginlerle hemen
hemen aynı zamanda bulundu. Birçok problem, bu maksimum ve minimum yöntemi ile
kolayca çözülebilir. 1. Jacques'in ölümünden sonra 1713 yılında olasılıklar
kuramında "Ars Conjectandi" adlı büyük eseri yayınlandı.
1. Jacques Bernoulli, diferansiyel ve integeral hesaba ait birçok
çalışmasında çok ileri sonuçlar bulmuştur. Libniz'in yaptığı çalışmalar üzerinde
devam ederek, zincir eğrisi problemi ile uğraşmıştır. Bu problem, bugün için
geçerli olan asma köprüler, telefon telleri ve yüksek gerilim telleri
problemidir. O devirde yeni ve zor olan bu problem, şimdi oldukça kolay ve çok
uygulaması olan bir mekanik problemidir.
1. Jacques ile 1. Jean kardeşler beraber çalışsalar da, bu kardeşlerin
arası her zaman da iyi olmamıştır. Özellikle 1. Jean çok kavgacıydı.
Bernoulli'ler matematiği çok ciddiye alıyor ve bu yüzden aralarında sürekli
tartışmalar oluyordu. Bu konuda yazılan mektupları, kaba küfürlerle doludur.
Ôzellikle 1. Jean, kardeşinin fikirlerini ve düşüncelerini çalmakla kalmadı,
oğlu ile beraber Fransız ilimler Akademisinin düzenlediği yarışma sınavına
katıldı. Birinci gelen ve yarışmadaki ödülü alan kendi oğlunu bile evinden
kovdu. Ayrıca, 1. Jacques'in mistik yönüyle biraz da davranış bozuklukları
vardı. Bu ailede bu mistik davranış bozukluğu daha sonraki Bernoulli'lerde de
biraz görülür. 1. Jacques'in bir saplantısı da, üzerinde çok çalıştığı ve birçok
yönlerini keşfettiği, geometrik dönüşümlerin çoğu ile yine kendine benzer şekle
giren logaritmik ya da eşit açılı bir yaya hayran kalmıştı. Mezarına bile bu
yayın resminin çizilmesini ve "Aynı kalarak değişirim" yazısının yazılmasını
vasiyet etti. 1705 yılında öldü.
1. Jacques'in kardeşi olan 1. Jean'ın ilk mesleği doktorluktu.
Kendisine matematik öğreten kardeşi 1. Jacques'le sürekli tartışır ve kavga
ederdi. Leibniz ve Euler'e tapar fakat rakibi olduğundan Newton'dan nefret
ederdi. Eski Nicolas, 1. Jacques'in ilahiyatçı olmasını istiyordu. Fakat o bu
mesleği istemedi. Babası, 1. Jean'ı da aile mesleğine sokmak için çok uğraştı. O
da ağabeyine uyarak isyan etti. Soydan gelen matematik yeteneğini farketmeden
tıbba çalıştı. On sekiz yaşında doktor oldu. Fakat, kısa zamanda hatasını
anlayıp kendisini matematik çalışmalarına verdi. İlk kez, 1695 yılında
Groningen'e matematik profesörü oldu. 1705 yılında kardeşi 1. Jacques ölünce
onun yerine geçti.
l. Jean, matematikte kardeşinden daha çok eser verdi.
Özellikle, diferansiyel ve integral hesabın Avrupa'ya yayılmasında çok hizmet
etti. Matematikten başka, fizik, kimya ve astronomi üzerine çalışmaları da
vardır. Uygulamalı ilimlerde optiğe çok çalıştı. Gelgit olayları kuramı ve
gemilerin yelkenlerinin matematik incelemesi ile uğraştı. Mekanikte sonsuz küçük
yer değiştirmeler kuralını ifade etti. Matematik tarihinde çok az görülen bir
fizik ve zihni, güce sahip bir adamdı. Ölümünden birkaç gün öncesine kadar
matematik çalışmaları gösterdi. 1748 yılında seksen yaşında öldü.
1. Nicolas'ta, kardeşleri gibi matematikçi yaratılmıştı. O da, diğer
Bernoulli'ler gibi hayata yanlış yoldan başladı. On altı yaşında Bale
Üniversitesinden felsefe doktoru ünvanını ve yirmi yaşında hukuktan en yüksek
rütbeyi aldı. Saint Petersburg Akademisine matematik okutmadan önce, Berne'de
hukuk profesörü oldu. 1716 yılında öldüğünde, ünü çok büyüktü. Bu nedenle,
imparatoriçe Katerina devlet hesabına bir cenaze töreni yaptırdı.
Bernoulli'lerin bu kalıtsal özelliği, ikinci kuşaklarda da garip bir
biçimde görülür. 1. Jean'ın ikinci oğlu Daniel (1700- 1782), iş alemine
sokulmak, istendi. Fakat O, kendisinin doktorluğa daha yatkın olduğunu düşündü.
Matematikçi oluncaya kadar da doktorluk yaptı. On altı yaşından itibaren,
kendisinden beş yaş büyük olan kardeşi III. Nicolas'tan (1695 - 1726) matematik
dersleri almaya başladı. Daniel ve büyük Euler çok içten dosttular. Bazen de
aralarında arkadaşça yarışıyorlardı. Euler gibi Daniel Bernoulli de Paris
İlimler Akademisi ödülünü tam on kez kazandı. Bazen de ödül birkaç kişi arasında
bölünüyordu. Daniel'in çok sayıda eseri vardır. Bu eserlerinden en ünlüsü,
sıvılar dinamiğine aittir. O, bunları yalnız enerjinin korunması ilkesinden
hareket ederek bulmuştur. Bugün, sıvıların hareketleriyle doğrudan doğruya veya
uygulamalı alanda uğraşan herkes, Daniel'in adını bilir.
Daniel, yirmi beş yaşındayken Saint Petersburg'a 1725 yılında
matematik profesörü olarak atandı. Fakat, oradaki barbar yaşantıdan o kadar
iğrendi ki, sekiz yıl sonra ilk fırsatta Bale'ye döndü. Anatomi, botanik ve
fizik dersleri okuttu. Matematikte çok eser verdi. Diferansiyel ve integral
hesap, olasılıklar kuramı, titreşen teller kuramı, gazların kinetiği kuramı ve
uygulamalı matematiğin birçok problemi üzerinde çalıştı. Daha ileri, Daniel
Bernoulli'ye, fiziğin kurucusu denilmiştir. Bazı Bernoulli'ler gibi Daniel de
dini konular ve felsefeye eğilmiştir.
Bernoulli'lerin ikinci kuşaktan olan üçüncü matematikçi III. Nicolas
ile, Daniel'in kardeşi II. Jean da hayata yine yanlış yoldan başladı. Asıl
mesleğine kalıtsal özellikten veya kardeşinin etkisi ile girdi. Önce hukuk
öğrenimi gören III. Nicolas, matematik kürsüsünde babasının yerine geçinceye
kadar Bale' de hukuk dersleri verdi. Fiziğe çok çalıştı. Elde ettiği sonuçlar,
Paris İlimler Akademisi ödülünü üç kez kazandıracak kadar parlaktı.
II. Jean'ın oğlu III. Jean da, ailesinin geleneğine uyarak başlangıçta
o da yanlış yola saptı. O da babası gibi işe hukukla başladı. On dokuz yaşında
asıl işini buldu. Berlin'de, Prusya Kralının astronomu olarak atandı. Astronomi,
coğrafya ve matematikle uğraştı.
II. Jean'ın diğer oğlu II. Jacques'te (1759 -1789), atalarının
hatasını işledi. İlk olarak hukuk öğrenimi gördü. Yirmi bir yaşında deneysel
fizik öğrenmeye başladı. Bu sıralarda matematikle de uğraştı. Saint Petersburg
Akademisi matematik ve fizik kısmına yarım gün üyesi oldu. Bir kaza sonucu
boğuldu. Ümitle dolu hayatı otuz yaşında 1789 yılında söndü. II. Jacques'in
matematiğe neler yapabileceği bu nedenle bilinmiyor. Aynı zamanda Euler'in
torunlarından biri ile evliydi.
Matematikçi Bernouli'lerin ailesinin bu öz öyküleri II. Jacquesle de
bitmez. Bu soyun yetenekleri, bitmek ve tükenmekten çok uzaktı. Bernoulli'ler
hakkında birçok öyküler ve söylentiler de vardır. Şüphesiz, bu kadar geniş
hizmetler veren ailenin bu kadar iz bırakacağı da doğaldır. Bugün bile
Bernoulli'lerin soy ağacının devamı araştırılırsa, yine birçok matematikçinin
bulunabileceği şüphe götürmez.

Bolzano (1781 - 1848)
Bernhard Bolzano, Çekoslovakya'nın Prag kentinde 5 Ekim 1781 günü
doğdu. Babası bir İtalyan göçmeni ve küçük bir esnaftı. Annesi de, Prag' da
madeni eşya ile ilgilenen bir ailenin kızıydı. Bolzano, Prag Üniversitesinde,
felsefe, fizik, matematik ve ilahiyat çalıştı. 1807 yılında Prag'da aynı
üniversiteye din ve felsefe profesörü olarak atandı. 1816 yılına kadar bu
üniversitede başarılı dersler verdi. 1816 yılında, Hıristiyan kilisesince
benimsenen inanç, duygu ve düşünceye ters düştüğü için, bu inançlarından dolayı
suçlandı. 1820 yılında Avusturya hükümeti Bolzano'nun bu yıkıcı ve kendileri
için kırıcı olan konuşmalarından dolayı onu ülkeden uzaklaştırdı. Bolzano,
İtalyan asıllı bir Çek filozofuydu. Aynı zamanda iyi bir mantıkçı ve çok iyi de
bir matematikçiydi. Bolzano, 1820 yılında daha çok akılcılıkla suçlandı. Onun
matematiğe dayalı bir felsefesi ve düşüncesi vardı. Bu nedenle Kant'ın
idealizmine karşı çıktı. Kendisi aslında bir Katolik papazıydı. 1805 yılından
sonra, Prag Üniversitesinde din felsefesi okuttu. Matematikte, sonsuzluk ve
sonsuz küçükler hesabı üzerinde çalıştı. "Sonsuzluk üzerine Paradokslar" adlı
kitabı 1851 yılında yayınlandı. Noktasal kümeler üzerine de çalışmaları
olmuştur.
Bolzano'nun en acıklı yılları, 1819 ile 1825 yılları arasına rastlar.
Prag Üniversitesince, tam yedi yıl ders vermemek ve yayın yapmamak üzere
cezalandırılır. Bu üniversitece profesörlüğü de elinden alınır. Tüm bu baskılara
karşı onun yüksek kafası hiç durmadan çalışmıştır. Analizde, geometride,
mantıkta, felsefede ve din üzerinde çok sayıda yayınını gerçekleştirmiştir.
Bugün, analizde bildiğimiz ünlü Bolzano-Weierstrass teoremini ilk kez
"Fonksiyonlar" adlı kitabında o kullandı. Fakat, teoremin ispatını daha önceki
çalışmalarında yaptığını ve kaynak olarakta bu çalışmasını verir. Ancak, sözü
edilen bu çalışma ve kaynak bugüne kadar bulunamamıştır. Çok kullanılan ve
kendisinin de çok kullandığı bir teoremin ispatının Bolzano tarafından verilmiş
olması olasılığı çok fazladır. Zaten bu teoreminin ispatı verilmeseydi Bolzano
tarafından bu kadar çok kullanılmazdı. Sonraki yıllarda bu teoremin ispatı tam
olarak Weierstrass tarafından verilmiştir. Bu nedenle bu teorem analizde Bolzano
- Weierstrass teoremi adıyla bilinir.
Bolzano'nun temel çalışmaları, sonsuzlar paradoksu üzerinedir.
Bolzano'ya yayın yapma yasağı konduğu için, yaşamı sürecinde bu eserlerini ne
yazık ki yayınlayamamıştır. "Sonsuzlar Paradoksları" adlı çalışması ancak onun
ölümünden iki yıl sonra 1850 yılında basılmıştır. Bu çalışması, sonsuz terimli
serilerin birçok özelliğini içerir. Diğer birçok matematikçide olduğu gibi yaşam
sürecinde çok hırpalanan, şanssızlıklar ve baskılarla horlanan Bolzano, 18
Aralık 1848 günü yine Prag'da öldü. Bugün hala, sınırlı ve sonsuz her dizinin en
az bir yığılma noktası vardır teoremiyle anılır.
Bolzano, çalışmalarının birçoğu ile Weierstrass'a benzer.
Çalışmalarının birçoğu zaten bu yöndedir. Çok sayıda ilginç ve kullanışlı
fonksiyon örnekleri vardır. Bolzano' nun kümeler kuramındaki çalışmaları da
Cantor'a benzer. Matematikteki özlü çalışmaları, sonsuzun paradoksu üzerine
yoğunlaşır. Bu buluşlarının tümü ölümünden sonra yayınlanmıştır. Kendisi
yayınlandığını görememiştir. Hiç bir yerde türevlenemeyip salınım yapan, x=0
noktasında sürekli olan fonksiyon örnekleri buldu ve bu fonksiyonların
grafiklerini çizdi. Fakat, Bolzano'nun ispatı tam değildi. Ancak, bu soruya tam
ve noksansız yanıtı veren fonksiyonu yine Weierstrass buldu.

Boole (1815 - 1864)
2 Kasım 1815 yılında
Lincoln'da doğan George Boole, basit bir dükkancının oğluydu. O çağın
İngiltere'sinde dükkancılık oldukça aşağılanan bir meslekti. Kendi kendini
yetiştiren bu dahinin yüksek zekası en aşağı halk tabakasına verilmişti. Bu
zeka, kendi yağıyla kavrularak bulunduğu çevrede kalacaktı. Bu deha, yüksek
tabakaların okullarında da okuyamazdı. Boole'un girmek istediği okulda Latince
gibi lüks dersler de okutulmuyordu. Servet ve para yönünden daha aşağı düzeyde
doğmuş olanların okulunda okumalıydı. Kendisinin fakirlikten hiçbir zaman
kurtulamayacağını bilen ve oğluna kapalı kapıları açmak için elinden geleni
yapmış olan babasının sevgiyle dolu ve cesaret verici sözleriyle Boole
Latince'yi tek başına öğrendi. Bunun için babasının bir arkadaşı olan küçük bir
kitapçıya başvurmuş, fakat bu adamcağız da çocuğa Latince'nin ilk gramer
kurallarını açıklayabilmişti. Boole on iki yaşına geldiği zaman Horace'ın bir
şiirini İngilizce'ye çeviri yapabilecek kadar Latince'yi öğrenmişti. Çeviri
tekniğini bilmeyen baba, oğluyla gurur duyduğu için, bu çeviriyi bulundukları
yerin yöre gazetesinde yayınlatır. Okulda büyük bir gürültü kopar. Bu gürültünün
bir kısmı iyi ve bir kısmı da kötü yöndeydi.
Klasikler öğretmeni, on iki yaşındaki bir çocuğun böyle bir çeviriyi
yapabileceğini bir türlü kabul etmiyordu. Bu çevirideki bazı yanlışlıklardan
mahcup olan Boole, dilbilgisi eksikliklerini tek başına doldurmaya karar verdi.
Bu sırada Yunanca'ya da başlamıştı.
Boole'un babası, oğluna okulunun üstünde matematik dersleri vermiş ve
optik aletlerin yapımıyla ilgisini arttırmıştı. Fakat Boole, hala klasik
çalışmalarının yüksek mevkilerin anahtarı olduğunu düşünüyordu. Okulu
bitirdikten sonra ticaret derslerini izledi. Fakat, bu derslerin umduğu gibi bir
faydası olmadı. On altı yaşına gelince fakir ailesine yardım etmek gerektiğini
anladı. Bu nedenle de bir ilkokulda ders vermeye başladı. Bu öğretmenliği tam
dört yıl sürdü. Fakat, rahat bir yaşama kavuşamamıştı. Serbest meslekte
çalışmayı düşünüyordu. Asker ve hukukçu da olamazdı. İçinde bulunduğu
öğretmenlikte pek iç açıcı değildi. Geriye papaz olmak kalıyordu. Dört yıllık
öğretmenliği süresince Fransızca, Almanca ve İtalyanca dillerini de tam olarak
öğrenmişti.
Sonunda Boole, tutacağı yolu buldu. Babasının ona vermiş olduğu ilk
matematik dersleri artık meyvesini vermeye başlamıştı. Boole, yirmi yaşına
gelince bir özel okul açtı. Burada matematik öğretmesi gerekiyordu. Babasından
aldığı derslerin faydasını gördü. O zamanın el kitaplarını gözden geçirdi. Önce
hayretle incelediyse de, sonra onlardan tiksindi. Acaba büyük matematikçiler
neler yapmışlardı? Abel ve Galois gibi, büyüklerin kitaplarını okudu. Fazla bir
matematik bilgisi olmayanların okuyup anlayamayacağı kesin olarak bilinen
Laplace'ın "Gök Mekaniği" ni hiç kimsenin yardımı olmadan okuyup anladı.
Lagrange'ın "Analitik Mekanik" adlı eserini tam anladı. Artık, kendisinin yolunu
çizmişti. İlk ilmi çalışması olan değişim hesabı yayınlandı. Yine tek başına
çalışmasının ürünü olan invaryantları keşfetti. Zaten bu invaryantlar olmasaydı,
rölativite (bağlılık) kuramı olmazdı. Cebirsel denklemlerdeki boşlukları
doldurdu.
Boole'un yaşadığı dönemde, bir dergide adamın olmadığı sürece bir
çalışmanın yayınlatılması olanaksızdı. Boole, bu bakımdan şanslıydı. Çünkü, 1837
yılında, İskoçya'lı D.F.Gregory adında bir matematikçi , "Cambridge Mathematical
Journal" adında bir dergi çıkarıyordu. Boole, derginin müdürüne çalışmalarının
birkaçını verdi. Gregory bu çalışmaların orijinalliğini ve yazış biçimini çok
beğendi. Yazıları yayınladı. Böylece, iki matematikçi arasında dostça bir
arkadaşlık ve mektuplaşmalar başladı ve hayatları boyunca sürdü.
Modern cebir kavramı, Peacock, Herschel, De Morgan, Dabbage, Gregory
ve Boole sayesinde yerini aldı. Boole, sembol ve işlemleri kullandı. Başlangıçta
oldukça çok gürültü kopardı ama, sonunda yerine oturdu. Boole, de Morgan'ın hem
hayranı ve hem de büyük bir dostuydu. İngiltere'deki büyük matematikçilerle ya
kendisi doğrudan ya da mektupla haberleşiyordu. 1848 yılında "Mantığın Matematik
Analizi" adlı bir çalışmasını yayınladı. Bu eser, matematikte yeni bir çığır
açmış ve Boole da kesin bir üne kavuşmuştu. Bu broşür, de Morgan'ın da
takdirlerini topladı. Bu eser, bundan altı yıl sonra ortaya çıkacak olan bir
çalışmanın müjdecisi olacaktı.
Boole'a, Cambridge'e gidip eski temellere dayanan matematik derslerini
okuması önerildi. O bunları dinlemedi. İki büklüm bir vaziyette ailesini
geçindirmek için öğretmenliğe devam etti. Tüm bunlara karşın, araştırmaları ve
konferanslarıyla ünü günden güne yayılıyordu. İrlanda'da Cork kentinde Queen's
College yeni açılmıştı. Bu ün ona bu College'e 1849 yılında matematik profesörü
olarak atanmasını sağladı. Fakirlikten gelen Boole, kendine açılan bu
olanakların değerini bildi. Bu arada kayda değer eserler yayınladı. 1834
yılında, mantık ve olasılıklar üzerine büyük bir eser yayınladı. Bu sırada tam
otuz dokuz yaşındaydı. Bu kadar derin orijinallikte bir eser meydana getirmesi
için oldukça gençti. Sürekli çalışıyor ve yeni yeni buluşları
gerçekleştiriyordu. Fakat, Boole'un bu matematiği uzun bir süre ilerletilmedi.
1910 ile 1913 Yılları arasında Whitehead ile Russel, Boole'un bu çalışmasını
yeniden işlediler. Sembolik mantığın amansız düşmanı Cantor'dur. Bu kuramı çok
eleştirmiştir. Halbuki, bu kuram onun kuramına da yardım ediyordu.
Eserlerinin yayınlanmasından sonra çok yaşamadı. Marie Everest ile
evlendi. Gitmeye söz verdiği bir konferansa yetişmek için yağmurlu bir günde
sırılsıklam olup yakalandığı bir zatürreden 8 Aralık 1864 günü elli yaşında
öldü. Daha sonra karısı Marie Boole, onun fikirlerini içeren "Boole Psikolojisi"
adı altında yayınlanan broşürde onu anlatır. O, çok büyük bir eser verdiğinin
farkında olarak öldü.

Borel (1871 - 1956)
Felix Edouard Emil Borel; 7 Ocak 1871 günü Fransa'da Saint Affrique denen küçük
bir kasabada doğdu. Babası, Protestan olan bu şehrin papazıydı. Annesi de,
tüccar olan bir aileden geliyordu. Borel ilk önce, 1889 yılında Ecole Normale
girdi. Bu okulu bitirince, Linne Üniversitesinde, Ecole Normale'de ve
Sorbonne'da matematik dersleri verdi. Analiz ve olasılıklar kuramında oldukça
önemli keşiflerde bulundu. Aynı zamanda, oyunlar kuramının kurucusu kabul
edilir. Üç yüzün üzerinde ilmi makalesi yayınlandı. Bu makalelerin her biri bir
çığır açacak niteliktedir. Bunların içinde en önemlilerinden biri analizde çok
iyi bilinen ve çok kullanılan Heine-Borel teoremidir. Bu sonuç, Borel tarafından
hazırlanan ünlü tezinin bir parçasıdır. Borel, aynı zamanda Lebesgue tarafından
geliştirilen Lebesgue ölçümü kuramının ilk öncülerinden biridir. Borel'in, Borel
ölçülebilir kümeler üzerinde çalışmaları bir yerde Lebesgue'e ilham vermiştir.
Borel, 1901 yılında Marguerite Appel ile evlendi. Bu evlilikten hiç
çocukları olmadı. 1924 ile 1940 yılları arasında yoğun bir biçimde politika ile
uğraştı. 1940 yılında Alman'lar tarafından kısa bir süre tutuklandı. 1955
yılında Brezilya'da toplanan ilmi bir toplantıya katıldı. Bu toplantıdan
dönerken gemide düştü. Yaşı da epey ilerlediği için bu düşmede çok incindi.
Kendini bu düşmeden sonra bir türlü toparlayamadı. Bu tarihten tam bir yıl
sonra, 3 Şubat 1956 yılında seksen beş yaşındayken Paris'te öldü.

Cartan (1869 - 1951)
Bir Fransız matematikçisi olan Elie Cartan, 1869 tarihinde Dolomieu'
da doğdu. 1912 yılında Sorbonne'da profesörlüğe yükseltildi. 1924 tarihinden
1940 yılına kadar yüksek geometri dersleri verdi. Çalışmalarının çoğu gruplar
kuramının incelenmesi ve uygulaması yönündedir. Sürekli ve sonsuz grupların
yapısıyla ilgili kuramı ve yeni evrenler düşünülmesine yol açan genelleştirmeler
ve uzaylar kuramını kurdu. 1922 yılında ortaya attığı, hiç eğrilik göstermeyen
tamamen paralel bir uzay kavramı, en önemli buluşlarından sayılır. Cartan'ın bu
çalışmalarından haberi olmayan Einstein, 1828 yılında aynı gerçekleri yeniden
buldu. Çok sayıda yayını ve kitapları olan Cartan, 1951 yılında Paris'te öldü.

Cauchy (1789 - 1857)
İlk büyük
Fransız matematikçisi Auguston Louis Cauchy, Bastille'in işgalinden altı
haftadan az bir zaman sonra Paris'te 21 Ağustos 1789 günü doğdu. İhtilal çocuğu
eşitlik ve hürriyete olan borcunu yoksulluk içinde büyüyerek ödedi. Yarı açlık
içinde ancak babasının iş bilmesi ve aklını kullanması sayesinde yaşadı. Babası,
parlamentonun avukatıydı. Okumuş aydın biriydi. Katolik'ti. Bastille düştüğünde
giyotinden nasıl kurtulduğunu Allah bilir. İhtilal döneminde polisti. İhtilalden
iki yıl önce kendisi gibi dindar, çok iyi bir kadın olan Maria Madeleinc
Desestre ile evlendi. Bu evlilikten altı çocuk oldu. Bunların ikisi erkek ve
dördü de kızdı. Bunların en büyüğü Cauchy'ydi. İhtilal sonrasında aile Arcueil
köyüne taşındı. Tam on bir yıl burada kaldılar. Cauchy, çocukluğunda kötü
beslendiği için sıhhati hiç bir zaman iyi gitmedi. Başlangıçta iyi bir eğitim
gördü. Dindardı. Bu yüzden başına çok belalar da geldi. Yine Abel'e göre, Cauchy
tutuculuğu seven bir ilim adamıydı. Weierstrass ve Hermite'te Katolik'ti. Cauchy,
ilk dini eğitimi annesinden aldı. Zaten ihtilal döneminde okullar kapanmıştı.
Zamanın ihtilalci yönetimi okuyanları sevmiyorlar, bilginleri ve kültürlü
adamları yoksulluk içinde bırakıyorlardı veya giyotine sevk ediyorlardı.
Arcueil köyünde matematikçi Laplace ve kimyacı olan Berthollet
(1748-1822) kapı komşuydular. İlişkileri de iyiydi. Berthollet kesinlikle bir
yere gitmezdi. Laplace biraz daha alçak gönüllüydü. Bir gün fakir komşusunun
evine gitti. İyi beslenmemiş, kitaplar ve defterler içinde cezalı bir çocuk gibi
gömülmüş zayıf Cauchy'yi görünce hayrete düştü. Az zamanda çocuğun matematik
yeteneğini anladı. Ona, kendisine iyi bakmasını önerdi.
Birkaç yıl sonra aynı Laplace, Cauchy'nin seriler hakkındaki
konferanslarını dinlemeye çağrıldığı zaman, delikanlının serilerin yakınsaklığı
hakkındaki keşiflerinin, kendi gök mekaniğinin büyük binasını yıkmasından
korkuyordu. Çünkü, ya kendi serileri ıraksaksa diye düşünüyordu. Bu korkulu
konferanstan sonra eve geldi ve hesaplarının tümünü teker teker gözden geçirdi.
Hemen hemen küresel olan yerkürenin yörüngesi biraz daha eliptik olsaydı,
Laplace'ın dayandığı seri de ıraksak olacaktı. Bereket versin ki, Laplace'ın,
korktuğu başına gelmedi ve rahat bir nefes aldı. Laplace, kendi serilerinin
yakınsaklıklarını Cauchy'nin yakınsaklık ölçütleriyle teker teker kontrol
ettikten sonra ancak aklı başına geldi. Çünkü, büyük Laplace tehlikeyi görmüş ve
daha önce oldukça dikkatsiz adımlar atmıştı. Şimdi, Cauchy'nin ölçütleri onu
rahatlatmıştı.
1 Ocak 1800 günü, Paris'le İlişkisini kesmemiş olan Cauchy'nin babası,
senato katibi oldu. Bürosu Luxembourg sarayındaydı. Bir köşeyi de oğluna
ayırmıştı. O zaman Polytechnique'te profesör olan Lagrange sık sık katiple
konuşmaya gelirdi. Cauchy ile burada karşılaşan Lagrange, Laplace gibi çocuğun
matematiğine ve onun matematik yeteneğine hayran kaldı. Bir gün Laplace ve
başkalarının huzurunda Lagrange, köşede çalışan genç Cauchy'yi göstererek, "Bu
delikanlıyı görüyor musunuz? O, matematikte hepimizi geçecektir" dedi.
Lagrange, nazik ve zayıf olan fakat çok çalışkan Cauchy'ye on yedi
yaşına kadar yüksek matematik kitabının verilmemesini söyledi. Aslında, bu da
yanlıştı. Çünkü, dahi bir kimse için bilgi kısıtlaması söz konusu olamaz.
Kısıtlama veya sıkma onu o yoldan alıp yok olmasına neden olabilir. Cauchy , on
üç yaşına kadar babasının yanında eğitim gördü. Daha sonra Ecole Centrale du
Pantheon'a girdi. Bu okulda, Yunanca, Latince ve bu dillerin edebiyatlarında
açılan yarışmaların tüm ödüllerini alarak okulda bir kahraman oldu. Bu okuldan
ayrıldıktan sonra on ay iyi bir öğretmenle matematik çalıştı. 1805 yılında on
altı yaşındayken Polytechnique okuluna ikincilikle girdi. Orada dini görevlerini
yerine getirirken arkadaşları kendisi ile alay ediyordu. Bu alaylara bazen
aldırmıyor bazen de onları imana getirmeye çalışıyordu. 1807 yılında mühendis
okuluna geçti. 1810 yılında bu okulu bitirdi. Üç yıl Napolyon'un ordusunda
askeri mühendis olarak Cherbourg'ta çalıştı. Cherbourg'a, Laplace'ın,
Lagrange'ın, Kempis'in ve Virgilus'ün birer kitabını götürmüştü. Lagrange'ın
eseri sayesinde, onun eserindeki hatalardan uzak bir fonksiyonlar kuramı kurmayı
tasarladı. Boş zamanlarında aritmetikten başlayıp astronomiyi bitirdi. Bazı
ispatları sadeleştirerek matematiğin tüm kollarını gözden geçirdi. Terör,
savaşlar, yenilgiler, ihtilaller ve karşı ihtilaller devrinin matematikçisi olan
Cauchy de bu olaylardan, kurtulamadı. Fakat, yine de bir şeyler yapmaya çalıştı.
Birincisi, analize yakınsaklık ölçütünü getirerek analizi sıhhate kavuşturdu. En
önemli atılımlarından birisi buydu. İkincisi, olasılıklar analizi ve gruplar
kuramını kurmasıdır. Üçüncüsü de, karmaşık fonksiyonlar kuramıdır.
1812 yılında Moskova yenilgisi, 1813 yılında Prusya ve Avusturya'ya karşı
Leipzig yenilgisi, Napolyon'u İngiltere'yi işgalden vazgeçirdi. Bu hazırlıklarda
Cauchy de bulunuyordu. Cherbourg' daki inşaatlar yavaşladı. Cauchy çok
çalışmaktan bitkin bir halde yirmi dört yaşında 1813 yılında Paris'e geri döndü.
Bu sırada en verimli yaşındaydı. Çok yüzlü geometrik şekiller, simetrik
fonksiyonlar ve bunlarla ilgili eserini verdi. Cauchy'nin bu eserleri basıldı ve
çok taktir toplayarak Cauchy'nin bir anda ünlü olmasını sağladı. Legendre,
Cauchy'nin bu çalışmasına devam etmesini istedi. İkinci eseri Ocak 1812
tarihinde basıldı. Sübstitüsyonlar kuramı, sonlu gruplar ve işlem grupları
üzerindeki çalışmaları çok etkili oldu. Permütasyon grupları üzerine makaleler
yazdı. Alt gruplar, grupların ve alt grupların sıraları arasındaki bağlılıkları
inceledi. Grup tabloları onun en ilginç çalışmalarını gösterir. Katı cisim
dönmeleri ve simetrilerin oluşturduğu gruplar hep Cauchy'nin çalışmalarının
ürünleridir. Sonlu, sonsuz ve devirli gruplar üzerinde çalıştı. Bunların atom ve
kristal yapılara uygulanmasını verdi. Permütasyonların devirlerini yazdı.
1816 yılında yirmi yedi yaşındayken, hayatta olan matematikçilerin en
önde gelenlerinden, biri oldu. Tek rakibi, kendisinden on iki yaş büyük olan ve
çok az konuşan, yaptıklarını saklayan ve yayınlamayan Gauss'tu.
1814 yılında, karmaşık fonksiyonlar kuramını geliştirdi. Bugün, Cauchy
teoremi adıyla bilinen ünlü teoremi ifade ederek ispatladı. Bu alanda
integraller ve bunların hesaplanma yöntemleri yine Cauchy tarafından verildi. Bu
sahadaki eseri 1827 yılında basıldı. Akademi ve Polytechnique'e 80 ile 300
sayfalık orijinal eserler yağdırıyordu. 1815 yılında, Fermat'ın bir teoreminin
ispatını verdi. 1816 yılında sıvılar üzerinde dalgaların yayılmasının kuramını
içeren yapıtıyla Akademi ödülünü aldı. 1815 yılında Polytechnique'te analiz
öğretmeni ve az sonra da profesör oldu. Sorbonne'a ve College de France'a girdi.
Her işte başarılı oluyordu. Akademiye haftada iki çalışma sunduğu oluyordu.
Geliştirdiği ve yaptığı çalışmaları öğrenmek için Avrupa'nın her yanından
matematikçiler geliyordu. 1816 yılında Akademiye başkan seçildi.
1818 yılında Aloise de Bure ile evlendi. Karısı, görgülü, bir ailenin
kızıydı. Cauchy gibi o da Katolik'ti. Bu evlilikten iki kızı oldu. Tam kırk yıl
eşi ile çok mesut evlilik hayatı sürdürdü. Laplace ve diğerlerinin önerisi ile
1821 yılında Polytechnique için çok şahane bir analiz kitabı yazdı. Bu kitapta,
limit, süreklilik, diferansiyel, integral, dizi, seri, dizilerin ve serilerin
yakınsaklığı hakkında çok güzel konularda kendini gösterdi. 1826 ile 1830
yılları arasında "Matematik Alıştırmaları" adlı bir dergi çıkardı. Çok aranan ve
tutulan eserler yayınladı. 1835 yılında Akademinin "Comptes Rendus" adlı
haftalık bültenini çıkardı. Cauchy bu dergiye makaleler yağdırıyordu.
Eserlerinin basma masraflarının artmasından dolayı dört sayfadan fazla makale
kabul edilmemesi kısıtlaması, Cauchy' nin kalemini yavaşlattı. Sayılar hakkında
300 sayfalık bir çalışmasını dışarıda, bastırmak zorunda kaldı.
1830 yılı ihtilali yine Cauchy'nin huzurunu bozdu ve rahatını kaçırdı.
Ailesini Paris'te bırakarak, Akademiye istifa dilekçesini vermeden İsviçre'ye
gitti. Sardunya Kralı ona Torino'da fizik matematik kürsüsünde bir yer verdi.
Cauchy bu görevi kabul etti ve kısa sürede İtalyanca 'yı öğrendi. Bundan sonraki
derslerini ve konferanslarını bu dille verdi. Çok çalışmaktan dolayı hastalandı.
İtalya'ya yaptığı seyahatte iyi oldu. Papayı ziyaret etti. Sonra, yeniden
Torino'daki görevine döndü. Cauchy'i ödüllendirmek isteyen Charles, aslında ona
çok kötülük yaptı. 1833 yılında, on üç yaşındaki oğlunun eğitim ve öğretimi için
görevlendirdi. Cauchy, ertesi yıl ailesini yanına getirtti. Sabahtan akşama
kadar çocukla beraberdi. Sanki bir dadı olmuştu. Çocuktan boş kalan kısa
zamanlarda bile odasına koşuyor, birkaç formül yazıyor ve bir paragraf ekliyor
ve yine çocuğun yanına dönüyordu. Burada yaptığı en önemli çalışma, ışığın
dağılması hakkında yapılan buluşudur.
Cauchy, küçük öğrencisinden 1838 yılında kurtulduğunda elli
yaşındaydı. Kraldan izin alarak Paris'e döndü. Yeniden koltuğuna oturdu. Bundan
sonraki matematik çalışmaları daha hızlı oldu. Sanki dinlenmişti. Bundan sonraki
matematik çalışmaları her sahayı içeriyordu. Matematiğin tüm kollarında,
mekanikte, fizik ve astronomide olmak üzere ve çoğu da çok kalın olmak koşuluyla
500 taneden fazla eser yazdı. Çok yönlü ve çok çalışkan bir matematikçiydi.
Bu kadar çok eser vermeye ve bu kadar çok çalışkan olmasına
karşın, dertleri yine bitmedi. College de France'ta bir yer boşalmıştı. Cauchy
hemen buraya seçildi. Yemin etme nedeniyle hükümetle ve yöneticilerle arası
açıldı. Yemini kabul etmediğinden yine açıkta kaldı. Daha sonra hükümet hata
yaptığını anladı ve Cauchy de görevinde kaldı. Cauchy, tam dört yıl hükümete
arkasını çevirip çalıştı. Ailesinden aldığı terbiyeden olacak, Fransız
Hristiyanlığı'nın inatçı bir Don Kişot'u gibi bir davranış gösteriyordu. Bu
davranışıyla hükümeti bile güç durumlara düşürdüğü oluyordu. O, dini için
eziyetler çekmiştir. Arkadaşları tarafından iki yüzlü burjuva olarak
suçlanmasına karşılık hürmete değer bir matematikçiydi. Abel'e karşıda iyi ve
namuslu davranmamıştı.
Cauchy'nin en önemli çalışmalarından biri de bu devreye aittir.
Leverrier, 1840 yılında Akademiye bir çalışma sundu. Hesaplar o kadar fazlaydı
ki, bunları incelemek olanaksızdı. Cauchy , hesapların doğru olduğunu
gerçeklemek için çalışmayı incelemeyi kendisi istedi. Cauchy, Leverrier'in
hesaplarını adım adım izleme yerine, kestirmeden giderek, eseri gerçekleyecek ve
az zamanda geliştirilebilecek yeni yöntemler buldu. Hükümetle olan kavgası 1843
yılında daha da kızıştı. Cauchy bu sıralarda elli yaşındaydı. Bakan, kamuoyunun
alayı olmayı göze alamadığı için, Cauchy'nin yerine başka birinin seçilmesini
emretti. Cauchy kendisini mertçe savundu. Onun bu savunmaları Galile zamanında
olsaydı kendisi şüphesiz yakılırdı. Her gelen hükümetin kendisinden istediği
yeminleri cesaretle kabul etmedi. Bu davranışları bazı hallerde hükümetleri bile
güç durumda bıraktı. 1848 yılında, Cauchy'den bu yemini isteyen hükümet iş
başından kovuldu. Yeni gelen hükümetin ilk işi de bu yemini kaldırmak oldu.
Cauchy'nin hayatı ve karakteri bize zavallı Don Kişot'un hayatı gibi heyecan
verir. Bu davranışlarından dolayı kendisine Don Kişot takma adı bile
yakıştırılmıştır.
1852 yılında III. Napolyon yönetimi ele alınca yeniden yemin koydu.
Yalnız bu yeminden Cauchy'ye ayrıcalık tanındı. Cauchy bu ayrıcalığa teşekkür
bile etmedi. Hiç bir şey yokmuş gibi derslerine devam etti. Bundan sonra da
Sorbonne'un şerefi oldu. Cauchy'nin ilginç bir yanı da, duygusal olmasıydı. O,
matematikten ayrıldığında, aklı yerine duygusal yanlarına göre hareket ediyordu.
Bu davranış onda çok görülürdü. Bu nedenle, bazı tutarsız davranışlara, hatta
bazen onu felaketlere götürüyordu. Hıristiyanlık, Müslümanlık ve politik
konularda çalkantılı devirler yaşamıştır. Bir zaman cizvitleri tutmuş ve onları
desteklemiştir. Sonuçta, Mayıs 1860 tarihinde toplu insan öldürülmesi olayı
olmuştur.
Cauchy, eserlerini çok acele yazdığından, bu çalışmaları çok
eleştirilmiştir. Çok eser vermiştir. Eserlerinin tümü 789 ayrı çalışmadır ve
hepsi yirmi dört cilt kadar tutar. Fakat, bu kadar eser veren bir kimsede bu
kadar kusuru hoş görmek gerekir. Yaşamı ve hayatı çok sadeydi. Onun iki şeyi
vardı. Matematik ve din. Matematik ve dinden başka her şeyde sınır gözetirdi.
Kendisini ziyarete gelen Lord Kelvin'i bile Katolik yapmak için uğraşacak kadar
saf ve temiz duyguluydu. Gauss'un tersine, kendisini çok üstün görüyordu. Bu
nedenle yakınlarını kırıyor ve son yıllarını kavgalarla geçiriyordu. İnatçı bir
davranışı vardı. Gürültücülere şiddetle karşı gelirdi. Haklı ya da haksız olsun,
kendi görüşünde ısrar ederdi. Bu davranışı yüzünden arkadaşları kendisini pek
sevmezdi.
Akademiye seçilecek adaylara ilmi otoritesine göre oy verilmesi
neredeyse bir gelenekti. Cauchy bu oylarını, dini ya da siyasi görüşü
doğrultusunda verdiği söylenir. Şüphesiz, bu davranışın doğru olup olmadığını
bilemiyoruz ama, tutumu yüzünden en azından böyle bir kanı etrafında
bırakıyordu. Son yılları bu nedenle biraz acıklı geçmiştir.
Cauchy , 23 Mayıs 1857 günü altmış sekiz yaşındayken birden bire
bronşitten öldü. Bu bronşiti geçirmek için dinlenme yerine çekilmişti. Orada
ölümüne neden olan bir hummaya tutuldu. Aslında ölümü hiç beklemiyordu.
Ölümünden, birkaç saat önce, Paris baş piskoposuna yapacağı iyiliklerden söz
ediyordu. Yaşamı boyunca iyilik yapmayı çok sevmişti. Papaza son sözleri
"İnsanlar gelip geçer, fakat eserleri kalır" dedi ve öldü. Gerçekten, Cauchy'nin
eserleri bugün üniversitelerde yaşamaktadır.
Fonksiyonlar kuramında da çok yenilikleri olan Cauchy, Cauchy-Riemann
denklemleri, Cauchy teoremi, Cauchy integral formülü ve Cauchy esas değeri
buluşları sayılabilir. Bu saydığımız bağıntılar oldukça genel buluşlardır.
Karmaşık analizde çok uygulaması olan çok derin konuları içine almaktadır.
İstenildiği kadar da genişletilip ilmin diğer dallarına uygulanabilirliği
vardır.

Christoffel (1829 - 1900)
Bir Alman matematikçisi olan Elwin Bruno Christoffel, 1829 tarihinde
Montschau, Rheinland'de doğdu. Önce Zürich Polytechnicum'unda, sonra Berlin ve
Strasbourg Üniversitelerinde matematik profesörü olarak çalıştı. Özellikle; Abel
fonksiyonları, cebirsel fonksiyonlar, parçalı türevli denklemler ve diferansiyel
geometri üzerinde çalışmalarda bulundu. Riemann ile birlikte matematiğe tensör
kavramını getirdiler ve tensör hesabı üzerinde çalıştı. 1900 yılında
Strasbourg'da öldü.

Cramer (1704 - 1752)
İsviçre'li bir
matematikçi olan Gabriel Cramer, 1704 yılında Cenevre'de doğdu. Cenevre'de
matematik ve felsefe profesörlüğü yaptı. Berlin akademisine ve İngiliz Kraliyet
Akademisine üye seçildi. "Cebirsel Eğrilerin Analizine Giriş" adlı kitabı 1750
yılında yayımlandı. Cramer'in bu kitabı, analitik geometri alanında yazılan ilk
kitaplardan biridir. Cramer'in en büyük hizmetlerinden biri de, Jean ve Jacques
Bernoulli'nin tüm kitaplarıyla, Leibniz'in "Commerciu Epistolcum" adını taşıyan
mektuplarını bir araya getirerek toplu halde yayınlaması olmuştur. Bugün,
denklem sistemlerinin çözümünde kullanılan Cramer kuralı oldukça kolaylık
sağlar. Matematiğin gelişmesinde büyük katkıları olan Cramer, 1752 yılında
Bagnols'da öldü.

d'Alembert (1717 - 1783)
Jean Le Rond d'Alembert adı, Notre Dame de Paris yöresinde küçük bir
kilisenin adı olan Saint-Jean-Le Rond'tan gelmektedir. Chevalier Destouches'in
gayri meşru oğlu olan d'Alembert, annesi tarafından gizlice Saint-Jean-Le Rond
kilisesinin basamaklarına bırakılmıştı.
Çocuğu sabahın erken saatlerinde kilisenin basamakları üstünde mışıl
mışıl uyurken, kiliseye gelen papaz buldu. Hava oldukça da karanlıktı. Sabahın
soğuğu iliklerine kadar işlemişti. Kilise avlusunun kapısını açtı ve yavaş
adımlarla merdivenlere doğru yaklaştı. Basamakların üzerinde karanlık bir şey
gördü. Köpek veya yabani bir hayvan olabileceğini düşündü ve biraz da korktu.
Biraz daha yaklaşınca karartının hareket etmediğini ve hayvan olmadığını anladı.
Kafasından bazı düşünceler bir film şeridi gibi süratli bir biçimde geçti. Acaba
bu ne olabilirdi? Merdivenlere doğru tırmandı ve karartıyı artık iyice
seçebiliyordu. Örtünün bir ucunu kaldırdı. Bir de ne görsün, minicik bir
yavrucak annesinin sütünü yeni emmiş gibi mışıl mışıl uyuyordu. Yüzünün
açılmasıyla sabahın soğuğu ciğerlerine kadar girdi. Arka arkaya bu temiz havayı
burnundan çekti ve bol bol oksijeni teneffüs etti. Soğuk onu biraz rahatsız
etti. Hava da iyice aydınlanmıştı. Çocuğun yüzü iyice fark edilebiliyordu.
Yavaşça kucağına aldı ve merdivenlerin basamaklarını dikkatlice çıktı. Cebinden
çıkardığı anahtarla kapıyı açtı ve bir eliyle de bebeği uyandırmamak için tüm
gayretlerini harcadı. Kendi odasına girdi. çocuğu masanın üzerine yatırdı.
Kilisenin içi de soğuktu. Sobayı yaktı ve odayı ısıttı. Bu tatlı ve güzel bebek
uyandığında saat 10'u geçiyordu.
Belediye ilgilileri, çocuğu fakir bir camcının karısına verdiler. Bu
hayırsever, fakir fakat sevgisi ve şefkati zengin olan kadın da bu küçücük ve
kimsesiz yavruya kendi çocuğu gibi baktı ve büyük bir dikkatle onu büyüttü. Daha
sonra annesinin ve babasının kim olduğu anlaşıldıysa da bu iyilik sever kadından
çocuğu ne almaya ne de istemeye gelen oldu. Yalnız, Chevalier, o zamanın
kanunlarına göre gayri meşru oğlunun eğitim ve öğretim parasını ödemeye mecbur
edildi. Kilise de peşini bırakmıyordu. Bu olayı ve bu aileyi d'Alembert
büyüyünceye kadar öğrenemedi. Kendi annesi ve babasından daha ileri sevgi ve
şefkatle büyütüldü. Oldukça da sıhhatli ve gürbüzdü.
D'Alembert'teki matematik dehası uyanmaya başlayınca, oğlunun oturduğu
yeri ve evi bilen öz annesi onu memnuniyetle yanına alacağını ve bakacağını
bildirdi. Küçük ve akıllı d'Alembert, "Sen benim üvey annemsin. Camcının karısı
benim asıl annemdir" diyerek onun bu önerisini geri çeviriyordu. Onu dünyaya
getiren öz annesi ve babası gibi, o da onları unuttu. Bir daha da adlarını
andığı görülmedi. Onun annesi ve babası, o fakir camcı ve onun karısıydı.
D'Alembert ünlü olduğu zaman bu ailesini unutmadı. Kendisine bakan,
onların sevgileriyle büyüyen camcının ailesini kendi ailesi olarak kabul
ettiğinden, fakir olan bu ailenin rahatlık içinde yaşamalarını sağladı. Bu aile
yine kendi küçücük evlerinde kalmayı uygun buldular. D'Alembert'te manevi anne
ve babası olan camcı ailesini öz annesi ve öz babası ilan etti. Yaşam süreci
boyunca da onlarla övündü ve onlara baktı.
D'Alembert artık bir saray matematikçisi ve ünlü biriydi. Gece ve
gündüzlerin uzaması veya kısalması probleminin çözümünü tam olarak d'Alembert
verdi. En önemli eseri, parçalı diferansiyel denklemler üzerinedir. Özellikle,
titreşen tellere ait buluşu çok önemlidir. Serilerin yakınsaklığına ait
d'Alembert ölçütü onundur. Kendi adıyla anılan çok sayıda teoremleri vardır.
D'Alembert, genç dostu Lagrange'ı güç ve önemli problemleri çözmeye
yöneltiyor, olanaklar ölçüsünde ona bir ağabey gibi davranıyordu. Beraber bir
arada olduklarında sözlerle ve ayrı olduklarında da mektuplarla, mide
rahatsızlıkları olan Lagrange'a önerilerde bulunuyordu. Mekanikte çok önemli
buluşları olan Fransız matematikçisi d'Alembert'in, dalga denklemi ve bu
problemin kendi adıyla bilinen çözümü ünlüdür.
D'Alembert'i yaşatan en önemli buluşlarından biri de biraz önce adını
andığımız d'Alembert ya da genel matematikte adı çok geçen bölüm ölçütüdür.
Sonsuz terimli serilerin yakınsaklığı, yakınsaklık bölgesini ve yakınsaklık
yarıçapını bulmak için bundan daha kullanışlı bir formül bulunamamıştır. Yine bu
ölçütle, serilerin analitik bölgelerini kolayca bulabiliriz. D'alembert, genel
matematiğin kurucularından biri olarak bilinir ve biri olarak kabul edilir.

De L'Hôpital (1661 - 1704)
L'Hôpital,
amatör bir Fransız matematikçisidir. 1661 yılında Paris'te doğmuştur. Asil bir
Fransız ailesinden gelir. Johann Bernoulli'nin yönetiminde çalışmış ve kendisini
yetiştirmiştir. L'Hôpital çok kabiliyetli bir matematikçiydi ve brachystochrone
adı verilen problemi çömüştür.
L'Hôpital 'in en ünlü eseri 1692 yılında yazmış olduğu "Analyse des
infiniment petits pour l'intelligence des lignes courbes" dir. Bu eser aynı
zamanda diferansiyel analiz üzerine yazılmış ilk ders kitabıdır. Bizim analizde
bugün kullanmış olduğumuz ve L'Hôpital kuralı olarak bildiğimiz, "rasyonel
fonksiyonların limit durumunda pay ve paydasının sıfır olması halinde uygulanan
kural" yine bu kitapta yer almaktadır.
L'Hôpital 2 Şubat 1704 yılında Paris'te ölmüştür.

Dedekind (1831 - 1916)
Bir hukuk profesörü olan Julius Levin Ulrich Dedekind'in dört
çocuğundan en küçük olan Julius Wilhelm Richard Dedekind, Gauss'un doğduğu
yerde, 6 Ekim 1831 günü Brunswich'te doğmuştur. Richard, yedi yaşından on altı
yaşına kadar doğduğu kentin Gymnasium'unda okudu. Erken yaşlarda matematik
dehası pek görülmedi. Onun ilk aşkları fizik ve kimya olmuştur. Matematiğe,
ilimlerin hizmetçisi gözüyle bakıyordu. Asıl yolunu bulmakta da gecikmedi. Daha
on yedi yaşındayken, fiziğin kullandığı düşüncelerde birçok sakatlıklar keşfetti
ve daha az eleştirilere uğrayan matematiğe döndü. Çünkü, onun attığı her adım
sağlam olmalıydı.
1848 yılında, Gauss'un Caroline Kolejine girmiştir. Bu kolejde,
analitik geometri, ileri cebir, diferansiyel ve integral hesabı ve yüksek
mekaniği öğrendi. 1850 yılında Göttingen Üniversitesine girdiği zaman, ileri
çalışmalar yapabilecek düzeyde ciddi bilgisi vardı. Buradaki öğretmenleri,
sayılar kuramı üzerinde pek çok yazısı olan Moritz Abraham Stren (1807-1894),
Gauss ve fizikçi Wilhelm Weber oldular. Bu öğretmenlerinden, diferansiyel ve
integral hesap, yüksek aritmetik, en küçük kareler yöntemi, yüksek jeodezi ve
genel fizik üzerinde sağlam temeller aldı. Buna karşın, burada da çok şeyler
öğrenmediğinden yakınıyordu. Doktorasını verdikten sonra birçok konuyu öğrenmek
için kendi kendine iki yıl çalıştı. Halbuki bu dersler, Berlin'de Jacobi,
Steiner ve Dirichlet tarafından parlak bir şekilde okutuluyordu. Dedekind, 1852
yılında yirmi bir yaşındayken, Euler'in integralleri üzerinde kısa bir tezle
Gauss'tan doktorasını ve ünvanını aldı. Tez kısa ve bağımsız gibi görülüyordu
ama, sonuç hiçte öyle değildi. Onun ne olduğunu, ileride neler getireceğini,
Gauss'un görüp görmediğini kesin olarak bilemiyoruz. Görmüş olacağı umulabilir.
Dedekind, 1854 yılında Göttingen'e yardımcı doçent olarak tayin
edildi. Bu görevde dört yıl kaldı. Gauss, 1855 yılında ölünce Dirichlet
Berlin'den Göttingen'e taşındı. Dedekind, Dirichlet'in önemli derslerini üç yıl
izledi. Dirichlet'in sayılar kuramına ait eserine kendi cebirsel sayılar
kuramını da on birinci bölüm olarak katarak bastırdı. Bu sırada mesleğine yeni
başlayan Riemann'la dost oldu. Dedekind'in dersleri genel olarak hafifti. Yalnız
iki öğrencisine 1857 ile 1858 yıllarında Galois denklemleri kuramı dersini
verdi. Bu, Galois kuramının bir üniversitede resmi bir ders olarak verilişi ve
öğrenciler tarafından ilk kez alınışıdır. Cebir ve aritmetikte, grup kavramının
temel önemini ilk kavrayanlardan biri Dedekind'tir.
Dedekind, yirmi altı yaşındayken, Zürih Politekniği'ne 1857 yılında
profesör olarak atandı. Beş yıl burada kaldıktan sonra, 1862 yılında Brunswick'e
dönerek teknik okula profesör oldu. İşte, burada tam elli yıl gibi uzun bir süre
profesörlük yaptı. Kummer gibi Dedekind de çok uzun süre yaşamış ve ölümünden
pek az bir zaman öncesine kadar da matematikle uğraşmıştır. 12 Şubat 1916 günü
öldüğünde, bir nesilden beri, bir matematik klasiği olmuş bulunuyordu.
Dedekind'in dostu ve bazı eserlerinde onun izinden giden Edmund Landau, 1917
yılında onun anısına yapılan ölüm yıl dönümünde şöyle diyordu. "Richard Dedekind,
yalnız büyük bir matematikçi değil, eski ve yeni tüm matematik tarihinin tam
anlamıyla büyük olanlardan biri, büyük çağın son kahramanı, Gauss'un son
öğrencisiydi. O da kırk yıldan beri klasik olmuştur. Onun eserlerinden yalnız
biz değil, bizim öğretmenlerimiz ve öğretmenlerimizin öğretmenleri de çok şey
öğrenmişlerdir."
Dedekind, ölümü olan 1916 yılına kadar fikir tazeliğini ve vücut
sağlamlığını korumuştur. Hiç evlenmemiştir. Romancı olarak tanınan kız kardeşi
Julie'nin 1914 yılında ölümüne kadar onunla oturmuştur. Öteki kız kardeşi
Matilda 1860 yılında öldü. Erkek kardeşi tanınmış bir hukukçu olmuştu. Yaşamının
tüm çerçevesi hemen hemen bu kadarıyla biliniyor. Halbuki, onun irrasyonel
sayıları kuruşunu, Dedekind kesimleri olarak tüm öğrenciler bilirler. Ölümünden
önce de o kahramanlaşmıştı. Ölümünden on iki yıl önce, 4 Eylül 1899 günü
öldüğünü yazmışlardı. Kendi anı defterine, o günü çok sıhhatli, sağlıklı ve
yemekte Halle'li dostu Georg Cantor'la beraber geçirdiğini ve çok güzel ilmi bir
konuda konuşarak yemek yediklerini yazıyordu.
Dedekind'in çalışmaları genel olarak sayılar kuramı üzerine geçmiştir.
En önemlilerinden biri irrasyonel sayılarla olan Dedekind kesimidir. 1872
yılında "Süreklilik ve İrrasyonel Sayılar" adlı eseri basıldı. Kesim kavramı
kısaca şudur. Bu kesim, rasyonel sayıları iki kümeye ayırır. Buna göre, birinci
kümedeki tüm sayılar ikinci kümedeki sayılardan küçüktür. Eğer böyle bir kesim
rasyonel bir sayıya karşılık gelmiyorsa, bu kesim bir irrasyonel sayı tanımlar.
Bu kesime de karşı çıkıldığını hemen belirtelim. 12 Şubat 1916 yılında öldü.

Euclid (M.Ö. 325 - M.Ö. 265)
Rönesans
sonrası Avrupa'da, Kopernik'le başlayan, Kepler, Galileo ve Newton'la 17.
yüzyılda doruğuna ulaşan bilimsel devrim, kökleri Helenistik döneme uzanan bir
olaydır. O dönemin seçkin bilginlerinden Aristarkus, güneş-merkezli astronomi
düşüncesinde Kopernik'i öncelemişti; Arşimet yaklaşık iki bin yıl sonra gelen
Galileo'ya esin kaynağı olmuştu; Öklid çağlar boyu yalnız matematik dünyasının
değil, matematikle yakından ilgilenen hemen herkesin gözünde özenilen, yetkin
bir örnekti. Öklid, M.Ö. 300 sıralarında yazdığı 13 ciltlik yapıtıyla ünlüdür.
Bu yapıt, geometriyi (dolayısıyla matematiği) ispat bağlamında aksiyomatik bir
dizge olarak işleyen, ilk kapsamlı çalışmadır. 19. yüzyıl sonlarına gelinceye
kadar alanında tek ders kitabı olarak akademik çevrelerde okunan, okutulan
Elementler'in, kimi yetersizliklerine karşın, değerini bugün de sürdürdüğü
söylenebilir .
Egeli matematikçi Öklid'in kişisel yaşamı, aile çevresi, matematik
dışı uğraş veya meraklarına ilişkin hemen hiçbir şey bilinmemektedir. Bilinen
tek şey; Iskenderiye Kraliyet Enstitüsü'nde dönemin en saygın öğretmeni;
alanında yüzyıllar boyu eşsiz kalan bir ders kitabının yazarı olmasıdır.
Eğitimini Atina'da Platon'un ünlü akademisinde tamamladığı sanılmaktadır. O
akademi ki giriş kapısında, ''Geometriyi bilmeyen hiç kimse bu kapıdan içeri
alınmaz!'' levhası asılıydı.
Öklid'in bilimsel kişiliği, unutulmayan iki sözünde yansımaktadır:
Dönemin kralı I. Ptolemy , okumada güçlük çektiği Elementler'in yazarına,
"Geometriyi kestirmeden öğrenmenin yolu yok mu?'' diye sorduğunda, Öklid "Özür
dilerim, ama geometriye giden bir kral yolu yoktur'' der. Bir gün dersini
bitirdiğinde öğrencilerinden biri yaklaşır, ''Hocam, verdiğiniz ispatlar çok
güzel; ama pratikte bunlar neye yarar?'' diye sorduğunda, Öklid kapıda bekleyen
kölesini çağırır, "Bu delikanlıya 5-10 kuruş ver, vaktinin boşa gitmediğini
görsün!'' demekle yetinir .
Öklid haklı olarak "geometrinin babası" diye bilinir; ama geometri
onunla başlamış değildir. Tarihçi Herodotus (M.Ö. 500) geometrinin başlangıcını,
Nil vadisinde yıllık su taşmalarından sonra arazi sınırlarını belirlemekle
görevli kadastrocuların çalışmalarında bulmuştu. Geometri "yer" ve "ölçme"
anlamına gelen "geo" ve "metrein" sözcüklerinden oluşan bir terimdir. Mısır'ın
yanı sıra Babil, Hint ve Çin gibi eski uygarlıklarda da gelişen geometri o
dönemlerde büyük ölçüde, el yordamı, ölçme, analoji ve sezgiye dayanan bir yığın
işlem ve bulgudan ibaret çalışmalardı. Üstelik ortaya konan bilgiler çoğunlukla
kesin olmaktan uzak, tahmin çerçevesinde kalan sonuçlardı. Örneğin, Babilliler
dairenin çemberini çapının üç katı olarak biliyorlardı. Bu öylesine yerleşik bir
bilgiydi ki; pi' nin değerinin 3 değil, 22/7 olarak ileri sürenlere, bir tür
şarlatan gözüyle bakılıyordu. Mısırlılar bu konuda daha duyarlıydılar: M.Ö. I800
yıllarına ait Rhind papürüslerinde onların pi'yi yaklaşık 3.1604 olarak
belirledikleri görülmektedir; ama Mısırlıların bile her zaman doğru sonuçlar
ortaya koyduğu söylenemez. Nitekim, kesik kare piramidin oylumunu (hacmini)
hesaplamada doğru formülü bulan Mısırlılar, dikdörtgen için doğru olan bir alan
formülünün, tüm dörtgenler için geçerli olduğunu sanıyorlardı.
Aritmetik ve cebir alanında Babilliler , Mısırlılardan daha ilerde
idiler. Geometride de önemli buluşları vardı. Örneğin, "Pythagoras Teoremi"
dediğimiz, bir dik açılı üçgende dik kenarlarla hipotenüs arasındaki bağıntıya
ilişkin önerme "bir dik üçgenin dik kenar karelerinin toplamı, hipotenüsün
karesine eşittir" buluşlarından biriydi. Ne var ki, doğru da olsa bu bilgiler
ampirik nitelikteydi; mantıksal ispat aşamasına geçilmemişti henüz. Ege' li
Filazof Thales'in (M.Ö. 624-546), geometrik önermelerin dedüktif yöntemle ispatı
gereğini ısrarla vurguladığı, bu yolda ilk adımları attığı bilinmektedir . Mısır
gezisinde tanıştığı geometriyi, dağınıklıktan kurtarıp, tutarlı, sağlam bir
temele oturtmak istiyordu. İspatladığı önermeler arasında . ikizkenar üçgenlerde
taban açılarının eşitliği; kesişen iki doğrunun oluşturduğu karşıt açıların
birbirine eşitliği vb. ilişkiler vardı.
Klasik çağın "yedi Bilgesi" nden biri olan Thales'in açtığı bu yolda,
Pythagoras ve onu izleyenlerin elinde, matematik büyük ilerlemeler kaydetti,
sonuçta Elementler'de işlenildiği gibi, oldukça soyut mantıksal bir dizgeye
ulaştı. Pythagoras, matematikçiliğinin yanı sıra, sayı mistisizmini içeren
gizliliğe bağlı bir tarikatın önderiydi. Buna göre; sayısallık evrensel uyum ve
düzenin asal niteliğiydi; ruhun yücelip tanrısal kata erişmesi ancak müzik ve
matematikle olasıydı.
Buluş ve ispatlarıyla matematiğe önemli katkılar yapan Pythagorasçılar
, sonunda inançlarıyla ters düşen bir buluşla açmaza düştüler. Bu buluş, karenin
kenarı ile köşegenin ölçüştürülemeyeceğine ilişkindi. kök 2 gibi, bayağı kesir
şeklinde yazılamayan sayılar , onların gözünde gizli tutulması gereken bir
skandaldı. Rasyonel olmayan sayılarla temsile elveren büyüklükler nasıl
olabilirdi? (Pythagorasçıların tüm çabalarına karşın üstesinden gelemedikleri bu
sıkıntıyı, daha sonra tanınmış bilgin Eudoxus oluşturduğu, irrasyonel
büyüklükler için de geçerli olan, Orantılar Kuramı'yla giderir).
Öklid, Pythagoras geleneğine bağlı bir ortamda yetişmişti. Platon
gibi, onun için de önemli olan soyut düşünceler , düşünceler arasındaki
mantıksal bağıntılardı. Duyumlarımızla içine düştüğümüz yanlışlıklardan, ancak
matematiğin sağladığı evrensel ilkeler ve salt ussal yöntemlerle
kurtulabilirdik. Kaleme aldığı Elementler, kendisini önceleyen Thales,
Pythagoras, Eudoxus gibi, bilgin-matematikçilerin çalışmaları üstüne kurulmuştu.
Geometri bir önermeler koleksiyonu olmaktan çıkmış, sıkı mantıksal çıkarım ve
bağıntılara dayanan bir dizgeye dönüşmüştü. Artık önermelerin doğruluk değeri,
gözlem veya ölçme verileriyle değil, ussal ölçütlerle denetlenmekteydi. Bu
yaklaşımda pratik kaygılar ve uygulamalar arka plana itilmişti.
Kuşkusuz bu, Öklid geometrisinin pratik problem çözümüne elvermediği
demek değildi. Tam tersine, değişik mühendislik alanlarında pek çok problemin,
bu geometrinin yöntemiyle çözümlendiği; ama Elementler'in, eğreti olarak
değindiği bazı örnekler dışında, uygulamalara yer vermediği de bilinmektedir.
Öklid'in pratik kaygılardan uzak olan bu tutumunun matematik dünyasındaki
izleri, bugün de rastladığımız bir geleneğe dönüşmüştür.
Gerçekten, özellikle seçkin matematikçilerin gözünde, matematik şu ya
da bu işe yaradığı için değil, yalın gerçeğe yönelik, sanat gibi güzelliği ve
değeri kendi içinde Soyut bir düşün uğraşı olduğu için önemlidir.
Matematiğin tümüyle ussal bir etkinlik olduğu doğru değildir. Buluş
bağlamında tüm diğer bilimler gibi matematik de, sınama-yanılma, tahmin, sezgi,
içedoğuş türünden öğeler içermektedir. Yeni bir bağıntıyı sezinleme, değişik bir
kavram veya yöntemi ortaya koyma, temelde mantıksal olmaktan çok psikolojik bir
olaydır. Matematiğin ussallığı, doğrulama bağlamında belirgindir. Teoremlerin
ispatı, büyük ölçüde kuralları belli, ussal bir işlemdir; ama şu sorulabilir:
Öklid neden, geometrinin ölçme sonuçlarıyla doğrulanmış önermeleriyle
yetinmemiş, bunları ispatlayarak, mantıksal bir dizgede toplama yoluna
gitmiştir?
Öklid'i bu girişiminde güdümleyen motiflerin ne olduğunu söylemeye olanak
yoktur; ancak, Helenistik çağın düşün ortamı göz önüne alındığında, başlıca dört
noktanın öngörüldüğü söylenebilir:
1) İşlenen konuda çoğu kez belirsiz kalan anlam ve ilişkilere açıklık
getirmek;
2) İspatta başvurulan öncülleri (varsayım, aksiyom veya postulatları) ve
çıkarım kurallarını belirtik kılmak;
3) Ulaşılan sonuçların doğruluğuna mantıksal geçerlik kazandırmak (Başka bir
deyişle, teoremlerin öncüllere görecel zorunluluğunu, yani öncülleri doğru kabul
ettiğimizde teoremi yanlış sayamayacağımızı göstermek);
4) Geometriyi, ampirik genellemeler düzeyini aşan soyut-simgesel bir dizge
düzeyine çıkarmak (Bir örnekle açıklayalım: Mısırlılar ile Babilliler kenarları
3, 4, 5 birim uzunluğunda olan bir üçgenin, dik üçgen olduğunu deneysel olarak
biliyorlardı; ama bu ilişkinin 3, 4, 5 uzunluklarına özgü olmadığını, başka
uzunluklar için de geçerli olabileceğini gösteren veriler ortaya çıkıncaya dek
kestirmeleri güçtü; buna ihtiyaçları da yoktu. Öyle kuramsal bir açılma için
pratik kaygılar ötesinde, salt entellektüel motifli bir arayış içinde olmak
gerekir. Nitekim, Egeli bilginler somut örnekler üzerinde ölçmeye dayanan
belirlemeler yerine, bilinen ve bilinmeyen tüm örnekler için geçerli soyut
genellemeler arayışındaydılar. Onlar, kenar uzunluklan a, b, c diye belirlenen
üçgeni ele almakta, üçgenin ancak a2+b2=c2
eşitliği gerçekleştiğinde dik üçgen
olabileceği genellemesine gitmektedirler).
Öklid oluşturduğu dizgede birtakım tanımların yanı sıra, beşi
"aksiyom" dediği genel ilkeden, beşi de "postulat" dediği geometriye özgü
ilkeden oluşan, on öncüle yer vermiştir (Öncüller, teoremlerin tersine
ispatlanmaksızın doğru sayılan önermelerdir). Dizge tüm yetkin görünümüne
karşın, aslında çeşitli yönlerden birtakım yetersizlikler içermekteydi. Bir kez
verilen tanımların bir bölümü (özellikle, "nokta'', "doğru", vb. ilkel terimlere
ilişkin tanımlar) gereksizdi. Sonra daha önemlisi, belirlenen öncüller dışında
bazı varsayımların, belki de farkında olmaksızın kullanılmış olması, dizgenin
tutarlılığı açısından önemli bir kusurdu. Ne var ki, matematiksel yöntemin
oluşma içinde olduğu başlangıç döneminde, bir bakıma kaçınılmaz olan bu tür
yetersizlikler, giderilemeyecek şeyler değildi. Nitekim, l8. yüzyılda başlayan
eleştirel çalışmaların dizgeye daha açık ve tutarlı bir bütünlük sağladığı
söylenebilir. Üstelik dizgenin irdelenmesi, beklenmedik bir gelişmeye de yol
açmıştır: Öncüllerde bazı değişikliklerle yeni geometrilerin ortaya konması. "Öklid-dışı"
diye bilinen bu geometriler, sağduyumuza aykırı da düşseler, kendi içinde
tutarlı birer dizgedir. Öklid geometrisi, artık var olan tek geometri değildir.
Öyle de olsa, Öklid'in düşünce tarihinde tuttuğu yerin değiştiği söylenemez.
Çağımızın seçkin filozofu Bertrand Russell'ın şu sözlerinde Öklid'in
özlü bir değerlendirmesini bulmaktayız: '"Elementler'e bugüne değin yazılmış en
büyük kitap gözüyle bakılsa yeridir. Bu kitap gerçekten Grek zekasının en yetkin
anıtlarından biridir. Kitabın Greklere özgü kimi yetersizlikleri yok değildir,
kuşkusuz: dayandığı yöntem salt dedüktif niteliktedir; üstelik, öncüllerini
oluşturan varsayımları yoklama olanağı yoktur. Bunlar kuşku götürmez apaçık
doğrular olarak konmuştur. Oysa, 19.yüzyılda ortaya çıkan Öklid-dışı
geometriler, bunların hiç değilse bir bölümünün yanlış olabileceğini, bunun da
ancak gözleme başvurularak belirlenebileceğini göstermiştir."
Gene Genel Rölativite Kuramı'nda Öklid geometrisini değil, Riemann
geometrisini kullanan Einstein'ın, Elementler'e ilişkin yargısı son derece
çarpıcıdır: "Gençliğinde bu kitabın büyüsüne kapılmamış bir kimse, kuramsal
bilimde önemli bir atılım yapabileceği hayaline boşuna kapılınasın!"

Fourier (1768 - 1830)
Bir terzinin
oğlu olan Jean Babtiste Joseph Fourier, 21 Mart 1768 günü Fransa' da Auxerre
kentinde doğmuştur. Henüz dokuz yaşındayken hem annesini ve hem de babasını
yitirmiştir. Hayırsever Madam Moiton ve Auxerre kasabasının baş rahibine ne
kadar teşekkür edilse azdır. Çünkü, bu hayırsever kimseler öksüz ve kimsesiz
kalan Fourier'i şehirdeki askeri okula gönderdiler. Fourier kendisini bu okulda
çok iyi bir şekilde yetiştirdi. Bu okulda kısa bir sürede kendisini gösterdi. On
iki yaşındayken yazdığı dini yazıları, Paris kiliselerinde okunuyor ve
benimseniyordu. Bu sıralarda, güç beğenen, titiz, inatçı, hırçın, sert ve şeytan
bir çocuk kesildi. Matematikle ilk karşılaşınca büyülenmiş gibi oldu. Kendi
kendine neyin zararlı olduğunu anladı ve kısa bir sürede kendi kendini iyi etti.
Herkesin uyuduğu saatlerde topladığı mum parçalarını birleştirerek gece
paravanaların arkasına gizlenerek ders çalışıyordu. İyi kalpli benediktenler
genç dahiyi papaz olması için razı ettiler. Fourier, müritliğini yapmak için
Saint-Benoit manastırına gitti. Yemin etmeden önce 1789 Fransız Devrimi ona
yetişti. O, subay olmak istemişti. Fakat, terzi oğluna subaylık diploması
verilmediğinden, askeri papaz olmak istemişti. İhtilal onu bu durumdan da
kurtardı. Onun eski arkadaşları Fourier'in bir papaz olamayacağını anladıkları
için, geri Auxerre'e çağırdılar ve onu matematik öğretmeni yaptılar. Hastalanan
arkadaşları yerine onlardan daha iyi fizik ve klasik dersler veriyordu. 1789
yılında yirmi bir yaşında denklemlerin sayısal çözümüne ait bir çalışmayı
Akademiye sundu.
Fourier, başlangıçta devrim tarafını tuttu. Daha sonraki terör ve
şiddete karşı da cephe aldı. Cahilliğin yenilmesi için Napolyon'a okullar
açtırdı. Ecole Normale' de bu amaçla öğretmenler yetiştirildi. Bu okulun
matematik kürsüsüne öğretmen olarak atandı. Ders vermeleri bir ciddiyete soktu.
Kendisi de orada tüm hocalara örnek dersler veriyordu. Fourier, 1787 ile 1794
yılları arasını orta dereceli okullarda öğretmenlik yaparak geçirdi. Fransız
devrimi sırasında önemli görevler aldı. Bu etkin görevlerden dolayı fazla göze
battı ve 1794 yılında bazı zamanlar da Auxerre hapishanesinde yattı.
Hapishaneden çıktıktan sonra, EcoIe Normale'de ve Ecole Polytechnique'te
matematik öğretmenliği yaptı. Bu aralık, denklemler kuramı ve uygulamalı
matematikte bazı araştırmalarda bulundu. Fourier serilerini ve Fourier analizini
oluşturdu.
1798 yılında Napolyon Mısır'a giderken Fourier, onun yanında bu
yolculuğa katıldı. Mısır yolculuğunda Napolyon'a arkadaşlık etti. Bir yıl sonra,
Napolyon Fourier'i bu seferdeki ilim heyetinin başına atadı. Yukarı Mısır'da
araştırma yapma, kayıtları, yazıları inceleme ve tapınaklarda araştırma
yapmalarını istedi. 1801 yılında Mısır'dan Fransa'ya dönen Fourier'e Napolyon
tarafından çok ağır yöneticilik görevleri verildi. Bu dönüşten sonra 1803
yılında Baron oldu. Bu kadar ağır ve yoğun yönetici görevlere karşın, Fourier
yine araştırmalar için kendine zaman buldu. Bu ara yine ısının matematik kuramı
üzerine araştırmalarını yaptı. En önemli çalışması "Isının Analitik Kuramı" adlı
yapıtıdır. Bu eser, 1822 yılında yayınlandı. Fourier, ısının iletkenliği kuramı
hakkında olan araştırmasıyla, fizik matematiğin bugünkü gelişmesi çağını
açmıştır. Bu nedenle, bugünkü medeniyetimizin gelişmesinin büyük bir kısmını
Monge ve Fourier'e borçluyuz. Fourier'in yaptıkları pratik sahalarda oldukça çok
kullanılır. El kitaplarında verilen birçok kural onundur. Elektrik, ses ve radyo
teknikleri bugün herkesçe bilinir.
Fourier, Grenoble' de kaldığı sırada kaleme aldığı "Isının Analitik
Kuramı" adlı kitabını 1807 yılında Akademiye sundu. Bu eseri çok tartışıldı ve
beğenilmedi. Raportörlükte, Laplace, Lagrange ve Legendre vardı. 1812 yılındaki
ödül için başka bir çalışma sunması istendi. Fourier, bu ödülü aldı. Fakat daha
önce sunduğu çalışmasının dönmesine çok kırıldı. Onun tartışmasız olan eseri,
halen yaşayan Fourier analizidir. Devirlilik kavramı, Ayın, Güneşin ve Dünya'
nın hareketleri, gece, gündüz, mevsimler ve Güneşin lekeleri gibi olaylar hep bu
türdendir. Bundan sonra çok katlı devirlilik çıkacaktır. Fourier, 1807 yılında
kaleme aldığı eserini 1822 yılında bitirdi ve bu şaheser oldu.
1 Mart 1815 yılında Napolyon' un Elbe Ada'sından kaçarak Fransız
kıyılarına ayak basınca, gelişen olaylar Fourier'i esir düşürdü. Bourgain'de
bulunan Napolyon' un huzuruna çıkarıldı. Napolyon' un iğneleyici sözleriyle
karşılaştı. Fourier yeniden Napolyon tarafına geçti. Fakat, Napolyon'un yüzüne
karşı da "Kaybedeceksiniz" sözünü söylemekten kendini alamadı.
iktidarların sürekli el değiştirmesi ve karşılıklı ihtilaller
Fourier'i güç durumlara soktu. Bu çalkantılı dönemlerden sonra eşyalarını rehine
verecek kadar perişan oldu. Dostları onu açlıktan ölmesin diye Seine istatistik
Bürosuna müdür olarak atanmasını sağladılar. 1816 yılında Akademiye üye
seçilmesine hükümet karşı koydu. Ancak ertesi yıl üye seçilebildi. Bu onun için
çok acınacak bir hal oldu. Yine de rahat durmadı. Boş kaldığı zamanlarda
çalışmalarını sürdürdü.
Fourier'in son yılları gürültü ve patırtı içinde sönüp gitti.
Akademinin sürekli katibi olduktan sonra kendine dinleyici bulmakta güçlük
çekmiyordu. Napolyon devrinde yaptıklarıyla övünmesi boşa giden çırpınışlardı.
Artık O, dayanılmaz bir gevezeden başka birisi değildi. İlmi çalışmalara devam
edeceğine, dinleyicilerine yapacağı büyük işlerden söz ediyordu. Aslında kendine
düşen görevi fazlasıyla yerine getirmişti. Son yıllarda kendi kendine
övünüyordu. Onun buna hiç gereksinimi de yoktu.
Mısır'da kaldığı süre içinde garip bazı alışkanlıklar da edinmişti.
Çölün sıcağının sağlık için en iyi bir ortam olduğuna inanmıştı. Bu nedenle bir
mumya gibi örtünüyor, çöl sıcağı kadar sıcak odalarda oturuyordu. 16 Mayıs 1850
yılında altmış üç yaşında bir kalp hastalığından veya bazılarına göre de bir
damar çatlamasından öldü. Medeniyetin izlerinin Fourier'in eserlerinde taşındığı
bir gerçektir.

Galois (1811 - 1832)
Fransız
matematikçisi Galois, 1811-1832 yılları arasında yaşadı. Abel'in çağdaşı olan bu
matematikçinin doğum ve ölüm tarihlerine bakarsanız 21 yıllık bir ömür sürdüğünü
görür ve bu işte bir yanlışlık olduğunu düşünebilirsiniz. Hiçbir yanlışlık yok.
Galois'nın hayatı Brezilya dizilerine konu olmaya aday şanssızlıklarla sürüp
gitmiş ve 21 yılda tükenmiştir.
Yakınları kendisinden söz ederken, annesinin erkek huylu, cömert,
şerefli, açık bir şekilde alaycılığa kaçan ve bazen de çelişkilerde karar kılan
bir kadın gibi anlatılıyordu. Anne, 1872 yılında seksen dört yaşında öldü.
Aklını ve hafızasını ölünceye kadar korudu. O da, kocası gibi zulme, haksızlığa
karşı bir öfke, kızma ve hınç besliyordu. Babası gibi, annesinin bu duyguları
Galois da da görülür. Bu duygu ve düşüncelerden Galois da kurtulamamıştır. Onun
kısa yaşamında bu duyguların etkisi çok büyük olmuştur.
Abel yoksulluktan ölmüştü. Galois ise, başkalarının budalalığından
ölmüştür. İlim tarihi, en kaba budalalığın dehaya karşı zaferine, Galois'nın çok
kısa süren hayatı kadar kusursuz ve eksiksiz bir örnek vermemiştir. Burada bir
noktaya dikkat etmek gerekir. Galois bir melek değildi. Çok taşkındı ve derisine
sığmıyordu. Bu onun yaramazlığından değil de, zekasının kafasının içine
sığmamasındandı. O parlak yeteneği, aleyhine birleşmiş koyu bir budalalıkla
boğulup gitti. Galois'nın her davranışı, taşan zekası ve onun dahi kafasının
istediği yönde yönlendirilmediğinden ileri gelmiştir.
Galois'nın ne anne ve ne de baba tarafından matematiğe karşı en küçük
bir yetenek görülmemiştir. Galois'nın matematik dehası, birden bire delikanlılık
çağına doğru çıkmıştır. Galois, merhametli, acıyan, seven ve hatta ağır başlı
bir çocuk olmakla beraber, babası şerefine düzenlenen toplantılarda ortamın
neşesine katılmasını bilir ve konukları eğlendirmek amacıyla şiirler ve
karşılıklı konuşma yazıları yazardı. Fakat, beceriksiz, yeteneksiz ve anlayışsız
öğretmenlerinin rahatsız etme, canını sıkma ve tedirgin etmeleri, onların sersem
ve pek akılsız davranışları yüzünden Galois'nın bu atılımları da çok sürmedi.
Onu da hemen körelttiler.
Galois, 1823 yılında on iki yaşında Paris'teki Louis le Grand Lisesine
girdi. Lise, kapıları sürgülü ve pencereleri demirli bir hapishaneden farksızdı.
1823 Fransa'sı daha Fransız devrimini unutmamıştı. Yöneticilerin, insanların ve
bazı güçlerin tuzakları ve karşı tuzakları, ayaklanmalar ve ihtilal söylentileri
sık sık görülen olaylardı. Olaylar tam oturmamış ve huzursuzluklar devam
ediyordu. Toplumun bu huzursuzlukları Galois'nın lisesine de yansıyordu.
Cizvitlerin yönetimi yeniden ele almasını sağlamak amacıyla lisenin müdürünün
planlar hazırlamış olmasından kuşkulanan öğrenciler, kilisede bile okumayı,
kabul etmeyerek ayaklandılar. Müdür, öğrenci ailelerine bile haber vermeden
suçlu diye kuşkulandığı öğrencileri okuldan kovdu. Galois, bunların içinde
değildi. Bulunsa herhalde Galois'nın geleceği için daha hayırlı olurdu. Çünkü,
Galois, o güne kadar kanunsuz ve keyfi yönetimin, yalnız kelimesini biliyordu.
Artık O, harekete geçmiş, kendisini olayların içinde bulmuştu. Ölünceye kadar da
bu iz onda kalacaktır.
Galois, annesinin ona verdiği temel eğitim ve öğretiminin yardımıyla
öğrenimini çok iyi bir biçimde yürütüyordu. Böylece, öğrenimine çok iyi başladı.
Sınıftaki tüm birincilikleri topladı.
Ertesi yıl 1824 tarihinde Galois'nın hayatında başka bir davranış daha
görüldü. Edebiyata ve klasiklere önce uysallıkla çalıştığı halde, şimdi onlar
canını sıkmaya, buna karşın matematik dehası uyanmaya başladı. Öğretmenleri
sınıfta kalıp bir yıl daha okumasını istediler. Babası karşı koydu. Zavallı
Galois, bitmek tükenmek bilmeyen edebiyat, Yunanca ve Latince derslerine yeniden
başladı. Orta derecede ve dikkatsiz bir öğrenci olarak tanındı. Son söz yine
öğretmenlerinin oldu ve Galois sınıfta kaldı. Ne yazık ki, bu dahi çocuk,
zekasının kabul etmediği eski ve onun için anlamsız şeyleri tekrarlamak zorunda
kaldı. Yorulduğu ve zevkini kaybettiği için derslerine karşı hiç bir gayret,
çaba ve ilgi göstermiyordu. O zaman diğer derslere göre matematiğe çok önem
verilmezdi. Matematik dersi bazen yapılır, bazen de hiç yapılmazdı. Galios,
kendisinin bir matematikçi olduğunu nereden bilebilirdi?
Galois, düzenli matematik derslerine bu derin sıkıntı yılında başladı. Bu zaman,
Legendre'nin güzel geometrisinin moda olduğu bir sürece rastlar. İyi bir
öğrenciler bile Legendre'nin bu geometrisini tümüyle anlayabilmek için en az iki
yıl uğraşmaları gerektiğine inanıyorlardı. Galois, Legendre'nin geometrisini bir
korsan kitabı okur gibi, baştan sona kadar bir nefeste okuyarak bitirdi ve bu
kitaba hayran kaldı. Bu kitap, bir işçinin elinden çıkmış bir el kitabı değil
de, bir usta elinden çıkmış bir şaheserdi. Bir kere okunması, bir çocuğa en açık
biçimde geometriyi öğrenmesini sağlıyordu. Galois'nın cebire karşı tepkisi
bambaşka oldu. Cebirden nefret etti. Onun bu tepkisi, onun ruh yapısını bilen
için haklı bir gerekçeydi. Çünkü, Galois'yı gayrete ve çalışmaya getirecek
Legendre düzeyinde usta bir cebirci yoktu. Cebir, okul kitaplarından başka bir
şey değildi. Bu, Galois'ya cebir bilgisinin verilmeyişinden kaynaklanıyordu.
Büyük bir matematikçiyi eserleriyle tanımasını öğrendikten sonra, kendi kendine
bir yol aramak görevini üstüne aldı. Cebir öğrenmek için çağın büyük
matematikçisi Lagrange'a başvurdu. Sonra Abel'i okudu. Bu sırada on dört on beş
yaşındaki bir çocuğun olgun matematikçilere özgü yazılmış cebir analizinin
şaheserlerini, denklemlerin sayısal çözümlerine ait çalışmaları, analitik
fonksiyonlar kuramını ve fonksiyonların diferansiyel hesaplarını birer birer
okuyarak yutuyordu. Artık okul ödevleri onun için küçük şeylerdi. Genç dahiye
gündelik dersler adi bir iş gibi geliyordu. Gerçek matematik için bu dersler
faydasız ve hiçte gerek yoktu.
Kendisinde matematik yeteneğinin olduğunu fark edince, cebirsel
analizin büyüklerinin yaptıklarını ve kendi düşündüklerini karşılaştırdı ve
ileri atıldı. Annesi bile bunun farkında değildi. Fakat oğlunu biraz garip
buluyordu. Lisede öğretmenleri ve arkadaşları üzerinde korku ve öfkeyle karışık
garip bir duygu bırakıyordu. Öğretmenleri sabırlı ve iyi insanlardı. Fakat,
oldukça dar görüşlü kimselerdi. Yıl başında "Çok uslu ve tatlı, iyi özellikleri
bol" bir öğrenci diye sözü edildi. Fakat, Galois'da garip bir halin olduğunu da
ekliyorlardı. Bu olay doğrudur. Çünkü, Galois sıradan bir zekaya sahip bir
öğrenci değildi. İçine sığacak türde biri olması olanaksızdı. Galois için, Hiçte
fena çocuk olmadığı, fakat "orijinal ve acayibin biri, her zaman muhakemeci,
mantıkçı" olduğu sözleri de yine o eski kayıtlarda vardır. Arkadaşlarına
takılmaktan zevk aldığı da ekleniyordu. Yıl sonundaki kayıtlarda yine, "Garip
hallerle arkadaşlarını darılttığı ve karakteri içinde kapanmış bir şeyi olduğu"
yazılıyordu. Daha ileri, öğretmenleri onu, "Son derece hırslı ve orijinal bir
davranış takınmak" la suçluyorlardı. Buna karşın, bazı öğretmenleri Galois'nın
iyi bir öğrenci olduğunu ve özellikle matematikte çok başarılı olduğunu kabul
etmişlerdi. Yalnız bir kişi, Galois'nın matematikte olduğu kadar, diğer
derslerinde de dikkate değer bir öğrenci olduğunu söylüyordu. Bu iyi niyet
karşısında kalan Galois, edebiyat derslerinde de dikkatli olup şansını
deneyeceğini söylediyse de, içindeki matematik aşkı hürriyetine kavuşmak için
tutuşuyordu.
Galois, on altı yaşında, çok önemli buluşlara hazırlandığı bir sırada
matematik öğretmeni Vernier, sanki tavuğun yeni çıkardığı yavrusunu kapacak olan
kartaldan korur gibi Galois üzerinde titriyordu. Vernier, Galois'nın yöntemli
çalışmasını istiyor, fakat öğrencisi bu öğütleri dinlemiyordu.
Galois, Ecole Polytechnique'in sınavlarına girdi. Sivil ve asker
mühendislere dünyanın en iyi matematik ve ilim bilgisi vermek amacıyla ihtilal
yasalarına göre Monge tarafından kurulmuş olan bu büyük okul, Galois'yı
kendisine fazlasıyla çekiyordu. Bu okulda önce matematik hırsını tatmin edecek,
burada matematik alanında kendini gösterecekti. Daha sonra, hürriyet aşkının
doyacağını umuyordu. Çünkü, burada büyük kimseler, enerjik ve cesaretli
Polytechnique'liler bulunuyordu. Bu okuldan çok şey bekliyordu.
Galois, Polytechnique'in sınavına girdi ve kazanamadı. Bu
başarısızlığa sersemce bir haksızlığın neden olduğunu bilen sadece kendisi
değildi. Hatta, arkadaşları bile bu başarısızlıkla şaşkına döndüler. Zaten
Galois'nın matematik dehasını bilen ve onu takdir eden arkadaşlarıydı. Tüm suçu
sınav jürisine yüklediler. O sırada bu okula giren adaylarla ilgili bir dergi
çıkaran Terquem, okuyucularına, Galois'nın başarısızlığıyla ilgili tartışmanın
henüz kapanmadığını hatırlattı. Bu başarısızlığı ve başka bir yerde, sınav
jürisinin akıl erdirilemeyen kararlarını yorumlayan Terquem şunları yazıyordu;
"Yüksek zekalı bir aday daha düşük zekalı sınav jürileri tarafından
döndürülmüştür. Ben bir barbarım. Çünkü onlar beni anlamıyorlar ". Galois'ya
gelince, başarısızlığı onun için öldürücü bir darbe olmuştu. Kendi içine
kapandı. Bu sınavın acısını hiç bir zaman unutamadı.
1828 yılında Galois on yedi yaşındaydı. Bu, onun hayatında büyük bir
yıl oldu. İlk kez onun dehasını anlayan değerli bir matematik öğretmeniydi.
Adından söz edeceğimiz kişi, Louis Paul Emile Richard (1795-1849), Louis le
Grand öğretmeniydi. Richard, dürüst bir eğitimciydi. Kendi öz çıkarları için her
şeyi uygun gören bu adam, öğrencisinin geleceği söz konusu olunca hiçbir
özveriyi esirgemeyen değerli biriydi. Bu sırada bazı matematikçiler de vardı.
Öğretmenlik hevesi içinde, eserlerini yayınlaması için onu sıkıştıran
dostlarının öğütlerine karşın, kendini tümüyle unuttuğu da olurdu.
Richard, ayağına gelen kısmetin ne olduğunu ilk bakışta anladı. Karşısındaki
çocuk, Fransız'ların Abel'iydi. Galois'nın bazı zor problemlere karşı verdiği
orijinal çözümleri sınıfta açıklamaktan gurur duyuyor ve bu insan üstü
öğrencinin Polytechnique'e sınavsız kabul edilmesini gereken her yerde
söylüyordu. Richard, Galois' ya birincilik ödülünü verdi ve raporuna şunları
yazdı. "Bu öğrenci, arkadaşlarına göre açık bir üstünlük göstermektedir.
Matematiğin yalnız en zor taraflarına çalışmaktadır." Bu söz, gerçeğin tam
kendisiydi. Galois, on yedi yaşında, denklemler kuramında her zaman hatırlanacak
olan ve sonuçları bir yüzyıldan fazla bir zaman sonra bile tüketilemeyen
keşifler yapıyordu. Galois, 1 Mart 1829 günü, sürekli kesirlere ait ilk
çalışmasını yayınladı. Bu çalışma, onun ileride başaracağı büyük işler hakkında
bir fikir vermemekle beraber, hiç olmazsa, basit ve sıradan bir öğrenci
olmadığını ve yaratıcı bir matematikçi olduğunu göstermeye yeterdi.
O sırada, Cauchy Fransız matematikçilerinin başında geliyordu. Pek çok
yayını ve keşifleri olan Cauchy, yayın sayısı bakımından Euler ve Cayley'den
sonra geliyordu. Cauchy, eserlerini genellikle çabuk ve doğru yazardı. Bazen
unutkanlıkları da oluyordu. Fakat, bu kez yaptığı unutkanlığı Abel ve Galois'nın
felaketi oldu. Onların canına kıydı. Abel için Cauchy kısmen suçlu kabul
edilebilir. Fakat, Galois için affedilmez bir unutkanlığın tek sorumlusudur.
Galois, on yedi yaşına kadar yaptığı buluşların önemlilerini, ileride
Akademiye vermeyi düşündüğü bir çalışma için saklamıştı. Cauchy, bu çalışmayı
Akademiye sunacağını söz verdiği halde, sonra bu sözü unutmuş ve daha kötüsü bu
yazıyı kaybetmişti. Galois, Cauchy'nin bu söz verişini kendisinden bir daha
duymadı. Cauchy, aynı davranışı Abel'e de göstermişti. Cauchy'nin bu tür
davranışının kasıtlı olup olmadığını bilemiyoruz. Fakat, matematik tarihi için
sadece onu suçlayabiliriz. Çünkü, Cauchy'nin bu davranışı, genç Galois için bir
hayal kırıklığı oldu. Akademi üyelerine karşı beslediği hırçın nefreti
tutuşturan ve içinde yaşamaya zorunlu tutulduğu budala topluma karşı vahşi bir
kin şeklinde soysuzlaşmaya kadar vardıran bir dizi benzer felaketlerin ilki
oldu.
Bu kadar açıkça dehası görülen genci, öğretmenleri anlamıyor, onun
huzurla keşiflerini hazırlaması için bir ortam hazırlamadıkları gibi, huzurunu
bozuyorlar ve boşuna verilen ödevlerle oyalayarak çileden çıkarıyorlardı. Uzun
ve sıkıcı tektirler, ardı arkası kesilmeyen cezalarla da onu isyana ve karşı
gelmelere yöneltiyordu. O yine bunlara bir yerde katlanıyordu. Kendisini büyük
matematikçi olmaya yöneltiyor ve bu amaçla çalışıyordu.
Galois, on sekiz yaşında genç bir delikanlıyken, ikinci darbe kafasına
indi. Galois, ikinci kez Polytechnique'e başvurdu. Sonuç yine beklendiği gibi
çıktı. Galois sınavı kazanamadı. Şansını son bir Kez daha denemişti. Okulun
kapısı artık kendisine sürekli kapanıyordu. Galois'yı sınav yapan kimseler
gerçekten de ondan çok daha geride kimselerdi.
Galois'nın bu sınavı dillere destan oldu. Her yerde bu sınavın sonucu
konuşuluyor ve bu sınavdan söz ediliyordu. İşin duygusal yanı böyleydi. Fakat,
olanlar zavallı Galois'ya olmuştu. Galois'nın en büyük özelliği, hemen hemen tüm
hesapları ve hesaplamaları zihninden yapar ve sonucu söylerdi. Kalem, kağıt,
tebeşir ve karatahta onun canını sıkıyordu. Keskin bir zekası ve düşünme
yeteneği vardı. Fakat ne yazık ki, bu kez silgi ve tebeşiri özel bir amaçla
kullandı. Sözlü sınavda jüri üyelerinden biri, matematik bir güçlük üzerinde
onunla tartışmaya girişmek istedi. Jüri üyesi haksızdı. Fakat, direndi. Yetkili
yerde de oydu. Okula kabul edilmemek düşüncesinin verdiği bir öfke ve ümitsizlik
bunalımıyla ve sıkıntıyla silgiyi jüri üyesinin kafasına fırlattı ve ... rezalet
koptu. Yine olan zavallı Galois'ya oldu.
Galois'nın babasının acı ölümü ona son darbeyi indirdi. Bourg La
Reine'nin belediye başkanı olması dolayısıyla, halkı papazlara karşı koruyordu.
İhtiyar Galois, bu yüzden papazların çevirdiği dalaverelere hedef oldu. 1827
yılının gürültülü seçimlerinden sonra, bir papaz ihtiyar belediye başkanının
şahsına karşı haysiyet kırıcı bir savaş açtı. İhtiyar adamın şiire karşı olan
yeteneğini kötüye kullanarak, belediye başkanının imzasıyla Galois ailesinin
birisine hitaben kirli ve pis mısralar bulunduran bir şiir yazdı ve bunları halk
arasında dolaştırdı. Tam anlamıyla namuslu bir adam olan Galois'nın babası
kendine eziyet etmek merakına tutuldu. Bir gün, karısının evde bulunmadığı bir
sırada Paris'ten kaçtı. Oğlunun öğrenimini gördüğü lisenin iki adım ötesinde bir
apartmanda intihar etti. Cenaze töreninde bazı karışıklıklar çıktı. Ona kızan
bazı vatandaşlar cenazeye taş attılar. Bir papaz alnından yaralandı. Galois,
babasının tabutunun görülmemiş bir patırdı içinde mezara indirilişine tanık
oldu. O zamandan beri, her yerde nefret ettiği haksızlığın varlığından
şüphelenerek, hiç bir zaman hiçbir yerde iyiliği göremedi.
Galois, Polyteohnique'teki ikinci sınavındaki başarısızlığından sonra,
öğretmen olmak için Ecole Normale döndü. Yıl sonu sınavlarına kendi kendine
çalışarak hazırlandı. Sınav jürilerinin kayıtları dikkate değerdir. Matematik ve
fizik sınavlarından pekiyi notunu aldı. Son sözlü sınavında hakkında yazılmış
şöyle bir not vardır; "Bu öğrenci fikir ve söylemek istediklerini her zaman açık
olarak ifade edememektedir. Fakat zekidir. Dikkate değer araştırıcı bir zekası
vardır." Edebiyat dersinde en kötü yanıt veren öğrenci diye bir kayıt vardır.
Galois, 1830 yılı şubatında on dokuz yaşında kesin olarak üniversiteye
kabul edildi. Çalışmak için bir köşeye çekildi ve çalışmalarıyla kendisini
öğretmenlerine gösterdi. O yıl yeni konular üzerinde üç tane çalışma yaptı. Bu
çalışmaları, cebirsel denklemler kuramı üzerinde büyük bir ilerlemeydi. Bu
çalışmalarında, onun büyük kuramının bazı izleri görülür. Bu buluşlarını ve
başka sonuçlarını da birleştirerek, İlimler Akademisine sundu. Bu eser, ancak
çağın ileri gelen matematikçilerinin izleyip anlayabileceği düzeydeydi. En
yetkili kimselerin fikirlerine göre, bu çalışma ödülü kazanacak tek eserdi.
Galois'nın bu yazısı Akademinin katipliğine geldi. Katip yazıyı
incelemek üzere evine götürdü. Fakat, yazıyı okumadan öldü. Katibin kağıtları
düzenlenirken Galois'nın bu çalışmasına rastlanılamadı. Galois da bir daha bu
yazıdan söz edildiğini duymadı. Galois'yı avutacak başka bir söz daha yoktu.
Koca deha, kötü bir düzen, anlayışsız insanlar, Cauchy'nin önem vermemesi ve
tekrar eden kötü sonuçlar içinde yok olup gitmeyle karşı karşıyaydı. Bu olaylar,
Galois'nın çökmüş ve kokmuş düzene karşı nefretini arttırıyordu.
İlk ihtilal gösterileri Galois'yı sevinç içinde bıraktı. Arkadaşlarını
bu olaylara sokmak istediyse de, onlar çekimser kaldılar. Deneyimli müdür,
öğrencilerden dışarı çıkmayacaklarına şerefleri üzerine söz aldı. Galois söz
vermeyi kabul etmedi. Müdür, Galois'ya ertesi güne kadar beklemesini rica etti.
Müdürün davranışı incelik ve sağduyudan uzak olduğunu kısa bir konuşmasıyla
kanıtladı. Galois, öfkelenerek gece kaçmaya çalıştı. Duvar oldukça yüksekti.
1830 yılının son ayları oldukça karışık geçti. Galois, harekete geçmek için
arkadaşlarına mektup yazdı. Arkadaşları Galois'yı desteklemediler. Bunun üzerine
Galois da okuldan kovuldu.
Galois, parasız kaldığı için haftalık özel yüksek cebir dersleri
vermek için ilan verdiyse de öğrenci bulamadı. Bu nedenle bir süre matematiği
bıraktı. Halkın Dostları adı altında kurulan koruma kıtasının topçu kısmına
gönüllü olarak girdi. Son bir ümitle ve Poisson'un önerisi üzerine, bugün Galois
kuramı adı ile bilinen ve anılan ünlü çalışmasını İlimler Akademisine yolladı.
Poisson raportördü. Ona göre çalışması anlaşılacak gibi değildi. Bu çalışmayı
anlayabilmek için ne kadar zaman harcadığını da söylemiyordu. Gerçekten,
Galois'nın kuramının anlaşılabilmesi için çok ileri düzeyde cebir bilgisi
gerekmektedir. Bugün bu gerçek yine aynı düzeyini korumaktadır. O zaman, Galois'
nın yaptığı bu çalışmayı anlayan çıkmamıştı. Galois artık kendini ihtilalci
politikaya verdi.
9 Mayıs 1831 gecesi, iki yüz kadar cumhuriyetçi, Kralın, Galois' nın
gönüllü olarak girdiği topçu kıtasının dağıtılması için imzaladığı bildiriye
karşı koymak için bir ziyafette toplandılar. İhtilalci ve tahrik edici bir hava
esiyordu. Galois, bir elinde kadeh ve bir elinde çakı ile ayağa kalktı ve
kadehini Kral Louis Philippe'e diye kaldırdı. Bu hareketi yanlış anlamlara çeken
arkadaşları onu ıslığa tuttular. Çakıyı da görünce, çakıyı Kralın hayatına karşı
bir tehdit anlamına çektiler ve bağırarak alkışladılar. Galois, o anın
kahramanıydı. Alkışlar kesilmiyordu. Topçular yürüyüş yapmak için dışarı
çıktılar. Ertesi gün, Galois evinden alınarak tutuklandı. Sainte Pelagie'deki
hapishaneye kapatıldı.
Galois'nın yakın taraftarları usta ve kurnaz bir avukat buldular. Bu
avukat, sanığın aslında Louis Philippe'e, eğer "ihanet ederse" dediğini ispat
etmeye çalıştı. Çakıya gelince, onu da açıklamada güçlük yoktu. Çünkü, Galois o
sırada yediği pilicini kesmekle meşguldü. Yanında bulunanlar da, ıslıklara
boğulan cümlenin sonunu işittikleri üzerine yemin ettiler. Galois bunu kabul
etmediyse de, aile sahibi ve namuslu bir adam olan yargıç, sanığa, bu davranışı
ile durumu düzeltemeyeceğini söyledi ve onu susturdu. Savunma çok ince
hazırlanmıştı. Mahkeme heyeti de sanığın gençliğine acıdı ve on dakika aradan
sonra Galois'nın suç işlemediğine karar verdi.
Galois, hürriyetini uzun zaman yine koruyamadı. Bir ay geçmeden 14
Temmuz 1831 günü bir tedbir olarak tutuklandı. Çünkü bu sırada cumhuriyetçiler
bir gösteri yapmaya hazırlanıyordu. Hükümet bu hareketi büyüterek tebliğ halinde
yayınlıyordu. Galois'nın ihtilal yapmasına engel olmuşlardı. Polisin onu
yargılaması için bir gerekçe bulması güçtü. Tutuklandığında tepeden tırnağa
kadar silahlıydı ama, polise hiç bir direnme göstermemişti. İki aylık bir
bekleyişten sonra, bir gerekçe bulundu. Dağıtılmış topçu kıtasının resmi
üniformasını taşıdığı için yargılandı. Bir arkadaşı üç ay ve kendisi de altı ay
hapis cezası giydi. 29 Nisan 1832 gününe kadar hapishanede kaldı. Kız kardeşi,
ağabeyinin geçirdiği bunca güneşsiz günden sonra sanki elli yıl daha çöktüğünü
söylerdi.
O zamanlar hapishanelerde hafif bir disiplin vardı. Tutuklular ya
avluda dolaşırlar ya da kantinde içerlerdi. Asık yüzlü ve daima düşünen Galois,
içicilerin alayı ile karşı karşıya geldi. Bir tahrik sonucu bir şişe rakıyı bir
solukta içti. İyi bir dostu ona ayılıncaya kadar baktı. Ne yaptığının farkına
varınca da utandı. Galois bu hapishaneden de çıktı.
1832 yılında kolera salgını baş gösterdi. Galois'yı koleradan
korunması gerekçesiyle 16 Mayıs 1832 günü hastaneye kapattılar. Sanki, Louis
Philippe'in hayatı ile oynamış olan bu önemli siyasi kolera salgınına karşı
bırakılmayacak kadar kıymetliydi. Hastaneye kapatılmıştı ama, dışarıdan
gelenlerle görüşmek olanağı oldukça fazlaydı. Böylece, hayatında tek bir aşk
olayı da geçirmiş oldu. Her şeyde olduğu gibi, bunda da bir felaketle
karşılaştı. Aşağılık oynak bir kadın aklını çeldi. Sonunda Galois, aşktan,
kadından ve kendinden iğrendi. Ona bağlı dostu Auguste Chevalier'ye şunları
yazıyordu. "Dokunaklı cümlelerle dolu mektubun bana biraz rahatlık getirdi.
Fakat geçirdiğim bu kadar şiddetli heyecanların izini nasıl yok etmeli? ... Her
şeyde hayal kırıklığına uğradım. Hatta aşkta, şan ve şerefte bile ..." Mektup 25
Mayıs 1832 tarihliydi. Dört gün sonra Galois serbest bırakıldı. Dinlenmek ve
biraz düşünmek için bir yazlığa gitmeye karar verdi.
Galois'nın 29 Mayıs 1832 günü başından geçen bir olay hakkında tam
kesin bir bilgi sahibi değiliz. Bu olay hakkında iki mektubunda yazılanlar
gerçek diye kabul edilen şeyleri akla getirmektedir. Galois, serbest
bırakıldıktan sonra, siyasi düşmanlarıyla çekişmeye girişti. O zaman vatan
severler düello (silahlı kavga) etmeye hevesliydiler. Zavallı Galois, bir şeref
meselesi veya bir aşağılık kadın yüzünden düello etmek zorunda kaldı.
30 Mayıs 1832 günü şafak sökerken, Galois hasmıyla şeref meydanında
karşılaştı. Düello tabancayla yirmi beş adım uzaklıktan yapılacaktı. Galois
karnından vurularak düştü. Kör şans yine burada da onu buldu. Yörede doktor
yoktu. Onu düştüğü yerde bıraktılar. Sabah saat dokuz sıralarında oradan geçen
bir köylü tarafından Cochin hastanesine götürüldü. Galois öleceğini anladı.
Karnındaki karın zarı iltihaplandı. Bu peritonit meydana çıkmazdan önce henüz
aklı başındayken papazın son hizmetlerini kabul etmedi. Acaba babasının cenaze
törenini mi hatırlamıştı? Aileden tek haberdar edilen küçük kız kardeşi göz
yaşları içinde koşarak yetişti. Galois, tüm kuvvetini toplayarak onu teselli
etti.
Galois, 31 Mayıs 1832 günü yirmi bir yaşında, sabahın erken saatinde
öldü. Güneydeki mezarlığın fakirlerin gömüldüğü çukura gömüldü. Bugün, Evariste
Galois'dan hiç bir işaret ve hiç bir kırık taş bile kalmamıştır. Onun kalan ve
ölmez tek anıtı, hepsi altmış sayfa tutan kendi el yazması olan Galois
kuramıdır.
Galois 28 Mayıs 1832 tarihli, "Tüm cumhuriyetçilere" başlıklı
mektubunda şunları yazıyor:
"Ülkem uğruna ölmek olanağını bulamadığım için bana gücenmemelerini
dostlarımdan rica ediyorum. Alçak bir aşiftenin ve bunun aldattığı iki kişinin
kurbanı olarak gidiyorum. Hayatım sefil bir dedikodu içinde tükenecek... Gerçeği
soğuk kanlılıkla dinleyecek durumda bulunmayanlara bu uğursuz gerçeği
söylediğime pişmanım. Fakat, ne de olsa doğruyu söyledim. Mezara, yalanlarla
lekelenmemiş bir vicdan, vatansever kanın temiz vicdanını götürüyorum.
Allahaısmarladık! Halkın iyiliği için ne kadar yaşamayı isterdim... Beni
öldürenleri affediyorum. Çünkü, iyi niyetli insanlardı."
Galois, adı belirtilmeyen dostlara yazdığı başka bir mektupta şöyle
diyor:
"İki vatansever beni düelloya davet etti. Bunu reddetmek benim için
olanaksızdı. Ne sana, ne ona haber vermediğim için özür dilerim. Çünkü,
rakiplerim hiç bir vatansevere haber vermemem için benden şerefim üzerine söz
istemişlerdi. Göreviniz çok basittir. İstemeyerek çarpıştığımı, yani her uzlaşma
çaresine başvurduktan sonra çarpışmaya zorunlu olduğumu ispat ediniz. Yalan
söylemek, hatta bu kadar önemsiz bir şey için yalan söylemek hiç elimden gelir
mi, söylersiniz. Kaderim, vatanın adımı öğrenmesi için bana yaşamayı nasip
etmediğinden hatıramı koruyunuz. Dostunuz olarak ölüyorum."
E. Galois
Galois'nın yazdığı son sözler işte bunlardır. Öleceğini anlayan
Galois bu gece son arzularını, vasiyetnamesini, ateşler içinde kağıda yazmakla
geçirdi. Daha önce kafasında kurduğu büyük konuları aklında kaldığı kadarıyla
topluyor ve kağıda döküyordu. Arasıra yazıyı kesiyor ve kenara birşeyler
karalıyordu. "Vakit yok, vakit yok!" Yine çalışmasının devamını kötü bir yazıyla
karalamaya koyuluyordu. Bu son ümitsizlik saatleri sırasında, gün ağarmadan önce
yazdıkları, daha sonra gelecek matematikçileri, yüzlerce yıl heyecan içinde
nefes nefese bırakacaktır. Matematikçileri uzun yıllar üzmüş olan problemin
kesin çözümünü vermişti. Bir denklem hangi koşullarda çözülebilir? Sonunda bu da
yaptıklarının bir parçasıydı. Bu büyük eserde, Galois gruplar kuramını parlak
bir başarı ile kullanmıştır. Bugün, bu önemli ve oldukça soyut olan kuramın
büyük öncüsü ve kurucusu ölmez Galois'dır.
Çılgınca yazılmış bir mektuptan başka, Galois, ilmi durumunu yerine
getirecek olan şahısa, İlimler Akademisine sunulmak üzere kaleme aldığı bazı
yazıları emanet etti. On dört yıl sonra, 1846 yılında Joseph Liouville, bu
yazılardan bazılarını "Teorik ve Pratik Matematik Dergisi"nde yayınladı. Kendisi
de orijinal ve seçkin bir matematikçi olan Liouville bu yayının girişinde
şunları yazıyor.
"Evariste Galois'nın çalışmalarının temel amacı, denklemlerin köklerle
çözülebilmesi koşullarıdır. Galois burada, dereceleri birer asal sayı olan
denklemlere ayrıntılı bir biçimde uyguladığı genel bir kuramın temellerini
atıyor. Daha on altı yaşından beri ve yeteneklerinin M. Richard adında çok iyi
bir öğretmen tarafından desteklendiği Louis le Grand lisesinin sıralarında,
Galois bu güç problemle uğraşmıştı." Liouville daha sonra bu çalışmanın
Akademiye gönderildiğini ve raportörlerin çalışmanın açık olmadığını belirterek
kabul etmediklerini anlatır. "Aşırı derecede bir kısa yazma hevesi ve oldukça
kapalı yazması anlamayı oldukça zorlaştırmaktadır. Eseri inceledim ve kullandığı
yöntemin tümüyle doğru olduğuna inandım. Ufak tefek bazı eksikliklerini
tamamladım. Çalışmamın sonucunu görünce de büyük bir zevk duydum" diyordu.
Galois, son arzularını dostu Auguste Chevalier'e yazdı. "Analizde bazı
yeni sonuçlar buldum... Yaptıklarımın doğruluğundan şüphem yok. Jacobi veya
Gauss'tan, bu teoremlerin doğruluğu hakkında değil de, bu teoremlerin önemleri
üstündeki düşüncelerini söylemelerini açıkça rica edersin. Eğer umduğum gibi
çıkarsa, bazı kimselerin bu karışık örgüyü kendilerine kullanmaları için
sökmeleri kalır. Seni hasretle kucaklarım."
Zavallı Galois, hala kendisinin anlaşılması için nasıl da
çırpınıyordu. Jacobi cömert ve şerefli bir kimseydi. Ya Gauss ne diyecekti? Daha
önce Abel'e ne demişti? Cauchy veya Labatchewsky hakkında ne söylemeyi
unutmuştu? Bu kadar acı bir derse karşın, Galois hala boş ümitlere kapılıyordu.
Bu ümitleri ancak ölümünden tam on dört yıl geçtikten sonra Liouville tarafından
anlaşılacak ve eseri yayınlanacaktı.
Böylece, dahi bir matematikçi çocuğun acı yaşam öyküsünü ve
anlaşılmadan nasıl yok edildiğini gördük. Tüm öğretmenler, anneler ve babalar,
karşınızdaki öğrencilerin her zaman bir Galois olabileceğini unutmayınız.

Godfrey Hardy (1877 - 1947)
Bir İngiliz
matematikçisi olan Godfrey Hardy, 1877 yılında Cranleigh, Surrey'de doğdu.
Oxford Üniversitesinde geometri profesörü oldu. Sonra, yaşamının büyük bir
kısmını Cambridge Üniversitesinde matematik dersleri okutmakla geçirdi. Geniş ve
çeşitli olan eserleri genellikle toplamalı veya analitik sayılar kuramıyla
ilgilidir. Eserlerinde araştırmalara veya saf analiz ve fonksiyonlar kuramıyla
ilgili problemlere rastlanırsa da, bunlar yine az çok sayılar kuramı üstüne
yaptığı çalışmayla ilgilidir. Aynı zamanda öğrenim üstüne, bugün klasikleşmiş
bazı eserleri yayınlandı. Ayrıca, "Cambridge Tracts" yayınlarını yönetti. Hardy,
olağanüstü etkisi ve ünüyle, İngiliz matematik okulunun en seçkin
temsilcilerinden biri olarak kabul edilir. 1947 yılında Cambridge'de öldü.

Gödel (1906 - 1978)
Kurt Gödel,
Avusturya asıllı bir Amerikan mantıkçısı ve matematikçisidir. Bugün Brno diye
bilinen kentte 1906 yılında doğdu 1938 yılında Amerika'ya geldi. 1948 yılında
Amerikan vatandaşlığına geçti. 1953 yılında Princeton Üniversitesinde profesör
oldu. "Principia Mathematica" nın "Benzeri Sistemlerin Formel Hükme Bağlanamayan
Önermeleri Üstüne" yazılar yazdı. Burada, iki teoremin yazarıdır. Bu önermelere
göre, çelişmesiz bir aritmetik eksiksiz olamaz. Çünkü, çelişmezlik bu sistemde
kararsızlığa yol açan bir önermedir. Modern mantığın kurucusudur. 14 Ocak 1978
yılında Amerika'nın New Jersey eyaletinde Princeton'da ölmüştür.

Hilbert (1862 - 1943)
Bir Alman
matematikçisi olan David Hilbert, 1862 yılında Königsberg'de doğdu. 1895 ile
1929 yılları arasında Göttingen Üniversitesinde profesörlük yaptı. Yirminci
yüzyılın başlarında, Alman matematik okulunun önderi sayılır. 1897 yılında cisim
kavramını ve cebirsel sayılar cisminin kuramını kurdu. 1890 yıllarındaki ilk
çalışmaları sırasında, cebirsel geometri ve modern cebirde önemli bir rol
oynayan çokterimli idealleri kuramının temellerini atarak, invaryantlar
kuramının temel kanunlarını ortaya koymayı başardı. 1899 yılında, geometrinin
temelleri üstüne araştırmalarının bit sentezi olan "Geometrinin Temelleri" adlı
eserini yayınladı. Bu, matematiğin çeşitli bölümlerinde aksiyomlaştırma amacına
yönelen birçok verimli çalışmaya yol açtı. Somut görüntülere başvurmaktan
kaçınan Hilbert, noktalar, doğrular ve düzlemler diye adlandırdığı "Üç nesne
sistemini" matematiğe soktu. Ne oldukları kesin olarak gösterilmeyen bu
nesneler, beş grupta toplanmış yirmi bir aksiyomla açıklanan bazı ilişkiler
ortaya koyar. Ait olma, sıra, eşitlik veya denklik, paralellik ve süreklilik
aksiyomu bunlardandır. Bundan sonra, aksiyomlardan birinin veya öbürünün
doğrulanmadığı geometriler kurdu. Temel terimleri kendilerine aksiyomlarla
yüklenen özelliklerden başka özelikleri bulunmayan mantıksal varlıklar olarak
ele aldı. Klasik matematiği savunmak ve ondaki apaçıklığı göstermek için Brouwer
ile giriştiği tartışmalar, matematikte geniş biçimli incelemelere yol açtı. 1943
yılında Göttingen'de öldü.

Gauss (1777 - 1855)
Alman
astronomu, matematikçisi ve fizikçisidir. Daha çocukluğunda, erken gelişmiş
zekası, matematiğe karşı zekasıyla sivrildi ve Brounseweig dükünün ilgisini
çekti. Dük, okul masraflarını üzerine alarak O' nu Göttingen Üniversitesine
gönderdi. Henüz 16 yaşındayken Herschel'in 1781 de keşfettiği Uranüs gezegeninin
yörünge elemanlarını hesaplayarak, Yer'in bir noktasından yapılan ölçülerle, bu
gezegenin yörünge elemanlarını bulmaya yarayan ve günümüzde hala kullanılan bir
metot ortaya koydu. 1798 de Helmesdt'e yaptığı bir inceleme gezisinden sonra,
Braunschweig'a döndü ve birkaç yıl içinde kendisini büyük matematikçiler
sırasına koyacak bir seri çalışma raporu yayımladı.
Sayılar üzerine incelemeleri topladığı Disqvisitiones Arithmetice'de
(Aritmetik Araştırmalara) (1805), eşitlikleri, ikinci dereceden şekilleri,
serilerin yakınsaklığını v.b. ele aldı. Piazzi tarafından 1810 da, küçük gezen
Cerez'in keşfinden sonra Gauss, çeşitli gökmekaniği araştırmaları yaptı,
hayatının sonuna kadar bağlı kalacağı Göttingen rasathanesine müdür oldu (1807)
.Theoria Motus Corporum Coelestium İn Sectionibus Conicis Solem Ambientium
(Konik kesitIi ? gökcisimlerinin güneş çevresindeki hareket kuramı) (1808) adlı
ünlü eserini yazd1. Legendre ile hemen aynı zamanda düşündüğü ve daha önce 1797
de yararlandığı ?- en küçük kareler metodundan (1821) başka, yanılmalar teorisi
ve iki terimli denklemlerin çözümü için genel bir metot buldu; uygun-tasvir
üzerine araştırmalar, yüzeylerin eğriliği ve Disqvisitiones Generales Carca
Sperficien Curvas'ta (eğri yüzeyler üzerine genel araştırmalar) (1827) , ispat
ettiği ünlü teoremi de yazmak gerekir. Bu teoreme göre, bükülebilen fakat
uzatılamayan bir yüzeyin eğriliği, yani eğriliklerinin çarpımı değişmez.
Göttingen ile Altona arasındaki meridyen yayının ölçülmesi sırasında
(1821,1824), Gussu, geodezi çalışmalarında ışıklı işaretler verebilmek için,
kendi adını taşıyan Helyotropu tasarladı. Optik alanında, eksene yakın ışık
ışınları için düzenlenmiş merkezi optik sistemlerinin genel teorisini kurdu.
Elektrikle özelIikle magnetizma ile ilgilendi, bu alanda magnetometreyi icat
etti. Ve Resultate Aus Den Beabochtungen Des Manetischen Vereins (Yer
magnetizmasının genel kuramı) (1839), adlı eserinde, magnetizmanın, matematik
teorisini formülleştirdi. Suclides'ci olmayan hiperbolik geometrinin keşfinde,
bu konuda hiç bir şey yayımlamamış olmakla birlikte, Gauss, Balyai ve
Labocewsky'den önce çalışmalar yapmış ve başarı sağlamıştı.

Laplace (1749 - 1827)
"Doğanın tüm
olayları birkaç değişmeyen kanunun matematik sonuçlandır" diyen Marquis Pierre-Simon
de Laplace, 23 Mart 1749 günü bir köylü çocuğu olarak dünyaya geldi. Ailesi,
Fransa'nın Calvados ilinin Beaumont-en-Auge Kasabasında yaşıyordu. Laplace'ın
ilk çocukluk yılları hakkında çok az şeyler biliniyor. Onun çocukluğunu ve
gençliğini saran karanlık yılları, kendini Beğenen davranışlarından ileri
geliyordu. Kökeninin fakir bir köylüden gelişi onun yüzünü kızartır ve sürekli
onu gizlemek için elinden geleni yapardı. Kısaca, bir köylü çocuğu olarak
doğmadı ve kendini beğenen birisi olarak ölmedi cümlesi ile yaşam öyküsü
özetlenebilir. Her ne duyguysa, Laplace köylü olması ve ailesinin fakir
olmasından bir aşağılık duyardı. Tüm yaşamı boyunca bu duygu ve düşünceden
kendisini kurtaramadı. Bu da onun zayıf bir yanıydı.
Laplace, ilk yeteneğini köy okulunda gösterdi. Bu başarısı zengin
komşularının sıcak dikkatini çekti. Zengin komşularını görmesi belki yukarıda
sözünü ettiğimiz duyguları daha küçük çocukken şuur altına alıp baskı kurmuş
olabilir düşüncesi akla gelmektedir. İlk başarılarını, teolojik tartışmalarda
elde ettiği söylenir.
Laplace, kendisini çok erken matematiğe verdi. O zaman Beaumont'ta
askeri bir okul vardı. Laplace bu okula devam ediyordu. Söylendiğine göre,
Laplace sonraları bu okulda bir süre matematik dersleri okutmuştur. Yine bir
söylentiye göre, onun matematik yeteneğinden çok daha fazla hafıza yeteneğinin
olduğu kanaati vardır. Bundan dolayı, Laplace on sekiz yaşına gelince zengin
koruyucularının tavsiye mektuplarıyla Paris'in yolunu tuttu. Kendisinin yüksek
yeteneğini biliyor, fakat bunda hiç şişme ve bir abartma göstermiyordu. Genç
Laplace, kendine tam bir güven içinde Paris'e matematik dünyasını fethetmek için
geldi.
Paris'te doğru d'Alembert'in evine gitti. Tavsiye mektuplarını
gönderdi. Fakat kabul edilmedi. D'Alembert, büyük ve kuvvetli kimselerin
önerilerinden başka bir varlıkları olmayan kimselerle uğraşmıyordu. Laplace,
övmeye değer bir anlayışla her şeyi hissetti. Eve döndü ve d'Alembert'e
mekaniğin temel kuralları üzerine bir mektup yazdı. Böylece, oynadığı oyunda
başarılı olmuştu. D'Alembert'in onu görmek için gönderdiği çağrı yazısında şöyle
yazıyordu. "Bayım, görüyorsunuz ki öneri mektuplarına hiç değer vermiyorum.
Sizin bu tür övgü mektuplarına hiç gereksinmeniz yok. Siz kendi kendinizi daha
iyi tanıttınız. Bu bana yeter. Size yardım etmek bana bir borç olsun." Birkaç
gün sonra Laplace, d'Alembert'in sayesinde Paris'teki askeri okula matematik
öğretmeni olarak atandı. İşte bu sırada Laplace, Newton'un genel çekim kanununun
güneş sistemine uygulaması adlı büyük eserini verdi.
Astronom matematikçi olduğu için, kendisine Fransız Newton'u
denmiştir. Olasılıklar kuramının kurucusu gözüyle bakılabilir. "Bildiklerimiz
çok değil, bilmediklerimiz çoktur" sözüyle alçak gönüllülüğünü göstermiştir.
Matematiğe önem vermediğini, şöhret ve ün için değil de kendi arzularını yenmek
için matematikle uğraştığını söyler. Dahi kimselerin buluşlarını veya
yaşayışlarını incelemek ve kendisini onların yerine koyarak engelleri aşmak
düşüncesindedir.
Yaptığı çalışmaların tümünün kendisine ait olduğunu ileri sürer. Bu
söz doğru değildir. Örneğin, yazdığı "Gök Mekaniği" adlı şaheserinde, gelecek
kuşaklara bunu, ben yarattım gibi bir izlenimi vermeyi ustalıkla kullanmıştır.
Diğer matematikçilerden aldıklarına kaynak vermez, kendine yarayan ve dışarıdan
aldığı şeyleri kendine mal etmeyi çok kurnazca becerirdi. Gök Mekaniği için
gereken analiz bilgilerini Legendre'den almış ve adını bile vermemiştir. Yalnız
Newton'un adı geçer.
Laplace, Lagrange'da değinilen üç cisim problemini güneş sistemi için
düşündü. Newton'un çekim kanununu Güneş sistemine uyguladı. Gezegenlerin
hareketlerinin Güneş tarafından belirlendiğini, devirli küçük değişiklikler
hariç, gezegenlerin Güneşe olan uzaklıklarının değişmediğini ispatladı. O zaman
yirmi dört yaşında olan Laplace için tarih 1773 yıllarını gösteriyordu. Bu
başarısından dolayı Paris İlimler Akademisine üye seçildi. Yaşamının ve meslek
hayatının ilk şerefini ve ödülünü almış oluyordu. Bulduğu matematik sonuçlarının
büyük birçoğunu astronomide kullanmak için elde etti. Sayılar kuramı üzerinde
bir süre çalıştı ve onu kısa bir zaman sonra bıraktı. Olasılıklar kuramı
üzerinde çalışması yine onu astronomide kullanmasından kaynaklandı. Gök Mekaniği
adlı yapıtı, yirmi altı yıllık, bir zaman sürecinde parça parça olarak
yayınlanmıştır. Gezegenlerin hareketleri, şekilleri, gel-git olaylarını
inceleyen ilk iki cilt, 1799 yılında çıktı. 1802 ve 1805 yıllarında iki cilt ve
1823 ile 1825 yılları arasında da beşinci cildi yayınlandı. Yalnız, bu eserlerde
matematik kısımları pek açıklanmıyor ve yorumlardan da kaçınılıyordu. Hatta,
matematik hesaplar için, "Kolayca görülür" deyimi kullanılıyordu. Aslında, bu
kolayca görülür deyimi ters bir anlam da taşıyordu. Kendisi bile bu kolayca
görülür dediği kısımları günlerce uğraşarak çözüyordu. Okuyucuları ve
öğrencileri daha sonra bu deyim üzerinde haftalarca uğraşacaklarını
bildiklerinden, homurdanmayı adet edinmişlerdi.

Lebesgue (1875 - 1941)
Bir Fransız matematikçisi olan Henri Leon Lebesgue, Fransa'da Beauvais
kentinde 28 Haziran 1875 günü doğdu. Çok iyi bir öğrenim gördü ve 1897 yılında
Paris Üniversitesinden Ph.D. diplomasını aldı. Bu doktorası üzerinde bir
söylenti de vardır. Dirichlet fonksiyonunun Riemann anlamında intergalinin
olmadığı o çağlarda biliniyordu. Hatırlanırsa, rasyonel noktalarda bir ve
irrasyonel noktalarda sıfır değerini alan fonksiyon, matematikte Dirichlet
fonksiyonu adıyla bilinir. Lebesgue, bu Dirichlet fonksiyonunu
integralleyebilecek bir integral tanımı getirebilir miyim diye düşündü. Riemann
integralinin tersine, bölüntüyü x ekseni üzerinde değil de y ekseni üzerinde
aldı. Bunda başarılı oldu. Bu getirdiği integral yöntemine de Lebesgue integrali
adını verdi. Böylece, analize yeni ufuklar açtı.
1906 ile 1910 yılları arasında Potiers Fen Fakültesinde öğretim
yaşamını sürdürdü. 1910 ile 1919 yılları arasında öğretim görevliliği yaptı.
1921 ile 1931 yılları arasında Paris Fen Fakültesinde çalıştı.
Lebesgue, Fransa'da matematik alanında büyük bir çağın en seçkin
önderlerindendi. Analiz çalışmalarının hemen hemen tümü gerçel değişkenli
fonksiyonlar kuramıyla ilgilidir. Özellikle, integral kavramının Lebesgue
integrali denilen bir genişlemesini ona borçluyuz. Lebesgue'in integral tanımına
göre, bazı fonksiyonların Riemann anlamında integrali olmadığı halde, Lebesgue
integrali vardır. Buna en güzel örnekte, ünlü Dirichlet fonksiyonudur.
İntegralin bu genelleştirilmiş kavramı matematikte en çok uygulama alanı bulan
bir yenilik olmuştur. Çağımızda da halen bu kuram tüm canlılığıyla
yürütülmektedir. Bu kuram artık analizin temel dersidir. Analizci herkes önce bu
konuları öğrenir. İleri araştırmalar için gereklidir.
Şüphesiz, Lebesgue integralinin anlaşılması hemen kolay bir kuram da
değildir. Bunun için önce Lebesgue ölçümü kuramını geliştirmek gerekir. Bu
nedenle, Lebesgue önce Lebesgue ölçümünü geliştirdi. Burada, kümelerin
ölçülebilmeleri ve fonksiyonların ölçülebilmeleri kavramlarını getirdi. Bundan
sonra, kendi adıyla anılan ünlü Lebesgue integralini oluşturdu. Bu konuda
hazırladığı teze, jüri üyelerinin önce itiraz ettiği, sonra doktora
yöneticisinin ricasıyla, "Bu öğrenci çok zeki ve bana düşündürücü sorular
sorar", diyerek onları razı ettiği söylenir. Bu söylenti doğru da olsa yanlışta
olsa; Lebesgue tarafından bu çalışma yayınlandığında, bu buluş, tüm dünyada bir
bomba gibi patlamış ve tüm matematikçileri bu sahada çalışmaya ve yeni yeni
buluşları gerçekleştirmeye yöneltmiştir. Bu kuramın çok geniş bir biçimde
meyveleri alınmıştır. Oldukça uygulama alanları bulmuş ve sürekli
genelleştirmeleri yapılmıştır. Artık bu kuram analizin kaçınılmaz bir aleti
durumuna getirilmiştir. Bunun ötesinde, matematiğin diğer dallarına da yeni
ufuklar açarak, onların gelişmesini sağlamıştır.
Lebesgue, ünlü olduktan sonra, birçok üniversitede dersler vermiştir.
1921 yılında College de France'ta profesör olmuştur. Lebesgue'in çok parlak ve
yaratıcı bir matematik kafası vardır. Ülkesi içinde ve tüm dünyada oldukça
şereflendirilmiş, ödüllendirilmiş ve çok mesut bir evlilik yapmış biriydi.
Bugün, integral kuramının kurucusu olarak tüm dünya onu kabul eder. Bu kuramda
ve analizde çok sayıda buluşları vardır. Çalışmalarının tüm ürünlerini almış ve
kuramının tutulup ne kadar ileri götürüldüğünü gören mutlu matematikçilerden
biridir. 26 Temmuz 1941 günü altmış altı yaşındayken Paris'te öldü.
"Olasılıklar Hesabı" adlı kitabının üçüncü basımı 1820 yılında çıktı.
Astronom ve matematikçi olduğu kadar çok üstün bir yazma tekniğine de sahipti.
Bu yüzden, kolayca görülür deyimi dışında onun eserleri de eksiksizdi.
On sekizinci yüzyılda, iki Fransız Lagrange ve Laplace birçok yönüyle
zıttılar. Laplace, fizik, matematik grubuna; Lagrange ise kuramsal matematik
grubuna giriyordu. Lagrange, bütün bunların matematikten başka bir şey
olmadığını söylüyordu. Laplace ise, matematiği kullanılan bir alet gibi
görüyordu. Aslında Laplace her ikisini de yapıyordu. Örneğin, potansiyel kuramın
önemi matematik yönüyledir. Sınır değer problemleri yine aynı değerdedir. Bunun
gibi olan çalışma örnekleri arttırılabilir.
Laplace, 1785 yılında Akademinin sürekli üyesi seçildi. Sağlam ve
karakterli bir yapısı vardı. Askeri okula giriş sınavında Napolyon Bonapart'ı
(1768 -1821) imtihan etmişti. Daha sonra Napolyon onu siyasetin çamuruna ve
bataklıklı sularına sürükleyecekti. Gerek Laplace ve gerekse Lagrange ihtilalin
dışında kalmadılar. Newton son yıllarını siyasette geçirdiği gibi, Laplace da
onu yenmek amacıyla siyasete atıldı. Napolyon ona içişleri bakanlığını verdi.
Laplace, oldukça oynak fikirli davranışlarda bulunuyordu. Napolyon devrinin
bütün nişanları göğsünü süslüyordu. Kötü bir yöneticiydi. Zaten içişleri
bakanlığı görevini ancak altı hafta sürdürebilmiştir. Napolyon'la beraber onun
da siyasi hayatı sona ermiştir.
Laplace'ın en iyi tarafı, matematik çalışan gençleri tutar ve onlara
yardım ederdi. Laplace'ın bulunduğu bir toplantıda, Biot adlı bir genç
matematikçi Akademide bir çalışmasını okur. Toplantı bittikten sonra Biot'u bir
kenara çeken Laplace, cebinden çıkardığı ve sararmış kağıtları göstererek, aynı
keşfi kendisinin yıllar önce elindeki. kağıtların eskiliğinden de anlaşılacağı
üzere, bulduğunu ve yayınlamadığını gizlice söyler. Laplace, Biot'a bunu kimseye
söylemeyeceğini ve çalışmasını çekinmeden yayınlamasını içtenlikle istemiştir.
Bu onun, binlerce olumlu davranışlarından biridir. Laplace, matematik
araştırmaları yapan gençleri manevi evladı gibi görür ve onlara kendi öz
çocukları gibi yakınlık gösterirdi.
Laplace'la Lagrange, gerek zamanlarında gerekse onlardan sonra
gelenler tarafından olsun çok karşılaştırılmışlardır. Bazıları Lagrange'ı tutmuş
ve onu göklere yükseltmiştir. Bazıları da Laplace'ı tutup övmüştür. Aslında
böyle bir karşılaştırmaya ve ayırt etmeye hiç gerek yoktur. İkisi de matematikte
ölümsüz buluşlar yapmışlardır.
Laplace, son günlerini Paris yöresinde Arcueil'de geçirmiş, kısa bir
rahatsızlıktan sonra 5 Mart 1827 yılında yetmiş sekiz yaşında ölmüştür. Sayısız
eser bırakmıştır.

Legendre (1752 - 1833)
Bir Fransız
matematikçisi olan Adrien Marie Legendre, 1752 yılında Paris'te doğdu. 1775 ile
1780 yılları arasında, Paris Askeri okulunda matematik dersleri verdi. 1787
yılında, Paris Gözlemevi ile Greenwich Gözlemevi arasında kurulacak jeodezi
bağlantısında görev aldı. Fransız devrimi sırasında, metre sisteminin kabul
edilmesini ve girişilen jeodezi işlemlerinin hazırlıklarına katıldı. Bu fırsatı
değerlendirerek, o zamana kadar uygulanan tüm yöntemleri yeniledi. Daha sonra,
trigonometri alanında önemli teoremler ileri sürdü. Özellikle küresel üçgeni
düzlem olarak düşünüp açılarda bazı düzeltmeler yaparak alanını hesapladı. 1784
yılında, "Gezegenlerin Şekli üstüne" adlı bir İnceleme yazısında, kendi adıyla
anılan çokterimlileri ortaya attı. 1794 yılında "Geometrinin Temel Bilgileri"
adlı eseri yayınlandı. Bu eserde, Euclides postülatını ispatlamak için çok
çeşitli ve yeni yollar denedi. Bununla birlikte, Euclidean olmayan geometrilerin
ortaya çıkmasıyla, Legendre'nin bulduğu sonuçların geçerliliği yeniden tartışma
konusu oldu. 1798 yılında "Sayılar Kuramı" adlı eseri yayınlandı. Bu kitabında,
ikinci dereceden kalanların karşıtlığı kanunu gibi ilgi çekici sonuçlar yer
alır. Yine de en değerli eseri, 1825 ile 1832 yılları arasında hazırladığı
"Eliptik Transandantlar Kuramı" adlı inceleme kitabıdır. Bu eserde, eliptik
integrallerden hareket ederek ustaca bir çözümlemeyle bu integralleri kendi
adıyla anılan üç şekle indirgemeyi başarmıştır. Legendre'nin bu alandaki
araştırmaları daha sonra Abel ve Jacobi'nin çalışmalarıyla tamamlandı.
Legendre'nin, kırk yılın üstünde çalışmayla elde ettiği sonuçları, Abel oldukça
kısa ve kesin bir yolla elde ediyordu. Bu nedenle, onun kırk yıllık çalışmaları
boşa gidiyor gibiydi.
Legendre'nin hem matematiğe ve hem de matematikçilerin yetişmesinde
önemli hizmetleri vardır. Bazı matematikçiler onun kitaplarından ilham
almışlardır. 1833 yılında Paris'te ölen Legendre, Abel'in öncülerinden biriydi.

Leibniz (1646 - 1716)
"Ben de o kadar
fikir var ki, eğer benden daha iyi görmesini bilenler bir gün onları
derinleştirecek ve benim zihin emeğime kendi kafalarının güzelliğini katacak
olurlarsa, sonraları belki bir işe yarayabilir" diyen Gottfried Wilhelm Leibniz,
1 Temmuz 1646 günü Leibzig'de doğdu. Ancak yetmiş yıl yaşadı. 14 Kasım 1716
yılında Hannover'de öldü. Babası ahlak ilmi öğretmeni olup üç nesilden beri
Saksonya hükümetine hizmet etmiş bir aileden geliyordu. Bu nedenle, Leibniz'in
ilk yılları oldukça ağır bir politika ile yüklü bir bilgiçlik havası içinde
geçti.
Leibniz altı yaşındayken babasını kaybetti. Tarih hevesini babasından
almıştı. Leipzig'de bir okula devam ediyordu. Babasının geniş kütüphanesinde
bulunan çok sayıdaki kitapları sürekli okuyordu. Sekiz yaşında Latince'ye
başladı. On iki yaşına gelince, Latince şiir yazacak kadar bu dilini ilerletti.
Latince dilini öğrendikten sonra, kendi gayreti ile Yunan'ca öğrendi. Bu
devirdeki zihni ve zekası Descartes'e benziyor ve çok iyi işliyordu. Klasik
çalışmalardan usandığı için mantık ilmine başladı. On beş yaşından küçük olan bu
çocuğun, klasiklerin ve skolastik Hıristiyanların büyüklerinin ortaya koyduğu
mantığı düzeltmek için "Characteristica Universalis" adlı ilk denemesini verdi.
Couturat, Russell ve başkalarının. dediği gibi, bu eser metafiziğin anahtarıdır.
Yine İngiliz matematikçisi Boole'un söylediği gibi, kendisinin yarattığı
sembolik mantık, Leibniz'in Characteristica'sının bir parçasıdır.
Leibniz, on beş yaşındayken Leipzig Üniversitesine bir hukuk öğrencisi
olarak girdi. Zamanının tümünü hukuka vermiyordu. İlk iki yıl içinde birçok
felsefe eseri okudu. Zamanının filozofları olan Kepler, Galile ve Descartes'ın
keşfettikleri yeni dünya hakkında bilgiler edindi. Sonuçta, matematik öğrenmeden
bu ilimleri kavramının olanaksız olduğu kanaatine vardı. 1663 yılının yazını
Jena Üniversitesinde geçirdi. Orada matematikçi olan Erhard Weigel'in derslerini
izledi.
Leibzig'e dönünce yeniden hukuka başladı. 1666 yılında yirmi
yaşındayken doktora sınavı için hazırdı. Oysa, aynı yıllarda Newton,
Woolsthorpe'ta bir köyde diferansiyel ve integral hesap ve genel çekim kanununu
oluşturacak olan düşüncelere dalmıştı. Bu konuda Leibniz de geç kalmış
sayılmazdı. Onu bu ateşe itecek ve tutuşturacak bir kıvılcımın çıkması
gerekiyordu. Bu kıvılcım da, o zamanın Avrupa'sının ilme karşı görevini yerine
getirme isteğiydi.
Leibniz'e gıpta eden titiz Leipzig Fakültesi ona resmen gençliğinden,
gerçekte tüm profesörlerden fazla hukuk bildiğinden dolayı, doktora ünvanını
vermeyi kabul etmedi. Halbuki, 1863 yılında on sekiz yaşındayken parlak bir
tezle başölye ünvanını almıştı. Leipzig Fakültesinde egemen olan mistik
düşünceden iğrenen Leibniz, doğduğu şehri bırakıp Nürnberg'e gitti. 5 Kasım 1666
yılında Alfdorf Üniversitesine bağlı Nürnberg Üniversitesi Tarihi Yöntem adlı
çalışmasından dolayı doktora ünvanını verdi. Aynı zamanda hukuk kürsüsünü de
kabul etmesini rica etti. Descartes kendisine verilen generallik ünvanını kabul
etmemişse, Leibniz de öneriye yanaşmayıp isteklerinin ne olduğunu söylememişti.
Fakat bu arzuların küçük prenslerin lehine çene yarıştırmak olduğuna ihtimal
verilmezse de tarih bir süre sonra kendisini bu adamlara bağlamıştır. Leibniz'in
hayatındaki bu acıklı öykü, kanun adamlarına, ilim adamlarından önce rastlamış
olmasıdır.
Leibniz, hukuk derslerinin düzeltilmesi üzerine yazdığı kitabı,
Leipzig'den Nürnberg'e olan bir seyahatinde kaleme almıştı, Bu da, Leibniz'in
hangi koşullarda olursa olsun, durmadan okuması, yazması ve düşünmesini gösteren
örneklerden biridir. O, durmadan okurdu, yazardı ve düşünürdü. Matematik
çalışmalarının çoğunu kendisini çağıran aristokratlara giderken çağın o kötü
yollarında kötü arabalar içinde sallana sallana giderken yollarda yazmıştır. Bu
çalışmalarının tümü bugün Hannover kütüphanesinde bağlı olarak durur, Kimse de
ona yanaşıp el atamaz. Çünkü, bunlar araştırmak için araştırıcı bir ordunun
sabırlı bir çalışması gereklidir. Bu eserler ve fikirler o kadar çoktur ki,
yayınlanmış veya yayınlanmamış fikirlerin yalnız bir tek kafadan çıktığına bile
inanmak zordur. Bu kadar eseri düşünüp yazan kafa frenelog ve anatomistlerin
dikkatini çekmiştir. Bir söylentiye göre, Leibniz'in kafasını mezardan çıkarıp
ölçmüşler, incelemişler ve normal bir adamın kafasından pek küçük olduğunu
görmüşlerdir. Gerçekten de, sağlığında da kafasının ölçüleri fazla büyük
değildi. Bu kadar küçük kafalı olup da sürekli okuyan, düşünen ve yazan bir
kimse dünyaya az gelmiştir.
1666 yılında olasılıklar kuramına başladı. Bu sıralarda öğrenciydi. Okuduğu her
alanda olduğu gibi, bu sahada da eser veriyordu. Matematik, Leibniz'in parlak
zekasının fışkırdığı bir sahadır. Bundan başka, hukuk, din, siyaset, tarih,
edebiyat, mantık, metafizik ve kuramsal felsefe konularında sayısız eser
bırakmıştır. Bundan dolayı kendisine evrensel deha denmektedir. Onun evrensel
bir deha oluşu, diferansiyel ve integral hesaptaki sürekliliği, olasılıklar
kuramında ise süreksizliği analize sokmasındadır. Zaten Newton'la ayrıldığı
nokta da olasılıklar kuramıdır. Verimsiz gibi görünen soyut olasılıklar
kuramının öncüsü Leibniz'dir. Doğru düşünme dediğimiz mantık anatomisinin ve
fikirlerin kanunlarının bir olasılık analizi olduğunu görebilmiştir.
Newton'da, yüzyılının matematik düşünme yöntemi belirli bir şekil ve
varlık halini almıştır. Cavalieri (1598-1647), Fermat (1601-1665), Wallis
(1616-1703), Barrow (1630 -1677) ve başkalarının çalışmalarından sonra,
diferansiyel ve integral hesabın oluşturulmasından kaçınılmazdı. Matematik bu
olgunluğa gelmişti. Archimedes'ten bu yana da 2000 yıllık bir gecikme de
olmuştu. İşte Leibniz, Newton gibi sonsuz küçükler hesabını billurlaştırdı.
Leibniz, zamanının düşünme şeklini ifade eden bir araçtan çok daha büyük bir
varlıktı. Matematikte Newton bu dereceye varamadı. Leibniz, matematik ve mantık
alanında çağının iki yüzyıl ilerisindeydi. Diferansiyelin geometrik bir yorumunu
verdi. Bu, matematiğe en büyük hizmetti. Süreklilik ve süreksizlik ya da
analitik veya olasılıklar gibi matematik düşüncenin iki karşıt alanında fikir
yürütmüş bir kimseye ne Leibniz'den önce ve ne de Leibniz'den sonra matematik
tarihinde rastgelinememiştir. Leibniz'in olasılıklar kuramındaki çalışmaları
onun yaşamı sürecinde değerlendirilememiştir. Hatta bir yerde taktir de
edilememiştir. Ancak, on dokuzuncu yüzyılda Boole'un çalışmalarından sonra değer
kazanarak yerini almıştır.Yirminci yüzyılda Whitehead ve Russell'ın çalışmaları,
Leibniz'in evrensel bir gösterim hakkındaki hayalinin kısmen gerçekleştirilmesi
olmuştur. İşte, ancak o devirde Leibniz'in tam istediği üstünlükte, ilmi ve
matematik düşünme biçimi için, matematiğin olasılılıklar tarafının yüksek önemi
gözüktü. Bugün, Leibniz'in olasılıklar yöntemi, gösterim mantığı ve
gelişmelerinde meydana çıkarıldığı biçimde analiz için, analizin kendisi kadar
önemlidir. O zaman, Leibniz ve Newton analizi bugünkü karışıklığın yoluna
koymuşlardı. Çünkü, gösterim yöntemi, matematik analizi Zeno'dan beri
temellerinden sarsan çelişkilerden ayırabilmek için biricik genel hal çaresini
verir.
Leibniz, olasılıklar kuramı için Fermat ve Pascal'ın çalışmalarını da
okumuştu. Onların bu yöndeki çalışmalarını daha da ileri götürmeyi düşünüyordu.
Fakat, diferansiyel ve integral hesap daha çekiciydi. Bu hesabın gelişmesi ve
uygulamaları on sekizinci yüzyıldaki matematikçileri de inanılmaz bir biçimde
kendisine çekmiştir. Sonra, 1910 yılına kadar bugünkü fikirleri kabul etmeyen
bazı kimseler hariç, onun olasılıklar analizi kimse tarafından bilinmedi.
Leibniz'in gösterime bağlı düşünme fikri ancak Whitehead ve Russell'ın Principia
Mathematica'larıyla gerçekleşti. 1910 yılından sonra, Leibniz'in bu programı,
modern matematiğin en fazla ilgiyi çeken noktalardan biri oldu. Bugün bile bu
konuda oldukça ciddi çalışmalar yapılmaktadır. Her doğru düşünmeyi bir
gösterimle ifade etme fikrini Leibniz tek başına da yapmamıştır. Zaten bu proje
daha yapılmamıştır. Leibniz tüm bunları düşünmüş ve bu alanda cesaret verici bir
girişimde bulunmuştur. Fakat, değersiz şan ve gereksiz ünden çok, parasal
olanaklar elde etmek için, küçük prenslerine karşı olan bağlılığı fikrinin
evrenselliğine ve son yıllarını dolduran tartışmalar, Newton'un Principia'sına
benzer bir şaheser yaratmasına engel oldu. Leibniz'in başardıklarını kısaca
gözden geçirirken içinde birinci derecede bir matematikçi yeteneğinden çok daha
fazla bir varlık sarf edilen bu para düşkünlüğünün derin izlerini göreceğiz.
Newton hakkı olmayarak halkın kendisine şöhret verilmesini isteyen bir tutumu
vardı. Gauss ise, fikirce kendisinden aşağıda olan insanların dikkatini çekmek
için büyük eserinden uzaklaşması tutumunu sürdürmüştü. Tüm büyük matematikçiler
arasında böyle zayıf tarafları görülmeyen tek matematikçi, Archimedes'ti. O,
birçok kimsenin erişmek istediği aristokrat gibi yüksek bir zümrenin çocuğuydu
ve bu nedenle de oldukça alçak gönüllüydü. Leibniz'e gelince, kendini kullanan
aristokratlardan bol bol para alıyordu. Bu şekildeki para kazanmalar Leibniz'in
matematiğinin daha çok ilerlemesine bir engeldi. Gauss'un söylediği gibi,
Leibniz, matematik bilgisinin çoğunu boş yere israf etmiştir. Her ne olursa
olsun, Leibniz bir değil birçok hayat yaşamıştır. Sadece diplomatik alanda
yaptığı işler, bir insanın hayatını doldurmaya yeter. Şüphesiz, bu çok yönlü
yaşamın sonu gelmedi. Eğer onun eğildiği her konuda verdiği eserleri toplayacak
büyük adamlar olsaydı, bugünkü ilim ve özellikle matematik tarihi bambaşka
olurdu. Bunun yerine, yirmi yaşında Mainz Elektörü için bir hukuk danışmanı ve
hatırı sayılır bir ticaret memuru oldu.
1672 yılına kadar, modern matematik hakkında çok az şey biliniyordu. Yirmi altı
yaşına gelince, Paris'te fizikçi Christian Huygens'e (1629 -1695) rastladı.
Saatler kuramı ve ışığın dalga kuramının kurucusu olan Huygens aynı zamanda iyi
bir matematikçiydi. Leibniz'e sarkaç üzerinde yaptığı çalışmaları gösterdi.
Huygens'in kendisine dersler vermesini istedi ve onun bu isteği Huygens
tarafından kabul edildi. Doğuştan bir matematikçi olan Leibniz'in dehası,
Huygens'in verdiği dersler altında parlamaya başladı. 1673 yılının ocak ayından
Mart ayına kadar İngiltere'ye yaptığı seyahatler süresince derslere ara verildi.
İngiliz matematikçilerinin bazılarına yaptığı çalışmaları gösterdi. Böylece
onlarla tanıştı.
Leibniz, Londra'da kaldığı süre içinde Royal Society'nin
toplantılarına katıldı. Orada, kendisinin yaptığı hesap makinesini ve diğer
keşiflerini sundu. 1673 yılında Royal Society'nin ilk yabancı üyesi oldu. Buna
karşın, Newton da, 1700 yılında Paris'teki İlimler Akademisinin ilk yabancı
üyesi seçildi. Londra'ya dönünce, Huygens ona matematik çalışmalarına devam
etmesini öğütledi; 1675 yılında diferansiyel hesabın bazı basit formüllerini
çıkarmış, yine kendi sözüne göre, temel teoremi keşfetmişti. Fakat bu teorem
ancak 11 Temmuz 1677 yılından önce yayınlanmadı. Newton da eserini Leibniz'in
eseri yayınlandıktan sonra yayınladı. Leibniz, 1682 yılında kurduğu ve baş
yazarlığını yaptığı Acta Eruditorum'da imzasız yazdığı bir yazı ile Newton'un
sert bir eleştirisini yapınca kıyametler koptu ve aralarındaki tartışma ciddi
boyutlara ulaştı. 1677 ile 1704 yılları arasında, Leibniz'in yaptığı çalışmalar
tüm Avrupa'da yayıldı. Özellikle, İsviçre'li Jacques ve Jean Bernoulli'nin bu
matematiğin yayılmasında çok fazla yararları oldu. Halbuki, İngiliz'ler
Newton'un çalışmalarını devam ettirmediler. Bu nedenle de İngiltere'den uzun
yıllar matematikçi çıkmadı.
Leibniz'in son kırk yılı, aşağı yukarı Brunswick ailesine hizmetle
geçti. Bu aile için bir arşivci, soylarını çıkaran bir tarihçi olarak
çalışıyordu. Efendilerinin çıkarları için eski evrakları çıkarıyor ve yerine
göre de ustaca tarihi gerçekleri saptırmak için silinti ve kazıntı bile
yapıyordu. 1687 ile 1690 yılları arasında tarihi araştırmalar yapmak amacıyla
tüm Almanya'yı, Avusturya'yı ve İtalya'yı gezdi.
İtalya'da bulunduğu sırada Roma'yı ziyaret etti. Papa tarafından
Vatikan'ın kütüphanecilik görevini almaya davet edildi. Koşullardan ilki Katolik
olması ile ilgili olduğundan, bu görevi Leibniz kabul etmeyerek geri çevirdi.
Bir ara Katoliklerle Protestanları barıştırmak için 1683 yılında Hannover'de
toplanıldı. Fakat bir barış sağlanamadı. Leibniz'in bu ve bundan sonraki
barıştırma ve birleştirme çalışmaları da sonuç vermedi. 1688 yılında
Katoliklerle Protestanlar arasında İngiltere'de kanlı çarpışmalar oldu. Her iki
tarafın karşılıklı suçlamaları ve kötülemeleri altında bu mezhep kavgaları sürüp
gitti. Bu kavgalardan zarar gören birçok matematikçi de vardır.
Leibniz'in uğraştığı konuların tam bir listesini vermek olanaksızdır.
İktisat, filoloji, devletler hukuku, maden ocakları yapımı, teoloji, sayısız
akademinin kurulması ve geliştirilmesi gibi her şeye el atmıştır. Onun en az
başarılı olduğu saha mekanik ve fizikti. En önemli eserleri içinde birçok
akademiyi kurması ve onları çalıştırması sayılabilir.
Altmış sekiz yaşına doğru iyice Çöktü. Eski zekası kalmadı. Sanki bir
gölge haline gelmişti. Hastaydı. Çok çabuk ihtiyarlıyordu. Tüm hayatınca
prenslere hizmet etmiş olan Leibniz, bu hizmetlerin karşılığını görüyordu.
Tartışmalardan bıkmış ve kendisi de çökmüştü. Daha önce hizmetini yürüttüğü
George Louis, onu kabul etmiyor ve Hannover kütüphanesine gidip ünlü Brunswick
ailesinin yanına dönmesini öğütlüyordu. Üç yüz yıllık bir tarih zamanını
inceledikten sonra bu tarihi 1005 yılından öteye götüremedi. Tarihte diplomatça
bazı değiştirmeler de yapmıştır. Bu da onun saygınlığına biraz gölge
düşürmüştür. Leibniz'in bu el yazmalarını da tam olarak inceleyecek kimse
çıkmamıştır.
Bu kadar çok yönlü olan Leibniz, yetmiş yaşına gelince, 14 Kasım 1716
günü Hannover'de öldü. Bizde, matematiğe yaptığı sayısız hizmetleriyle
yaşamaktadır.

Leonhard Euler (1707 - 1783)
18. yüzyıl
İsviçre'si, matematikçiler ailesinin en meşhur matematikçisidir. Çağdaşları
tarafından "Canlı Analiz" adı ile belirtilir. Aynı zamanda; matematik tarihinde,
en çok eser ortaya koyan matematikçi olarak görülür. Kaynaklar, matematikle
ilgili ortaya koyduğu eser sayısını seksen olarak belirtir.
İsviçre'nin Bale şehrinde, 15 Nisan 1707 tarihinde doğmuştur. Ertesi
yıl, babası Paul Euler ve Annesi Merguerite Brucker ile birlikte, babasının
kalvinist papazı olduğu Bale şehrinin yakınındaki Richen köyüne yerleşti.
Genç yaşta Bale Üniversitesi'ne girerek teoloji ve İbranice öğrenimi
de gördü.
Büyük Petro'nun Rusya'ya getirdiği ressam Gsell'in kızı ile evlendi.
Çocuklarını çok severdi. Sekizi küçük yaşlarında ölen on üç çocuğu oldu. 1735
yılında aşırı çalışma sonucu beynine kan hücüm ederek, sağ gözünü kaybetti.
Gittikçe artan bir körlük sonucu, geri kalan ömrünü üzüntü içerisinde geçirdi.
1736 yılında, karısının ölümü, O'na büyük üzüntü kaynağı oldu. Ertesi
yıl, ilk karısının üvey kardeşi Salomone A. Gsell ile evlendi. Başka bir büyük
felaket de, sol gözünü iyi etmek ümidi ile yapılan ameliyatın
muvaffakiyetsizlikle neticelenmesi oldu. Başlangıçta ameliyat başarılı geçti.
Sonraları, yaranın iltihaplanması sonucu, şiddetli acılar çekti.
7 Eylül 1983 tarihinde, 77 yaşında iken, beyin kanaması sonucu hayata
gözlerini kapadı.
İLMİ ŞAHSİYETİ
İlk matematik bilgilerini, babası Paul Euler'den aldı. İlahiyat
öğrenimi görmek üzere, Basel Üniversitesine gönderildi. Burada Jean (I)
Bernovilli 'nin derslerine devam etti. O'nun oğulları ile yakın arkadaş oldu.
Onlar, Katerina I tarafından Saint-Betesburg'a çağrılınca, Euler de beraber
gitti. 1732 yılında, İsviçre'ye dönen Daniel Bernouilli'nin kürsüsünde, O'nun
yerini aldı. 1735 yılında, Mekanik Üstüne İnceleme (Traite Comple de Mecanique)
adlı kitabı yayımlandı. Bu eserdeki konular, analizin, hareket bilimine
uygulandığı ilk eserdir. 1741 yılında, Frederich II tarafından Berlin'e davet
edildi ve 1744 yılında, Berlin Akademisi Matematik Bölümü Müdürü oldu.
Kendilerine oranla, bazı belirsiz fonksiyonların, bütün öteki
fonksiyonlardan daha büyük ve daha küçük olduğu eğrileri veya yüzeyleri
belirlemeye yarayan, Eş Çevreler Teorisi (Theorie des Isoperimetres) adlı
eserini bu sırada bitirdi. Euler, bu eserinde, konu ile ilgili çözümlerin
metodunu geliştirdi ve bunu genel bir formülle gösterdi. Aynı yıl, Gezegenlerin
ve Kuyrukluyıldızların Hareket Teorisi (Theroie du Mouvement des Planetes et des
Cometes) adlı eserini yayımladı. Mıknatıslanma Torisi (Theroie de L' Aimantation)
için, Paris Fen Akademisinin koyduğu ödülü kazandı. Bu yıllarda, Prusya
Kralı'nın istediği, balistik problemleri çözdü. Kralın yeğeni, Anhalt-Dessau
Prensesi, O'ndan fizik dersleri almak istedi. Yine bu sırada, Sonsuz Küçükler
Analizine Giriş (İntroduction in Analysis İnfinitrom) (1748) ve Diferansiyel
Hesabın Kuruluşları (İntotuones Calculi Differeniolis) (1755) adlı iki eseri
yayımlandı. Bu kitaplar, uzun yıllar, konusu ile ilgili temel eserler sayıldı.
1776 yılında; Katerine II tarafından, Saint-Petersburg'a çağrıldığı
sırada, öbür gözünü de kaybetti. Fakat bu sakatlık, O'nu çalışmalarından
alıkoymadı ve İntegral Hesabın Kuruluşları (İnstitutiones Calculi İntegralis)
(1768-1770) adlı eserinin çıkmasına engel olmadı.
Paris Fen Akademisi, Euler'in birçok çalışmalarını mükafatlandırmıştı.
Ay teorisini, yeniden geliştirmesi için, 1770 ve 1773 yıllarında bir yarışma
açtı. Bu yarışmayı, Euler ve oğlu Johann Alberecht kazandı.
Euler, matematikte yeni olan; Euler Açıları, Euler Çemberi, Euler
Değişmezi, Euler Doğrusu, Euler Formülleri, Euler Fonksiyonu, Euler şekilleri
gibi, pek çok yeni kavramlar kazandırdı.

Lipschitz (1832 - 1903)
Bir Alman
matematikçisi olan Rudolph Otto Sigismund Lipschitz, 1832 yılında Königsberg'de
doğdu. 1864 yılından itibaren Bonn üniversitesinde matematik profesörlüğü yaptı.
Matematik analiz ve diferansiyel geometrinin gelişmesine önemli katkılarda
bulundu. Diferansiyel denklemler sisteminin varlığı ve genel integralinin
tekliği teoremlerini ispatladı. Bu ispat, Cauchy'nin ispatında kullanılan
koşullardan daha çok genel koşullar altında geçerlidir. Diferansiyel geometri
alanında, Ricci ve Levi-Civita'nın çözümlediği diferansiyel hesabın formül
haline getirilmesinde çok önemli rol oynayan incelemeler yaptı. 1903 yılında
Bonn'da öldü.

Maclaurin (1698 - 1746)
İskoçya'lı bir matematikçi olan Colin Maclaurin, 1698 yılında Kilmodan'da doğdu.
1717 yılında Aberdeen'deki Marischal Kolejinde matematik dersleri verdi.
Maclaurin, Newton'un en başarılı öğrencilerinden biriydi. Geometri, cebir ve
sonsuz küçükler hesabıyla ilgili eserler verdi. 1719 yılında "Organik Geometri"
adlı eseri yayınlandı. Bu eserde, konikler, üçüncü ve dördüncü dereceden eğriler
incelendi. Eğriler ve maksimumları üzerine buluşlar yaptı. 1742 yılında
yayınladığı kitapta, kendi adıyla anılan, formülü ve bazı fizik buluşları
vardır. Maclaurin'i yaşatan ve çok kullanılan Maclaurin açılımı veya serisidir.
1746 yılında Edinburgh'ta öldü.

Minkowski (1864 - 1909)
Litvanya'lı bir
matematikçi olan Hermann Minkowski, 1864 yılında Aleksotas'te doğdu. 1896 ile
1902 yılları arasında Zürih Federal Politeknik Okulunda ve ölünceye kadar da
Göttingen Üniversitesinde profesörlük yaptı. 1882 yılında, tam katsayılı ikinci
dereceden şekiller kuramının temelleri üstüne inceleme yazısıyla Fen
Akademisinin büyük matematik ödülünü aldı. Euclides olmayan geometriyle
karıştırılmaması gereken bir sayılar geometrisi kurarak sayılar kuramına bazı
geometrik kavramlar getirdi. Sonunda özel bir metrikle donatılmış dört boyutlu
özel bir uzaya başvurarak, Einstein'in kısıtlı bağlılık kuramının, bugün klasik
sayılan geometrik bir yorumunu verdi. Buna Minkowski uzay zamanı denir. Sayılar
geometrisi, 1896 yılında basıldı. 1907 yılında "Diophantus Yaklaşımları" adlı
eseri yayınladı. "Çalışmalar" adlı yapıtı da 1911 yılında çıktı. Analizin birçok
dalında Minkowski eşitsizliği kullanılır. Kendisi, 1909 yılında Göttingen'de
öldü.


Pascal (1623 - 1662)
Pascal, 19 Haziran 1623
günü Fransa'da Clermont'ta doğdu. Babası kültürlü bir adamdı. Pascal yedi yaşına
gelince, babası Paris'e yerleşti. Yedi yaşına gelen parlak çocuk öğrenimine
başladı. Kendisi gibi çok güzel ve kültürlü iki kız kardeşi vardı. Özellikle Jak
Qualine, Pascal'ın yaşamında önemli rol oynamıştır. Kız kardeşinin bu etkisi
bazen iyi, fakat çoğu kötü yönde olmuştur.
Pascal doğduğunda, Descartes yirmi yedi yaşındaydı. Descartes öldükten
sonra Pascal daha on iki yıl yaşadı. Newton'dan sadece birkaç yıl önce
doğmuştur. Descartes ve Fermat gibi büyük matematikçilerle çağdaş olması bir
yerde kendisi için bir şanssızlıktı. Bu nedenle, tek başına oluşturabileceği
olasılıklar kuramının keşfini Fermat'la paylaştı. Kendisini harika çocuk diye
ünlü yapan yaratıcı geometri fikrini, kendisinden daha az ünlü olan
Desargues'dan esinlendi. Daha çok din ve felsefe konularına eğildiği için
matematiğe az zaman ayırdı. Kız kardeşi ona bu konuda egemendi. Buna karşın,
yapabileceğinin çok daha fazlasını verdi.
Pascal, çok erken gelişen bir çocuktu. Fakat, vücutça oldukça zayıftı.
Bunun tersine, kafası çok parlaktı. Öğrenimi başlangıçta çok başarılı geçiyordu.
Çok küçük yaşta olmasına rağmen, matematiğe gösterdiği ilgi çok dikkati
çekiyordu. Hatta, matematik problemleriyle gece gündüz uğraşmaya başladı.
Sağlığının bozulacağından kuşkulanan babası, bir aralık onun matematik
çalışmasına engel olduysa da, onun bu davranışı Pascal'ın matematik çalışmasına
daha çok yöneltti. Geometri çalışmak için oyunlarını bıraktı. On iki yaşında
babasına, geometrinin ne dernek olduğunu sordu. Euclides'in "Elements" adlı
geometri kitabını kısa bir zaman içinde yutarcasına bir roman gibi okudu.
Hiç bir yardım görmeden ve hiç bir geometri okumadan, çok küçük yaşta
bir üçgenin iç açılarının toplamının 180 derece, yani iki dik açı olduğunu
kanıtlamıştır. Daha önce, hiç bir kitabı okumadan, Euclides'in birçok önermesini
ispatlamıştı, Yine, Pascal hakkında abartma yapmaktan özellikle kaçınan kız
kardeşi Gilbert'in anlattıklarına göre; Pascal Euclides'in ilk otuz iki
önermesini Elements adlı kitabındaki sıraya göre bulmuştur. Otuz ikinci önerme
ise, bir üçgenin iç açılarının toplamı ile ilgili ispatıdır.
Pascal on dört yaşına gelince, Mersenne tarafından yönetilen ilmi tartışmalara
kabul edildi. Bu tartışmaların yapılması, Fransız İlimler Akademisini doğurdu.
Pascal kendi kendine bir geometrici olmuştu. Baba Pascal'ın hükümet makamlarıyla
boğuşması aileyi kötü duruma düşürdü. Güzel ve parlak kız kardeşi Jacqueline,
vergi konusunda babası ile anlaşmazlığa düşen Cardinal de Richelieu'yu
eğlendirmek için, önünde oynatılan bir oyunda kendisini tanıtmadan oyuna çıkar.
Kendini hayran eden artistin kim olduğunu öğrenen Cardinal, tüm aileyi bağışlar
ve ondan sonra baba Pascal'a bir memurluk verir.
Pascal, on altı yaşından önce, 1639 yılında, geometrilerin en güzel
teoremini ispat etti. On dokuzuncu yüzyılda yaşayan İngiliz matematikçisi ünlü
Sylvester, Pascal'ın bu büyük teoremine "kedi beşiği" adını vermiştir. Pascal,
on bir yaşına gelince sesler hakkında bir eser vermiştir. On altı yaşındayken,
konikler üzerine bir eser yazarak, ünlü Descartes'i hayretlere düşürmüştür. On
sekiz yaşına gelince, şimdi Paris sanayi müzesinde saklanan hesap makinesini
bulmuştur. Fizikte, havanın ağırlığını, sıvıların denge halini ve basıncı
hakkında Pascal kanunlarını bulmuştur. Apollonius ve başkalarının çalışmalarını
birer sonuç kabul eden dört yüz tane önerine ortaya koymuştur. Bu eserin tümü
basılamadığı için, bir daha da ele geçmemek üzere kaybolmuştur. Fakat, Leibniz
bu eserin bir kopyasını görmüş ve onu inceleme şanslılığına ermiştir. Pascal'ın
bu eseri geometrik bir metrik olmayıp bir izdüşüm geometrisidir. Aristo,
matematiği çokluklar ilmi diye tanımlıyordu. Oysa Pascal'ın geometrisinde çokluk
yoktur.
Pascal, on yedi yaşından ölümü olan otuz dokuz yaşına kadar ızdırapsız
ve acısız gün görmedi. Hazımsızlık, mide ağrıları, uykusuzluk, yan uyuklamalar
ve bu ağrıların verdiği gece kabusları onu yedi bitirdi. Böyle olmasına karşın,
yine de bu ağrılar içinde durmadan çalışıyordu.
Yirmi üç yaşlarında, kız kardeşinin baskı ve etkisiyle Hıristiyan
dinine ve bunun içinde bazı tarikatlara girdi. Bu konuda epey sarsıntılar da
geçirdi. Fakat, yine onda matematik ağır bastı. Pascal, hurma ağaçları gibi
tepeden kurumaya başladı. Aynı yıl hazım organları bozuldu. Bu ara geçici bir
felç geçirdi. Bu ona çok ağrılar verdi. Her şeye rağmen, düşüncesi ve kafasının
çalışmaları sürüyordu.
1648 yılında Toriçelli'nin (1608
-1647) çalışmalarını inceleyerek, onun da önüne geçti. Yükseklikle basıncın
değiştiğini saptadı. Descartes, Pascal'la çeşitli konuları konuşmak ve özellikle
barometre hakkında bilgi almak için geldi. Bu iki bilginin yaradılış ve ruhsal
durumları pek uyuşmuyordu. Descartes, konikler üzerine yazılan eserin on altı
yaşında bir çocuk tarafından yazıldığına inanmayı açıkça kabul etmedi. Daha da
ileri giderek, Pascal'ın barometre deneyleri düşüncesini, Mersenne'nin
çalışmalarından çalmış olmasından şüphelendi. Descartes'le Pascal'ın aralarında
çekememezliğe neden olan üçüncü konu din üzerine olan düşüncelerindeki
ayrılıklardı. Descartes Cizvitleri tutuyor, Pascal'sa Jansen'in mezhebini
savunuyordu. Pascal'ın açık sözlü kız kardeşi Jacqueline'nin sözlerine
bakılırsa, bu iki dahi birbirlerini oldukça kıskanıyorlardı. Bu nedenle de, adı
geçen yukarıdaki görüşme ve ziyaret soğuk bir buluşma olmuştu. Descartes'in genç
dostuna bazı öğütleri oldu. Pascal da onu ciddiye almadı. 1658 yılının bir
gecesinde, uykusuzluk ve diş ağrılarından kıvranan Pascal, kerpetenin egemen
olduğu bir zamanda, korkunç ağrılarını unutmak amacıyla, birçok ünlü
matematikçinin uğraştığı zarif sikloid eğrisine daldı. Tüm ağrılarının geçtiğini
gördü. Ya da, sikloid üzerine o kadar daldı ki, tüm ağrı ve acılarını unuttu.
Tam sekiz gün sikloid geometrisi üzerinde çalıştı. Bu eğri ile ilgili olan
çeşitli problemleri çözmeyi başardı. Bu buluşlarının bazılarını takma Amos
Detonville imzasıyla, Fransız ve İngiliz matematikçilerine meydan ,okumak
amacıyla basılmıştır. 1658 yılında kendini oldukça hasta hissetti. Kısa
aralıklarla gelen uyuklamalar dışında, şiddetli ve dinmek bilmeyen baş ağrıları
ona çok eziyet ediyordu. Tam dört yıl bu ağrılarla kıvrandı. 1662 yılının
haziran ayında otuz dokuz yaşındayken öldü. Ölümünden sonra yapılan otopsisinde,
ağrılarının nedeninin ciddi bir beyin hastalığından ileri geldiği saptandı.
Pascal, Fermat ile birlikte olasılıklar kuramını kurmakla, yeni bir
matematik dünyası yaratmış oluyordu. Bu kuramın tüm inceliklerini ortaya döktü.
Bu kuramı oluştururken, Fermat'la sürekli haberleşmişlerdir. Yapılan bu mektup
görüşmeleri incelendiğinde, bu kuramın gerçek kurucularının Pascal ile Fermat'ın
eşit payları olduğu görülür. Yaptıkları şeyler temelde aynı, fakat derinlemesine
inilmeleri ayrı ayrıdır. Bu arada Pascal'ın düştüğü ufak hatayı Fermat
belirtince, Pascal da bu hatasını hemen düzeltti. Bu haberleşmedeki ilk
mektuplar kaybolmuşsa da, daha sonraki mektuplar hala eldedir.
Bu büyük olasılıklar kuramının çıkış nedeni, Pascal'a kumarbaz
Chevalier de Mere tarafından önerilmesiydi. En önemli görevi de elli iki kağıt
oyunu oynuyordu. Bu ara tavla zarlarının, şekilleri aynı olan ayrı renkli
bilyelerin önemi büyüktür. Buna bağlı olarak, ünlü Pascal üçgeni doğdu.
Pascal'ın bu üçgeni, daha sonraki yıllarda çok kullanıldı. Özellikle seri
açılımları ve binom açılımı bu yöntemle kolaylıkla bulunur.
1
11
121
1331
14641
Pascal üçgeni, binom açılımındaki katsayıları bulmaya yarar. Pascal'ın
bu üçgeni, olasılıklar kuramında da ustalıkla kullanılır. Bu üçgen, biyolojideki
uygulamalar, matematik, istatistik ve pek çok modern fizik konularında uygulama
alanı bulunur.
Hıristiyan dini, mezhepler ve sonu gelmez ağrılar içinde bir dahi
maddi olarak yok olup gitmiştir. Fakat, bıraktıklarıyla yaşamaktadır.

Pierre De Fermat (1601-1665)
Fermat 17
Ağustos 1601 yılında Fransa 'nın Beaumont-de-Lomagne kentinde doğmuştur. Babası
zengin bir deri tüccarı ve Beaumont-de-Lomagne 'de ikinci konsolostu. Fermat 'ın
bir erkek kardeşi ve iki kız kardeşi vardı ve doğmuş olduğu bu kentte büyümüştü.
Buna karşın yerel Fransiscan Manastırına gittiğine dair çok az kanıt vardır.
1920 'lerin ikinci yarısında, Bordeaux 'ya gitmeden önce Toulouse
Üniversitesinde eğitim görmüştür. Bordeaux 'da ilk ciddi matematiksel
araştırmalarına başlamış ve 1629 'da orada bulunan bir matematikçiye Apollonius
'un Plane loci adlı eserinin, kendisinin düzenlemiş olduğu bir kopyasını
sunmuştur. Bordeaux 'da Beaugrand ile tanışmış ve bu sırada matematiğe olan
ilgisini Fermat ile paylaşan Etienne d'Espagnet 'e sunmuş olduğu "maximum ve
minimum" üzerindeki önemli çalışmalarını üretmiştir.
Bordeaux 'dan, üniversitede hukuk eğitimi aldığı Orléans 'a gitmiştir.
Medeni hukuk alanında derece almış ve Toulouse parlâmentosunda meclis üyesi olma
hakkını kazanmıştır. Böylece Fermat 1631 yılından itibaren artık bir hukukçu ve
Toulouse 'da bir devlet memuru olmuştur ve sahip olduğu bu işinden dolayı, ona
Pierre Fermat olan adını Pierre de Fermat olarak değiştirme yetkisi
verilmiştir..
Fermat hayatının geri kalan kısmını Toulouse 'da geçirdi, ancak orada
çalıştığı kadar doğduğu yer olan Beaumont-de-Lomagne 'da ve Castres yakınlarında
bir kasabada da çalıştı. 14 Mayıs 1631 'deki atamasından itibaren parlâmentonun
düşük meclisinde çalışmış ancak 16 Ocak 1638 'de daha yüksek bir meclise atanmış
ve 1652 'de ceza mahkemesinin en yüksek makamına terfi ettirilmiştir. Meslek
yaşamında elde edebileceği daha yüksek terfiler de vardı ancak terfiler
çoğunlukla yaşça daha kıdemliler tarafından veriliyordu ve 1650 'lerin
başlarında veba bu bölgeyi fena vurmuş ve bu kıdemlilerin çoğu ölmüştü. Fermat 'ın
kendisi de vebaya yakalandı ve 1653 'de öldü.
Tabi ki Fermat Matematikle de meşgul olmuştu. Toulouse 'ya gittikten
sonra da Beaugrand ile matematik arkadaşlığını sürdürmüştür ancak burada yeni
bir matematik arkadaşı daha kazanmıştır, o da Carcavi 'dir. Carcavi de Fermat
gibi bir meclis üyesidir, ancak onları yakınlaştıran ve aralarında paylaştıkları
şey matematik olmuştur. Fermat Cercavi 'ye matematik üzerine olan buluşlarını
anlatmıştır.
1636 'da Cercavi işi dolayısıyla Paris 'e gitti ve Mersenne ve
grubuyla temasa geçti. Carcavi 'nin, Fermat 'ın düşen nesneler ile ilgili olarak
buldukları ile ilgili açıklamaları Mersenne 'in büyük ilgisini çekti ve Fermat
'a bir mektup yazdı. Fermat 26 Nisan 1636 'da bu mektubu cevapladı ve Mersenne
'e bazı hataları belirtmenin yanı sıra spiraller üzerindeki çalışmalarını ve
Apollonius 'un Plane loci adlı eserindeki düzenlemeleriyle ilgili
açıklamaları da yazdı. Fermat 'ın spiraller üzerindeki çalışmaları, serbest
düşmede nesnenin izlediği yolun hesaba katılmasıyla motive edilmiş oldu ve
Archimedes 'in spirallerin altında kalan alanı hesaplamaya yönelik
çalışmalarının genelleştirilmiş hallerinin metodlarını kullandı.
Bu ilk mektupta aynı zamanda Fermat 'ın Mersenne 'den, Paris
matematikçilerine vermesini istediği iki tane maximum problemi de vardı. Bu
Fermat 'ın mektuplarının tipik bir özelliğiydi, kendisinin daha önceden bulmuş
olduğu bir sonucu, başkalarının da bulmasını sağlamak için onlara meydan
okuyacaktı....
Roberval ve Mersenne Fermat 'ın bu
ilk mektubunu ve diğerlerini gerçekten oldukça zorlayıcı buldular ve genellikle
bilinen tekniklerle çözülemeyeceğini gördüler. Bunun üzerine Fermat 'tan
kullandığı metotlarını açıklamasını istediler ve Fermat Paris 'teki
matematikçilere "bir eğrinin , maximum, minimum ve teğetlerini belirleme
metotları" 'nı, kendisinin yeniden düzenlemiş olduğu Apollonius 'un Plane
loci adlı eserini ve yine kendisinin geometriye cebirsel yaklaşım -Introduction
to Plane and Solid Loci yazılarını gönderdi.
Fermat, önemli matematikçiler arasında olma ününü çabuk yakalamıştı,
ancak çalışmalarını yayınlama girişimi çoğu zaman başarısızlıkla sonuçlandı,
çünkü Fermat hiç bir zaman çalışmalarının kusursuz bir forma sokulup tamamen
bitirilmiş bir hale gelmesini istememişti. Yine de bazı metotları yayınlanmıştı,
örneğin; Hérigone, en önemli çalışmalarından biri olan Cursus mathematicus
adlı eserine Fermat 'ın maximum ve minimum metotlarını eklemişti. Fermat ve
diğer matematikçiler arasında giderek gelişen bu mektuplaşmalar malesef evrensel
bir övgü bulamamıştır. Frenicle de Bessy, çözülmesini imkansız bulduğu Fermat 'ın
problemlerine karşı büyük bir kızgınlık duymuş ve bunun üzerine Fermat 'a sert
bir mektup yazmıştır. Fermat 'ın bu mektuba detaylı bir açıklama vermesine
karşılık yine de Frenicle de Bessy, Fermat 'ın kendisini aldattığını
düşünmüştür.
1643 - 1654 yılları arasındaki dönem Fermat 'ın Paris 'teki
meslektaşlarıyla ilişkilerinin zayıfladığı dönemlerdendi. Tabi bunun bazı
sebepleri vardı. Birincisi, Fermat 'ın işlerinin yoğunluğunun onun matematiğe
fazla zaman ayırmasını engellemesiydi. İkincisi ise 1648 yılından itibaren
Toulouse 'u ciddi bir biçimde etkileyen Fransa 'daki sivil savaştı ve sonuncusu
ise Toulouse 'daki hayatta ve tabii ki Fermat 'ın hayatında ölümcül izler
bırakan 1651 vebası. Buna rağmen yine de Fermat bu dönemde sayılar teorisi
üzerinde çalışmıştı.
Fermat çoğunlukla sayılar teorisi üzerindeki çalışmalarıyla,
özellikle Fermat 'ın son teoremi (Fermat 's Last Theorem ) ile bilinir.
Bu teorem şu şekildedir;
n>2 için xn + yn = zn eşitliğini sağlayan sıfırdan farklı x, y ve z tamsayıları yoktur.
Fermat, Diophantus
'un Arithmetica adlı eserinin Bachet tarafından yapılan çevirisinin
kenarına şunları yazdı; " Gerçekten de kaydadeğer bir ispat buldum ancak bunu
kitabın kenarına sığdırmam mümkün değil". Bu köşe notu ancak Fermat 'ın oğlu
Samuel 'in 1670 yılında Diophantus 'un Arithmetica'sının Bachet
çevirisinin babasının notlarını da içeren yeni bir baskısını yayınlamasından
sonra bilinmeye başlandı.
Bugün kesin olmamakla birlikte Fermat 'ın bu ispatının yanlış olduğuna
inanılmaktadır. Fermat 'ın bu iddiası 1993 Haziranında İngiliz matematikçi
Andrew Wiles tarafından ispatlandı, ancak Wiles bir süre sonra bazı problemler
ortaya çıkınca, ispatını bulduğuna dair iddiasını geri aldı. 1994 Kasımında ise
tekrar ,şu an bilinen, ispatı bulduğunu açıkladı.
Fermat 'ın Paris 'li matematikçilerle mektuplaşması 1654 yılında
Etienne Pascal 'ın oğlu Blaise Pascal 'ın, Fermat 'tan "olasılık"
hakkındaki fikirlerini açıklamasını rica eden bir mektup yazmasıyla tekrar
başladı. Aralarındaki kısa mektuplaşma "olasılık teorisi" ni ortaya
çıkardı ve bu sebeple bugün bu teoriye, bu iki matematikçinin ortaklaşa teorisi
olarak bakılmaktadır. Durum her ne kadar böyle olsa da Fermat, konuyu "olasılık"
tan "sayılar teorisi" ne çevirmeye çalıştı. Pascal bununla hiç
ilgilenmedi ancak Fermat bunu farketmeden Carcavi 'ye şunları yazdı;
Dahiliklerine gerçekten büyük saygı duyduğum Bay Pascal 'a fikirlerimi
açıkladığım için çok büyük mutluluk duyuyorum. İkiniz de bu baskının
sorumluluğunu üstlenebilirsiniz, kısa açıklamalar ve eklemler yapabilirsiniz.
İşlerim çok yoğun olduğundan dolayı üzerimden büyük bir yük almış olursunuz.
ancak Pascal Fermat 'ın bu
çalışmalarını yine de yayınlamıyacaktı. Bunun üzerine Fermat çalışmalarının
yayınlanması ile ilgili bu ani fikrinden yine vazgeçti. Fermat zor
problemleriyle her zamankinden daha da ileri giderek;
Fransız, İngiliz, Hollanda 'lı ve hiçbir Avrupalı matematikçi
tarafından çözülemeyen iki problem Bay Fermat tarafından ortaya atılmıştır..
Şeklinde bir açıklama yaptı. Fermat 'ın problemleri bir çok
matematikçinin Sayılar Teorisi ni önemli bir konu olarak düşünmesinden
dolayı fazla ilgi görmedi. Ancak Bu problemlerden ikincisi (N bir kare değil
iken Nx2 + 1 = y2 ifadesinin tüm çözümlerini bulunuz,
şeklinde olan problem) Wallis ve Brouncker tarafından çözüldü ve bu çözüm
sırasında continued fraction konusu daha da geliştirilmiş oldu. Frenicle
de Bessy belki de Sayılar Teorisi 'ne ilgi gösteren tek matematikçiydi,
ancak ne var ki o da Fermat 'a bu konuda destek olacak kadar bir matematik
yeteneğine sahip değildi.
Fermat, "iki küp 'ün toplamı bir küp olamaz" adında başka
problemler de ortaya atmıştı. ( Bu, Fermat 'ın Son Teoremi olarak bilinen
teoremin özel bir halidir. Bu da Fermat 'ın genel kural için bulmuş olduğu
ispatın yanlış olduğunun farkına vardığını gösteriyor.) Bu problemler şu
şekildeydi: x2 + 4 = y3 ifadesinin iki, x2 + 2
= y3 ifadesinin ise tek tamsayı çözümü vardır.
1656 yılında Fermat Huygens ile mektuplaşmaya başladı. Bu
mektuplaşmalar zamanla Fermat 'ın sayesinde Sayılar Teorisi 'ne doğru
yönlenmeye başladı. Bu Huygens 'in ilgisini çekmiyordu ancak Fermat bu konuda
ısrarlıydı ve 1659 yılında Carcavi vasıtasıyla Huygens 'e "New Account of
Discoveries in the Science of Numbers" adlı eseri yolladı ve daha önce
yapmadığı kadar çok metodunu ortaya koydu.
Fermat, sonsuz iniş 'in metotlarını açıkladı ve bunu 4k+1 formundaki
asal sayıların iki kare toplamı olarak yazılabileceğini kanıtlamada kullandı.
Farz edelim ki 4k+1 formundaki bir asal sayı iki kare toplamı olarak
yazılamasın, öyleyse 4k+1 formunda iki kare toplamı olarak yazılamayan daha
küçük bir sayı vardır. Fermat 'ın bu mektupta açıklayamadığı ise küçük sayının
daha büyük olan sayıdan nasıl üretileceğidir. Bir varsayım Fermat 'ın bu adımı
nasıl gerçekleştireceğini bilmediğini söylemektedir, ancak şu bir gerçektir ki
Fermat 'ın metodunu açıklamada düşmüş olduğu bu çıkmaz, matematikçilerin
ilgisini konu üzerinde yitirmesine neden olmuştur. Ve bu Euler 'in bu konudaki
problemleri tekrar ele alıp bu boşlukları doldurmasına dek sürmüştür.

Pisagor (M.Ö. 596 - 500)
Samos'lu Pisagor'un, Milattan önce 596 yıllarında doğduğu tahmin ediliyor.
Doğumu gibi ölüm tarihi de kesin değildir. Bugünkü adıyla bilinen Sisam Adasında
596 veya 582 yılında doğmuştur. Hayatı hakkında çok az bilgiler vardır. Bu
bilgilerin birçoğu da kulaktan kulağa söylentiler biçiminde gelmiştir. Fakat,
önceleri doğduğu yer olan Sisam Adasında okuduğu, daha sonraları Mısır ve
Babil'e giderek oralarda bilgilerini ilerlettiği ve ülkesine geri dönerek
dersler verdiği söylenir. Kendisinden önceki bilgilerin tümünü öğrenmiş ve
derlemiştir. Kendisi, bir Yunan filozofu ve matematikçisidir. Ülkesinde hüküm
süren politik baskılardan kaçarak, İtalya'nın güneyindeki Kroton şehrine gelmiş
ve ünlü okulunu burada açarak şöhrete kavuşmuştur. Yarı söylentilere göre
felsefe okulunun kurucusudur. Bu okul aynı zamanda dini bir topluluk ve o
zamanın politikasına oldukça egemendir. Yine söylentilere göre, Pisagor'un
matematik, fizik, astronomi, felsefe ve müzikte getirmek istediği yenilik,
buluşlar ve ışıkları hazmedemeyen bir takım siyaset ve din yobazları halkı
Pisagor'a karşı ayaklandırarak okulunu ateşe vermişler, Pisagor ve öğrencileri
bu okulun içinde alevler arasında M.Ö. 500 yıllarında ölmüşlerdir. Bu nedenle
Pisagor ve yaptıkları hakkında az bilgiler bize kadar gelmiştir. Pisagor'un ve
öğrencilerinin yaptıklarının birçoğu bu alevler arasında yok olup gitmiştir.
Pisagor, M.Ö. altıncı yüzyılda, dünyanın güneş etrafında hareket
ettiğini ileri sürdüğü zaman oldukça sert olan bir hareketle karşılaşmıştır. O
tarihlerde kağıt olmadığı için, bu buluşlarını nasıl elde edildiği, yine bu
devirlerdeki bilgilerin hangisinin Pisagor'a ait olduğu kesin olarak
bilinmemektedir. Hatta, okuldaki öğretim araçlarının masa üzerindeki ıslak kum
olduğu söylenir. Bu koşullar altındaki ilmi gerçeklerin tümü o zaman yazıya
geçmediği için, birçoğu da zamanla kaybolup gitmiştir. Bu nedenle, Pisagor'un
okulu ve öğrencileri ile birlikte yanmalarından, eser bırakıp bırakmadığı da
kesin olarak belli değildir. Geometride, aksiyomlar ve postülatlar her şeyden
önce gelmelidir. Sonuçlar bu aksiyom ve postülatlardan yararlanılarak elde
edilmelidir düşüncesini ilk bulan ve ilk uygulayan matematikçi Pisagor'dur.
Matematiğe aksiyomatik düşünceyi ve ispat fikrini getiren yine Pisagor'dur.
Çarpma cetvelinin bulunuşu ve geometriye uygulanması, yine Pisagor tarafından
yapıldığı söylenir. En önemli buluşlarından biri de, doğadaki her şeyin
matematiksel olarak açıklanması ve yorumlanması düşüncesidir. Yaşayış ve
inanışı, ilimle açıklama ve yorumlamayı o getirmiştir.
Müzik üzerine de çalışmaları vardır. Müzik tonlarının, telin
uzunluğunun oranlarına bağlı olduğunu keşfetmiş ve bunun tüm sayılara
yorumlamasını düşünmüştür. Bir yerde bugünkü gerçel ekseni söylemeden
düşünmüştür. Bu da, bugünkü kullandığımız gerçel eksenin sayı sisteminde
kullanılmasından başka bir şey değildir. Fakat, eski Yunan matematikçileri
gerçel sayıları bilmiyorlardı. O zamanlar, rasyonel sayıları uzunlukları ölçmek
için kullanıyorlardı. Bunun için belli bir birim alıyorlar ve bu birime
oranlayarak iki nokta arasındaki uzunluğu ölçüyorlardı. Rasyonel sayılarla
ölçülemeyen uzunluğun keşfi 2600 yıl önce Yunan matematikçileri tarafından
olmuştur. Bu sonuçta, halen değerini koruyan ve koruyacak olan ünlü Pisagor
teoremine dayanır. Pisagor teoremi, matematikteki en büyük buluşlardan biridir.
Hele zamanımızdan 2600 yıl önce bulunduğu göz önüne alınırsa, bundan daha büyük
bir buluş düşünülemez. Pisagor'un adını 2600 yıldır andıran, onu ünlü yapan ve
insanlığın varolduğu sürece de sonsuza kadar da andıracak meşhur teoremi şudur:
Bir dik üçgende, dik kenarlar üzerine kurulan karelerin alanlarının toplamı,
hipotenüs üzerine kurulan karenin alanına eşittir.

Pisagor teoremi, rasyonel
sayılarla ölçülemeyen uzunluğun da varolduğunu gösterir. Örneğin, yukarıdaki
şekilde olduğu gibi, dik kenarları birer birim olan dik üçgeni göz önüne alalım.
Geometrik olarak, bu özel hal için, Pisagor teoremi gerçeklenir. Yani, büyük
karenin alanı, dik kenarlar üzerine kurulan karelerin alanları toplamıdır. Diğer
bir deyimle, x2=2 olur. Bu denklemin kökü de rasyonel olmayan karekök
2 uzunluğudur. Yunan matematikçileri gerçel sayılan bilmiyorlardı. Üstün zekalı
Eudoxos tarafından bulunan oranlama yöntemini kullanıyorlardı. Aslında, gerçel
sayıların oluşumu kavramı bir ya da birçok insanın buluşu değildir. Rasyonel
sayıların günlük hayatta kullanılması sırasında kendi kendine gelişmiştir. On
tabanına göre sayıların sayılması ve yazılması, büyük bir olasılıkla iki eldeki
parmakların sayılmasından doğmuştur. Şu sırada bile ilkel yaşam sürdüren bazı
kabilelerde buna benzer sayma yöntemi vardır. On tabanına göre sayıların
yazılması ve okunması, Avrupa'ya Crusades'ten sonra Arap dünyasından gelmiştir.
Bunu Araplar Hintlilerden, Hintliler de Helen medeniyetinden aldılar. Yunan'lı
astronomlar bu sayı sistemini, M.Ö. 1500 yıllarından beri kullanan,
Babil'lilerden almışlardır. "Evrenin hakimi sayıdır. Sayılar evreni yönetiyor"
sözleri de Pisagor'a aittir.
Pisagor, Archimedes'ten oldukça farklıdır. Pisagor hem mistik ve hem
de matematikçidir. Mistik tarafları çoktur. Bunlar, efsaneleşmiş bir biçimde
destan olarak anlatılmış, evren hakkında bu günkü gerçeklere uymayan düşünceler
de ileri sürmüştür. Bunları bir tarafa bırakırsak, yine yaşadığı çağa göre
matematikçi yönü çok ağır basar. Pisagor, Mısır'da ve Babil'de çok gezdi.
Rahiplerden ilim öğrendi. Çok tanrılı olan o zamanın dini inançlarını benimsedi.
Yaşadığı çağı ve aldığı rahip eğitimi göz önüne alınırsa, bunda yadırganacak pek
bir şey de yoktur. Oldukça doğaldır. Matematiğe ispat fikrini getiren Pisagor
için, sosyal ve şahsi yaşantısı bu kadar eleştiriye değmez. Yalnız, Pisagor ve
bazı Yunan filozofları, örneğin, Euclides, Eflatun ve Aristo gibi alimleri,
yaşadığı devirlerde, bugün için bilinen ilmi gerçeklerde hataya düşmüşlerdir. Bu
filozofların felsefeleri, modern matematiğin kurucusu Descartes (1596-1650) ve
Newton (1564-1642) kadar, modern fiziğin kurucusu Galile (1564-1642) ve modern
kimyanın kurucusu olan Lavoisier (1743-1794) zamanına kadar iki bin yıllık bir
gecikmeye neden olmuşlardır. Eğer Yunan'lılar Euclides, Eflatun ve Aristo yerine
Archimedes'i izlemiş olsalardı, Descartes, Newton, Galile ve Lavoisier'in
kurdukları modern ilme iki bin yıl önce ulaşır ve bugün içinde bulunduğumuz
medeniyete iki bin yıl önce varılırdı. Yani, Archimedes'le Newton, Galile ve
Lavoisier arasında tam iki bin yıllık ilmi boşluk vardır. Bu boşlukta kolay
kolay doldurulamaz. Bu nedenle, Yunan'lıların medeniyetin ilerlemesine iki bin
yıllık bir gecikmeye sebep oldukları bir gerçektir. Avrupa'da uzun yıllar egemen
olan ve hüküm süren skolastik düşüncenin temeli Yunanistan'da atılmış ve
İtalya'da geliştirilmiştir. Bu nedenle de uzun yıllar bu skolastik düşünce
yenilememiştir. Bu uğurda çok sayıda ilim adamı yok edilmiştir.
Pisagor'dan önce, geometride, şekillerin aralarındaki bağlılıklar
gösterilmeksizin elde edilenler, görenek ve tecrübeye dayanan bir takım
kurallardı. Bu nedenle, daha gelen bir yetkili ne demişse o sürüp gidiyordu.
Pisagor'un matematiğe ispat fikrini sokması bu yüzden çok önemlidir. O çağlarda
çok tanrılı din vardı. Pisagor daha da ileri gidiyor ve "tanrı sayıdır" diyordu.
Bu sayılar, 1, 2, 3..., şeklinde bugün bildiğimiz doğal sayılardı. Daha sonra,
kendi kendine bir çelişkiye düştüğünü, tamsayıların hatta rasyonel sayıların
bile matematiğe yetmediğini, kendi adıyla anılan Pisagor teoremiyle gördü. Buna
bir süre karşı da çıktı. Fakat, sonunda bu yenilgiyi kabul etmesini de
bilmiştir. Olayda karekök 2 şeklinde rasyonel bir uzunluğun olmaması
problemidir. Halbuki Pisagor teoremine göre böyle bir uzunluk vardır. Pisagor'un
kuramını yıkan problem, a2=2b2 denklemini gerçekleyen a ve
b gibi iki tamsayıyı bulmak olanaksızdır. Pisagor'un karşılaştığı ikinci güçlük,
bir karenin kenarının köşegenine bölümünün rasyonel bir sayı olmayışıdır. Bu
söylediğimiz, a2=2b2 denkleminde adı geçen olaya eşdeğer
olduğu açıktır. Bu problemi bugünkü matematik diliyle söylersek, karekök 2
sayısı irrasyonel bir sayıdır. İşte, karenin köşegeni gibi basit bir uzunluk,
Pisagor'un doğal sayılar kümesine meydan okuyarak, Pisagor'un ilk felsefe
kuramını yalanlamıştır. Böylece, hiç bir zaman tekrar etmeyen sonsuz ondalıklı
olan irrasyonel sayı bulunmuş olunur. Pisagor'un bu buluşu, modern analizin
kökünü keşfetmiştir. Bu problem bir yerde, sıfır ile iki sayısı arasını rasyonel
sayılarla kaplayabilir miyiz sorusunu doğurur. Yanıt hemen hayır olacaktır.
Çünkü, 0<karekök 2<2 olan karekök 2 sayısı rasyonel değildir. 1,41 ile 1,42
sayıları arasında rasyonel olmayan bir sayıdır. Öyleyse, sayı doğrusu üzerindeki
her bir noktaya bir gerçel sayı karşılık gelir postülatını şimdilik kabul
edebiliriz. Bu görüşe Pisagor'culuk denir ve bu görüşe ileride Kronecker
tarafından itiraz edileceğini hemen söyleyelim.
İşte, sayı doğrusu üzerinde rasyonel sayılarla sıfır sayısından iki
sayısına sürekli olarak gitmek mümkün diyenlerle, mümkün değildir diyenler
arasında uzun yıllar tartışma olmuştur. Yüzyılımızda çıkan Brouwer'e kadar bu
tartışma çeşitli şekillerde karşımıza çıkmıştır. Mümkün değil diyenler hiç bir
ilerleme göstermeden yerinde saymışlar ve az hata yapmışlar fakat, mümkün
diyenlerse çalışarak ve biraz da fazla hata yaparak bugünkü modern matematiğe
ulaşmışlardır. Doğrunun sürekli olup olmadığı uzun yıllar tartışılmıştır.
Pisagor, bu kuramlarla, sayılar aracılığıyla ve kendi yöntemleriyle evrenin
doğal dengesini ve evrendeki cisimlerin ilişkilerini açıklamaya çalışmıştır.
Şüphesiz, bu görüş ve düşünüşlerin birçoğu bugün geçerli değildir. Yine de,
modern matematiğin temelini Pisagor atmıştır. Halbuki, M.Ö. 500-428 yıllarında
Pisagor devrinde yaşamış olan Anaksgoras, Güneş'i, Dünya'dan kat kat daha büyük
kızgın bir demir kütlesi olarak tanımlamıştır. Ay ışığının Güneş'ten gelen
ışınların bir yansıması olduğunu da öne süren kişi olduğu da sanılmaktadır. Bu
nedenle, Pisagor mistik olduğu kadar üstün zekalı bir matematikçidir sıfatları
yerinde kullanılmıştır.
Fransız
matematikçisi olan Michel Rolle, 1652 yılında Ambert'te doğdu. 1690 yılında
"Cebir Kitabı" adlı eserini yayınladı. Bu kitapta, dereceleri gittikçe azalan
bir yardımcı denklemler serisinden yararlanarak, bazı denklem tiplerinin gerçel
köklerinin bulunması olanağını veriyordu. 1691 yılında kendi adıyla anılan Rolle
teoremini ortaya attı. Bir çok terimlinin türevi iki gerçel kökü arasında en az
bir kere sıfır olur. 1719 yılında öldü.

Schwarz (1843 - 1921)
Hermann Amandus Schwarz, 1843 yılında Almanya'da doğdu. Berlin Üniversitesi'nde
Weierstrass'ın en parlak öğrencilerinden biriydi. Kendisini, özel ilgisi ve
Weierstrass'ın dersleriyle çok iyi yetiştirdi. İyi bir analizci oldu. Çok parlak
bir zekası ve keskin bir görüşü vardı. Öğretmenleri kendisini çok beğenirlerdi.
Diğer yandan da, çok değişik görüşlü ve orijinal bir matematikçiydi. Bu nedenle
de, matematiğin birçok dalında eserler verdi. Minimum yüzeyler kuramı ve
fonksiyonlar kuramı, bu çalıştığı sahalardan yalnız ikisidir. 1897 yılında
Berlin'de Weierstrass'ın yanında profesör oldu. Burada, çok sayıda eser verdi.
Özel olarak Weierstrass'tan çok yardımlar gördü. Weierstrass onu hep
desteklerdi. 1921 yılında öldü.

Taylor (1685 - 1731
Brook Taylor, İngiltere'de
Norton kentinde 9 Kasım 1685 günü doğmuştur. Eğitimi ve öğretimi Cambridge'de
Saint John College'inde görmüştür. 1712 yılında bugün kendi adıyla bilinen
Taylor açılımı teoremini bulmuş ve bu teoremi 1715 yılında yayınlamıştır.
Seriler, logaritmalar ve fizik konuları üzerine birçok buluşu vardır. Bunların
tümünü de yayınlamıştır. Gerek bu buluşları gerekse Taylor açılımı teoremiyle
genel matematiğe ve onun gelişmesine ölçüsüz yardımlarda bulunmuştur.
1712 yılında Royal Society'ye üye seçilen Taylor, daha sonraki
yıllarda Newton'la Leibniz arasında süren yarışmalardan doğan sürtüşmelerde
karar verecek üyelerden biriydi. Tam verimli ve oldukça genç sayılan kırk altı
yaşında, 29 Aralık 1731 günü Londra'da öldü. Matematik kitaplarının tümünde
Taylor teoremi hala yaşamaktadır ve daha da yaşayacaktır.

Thales (M.Ö.624 - M.Ö.547)
Antik dönemin ünlü
filozofudur. ataları Fenikelilerdir.. Son
kaynaklar, M.Ö. 625 yılında Milletos'ta doğup, 545'te öldüğünü
kabul eder.
Yaşadığı yıllarda; geniş bir araştırma, inceleme, düşünme ve
mühendislik yeteneği ile ilginç bir ticari zekası sonucu üne kavuşmuştur.
Miletos Okulu' nun korucusudur.
THALES zamanımıza kadar intikal eden yazılı bir eser bırakmamıştır.
Düşünceleri öğrencileri yoluyla zamanımıza kadar intikal etmiştir.
THALES, ARİSTO' nun (M.Ö. 384,322) eserlerine atfen, fizik ve doğal
felsefenin, EUDEME' nin (Aristo'nun öğrencisi), eserlerine atfen de astronomi ve
matematiğin kurucusu kabul
edilir. Bu tür görüşler, konu ile ilgili yayınlarda her geçen yıl hızla
yaygınlaşmıştır. Netice itibariyle de THALES' e mümtaziyet ve ebedilik vasıfları
verilmiştir.
THALES' in astronomide kurucu addedilmesine ve üne kavuşmasına sebep
olan olaylardan birisi şudur.
Atina'da M.Ö. 28 Mayıs 585 tarihinde görülebilecek Güneş tutulma
olayını, tutulmanın vukuundan önce haber vermiş olmasıdır. Thales' e büyük ün
kazandıran bu olay
Babilleler tarafından bilinmekte idi.
Burada önemli olan, tutulma olayının kendisi değil, haber verenin bu
bilgiyi aldığı kaynaktır. Gerçekte: THALES' in bu bilgiyi eski Mısır ve
Mezopotamya' dan elde ettiğinde bütün
kaynaklar birleşmektedir.
Matematikte kurucu addedilmesine sebep olan bilgileri de şunlardı.
Bir dairenin içine üçgen çizme probleminin çözümü. cisimlerin
(piramitlerin) gölgesi yardımıyla yüksekliğinin hesabını. üçgenlerin kenarları
ile ilgili bağıntılar ters açıların eşitliği konusu, küresel üçgenlerin bazı
özellikleri eşkenar üçgenlerin taban açılarının eşitliği teoremi...
Fizikte kurucu addedilmesine sebep olan bilgileri de şunlardır.
Bazı cisimlerin demir üzerindeki çekim etkisi, Nil Nehri'nin
taşmasının nedenlerinin açıklanması.
THALES'e atfedilen ve bilimlerde kurucu unvanını almasına sebep olan
bu bilgiler, THALES'ten 2000 yıl kadar önceleri Eski Mısırlılar ve
Mezopotamyalılar tarafından bilinmekte idi. THALES, eski Mısır ve Babil'e
yaptığı birçok seyahatleri sırasında, buralarda eski dönemlerin bilim ve
tekniklerini dönemin bilginlerinden (kahin, katip, rahip) öğrenmiştir. Bu ilk
medeniyetlerin, eski imparatorluk dönemlerinden öğrenmiş ve bu suretle Grek
felsefesinin, geometri ve astronomisinin gelişmesine ilk çıkış noktası olarak
temel kavramlar edinmiştir.
Ülkemizde, diğer antik dönem bilginlerine olduğu gibi THALES' e
mümtaziyet ve ebedilik verilmesine sebep, Batı' lı kaynakların yayınlarıdır.
Değişik bir ifade ile bilgilerimizin noksan olduğu dönemlerin damgasını taşır.
Bize göre: THALES'in bilim tarihindeki yeri ile ilgili gerçekleri şu
şekilde özetlemek mümkündür.
THALES, ilk medeniyetlerin beşiği olan eski Mısır bölgesini uzun
yıllar dolaşmıştır. Kaynaklardan bazıları. THALES'in Babil bölgesine kadar
gittiğini yazar. THALES eski Mısır ve Mezopotamya' ya yaptığı bu geziler
sırasında matematik, astronomi ve fiziğin temel bilgilerini öğrenerek Atina' ya
döndü. Burada, elde ettiği bilgileri önce sistematize, bilahare de kanuniyet
(teori) halinde ifade etmiştir.
Bugün için "saçma" olan şu görüşler de THALES'e aittir: "Yeryüzü,
suyun üstündedir ve suyun üstünde tahta parçası gİbi durur, dalgalanır.",
"Kehribar da cisimleri çektiği için ruha sahiptir."
THALES' in doğa felsefesi ile ilgili görüşlerini, ayrı bir İhtisas
dalı olması sonucu burada konu etmiyoruz Ancak şunu belirtelim. THALES, alemin
yaratılışı ile ilgili bilgileri ortaya koyan Antik dönemin ilk
bilginlerindendir.
Miletos Okulu'nun Kurucu ve
Öğretim Üyeleri
Miletos Okulu'nun Kurucu ve Öğretim Üyelerinin önemli özeIIiği, İyonya'
nın önde gelen bilim, kültür ve sanat merkezi olmasıdır. Aynı zamanda "Miletos
Okulu" adlı bir bilim kuruluşuna sahip olmasıdır.
Miletos Okulu' nun kurucusu THALES' tİr. Bu okulda THALES'in
öğrencileri olarak, ANAXIMANDROS (M.ö. 610-543) ve ANAXİMENES (M.Ö. 546 hayatta)
yetişmiştir. Kaynaklar, FİSAGOR 'un da (M.Ö. Sisam 570 -Metapante 500?) bu
okulda yetiştiği ve Thales'in öğrencisi olduğunu belirtir.
Miletos okulu kurucu ve öğrencilerinin en önemli özelliği, keskin bir
araştırma, gözlem ve derleme gücüne sahip olmalarıdır. Duyup gördükleri
olayların açıklanmasını ve yorumlanmasını en iyi şekilde ifade etmişlerdir.

Weierstrass (1815 - 1897)
Wilhelm
Weierstrass (1790-1869) ile karısı Teodora Forst'un büyük oğlu olan Karl Wilhelm
Teodora Weierstrass, Almanya'nın Münster kasabasında, Ostenfeld'te 31 Ekim 1815
günü doğdu. Babası o zaman Fransa hizmetinde bir gümrük memuruydu. 1815,
Napolyon'un Waterloo'da İngiliz ve Prusya'lılara yenilmesi yılıydı. Bu yıl aynı
zamanda Bismarck'ın da doğduğu yıldır. O çağın ünlü adamları yanında oldukça
silik kalan Weierstrass, bugün hayatta göremediği şan ve şöhretin en yüksek
noktasındadır. Oysa, o ünlü adamların şimdi adı bile anılmamaktadır.
Weierstrass'ın ailesi, dinine fazla düşkün demokratik bir Katolik'ti.
Babası, evlendiği yıl Protestanlık'tan dönmesi olasılığı vardır. Karl Wilhelm
Weierstrass'ın 1904 yılında ölen Peter adlı bir erkek kardeşi ile Clara
(1823-1896) ve Elise (1926-1898) adında iki kız kardeşi vardı. Her iki kız
kardeşi de, yaşadıkları süre içinde kardeşleri Weierstrass'ın iyiliği için
çalışmışlardır. Anneleri, Elise'nin doğumundan biraz sonra, 1826 yılında öldü.
Babaları ertesi yıl yeniden evlendi. Bu nedenle, Karl'ın annesi hakkında pek az
şey biliyoruz. Yalnız, kocasına nefretle baktığı ve evliliğinin hayal kırıklığı
ile geçtiği tahmin ediliyor. Karl'ın üvey annesi tam bir Alman ev kadınıydı.
Çocukların zihni gelişmesinde etkisi olmamıştır. Diğer yandan baba pozitif bir
idealist ve zamanında öğretimde bulunmuş kültürlü bir adamdı. Hayatının son on
yılını Berlin'de ünlü olan oğlunun evinde, iki kızı ile birlikte rahatlık içinde
geçirdi. Çocuklarından hiç biri evlenmedi. Bir ara evliliğe heveslenmiş olan
zavallı Peter'i babası ile kız kardeşleri bu düşüncesinden hemen vazgeçirdiler.
Böylece, bu evlilikte olmadı.
Babanın sertliği, uzağı gören otoritesi, Prusya'lı inadı, aile içinde
bazı geçimsizliklere neden oluyordu. Sürekli uyarılarla Peter'in hayatını hemen
hemen söndürdü ve onu yok etti. Karl'ı da, parlak yeteneklerinin farkına
varmadan ona uygun olmayan bir mesleğe zorla sürüklemekten geri kalmadı. Baba
Weierstrass, ufak oğluna kırk yaşına kadar öğüt vermek ve işlerine karışmak
cüretini göstermiştir. Ancak, büyük oğlu başka bir yapıdaydı. Böyle bir baba ile
çarpıştığını belki o da fark etmediği halde, babasının kendisi için seçtiği yolu
baltalamaktan geri kalmadı. İşin garibi, ne babanın ve ne de oğlunun olup
bitenlerden haberdar olmamalarıydı. Weierstrass bunları ancak altmış yaşında
anlamıştı. Fakat bu kadar dolambaçlı yıllardan ancak Karl gibi, vücut ve fikir
yapısı sağlam bir adam başarı kazanabilirdi.
Karl'ın doğumundan az sonra, aile babanın gümrük memuru olduğu
Westphalia'nın Westernkotten tarafına yerleşti. Weierstrass, çocukluk yıllarının
en mesut günlerini burada geçirdi. Bu yörede uzun bir süre kaldı ve burada ünlü
oldu. Boşta durmadı.
Weierstrass, ilk çalışmasını, Westernkotten'de 1841 yılında
yayınlandı. O zaman yirmi altı yaşındaydı. Köyde okul olmadığı için, on dört
yaşındayken komşu şehir olan Münster'e gönderildi. Oradan da Pederborn Katolik
lisesine girdi. Descartes'ı örnek alarak, okulunu tamamıyla benimsedi. Bilgili
ve uysal öğretmenlerini kendine dost edindi. Her derste parlak bir öğrenci oldu.
Sınıflarını kolaylıkla geçti. 1834 yılında on dokuz yaşında okulunu bitirdi. Bir
yıl içinde yedi ödül aldığı oluyordu. Almanca'da, Latince'de ve matematikte
genellikle birinciydi. Hayatının birçok yılını küçük çocuklara yazı yazmasını
öğretmekle geçirdiği halde, hiç bir zaman yazı ödülünü alamadığını talihin
alaylı bir cilvesi olarak yorumlardı.
Matematikçiler genellikle müzikten hoşlandıkları halde, Weierstrass
müzikten nefret ederdi. Müzikten kesinlikle anlamıyordu. Fakat, buna aldırdığı
da yoktu. ünlü olduğu zaman, kız kardeşleri onu topluma uydurmak için müzik
dersleri aldırmayı denediler. Weierstrass istemeye istemeye aldığı iki üç
dersten sonra bu yersiz fikirden hemen vazgeçti. Konserlerde canı sıkılıyor ve
zorla götürüldüğü tiyatrolarda uyuyordu.
Karl, babası gibi yalnız idealist değildi. Son derece de pratik
biriydi. Pratik faydası olmayan birçok derste yalnız ödül kazanmakla yetinmiyor,
on beş yaşında, çeşitli yiyecek satan ve ticareti parlak olan bir kadının hesap
işlerine bakarak, kendine paralı bir işte bulabiliyordu.
Karl'ın bu başarıları onun geleceği hakkında bir felaket oldu. Çünkü,
bu kadar çalışkan ve ödüller alan oğlunun, Prusya'nın sivil idaresinde niçin
seçkin bir yeri olmasın ki? Öyleyse, Karl, Bonn Üniversitesine bu amaçla
gönderildi. Burada, ticaret hilelerini ve hukuk ilmini öğrenecekti. Fakat Karl,
bunların her ikisini de beğenmeyecek kadar aklı başındaydı. Beden kuvvetinin
tümünü düelloya verdi. Kana kana Alman birasını içti. Keskin bakışlı, uzun
boylu, usta isabetli ve çevik hareketli yenilmez bir eskrimciydi. Aynı zamanda
usta bir düellocuydu. Bu düellolarda isabet almamış olduğu tarihe geçmiştir.
Yanaklarında hiç bir yara izi yoktu. Çok içmesine karşın, masanın altına
yuvarlanıp sızdığını kimse görmemiştir. Bonn üniversitesinde, dört yıl kaldıktan
sonra, diploma yerine iyi içki içen ve eskrim yapan bir Weierstrass olarak
döndü. Boşa harcanan bu dört yıllık zaman belki de iyi olmuştur. Çünkü, hayal
kırıklığına uğramış ailesine olan sevgisine bir zarar gelmeden, kendisini
babasının sabit fikrinden kurtardı. Tüm ümitlerini yitirmiş bir baba ve üzerine
titreyen kız kardeşleri boş yere geçen bu dört yıla üzülüyorlardı. Onu bu hale
içkinin getirdiğini düşünüyorlar, onun artık bitmiş ve ölmüş olduğuna karar
veriyorlardı. Bonn'da çok yüzeysel bir hukuk görmüştü. Bu kadarı da kendisine
yetiyordu. Hukuk doktorası yapan bir adayın tezini oldukça ustalıkla
eleştirerek, dekanı ve arkadaşlarını hayrette bırakmıştı. Matematiğe gelince, bu
ilim Bonn'da yoktu. Bu sahadaki tek yetkili Julius Plücker'di. Weierstrass'a
yardımı dokunacak tek kimse buydu. Fakat, bir tek öğrenciye de ders verecek
zamanı yoktu. Weierstrass'ta ondan yararlanamadı.
Fakat, Abel ve birinci sınıf birçok matematikçi gibi, Weierstrass da düello ve
içki alemleri arasında doğrudan doğruya matematikte ünlü olanların eserlerini
okumuştu. Laplace'ın Gök Mekaniğini sindirmişti. Diferansiyel denklem
sistemlerini okumuştu. Şüphesiz, babası, ağabeyi ve üzüntü içindeki kız
kardeşleri bunu bilmezlerdi. Karl, yöredeki Münster Akademisine, meslek
öğretmenliği sınavlarına kendi kendine hazırlandı. Kendini matematiğe verdi. 22
Mayısta Münster Akademisine girdi. Christophe Gudermann (1798-1852) öğretmen
olarak bu Akademide bulunuyordu. 1839 yıllarında, Gudermann eliptik fonksiyonlar
meraklısıydı. Jacobi, 1819 yılında "Fundamenta Nova" sını yayınlamıştı.
Gudermann'ın derin araştırmalar yaptığını pek az kimse bilir. Bu araştırmalar
Crelle'nin desteği ile dergisinde yayınlanmıştır. O zamana göre yeni olan bu
çalışmalar, daha sonra değerini yitirmiştir. Bu da bir yerde doğaldır.
Gudermann'ın kuvvet serileri üzerinde çok derin çalışmaları vardır. Hatta,
kuvvet serileri üzerinde çok durduğu için, bu davranış Weierstrass'a da
geçmiştir. Gudermann yıllarını kuvvet serilerine verdi. Fakat, istediği sonucu
alamadı. Bu sonuçlar da ancak Weierstrass gibi büyük matematikçiye nasip oldu.
Gudermann, eliptik fonksiyonlar dersine başladığında on üç öğrencisi vardı.
İkinci derste sadece bir tek öğrenci dinleyici olarak kalmıştı. O da Karl
Weierstrass'tı. Hoca buna çok memnun oldu. Bu ikisi arasına bundan sonra üçüncü
bir şahıs girmedi.
Weierstrass, Gudermann'ın kendisi için katlandığı bu zahmete çok
teşekkür etmiştir. Meşhur olduğunda, kendi derslerinde kalabalık bir dinleyici
görünce hemen Gudermann'dan söz ederdi. Weierstrass, 1841 yılında yirmi altı
yaşında okulu bitirdi. Yazılı ve sözlü sınavlardan sonra öğretmen oldu. Tez
olarak sorulan soruları çok değerli görüldüğünden, kendisine özel bir belge de
verildi.
Gudermann'ın bu tez üzerinde çok dikkate değer açıklamaları vardır.
Weierstrass'ın birinci sınıf matematikçiler arasında yeri olacaktır şeklindeki
övücü sözleri sözde kalmış ve Weierstrass'la kimse ilgilenmemiştir. Adayın orta
öğretimde kalmaması ve akademide ders vermesini istediği halde, bu olay
gerçekleşememiştir.
Weierstrass, yirmi altı yaşında orta öğretimde öğretmenliğe
başlamıştır. Hayatının en verimli otuz ile kırk yaş araları da dahil, tam on beş
yılını orta öğretimde geçirmiştir. Görevi ağırdı. Onun yapmış olduklarını
yapabilmek için çelikten bir kalp ve sağlam bir vücut gerekliydi. Tüm geceler
onundu. Çifte hayat yaşıyordu. Neşeli bir arkadaş ve hoş sohbet bir meyhane
yoldaşı buldukları zamanları, ihtiyarlığında anlatmayı çok severdi. Bu sırada
tatsız bir arkadaşı daha vardı yanında. O da, Abel'in eserleriydi. Bu
çalışmaları elinden hiç düşürmediğini söylerdi. Dünyanın ilk analizcisi ve
Avrupa'nın en yüksek matematikçisi olduğu zaman, gençlere "Abel'i okuyunuz"
derdi. İlmi olarak kimseyle mektuplaşamıyordu. Belki böyle olması daha iyi
olmuştur. O da çağın moda fikirlerine dalabilirdi. Böylece, matematikte fikir
hürriyetine sahip oldu. Buluşlarını kendi varlığından çıkarıyordu. Bu nedenle,
başkalarının eserlerine başvurmuyordu.
Weierstrass, Münster Gymnasium'unda stajını bitirdikten sonra,
analitik fonksiyonlar üzerine bir çalışma yaptı. Cauchy İntegral Teoremine ayrı
bir yoldan yaklaştı. Cauchy'nin çalışmasını 1842 yılında haber aldı. Aynı yolda
bir çalışmayı Gauss 1811 yılında bitirmiş ve gizli tutmuştu. Weierstrass, 1842
yılında yine bir lisede matematik ve fizik yardımcı öğretmenliği yaparken
bulmuştu. Bir süre sonra öğretmen oldu. Matematik ve fizik dışında, küçük
çocuklara, Almanca, coğrafya ve yazı öğretiyordu. 1845 yılında bu derslere bir
de beden eğitimi dersleri eklendi. Weierstrass zaten iyi de bir sporcuydu.
Weierstrass, 1848 yılında otuz üç yaşında, Braunsberg Gymnasium'una
öğretmen olarak atandı. Aslında bu da fazla bir ilerleme değildi. Fakat, iyi bir
okul müdürü vardı. Seçilmiş ilim kitaplarından oluşan küçük bir kütüphanesi
vardı.
Weierstrass'ın ilk eseri 1842-1843 yıllarında küçük Deutsch-Krone
kasabasında basıldı. Weierstrass, bunların aralarına ilmi bir çalışmasını da
sıkıştırdı. Bu çalışma, Crelle'nin ünlü dergisinde ancak on dört yıl sonra 1856
yılında yayınlanmıştır. Crelle'nin, bu çalışmadan sonra Weierstrass'ı övdüğünü
görüyoruz. Weierstrass, her türlü ilmi haberleşmeden yoksun olarak büyük
eserinin temelini bu küçük Deutsch-Krone kasabasında atmıştır. Bu eserinde, Abel
teoreminden ve Jacobi'nin keşfi olan çok değişkenli, çok katlı ve devirli
fonksiyonlardan başlayarak, Abel'in ve Jacobi'nin eserlerini tamamlamayı
düşünüyordu. Çünkü, Abel genç yaşta ölmüştü Jacobi de çalışmalarının gerçek
anlamını Abel'in teoreminde olduğunu açıkça göremedi. Burada çalışmaya başladı.
Çok zamanını alan bu konuda çalışırken, epeyce yan ürün elde etti.
1848 yılında Braunsberg'deki Katolik lisesine atandı. Bu lisede altı yıl
öğretmenlik yaptı. 1848-1849 yılında okul programında Weierstrass'ın bir
çalışması vardı. Eğer bu çalışma birkaç Alman matematikçisinin eline geçseydi,
Weierstrass hemen meşhur olabilirdi. İsveç'li Mittag-Leffler'in söylediği gibi,
ortaokul programlarında kuramsal matematik üzerinde bir çalışmayı arayıp
çıkarmak kimsenin aklına gelmezdi.
1853 yılının yazında tatilini geçirmek için Westernkotten'a babasının
yanına gitti. O zaman otuz sekiz yaşındaydı. Orada, Abelyen fonksiyonlar üzerine
bir çalışmayı kaleme aldı ve Crelle'nin dergisine gönderdi. 1854 yılında bu yazı
yayınlandı.
Bu çalışmanın ilginç bir öyküsü de vardır. Weierstrass Braunsberg'deki
okulda öğretmenken, okulun müdürü, Weierstrass'ın sınıfında gürültüler duyar.
Oraya koşar, Weierstrass'ı sınıfta bulamaz. Evine endişe ile koşar. Öğretmeni,
perdeler kapalı, lambası yanıyor halde çalışma masasının başında bulur. Tüm gece
çalışmış ve güneşin doğduğunu fark edememişti. Müdür, sabah olduğunu ve
sınıfında gürültülerden dolayı kendisini aradığını söyler. Weierstrass, önemli
bir keşif peşinde olduğunu, ilim dünyasında büyük bir ilgi uyandıracağını ve
çalışmasını kesmeyeceğini hatırlatır.
1854 yılında Crelle'nin dergisinde çıkan bu çalışma gerçekten büyük
bir yankı yapar. Nasıl olur da Berlin'de hiç kimsenin adını işitmediği adsız bir
köy okulunda tanınmamış bir köy öğretmeninin kaleminden böyle bir şaheser
çıkardı? Weierstrass, çalışmasının hiç bir parçasını daha önce yayınlamamış ve
tam olarak bitirdikten sonra yayınlamıştır. Bu nedenle de büyük matematikçilerin
dikkatini çekiyordu. Bu çalışma yayınlandıktan sonra, Weierstrass büyük
matematikçi olarak saygı görmeye başladı. Königsberg Üniversitesinde matematik
profesörü olan ve Jacobi'nin yerine geçen Richelot, bu büyük keşfin değerini
anladı ve üniversitesini, Weierstrass'a fahri doktorluk ünvanının verilmesi için
razı etti. Diplomayı vermek için Braunsberg'e gitti. Gymnasium'un müdürü
tarafından Weierstrass şerefine verilen öğle yemeğinde Richelot, "Hepimiz
Weirstrass'ın şahsında hocamızı bulduk" dedi. Eğitim bakanı Weierstrass'ı hemen
terfi ettirdi ve ilmi çalışmalarına devam etmesi için kendisine bir yıllık tatil
verdi. Bu sırada, Crelle'nin sahibi olan Borchardt, dünyanın en büyük
analizcisini kutlamak için Braunsberg'e gitti. Borchardt'ın ölümüne kadar tam
yirmi beş yıl Weierstrass'la bu dostluk sürdü.
Weierstrass'ın bu başarılarından dolayı başı dönmedi. Fakat, kırk
yaşında önüne açılan bu geleceğin çok geç geldiğini söylerdi. Bu geç gelişin
sorumlusunun babası olduğunu açıkça söyleyebiliriz.
Weierstrass, Braunsberg'e geri döndü. O zaman tam ona uygun bir yer
olmadığından, otorite sahibi Alman matematikçileri acele davranarak, Berlin'deki
Krallık Politeknik Okuluna 1 Temmuz 1856 günü matematik öğretmeni olarak tayin
ettirdiler. Aynı yılın sonbaharında Berlin üniversitesinde yardımcı profesörlüğe
getirildi ve Berlin Akademisine üye seçildi. Yeni görevlerinin ve derslerinin
verdiği yorgunluktan dolayı 1859 yılında dinlenmek üzere çekildi. Sonbahara
doğru iyi olduğunu sandı. Yeniden derslerine döndü. Ertesi Mart ayından itibaren
baş dönmelerine tutuldu. Bir derste bayıldı. Bu baş dönmesi bundan sonraki
yaşamında da sık sık görüldü.
Derslerde, dinleyicileri ve karatahtayı görecek bir yere oturuyor,
formüllerini birine yazdırıyordu. Şöhreti ve ünü tüm Avrupa'ya yayıldığında
izleyicileri epey kalabalık oluyordu. Bu şöhret daha sonra Amerika'ya da
yayıldı. Çok iyi bir grup oluşturmuştu. Çalışmalarını bu grupla yapıyor ve
basılması için hiç acele etmiyordu. Fakat, öğrencileri bunları yayınlamak için
onu sıkıştırıyorlar ve yayınlatıyorlardı. Eğer öğrencileri olmasaydı,
Weierstrass'ın tanınması daha da geç olabilirdi.
Weierstrass, öğrencileri için yanına yanaşılabilir bir adamdı. Gençlerin
matematikte ve hayattaki güçlüklerine ilgi gösterirdi. İnsanlardan uzak
durmazdı. Öğrencileri ile olduğu kadar meslektaşları ile de çok güzel ilişki
kurabiliyordu. Özellikle, meslektaşı Kronecker'la evine kadar gidip sohbet
ederek dönmekten zevk alırdı. Bu sohbet çoğu kez ilmi konularda olurdu. Bir
kadeh şarap ve öğrencileriyle bir masa başında oturmak onu mesut ediyor ve
gençleşiyordu. Yenilip içilenin parasını vermekte ısrar ediyor ve kesinlikle
kendisi ödüyordu.
Mittag-Leffler, 1873 yılında, Stockholm'den Paris'e, Hermite'in analiz
derslerini izlemek üzere gider. Kendisini karşılayan Hermite şöyle söyler
"Aldanmış olacaksınız. Berlin'e gidip Weierstrass'ın derslerini izlemelisiniz.
O, hepimizin hocasıdır." Gerçekten, Mittag-leffler daha sonra Berlin'e gider ve
Weierstras'ı da dinler. Weierstrass, çok değerli bir öğretmendi. Onu dinleyenler
ona hayran olurlar ve derslerini kaçırmazlardı. Dünya'nın her yanından
dinleyicileri gelir, öğrenir ve ülkelerine giderek Weierstrass'ı anlatırlardı.
Lise öğretmenliği de dillere destandı. Ancak Sylvester, Weierstrass düzeyinde
tatlı dersler verebiliyordu.
Weierstrass, 1864 ile 1897 yılları arasında Berlin Üniversitesinde
matematik profesörü olarak çalıştı. Bu arada, onun gözde öğrencisi olan Sonia
veya Sophie Kowalewska ile olan dostluğudur.
Kuvvet serilerinin yakınsaklığı, limit, süreklilik ve yakınsaklık
kavramlarının çıkardığı güçlükler, Weierstrass'ı irrasyonel sayıların kuramını
kurmaya götürmüştür. Bu kurama Kronecker çok şiddetli hücumlar yapmıştır. Yaşlı
Weierstrass'ın çalışmalarına ara verdirecek kadar hücumları vardır.
Weierstrass, 18 Şubat 1897 günü seksen iki yaşında uzun bir
hastalıktan sonra kendi evinde öldü. Weierstrass hiç evlenmedi. Öğrencisi olan
Sonia'ya düşkündü.

Zermelo (1891 - 1953)
Bir Alman
matematikçisi olan Ernst Zermelo, 1891 yılında Berlin'de doğdu. Özellikle,
kümeler kuramının geliştirilmesinde çok katkılarda bulundu. 1904 yılında Zermelo
aksiyomunu veya seçme aksiyomunu ortaya attı. Bu aksiyoma göre, verilen bir
kümenin her alt kümesinde, tek ve belirli bir şekilde üstünlüğü bulunan bir öğe
seçmek olanağı vardır. Her küme iyi sıralanabilir. Ancak bazı matematikçiler
bunu kabul etmiş, bazıları da karşı çıkmıştır. Bu konudaki tartışmalar,
matematiğin modern evriminde önemli yer tutar. İyi sıralama, yirminci yüzyılın
başında oldukça ateşli tartışmalara konu olmuş ve bugün herkes tarafından kabul
edilmiştir. Zermelo, 1953 yılında Freinburrg'da ölmüştür.
Kaynak: http://matematikcecom.kolayweb.com/biyografi.htm