ÜNLÜ MATEMATİKÇİLER
Baire
Bernoilli
Bolzano
Boole
Borel
Cartan
Cauchy
Christoffel
Cramer
D'alambert
De L'Hopital
Dedekind
Euclid
Euler
Fermat
Fourier
Galois
Hardy
Hilbert
Gödel
Gauss
Laplace
Lebesque
Legendre
Leibniz
Lipschitz
Maclaurin
Minkowski
Newton
Pascal
Pisagor
Rolle
Schwarz
Taylor
Thales
Weierstrass
Zermelo

Baire (1874 -
1932)
Rene Baire,
1874 yılında Paris'te doğdu. Ecole Normal Superieure'de öğrenimini tamamladı.
Daha sonra Dijon Fen Fakültesinin matematik analiz derslerini okuttu. Kendisi
gibi Fransız matematikçileri olan Henri Poincare, Emil Borel ve Henri Lebesgue
ile beraber gerçel değişkenli fonksiyonlar üzerinde yeni çığırlar açtı. Gerçel
analiz üzerinde çok değerli kitaplar yazdı. Baire sınıfları oldukça Ünlüdür.
1932 yılında Chaber'de öldü.
Bernoulli'ler
"Bu adamlar
şüphesiz birçok şeyler başarmışlar ve seçtikleri hedefe en iyi bir biçimde
varmışlardır" diyen Jean Bernoulli, Bernoulli ailesinin neler yaptıklarını
belirtmek istemektedir.
Üstün zekalı soylarının geçmişleri uzun uzun genetikçiler tarafından
incelenmiştir. Son olarak, Mendel kanunlarıyla kalıtsal özelliklerin sonuçları
matematiksel ifadelere bağlanmıştır. Yine bu incelemelere göre, üstün zekalı
kimseler istenerek veya bilinmeyen terslikler yüzünden yardım görmezse onların
da yok olup gitmeleri çok kolaydır. Buna en iyi örnekler matematik tarihinde
görülür. Bunlar da Bernoulli ailesidir. Üç veya dört nesilde sekiz on tane üstün
zekalı matematikçi veren Bernoulli ailesi incelemeye değer. Yalnız bir noktayı
daha belirtmede yarar vardır. Evde piyano yoksa, bu evden Chopen veya Motzart'ın
çıkması beklenemez. Bu nedenle, dahi kimselerin ortam bulup filizlerini sürmesi
koşulu ilk planda gelir. Yoksa yeşeremez. Matematik dışında belki de bambaşka
bir insan olurlar.
Bernoulli soyunun zamanımıza kadar gelen döllerinin hemen hemen yarısı
bu biçimde üstün zekalı kimseler olarak çıkmışlardır. Yine matematikçi
Bernoulli'lerin torunlarının tam yüz yirmi tanesi atıldıkları alanlarda, büyük
izler bırakmışlar ve çok başarılı olmuşlardır. İçlerinden birçoğu hukukta,
bilginlikte, edebiyatta, serbest mesleklerde, idari alanlarda ve görevlerde ve
sanatta gerçek bir üstünlük göstermişlerdir. Bernoulli soyunun bireylerinden hiç
birinin başarısız olduğu görülmemiştir. Matematik alanında daha çok Bernoulli
soyunun ikinci ve üçüncü kuşakta sivrildiğini görmekteyiz. Bunların çoğu
matematik mesleğini kendileri seçmemelerine karşın, matematik onları çekmiş ve
kendisine hizmet ettirmiştir.
Bernoulli ailesi, diferansiyel ve integral hesabın gelişmesinde,
uygulanmaya konulmasında ve tüm Avrupa'ya yayılmasında en önde yer almışlardır.
Gerçekten, Bernoulli'ler ile Euler diğerlerini bastırarak integral ve türevi çok
ileriye götürmüşlerdir. Gerek bu ailenin kalabalık oluşu gerekse yaptıkları
çalışmaların çok sayıda olması bu aileyi ve bu ailenin tüm fertlerinin
tanıtılmasını olanaksız kılar.
Bernoulli'ler, Saint-Barthelemy toplu öldürmelerinde olduğu gibi,
Hügnoların Katolikler tarafından toplu öldürmelerinden kurtulmak için 1583
yılında Anvers'ten kaçan bir ailenin soyudur.
Hatırlanacağı üzere, Fransa'da IX. Charles zamanında 24 Ağustos 1572
günü Protestanlar toplu olarak öldürülmüştü. Bernoulli ailesi ilk kez
Frankfurt'a Sığındı. Daha sonra İsviçre'ye gidip orada Bale kentine yerleşti.
Bernoulli soyunun kurucusu, Bale'in en eski ailelerinden biri ile birleşip büyük
bir tüccar oldu. Eski Nicolas da, büyük babası ve dedesi gibi büyük bir tüccar
oldu. Tüm bu adamlar hep tüccar kızlarıyla evlendiler ve dededen başka hepsi de
zengin oldular. Yalnız bir tek Bernoulli bu geleneği doktor olarak değiştirdi.
Bu tüccar ailede kuşaklar boyu gizli kalmış olan matematik deha birden ortaya
çıktı.
Şimdi, bu aileden sekiz matematikçinin önemli ilmi çalışmalarını
sırasıyla kısaca verelim.
1. Jacques, Leibniz tarafından ortaya atılan diferansiyel ve integral
hesabın şeklini inceledi. 1687 yılından ölümü olan 1705 yılına kadar Bale'de
matematik profesörlüğü yaptı. 1. Jacques, Newton ve Leibniz'in bıraktığı bu
hesabı daha ileri götürerek, onu zor ve önemli uygulamalarına yönlendirenlerin
başında gelir. Analitik geometri, olasılıklar kuramı ve değişimler hesabına ait
buluşları çok değerlidir.Bu değişimlerle ilgili problemlerin üzerinde daha
sonra, Euler, Lagrange ve Hamilton da durmuştur. Fermat'ın "minimum zaman"
problemi bu değişimle çözülebilen türlerden biridir.
Aslında, değişim probleminin doğuşu çok eskidir. Söylentiye göre,
Kartaca şehri kurulduğu zaman adam başına bir sabanın bir günde sürebileceği
kadar alanda toprak verilmişti. Adamın bir günde sürebileceği çizginin uzunluğu
bilindiğine göre en büyük alanı elde etmek için sabanın izinin şekli ne
olmalıdır? Ya da, matematik bir dille söylersek, çevre uzunlukları aynı olan
şekillerden maksimum alanlısı hangisidir? Yanıtı hemen çemberle çevrili bir
dairedir. Bu da, Analizde ünlü maksimum ve minimum problemidir.İşte, 1. Jacques,
bu problemi çözdü ve genelleştirdi. Sikloidin en çabuk iniş eğrisi olduğu, 1.
Jacques ve 1. Jean kardeşler tarafından 1697 yılında, başka bilginlerle hemen
hemen aynı zamanda bulundu. Birçok problem, bu maksimum ve minimum yöntemi ile
kolayca çözülebilir. 1. Jacques'in ölümünden sonra 1713 yılında olasılıklar
kuramında "Ars Conjectandi" adlı büyük eseri yayınlandı.
1. Jacques Bernoulli, diferansiyel ve integeral hesaba ait birçok
çalışmasında çok ileri sonuçlar bulmuştur. Libniz'in yaptığı çalışmalar üzerinde
devam ederek, zincir eğrisi problemi ile uğraşmıştır. Bu problem, bugün için
geçerli olan asma köprüler, telefon telleri ve yüksek gerilim telleri
problemidir. O devirde yeni ve zor olan bu problem, şimdi oldukça kolay ve çok
uygulaması olan bir mekanik problemidir.
1. Jacques ile 1. Jean kardeşler beraber çalışsalar da, bu kardeşlerin
arası her zaman da iyi olmamıştır. Özellikle 1. Jean çok kavgacıydı.
Bernoulli'ler matematiği çok ciddiye alıyor ve bu yüzden aralarında sürekli
tartışmalar oluyordu. Bu konuda yazılan mektupları, kaba küfürlerle doludur.
Ôzellikle 1. Jean, kardeşinin fikirlerini ve düşüncelerini çalmakla kalmadı,
oğlu ile beraber Fransız ilimler Akademisinin düzenlediği yarışma sınavına
katıldı. Birinci gelen ve yarışmadaki ödülü alan kendi oğlunu bile evinden
kovdu. Ayrıca, 1. Jacques'in mistik yönüyle biraz da davranış bozuklukları
vardı. Bu ailede bu mistik davranış bozukluğu daha sonraki Bernoulli'lerde de
biraz görülür. 1. Jacques'in bir saplantısı da, üzerinde çok çalıştığı ve birçok
yönlerini keşfettiği, geometrik dönüşümlerin çoğu ile yine kendine benzer şekle
giren logaritmik ya da eşit açılı bir yaya hayran kalmıştı. Mezarına bile bu
yayın resminin çizilmesini ve "Aynı kalarak değişirim" yazısının yazılmasını
vasiyet etti. 1705 yılında öldü.
1. Jacques'in kardeşi olan 1. Jean'ın ilk mesleği doktorluktu.
Kendisine matematik öğreten kardeşi 1. Jacques'le sürekli tartışır ve kavga
ederdi. Leibniz ve Euler'e tapar fakat rakibi olduğundan Newton'dan nefret
ederdi. Eski Nicolas, 1. Jacques'in ilahiyatçı olmasını istiyordu. Fakat o bu
mesleği istemedi. Babası, 1. Jean'ı da aile mesleğine sokmak için çok uğraştı. O
da ağabeyine uyarak isyan etti. Soydan gelen matematik yeteneğini farketmeden
tıbba çalıştı. On sekiz yaşında doktor oldu. Fakat, kısa zamanda hatasını
anlayıp kendisini matematik çalışmalarına verdi. İlk kez, 1695 yılında
Groningen'e matematik profesörü oldu. 1705 yılında kardeşi 1. Jacques ölünce
onun yerine geçti.
l. Jean, matematikte kardeşinden daha çok eser verdi.
Özellikle, diferansiyel ve integral hesabın Avrupa'ya yayılmasında çok hizmet
etti. Matematikten başka, fizik, kimya ve astronomi üzerine çalışmaları da
vardır. Uygulamalı ilimlerde optiğe çok çalıştı. Gelgit olayları kuramı ve
gemilerin yelkenlerinin matematik incelemesi ile uğraştı. Mekanikte sonsuz küçük
yer değiştirmeler kuralını ifade etti. Matematik tarihinde çok az görülen bir
fizik ve zihni, güce sahip bir adamdı. Ölümünden birkaç gün öncesine kadar
matematik çalışmaları gösterdi. 1748 yılında seksen yaşında öldü.
1. Nicolas'ta, kardeşleri gibi matematikçi yaratılmıştı. O da, diğer
Bernoulli'ler gibi hayata yanlış yoldan başladı. On altı yaşında Bale
Üniversitesinden felsefe doktoru ünvanını ve yirmi yaşında hukuktan en yüksek
rütbeyi aldı. Saint Petersburg Akademisine matematik okutmadan önce, Berne'de
hukuk profesörü oldu. 1716 yılında öldüğünde, ünü çok büyüktü. Bu nedenle,
imparatoriçe Katerina devlet hesabına bir cenaze töreni yaptırdı.
Bernoulli'lerin bu kalıtsal özelliği, ikinci kuşaklarda da garip bir
biçimde görülür. 1. Jean'ın ikinci oğlu Daniel (1700- 1782), iş alemine
sokulmak, istendi. Fakat O, kendisinin doktorluğa daha yatkın olduğunu düşündü.
Matematikçi oluncaya kadar da doktorluk yaptı. On altı yaşından itibaren,
kendisinden beş yaş büyük olan kardeşi III. Nicolas'tan (1695 - 1726) matematik
dersleri almaya başladı. Daniel ve büyük Euler çok içten dosttular. Bazen de
aralarında arkadaşça yarışıyorlardı. Euler gibi Daniel Bernoulli de Paris
İlimler Akademisi ödülünü tam on kez kazandı. Bazen de ödül birkaç kişi arasında
bölünüyordu. Daniel'in çok sayıda eseri vardır. Bu eserlerinden en ünlüsü,
sıvılar dinamiğine aittir. O, bunları yalnız enerjinin korunması ilkesinden
hareket ederek bulmuştur. Bugün, sıvıların hareketleriyle doğrudan doğruya veya
uygulamalı alanda uğraşan herkes, Daniel'in adını bilir.
Daniel, yirmi beş yaşındayken Saint Petersburg'a 1725 yılında
matematik profesörü olarak atandı. Fakat, oradaki barbar yaşantıdan o kadar
iğrendi ki, sekiz yıl sonra ilk fırsatta Bale'ye döndü. Anatomi, botanik ve
fizik dersleri okuttu. Matematikte çok eser verdi. Diferansiyel ve integral
hesap, olasılıklar kuramı, titreşen teller kuramı, gazların kinetiği kuramı ve
uygulamalı matematiğin birçok problemi üzerinde çalıştı. Daha ileri, Daniel
Bernoulli'ye, fiziğin kurucusu denilmiştir. Bazı Bernoulli'ler gibi Daniel de
dini konular ve felsefeye eğilmiştir.
Bernoulli'lerin ikinci kuşaktan olan üçüncü matematikçi III. Nicolas
ile, Daniel'in kardeşi II. Jean da hayata yine yanlış yoldan başladı. Asıl
mesleğine kalıtsal özellikten veya kardeşinin etkisi ile girdi. Önce hukuk
öğrenimi gören III. Nicolas, matematik kürsüsünde babasının yerine geçinceye
kadar Bale' de hukuk dersleri verdi. Fiziğe çok çalıştı. Elde ettiği sonuçlar,
Paris İlimler Akademisi ödülünü üç kez kazandıracak kadar parlaktı.
II. Jean'ın oğlu III. Jean da, ailesinin geleneğine uyarak başlangıçta
o da yanlış yola saptı. O da babası gibi işe hukukla başladı. On dokuz yaşında
asıl işini buldu. Berlin'de, Prusya Kralının astronomu olarak atandı. Astronomi,
coğrafya ve matematikle uğraştı.
II. Jean'ın diğer oğlu II. Jacques'te (1759 -1789), atalarının
hatasını işledi. İlk olarak hukuk öğrenimi gördü. Yirmi bir yaşında deneysel
fizik öğrenmeye başladı. Bu sıralarda matematikle de uğraştı. Saint Petersburg
Akademisi matematik ve fizik kısmına yarım gün üyesi oldu. Bir kaza sonucu
boğuldu. Ümitle dolu hayatı otuz yaşında 1789 yılında söndü. II. Jacques'in
matematiğe neler yapabileceği bu nedenle bilinmiyor. Aynı zamanda Euler'in
torunlarından biri ile evliydi.
Matematikçi Bernouli'lerin ailesinin bu öz öyküleri II. Jacquesle de
bitmez. Bu soyun yetenekleri, bitmek ve tükenmekten çok uzaktı. Bernoulli'ler
hakkında birçok öyküler ve söylentiler de vardır. Şüphesiz, bu kadar geniş
hizmetler veren ailenin bu kadar iz bırakacağı da doğaldır. Bugün bile
Bernoulli'lerin soy ağacının devamı araştırılırsa, yine birçok matematikçinin
bulunabileceği şüphe götürmez.

Bolzano (1781 - 1848)
Bernhard Bolzano, Çekoslovakya'nın Prag kentinde 5 Ekim 1781 günü
doğdu. Babası bir İtalyan göçmeni ve küçük bir esnaftı. Annesi de, Prag' da
madeni eşya ile ilgilenen bir ailenin kızıydı. Bolzano, Prag Üniversitesinde,
felsefe, fizik, matematik ve ilahiyat çalıştı. 1807 yılında Prag'da aynı
üniversiteye din ve felsefe profesörü olarak atandı. 1816 yılına kadar bu
üniversitede başarılı dersler verdi. 1816 yılında, Hıristiyan kilisesince
benimsenen inanç, duygu ve düşünceye ters düştüğü için, bu inançlarından dolayı
suçlandı. 1820 yılında Avusturya hükümeti Bolzano'nun bu yıkıcı ve kendileri
için kırıcı olan konuşmalarından dolayı onu ülkeden uzaklaştırdı. Bolzano,
İtalyan asıllı bir Çek filozofuydu. Aynı zamanda iyi bir mantıkçı ve çok iyi de
bir matematikçiydi. Bolzano, 1820 yılında daha çok akılcılıkla suçlandı. Onun
matematiğe dayalı bir felsefesi ve düşüncesi vardı. Bu nedenle Kant'ın
idealizmine karşı çıktı. Kendisi aslında bir Katolik papazıydı. 1805 yılından
sonra, Prag Üniversitesinde din felsefesi okuttu. Matematikte, sonsuzluk ve
sonsuz küçükler hesabı üzerinde çalıştı. "Sonsuzluk üzerine Paradokslar" adlı
kitabı 1851 yılında yayınlandı. Noktasal kümeler üzerine de çalışmaları
olmuştur.
Bolzano'nun en acıklı yılları, 1819 ile 1825 yılları arasına rastlar.
Prag Üniversitesince, tam yedi yıl ders vermemek ve yayın yapmamak üzere
cezalandırılır. Bu üniversitece profesörlüğü de elinden alınır. Tüm bu baskılara
karşı onun yüksek kafası hiç durmadan çalışmıştır. Analizde, geometride,
mantıkta, felsefede ve din üzerinde çok sayıda yayınını gerçekleştirmiştir.
Bugün, analizde bildiğimiz ünlü Bolzano-Weierstrass teoremini ilk kez
"Fonksiyonlar" adlı kitabında o kullandı. Fakat, teoremin ispatını daha önceki
çalışmalarında yaptığını ve kaynak olarakta bu çalışmasını verir. Ancak, sözü
edilen bu çalışma ve kaynak bugüne kadar bulunamamıştır. Çok kullanılan ve
kendisinin de çok kullandığı bir teoremin ispatının Bolzano tarafından verilmiş
olması olasılığı çok fazladır. Zaten bu teoreminin ispatı verilmeseydi Bolzano
tarafından bu kadar çok kullanılmazdı. Sonraki yıllarda bu teoremin ispatı tam
olarak Weierstrass tarafından verilmiştir. Bu nedenle bu teorem analizde Bolzano
- Weierstrass teoremi adıyla bilinir.
Bolzano'nun temel çalışmaları, sonsuzlar paradoksu üzerinedir.
Bolzano'ya yayın yapma yasağı konduğu için, yaşamı sürecinde bu eserlerini ne
yazık ki yayınlayamamıştır. "Sonsuzlar Paradoksları" adlı çalışması ancak onun
ölümünden iki yıl sonra 1850 yılında basılmıştır. Bu çalışması, sonsuz terimli
serilerin birçok özelliğini içerir. Diğer birçok matematikçide olduğu gibi yaşam
sürecinde çok hırpalanan, şanssızlıklar ve baskılarla horlanan Bolzano, 18
Aralık 1848 günü yine Prag'da öldü. Bugün hala, sınırlı ve sonsuz her dizinin en
az bir yığılma noktası vardır teoremiyle anılır.
Bolzano, çalışmalarının birçoğu ile Weierstrass'a benzer.
Çalışmalarının birçoğu zaten bu yöndedir. Çok sayıda ilginç ve kullanışlı
fonksiyon örnekleri vardır. Bolzano' nun kümeler kuramındaki çalışmaları da
Cantor'a benzer. Matematikteki özlü çalışmaları, sonsuzun paradoksu üzerine
yoğunlaşır. Bu buluşlarının tümü ölümünden sonra yayınlanmıştır. Kendisi
yayınlandığını görememiştir. Hiç bir yerde türevlenemeyip salınım yapan, x=0
noktasında sürekli olan fonksiyon örnekleri buldu ve bu fonksiyonların
grafiklerini çizdi. Fakat, Bolzano'nun ispatı tam değildi. Ancak, bu soruya tam
ve noksansız yanıtı veren fonksiyonu yine Weierstrass buldu.

Boole (1815 - 1864)
2 Kasım 1815 yılında
Lincoln'da doğan George Boole, basit bir dükkancının oğluydu. O çağın
İngiltere'sinde dükkancılık oldukça aşağılanan bir meslekti. Kendi kendini
yetiştiren bu dahinin yüksek zekası en aşağı halk tabakasına verilmişti. Bu
zeka, kendi yağıyla kavrularak bulunduğu çevrede kalacaktı. Bu deha, yüksek
tabakaların okullarında da okuyamazdı. Boole'un girmek istediği okulda Latince
gibi lüks dersler de okutulmuyordu. Servet ve para yönünden daha aşağı düzeyde
doğmuş olanların okulunda okumalıydı. Kendisinin fakirlikten hiçbir zaman
kurtulamayacağını bilen ve oğluna kapalı kapıları açmak için elinden geleni
yapmış olan babasının sevgiyle dolu ve cesaret verici sözleriyle Boole
Latince'yi tek başına öğrendi. Bunun için babasının bir arkadaşı olan küçük bir
kitapçıya başvurmuş, fakat bu adamcağız da çocuğa Latince'nin ilk gramer
kurallarını açıklayabilmişti. Boole on iki yaşına geldiği zaman Horace'ın bir
şiirini İngilizce'ye çeviri yapabilecek kadar Latince'yi öğrenmişti. Çeviri
tekniğini bilmeyen baba, oğluyla gurur duyduğu için, bu çeviriyi bulundukları
yerin yöre gazetesinde yayınlatır. Okulda büyük bir gürültü kopar. Bu gürültünün
bir kısmı iyi ve bir kısmı da kötü yöndeydi.
Klasikler öğretmeni, on iki yaşındaki bir çocuğun böyle bir çeviriyi
yapabileceğini bir türlü kabul etmiyordu. Bu çevirideki bazı yanlışlıklardan
mahcup olan Boole, dilbilgisi eksikliklerini tek başına doldurmaya karar verdi.
Bu sırada Yunanca'ya da başlamıştı.
Boole'un babası, oğluna okulunun üstünde matematik dersleri vermiş ve
optik aletlerin yapımıyla ilgisini arttırmıştı. Fakat Boole, hala klasik
çalışmalarının yüksek mevkilerin anahtarı olduğunu düşünüyordu. Okulu
bitirdikten sonra ticaret derslerini izledi. Fakat, bu derslerin umduğu gibi bir
faydası olmadı. On altı yaşına gelince fakir ailesine yardım etmek gerektiğini
anladı. Bu nedenle de bir ilkokulda ders vermeye başladı. Bu öğretmenliği tam
dört yıl sürdü. Fakat, rahat bir yaşama kavuşamamıştı. Serbest meslekte
çalışmayı düşünüyordu. Asker ve hukukçu da olamazdı. İçinde bulunduğu
öğretmenlikte pek iç açıcı değildi. Geriye papaz olmak kalıyordu. Dört yıllık
öğretmenliği süresince Fransızca, Almanca ve İtalyanca dillerini de tam olarak
öğrenmişti.
Sonunda Boole, tutacağı yolu buldu. Babasının ona vermiş olduğu ilk
matematik dersleri artık meyvesini vermeye başlamıştı. Boole, yirmi yaşına
gelince bir özel okul açtı. Burada matematik öğretmesi gerekiyordu. Babasından
aldığı derslerin faydasını gördü. O zamanın el kitaplarını gözden geçirdi. Önce
hayretle incelediyse de, sonra onlardan tiksindi. Acaba büyük matematikçiler
neler yapmışlardı? Abel ve Galois gibi, büyüklerin kitaplarını okudu. Fazla bir
matematik bilgisi olmayanların okuyup anlayamayacağı kesin olarak bilinen
Laplace'ın "Gök Mekaniği" ni hiç kimsenin yardımı olmadan okuyup anladı.
Lagrange'ın "Analitik Mekanik" adlı eserini tam anladı. Artık, kendisinin yolunu
çizmişti. İlk ilmi çalışması olan değişim hesabı yayınlandı. Yine tek başına
çalışmasının ürünü olan invaryantları keşfetti. Zaten bu invaryantlar olmasaydı,
rölativite (bağlılık) kuramı olmazdı. Cebirsel denklemlerdeki boşlukları
doldurdu.
Boole'un yaşadığı dönemde, bir dergide adamın olmadığı sürece bir
çalışmanın yayınlatılması olanaksızdı. Boole, bu bakımdan şanslıydı. Çünkü, 1837
yılında, İskoçya'lı D.F.Gregory adında bir matematikçi , "Cambridge Mathematical
Journal" adında bir dergi çıkarıyordu. Boole, derginin müdürüne çalışmalarının
birkaçını verdi. Gregory bu çalışmaların orijinalliğini ve yazış biçimini çok
beğendi. Yazıları yayınladı. Böylece, iki matematikçi arasında dostça bir
arkadaşlık ve mektuplaşmalar başladı ve hayatları boyunca sürdü.
Modern cebir kavramı, Peacock, Herschel, De Morgan, Dabbage, Gregory
ve Boole sayesinde yerini aldı. Boole, sembol ve işlemleri kullandı. Başlangıçta
oldukça çok gürültü kopardı ama, sonunda yerine oturdu. Boole, de Morgan'ın hem
hayranı ve hem de büyük bir dostuydu. İngiltere'deki büyük matematikçilerle ya
kendisi doğrudan ya da mektupla haberleşiyordu. 1848 yılında "Mantığın Matematik
Analizi" adlı bir çalışmasını yayınladı. Bu eser, matematikte yeni bir çığır
açmış ve Boole da kesin bir üne kavuşmuştu. Bu broşür, de Morgan'ın da
takdirlerini topladı. Bu eser, bundan altı yıl sonra ortaya çıkacak olan bir
çalışmanın müjdecisi olacaktı.
Boole'a, Cambridge'e gidip eski temellere dayanan matematik derslerini
okuması önerildi. O bunları dinlemedi. İki büklüm bir vaziyette ailesini
geçindirmek için öğretmenliğe devam etti. Tüm bunlara karşın, araştırmaları ve
konferanslarıyla ünü günden güne yayılıyordu. İrlanda'da Cork kentinde Queen's
College yeni açılmıştı. Bu ün ona bu College'e 1849 yılında matematik profesörü
olarak atanmasını sağladı. Fakirlikten gelen Boole, kendine açılan bu
olanakların değerini bildi. Bu arada kayda değer eserler yayınladı. 1834
yılında, mantık ve olasılıklar üzerine büyük bir eser yayınladı. Bu sırada tam
otuz dokuz yaşındaydı. Bu kadar derin orijinallikte bir eser meydana getirmesi
için oldukça gençti. Sürekli çalışıyor ve yeni yeni buluşları
gerçekleştiriyordu. Fakat, Boole'un bu matematiği uzun bir süre ilerletilmedi.
1910 ile 1913 Yılları arasında Whitehead ile Russel, Boole'un bu çalışmasını
yeniden işlediler. Sembolik mantığın amansız düşmanı Cantor'dur. Bu kuramı çok
eleştirmiştir. Halbuki, bu kuram onun kuramına da yardım ediyordu.
Eserlerinin yayınlanmasından sonra çok yaşamadı. Marie Everest ile
evlendi. Gitmeye söz verdiği bir konferansa yetişmek için yağmurlu bir günde
sırılsıklam olup yakalandığı bir zatürreden 8 Aralık 1864 günü elli yaşında
öldü. Daha sonra karısı Marie Boole, onun fikirlerini içeren "Boole Psikolojisi"
adı altında yayınlanan broşürde onu anlatır. O, çok büyük bir eser verdiğinin
farkında olarak öldü.

Borel (1871 - 1956)
Felix Edouard Emil Borel; 7 Ocak 1871 günü Fransa'da Saint Affrique denen küçük
bir kasabada doğdu. Babası, Protestan olan bu şehrin papazıydı. Annesi de,
tüccar olan bir aileden geliyordu. Borel ilk önce, 1889 yılında Ecole Normale
girdi. Bu okulu bitirince, Linne Üniversitesinde, Ecole Normale'de ve
Sorbonne'da matematik dersleri verdi. Analiz ve olasılıklar kuramında oldukça
önemli keşiflerde bulundu. Aynı zamanda, oyunlar kuramının kurucusu kabul
edilir. Üç yüzün üzerinde ilmi makalesi yayınlandı. Bu makalelerin her biri bir
çığır açacak niteliktedir. Bunların içinde en önemlilerinden biri analizde çok
iyi bilinen ve çok kullanılan Heine-Borel teoremidir. Bu sonuç, Borel tarafından
hazırlanan ünlü tezinin bir parçasıdır. Borel, aynı zamanda Lebesgue tarafından
geliştirilen Lebesgue ölçümü kuramının ilk öncülerinden biridir. Borel'in, Borel
ölçülebilir kümeler üzerinde çalışmaları bir yerde Lebesgue'e ilham vermiştir.
Borel, 1901 yılında Marguerite Appel ile evlendi. Bu evlilikten hiç
çocukları olmadı. 1924 ile 1940 yılları arasında yoğun bir biçimde politika ile
uğraştı. 1940 yılında Alman'lar tarafından kısa bir süre tutuklandı. 1955
yılında Brezilya'da toplanan ilmi bir toplantıya katıldı. Bu toplantıdan
dönerken gemide düştü. Yaşı da epey ilerlediği için bu düşmede çok incindi.
Kendini bu düşmeden sonra bir türlü toparlayamadı. Bu tarihten tam bir yıl
sonra, 3 Şubat 1956 yılında seksen beş yaşındayken Paris'te öldü.

Cartan (1869 - 1951)
Bir Fransız matematikçisi olan Elie Cartan, 1869 tarihinde Dolomieu'
da doğdu. 1912 yılında Sorbonne'da profesörlüğe yükseltildi. 1924 tarihinden
1940 yılına kadar yüksek geometri dersleri verdi. Çalışmalarının çoğu gruplar
kuramının incelenmesi ve uygulaması yönündedir. Sürekli ve sonsuz grupların
yapısıyla ilgili kuramı ve yeni evrenler düşünülmesine yol açan genelleştirmeler
ve uzaylar kuramını kurdu. 1922 yılında ortaya attığı, hiç eğrilik göstermeyen
tamamen paralel bir uzay kavramı, en önemli buluşlarından sayılır. Cartan'ın bu
çalışmalarından haberi olmayan Einstein, 1828 yılında aynı gerçekleri yeniden
buldu. Çok sayıda yayını ve kitapları olan Cartan, 1951 yılında Paris'te öldü.

Cauchy (1789 - 1857)
İlk büyük
Fransız matematikçisi Auguston Louis Cauchy, Bastille'in işgalinden altı
haftadan az bir zaman sonra Paris'te 21 Ağustos 1789 günü doğdu. İhtilal çocuğu
eşitlik ve hürriyete olan borcunu yoksulluk içinde büyüyerek ödedi. Yarı açlık
içinde ancak babasının iş bilmesi ve aklını kullanması sayesinde yaşadı. Babası,
parlamentonun avukatıydı. Okumuş aydın biriydi. Katolik'ti. Bastille düştüğünde
giyotinden nasıl kurtulduğunu Allah bilir. İhtilal döneminde polisti. İhtilalden
iki yıl önce kendisi gibi dindar, çok iyi bir kadın olan Maria Madeleinc
Desestre ile evlendi. Bu evlilikten altı çocuk oldu. Bunların ikisi erkek ve
dördü de kızdı. Bunların en büyüğü Cauchy'ydi. İhtilal sonrasında aile Arcueil
köyüne taşındı. Tam on bir yıl burada kaldılar. Cauchy, çocukluğunda kötü
beslendiği için sıhhati hiç bir zaman iyi gitmedi. Başlangıçta iyi bir eğitim
gördü. Dindardı. Bu yüzden başına çok belalar da geldi. Yine Abel'e göre, Cauchy
tutuculuğu seven bir ilim adamıydı. Weierstrass ve Hermite'te Katolik'ti. Cauchy,
ilk dini eğitimi annesinden aldı. Zaten ihtilal döneminde okullar kapanmıştı.
Zamanın ihtilalci yönetimi okuyanları sevmiyorlar, bilginleri ve kültürlü
adamları yoksulluk içinde bırakıyorlardı veya giyotine sevk ediyorlardı.
Arcueil köyünde matematikçi Laplace ve kimyacı olan Berthollet
(1748-1822) kapı komşuydular. İlişkileri de iyiydi. Berthollet kesinlikle bir
yere gitmezdi. Laplace biraz daha alçak gönüllüydü. Bir gün fakir komşusunun
evine gitti. İyi beslenmemiş, kitaplar ve defterler içinde cezalı bir çocuk gibi
gömülmüş zayıf Cauchy'yi görünce hayrete düştü. Az zamanda çocuğun matematik
yeteneğini anladı. Ona, kendisine iyi bakmasını önerdi.
Birkaç yıl sonra aynı Laplace, Cauchy'nin seriler hakkındaki
konferanslarını dinlemeye çağrıldığı zaman, delikanlının serilerin yakınsaklığı
hakkındaki keşiflerinin, kendi gök mekaniğinin büyük binasını yıkmasından
korkuyordu. Çünkü, ya kendi serileri ıraksaksa diye düşünüyordu. Bu korkulu
konferanstan sonra eve geldi ve hesaplarının tümünü teker teker gözden geçirdi.
Hemen hemen küresel olan yerkürenin yörüngesi biraz daha eliptik olsaydı,
Laplace'ın dayandığı seri de ıraksak olacaktı. Bereket versin ki, Laplace'ın,
korktuğu başına gelmedi ve rahat bir nefes aldı. Laplace, kendi serilerinin
yakınsaklıklarını Cauchy'nin yakınsaklık ölçütleriyle teker teker kontrol
ettikten sonra ancak aklı başına geldi. Çünkü, büyük Laplace tehlikeyi görmüş ve
daha önce oldukça dikkatsiz adımlar atmıştı. Şimdi, Cauchy'nin ölçütleri onu
rahatlatmıştı.
1 Ocak 1800 günü, Paris'le İlişkisini kesmemiş olan Cauchy'nin babası,
senato katibi oldu. Bürosu Luxembourg sarayındaydı. Bir köşeyi de oğluna
ayırmıştı. O zaman Polytechnique'te profesör olan Lagrange sık sık katiple
konuşmaya gelirdi. Cauchy ile burada karşılaşan Lagrange, Laplace gibi çocuğun
matematiğine ve onun matematik yeteneğine hayran kaldı. Bir gün Laplace ve
başkalarının huzurunda Lagrange, köşede çalışan genç Cauchy'yi göstererek, "Bu
delikanlıyı görüyor musunuz? O, matematikte hepimizi geçecektir" dedi.
Lagrange, nazik ve zayıf olan fakat çok çalışkan Cauchy'ye on yedi
yaşına kadar yüksek matematik kitabının verilmemesini söyledi. Aslında, bu da
yanlıştı. Çünkü, dahi bir kimse için bilgi kısıtlaması söz konusu olamaz.
Kısıtlama veya sıkma onu o yoldan alıp yok olmasına neden olabilir. Cauchy , on
üç yaşına kadar babasının yanında eğitim gördü. Daha sonra Ecole Centrale du
Pantheon'a girdi. Bu okulda, Yunanca, Latince ve bu dillerin edebiyatlarında
açılan yarışmaların tüm ödüllerini alarak okulda bir kahraman oldu. Bu okuldan
ayrıldıktan sonra on ay iyi bir öğretmenle matematik çalıştı. 1805 yılında on
altı yaşındayken Polytechnique okuluna ikincilikle girdi. Orada dini görevlerini
yerine getirirken arkadaşları kendisi ile alay ediyordu. Bu alaylara bazen
aldırmıyor bazen de onları imana getirmeye çalışıyordu. 1807 yılında mühendis
okuluna geçti. 1810 yılında bu okulu bitirdi. Üç yıl Napolyon'un ordusunda
askeri mühendis olarak Cherbourg'ta çalıştı. Cherbourg'a, Laplace'ın,
Lagrange'ın, Kempis'in ve Virgilus'ün birer kitabını götürmüştü. Lagrange'ın
eseri sayesinde, onun eserindeki hatalardan uzak bir fonksiyonlar kuramı kurmayı
tasarladı. Boş zamanlarında aritmetikten başlayıp astronomiyi bitirdi. Bazı
ispatları sadeleştirerek matematiğin tüm kollarını gözden geçirdi. Terör,
savaşlar, yenilgiler, ihtilaller ve karşı ihtilaller devrinin matematikçisi olan
Cauchy de bu olaylardan, kurtulamadı. Fakat, yine de bir şeyler yapmaya çalıştı.
Birincisi, analize yakınsaklık ölçütünü getirerek analizi sıhhate kavuşturdu. En
önemli atılımlarından birisi buydu. İkincisi, olasılıklar analizi ve gruplar
kuramını kurmasıdır. Üçüncüsü de, karmaşık fonksiyonlar kuramıdır.
1812 yılında Moskova yenilgisi, 1813 yılında Prusya ve Avusturya'ya karşı
Leipzig yenilgisi, Napolyon'u İngiltere'yi işgalden vazgeçirdi. Bu hazırlıklarda
Cauchy de bulunuyordu. Cherbourg' daki inşaatlar yavaşladı. Cauchy çok
çalışmaktan bitkin bir halde yirmi dört yaşında 1813 yılında Paris'e geri döndü.
Bu sırada en verimli yaşındaydı. Çok yüzlü geometrik şekiller, simetrik
fonksiyonlar ve bunlarla ilgili eserini verdi. Cauchy'nin bu eserleri basıldı ve
çok taktir toplayarak Cauchy'nin bir anda ünlü olmasını sağladı. Legendre,
Cauchy'nin bu çalışmasına devam etmesini istedi. İkinci eseri Ocak 1812
tarihinde basıldı. Sübstitüsyonlar kuramı, sonlu gruplar ve işlem grupları
üzerindeki çalışmaları çok etkili oldu. Permütasyon grupları üzerine makaleler
yazdı. Alt gruplar, grupların ve alt grupların sıraları arasındaki bağlılıkları
inceledi. Grup tabloları onun en ilginç çalışmalarını gösterir. Katı cisim
dönmeleri ve simetrilerin oluşturduğu gruplar hep Cauchy'nin çalışmalarının
ürünleridir. Sonlu, sonsuz ve devirli gruplar üzerinde çalıştı. Bunların atom ve
kristal yapılara uygulanmasını verdi. Permütasyonların devirlerini yazdı.
1816 yılında yirmi yedi yaşındayken, hayatta olan matematikçilerin en
önde gelenlerinden, biri oldu. Tek rakibi, kendisinden on iki yaş büyük olan ve
çok az konuşan, yaptıklarını saklayan ve yayınlamayan Gauss'tu.
1814 yılında, karmaşık fonksiyonlar kuramını geliştirdi. Bugün, Cauchy
teoremi adıyla bilinen ünlü teoremi ifade ederek ispatladı. Bu alanda
integraller ve bunların hesaplanma yöntemleri yine Cauchy tarafından verildi. Bu
sahadaki eseri 1827 yılında basıldı. Akademi ve Polytechnique'e 80 ile 300
sayfalık orijinal eserler yağdırıyordu. 1815 yılında, Fermat'ın bir teoreminin
ispatını verdi. 1816 yılında sıvılar üzerinde dalgaların yayılmasının kuramını
içeren yapıtıyla Akademi ödülünü aldı. 1815 yılında Polytechnique'te analiz
öğretmeni ve az sonra da profesör oldu. Sorbonne'a ve College de France'a girdi.
Her işte başarılı oluyordu. Akademiye haftada iki çalışma sunduğu oluyordu.
Geliştirdiği ve yaptığı çalışmaları öğrenmek için Avrupa'nın her yanından
matematikçiler geliyordu. 1816 yılında Akademiye başkan seçildi.
1818 yılında Aloise de Bure ile evlendi. Karısı, görgülü, bir ailenin
kızıydı. Cauchy gibi o da Katolik'ti. Bu evlilikten iki kızı oldu. Tam kırk yıl
eşi ile çok mesut evlilik hayatı sürdürdü. Laplace ve diğerlerinin önerisi ile
1821 yılında Polytechnique için çok şahane bir analiz kitabı yazdı. Bu kitapta,
limit, süreklilik, diferansiyel, integral, dizi, seri, dizilerin ve serilerin
yakınsaklığı hakkında çok güzel konularda kendini gösterdi. 1826 ile 1830
yılları arasında "Matematik Alıştırmaları" adlı bir dergi çıkardı. Çok aranan ve
tutulan eserler yayınladı. 1835 yılında Akademinin "Comptes Rendus" adlı
haftalık bültenini çıkardı. Cauchy bu dergiye makaleler yağdırıyordu.
Eserlerinin basma masraflarının artmasından dolayı dört sayfadan fazla makale
kabul edilmemesi kısıtlaması, Cauchy' nin kalemini yavaşlattı. Sayılar hakkında
300 sayfalık bir çalışmasını dışarıda, bastırmak zorunda kaldı.
1830 yılı ihtilali yine Cauchy'nin huzurunu bozdu ve rahatını kaçırdı.
Ailesini Paris'te bırakarak, Akademiye istifa dilekçesini vermeden İsviçre'ye
gitti. Sardunya Kralı ona Torino'da fizik matematik kürsüsünde bir yer verdi.
Cauchy bu görevi kabul etti ve kısa sürede İtalyanca 'yı öğrendi. Bundan sonraki
derslerini ve konferanslarını bu dille verdi. Çok çalışmaktan dolayı hastalandı.
İtalya'ya yaptığı seyahatte iyi oldu. Papayı ziyaret etti. Sonra, yeniden
Torino'daki görevine döndü. Cauchy'i ödüllendirmek isteyen Charles, aslında ona
çok kötülük yaptı. 1833 yılında, on üç yaşındaki oğlunun eğitim ve öğretimi için
görevlendirdi. Cauchy, ertesi yıl ailesini yanına getirtti. Sabahtan akşama
kadar çocukla beraberdi. Sanki bir dadı olmuştu. Çocuktan boş kalan kısa
zamanlarda bile odasına koşuyor, birkaç formül yazıyor ve bir paragraf ekliyor
ve yine çocuğun yanına dönüyordu. Burada yaptığı en önemli çalışma, ışığın
dağılması hakkında yapılan buluşudur.
Cauchy, küçük öğrencisinden 1838 yılında kurtulduğunda elli
yaşındaydı. Kraldan izin alarak Paris'e döndü. Yeniden koltuğuna oturdu. Bundan
sonraki matematik çalışmaları daha hızlı oldu. Sanki dinlenmişti. Bundan sonraki
matematik çalışmaları her sahayı içeriyordu. Matematiğin tüm kollarında,
mekanikte, fizik ve astronomide olmak üzere ve çoğu da çok kalın olmak koşuluyla
500 taneden fazla eser yazdı. Çok yönlü ve çok çalışkan bir matematikçiydi.
Bu kadar çok eser vermeye ve bu kadar çok çalışkan olmasına
karşın, dertleri yine bitmedi. College de France'ta bir yer boşalmıştı. Cauchy
hemen buraya seçildi. Yemin etme nedeniyle hükümetle ve yöneticilerle arası
açıldı. Yemini kabul etmediğinden yine açıkta kaldı. Daha sonra hükümet hata
yaptığını anladı ve Cauchy de görevinde kaldı. Cauchy, tam dört yıl hükümete
arkasını çevirip çalıştı. Ailesinden aldığı terbiyeden olacak, Fransız
Hristiyanlığı'nın inatçı bir Don Kişot'u gibi bir davranış gösteriyordu. Bu
davranışıyla hükümeti bile güç durumlara düşürdüğü oluyordu. O, dini için
eziyetler çekmiştir. Arkadaşları tarafından iki yüzlü burjuva olarak
suçlanmasına karşılık hürmete değer bir matematikçiydi. Abel'e karşıda iyi ve
namuslu davranmamıştı.
Cauchy'nin en önemli çalışmalarından biri de bu devreye aittir.
Leverrier, 1840 yılında Akademiye bir çalışma sundu. Hesaplar o kadar fazlaydı
ki, bunları incelemek olanaksızdı. Cauchy , hesapların doğru olduğunu
gerçeklemek için çalışmayı incelemeyi kendisi istedi. Cauchy, Leverrier'in
hesaplarını adım adım izleme yerine, kestirmeden giderek, eseri gerçekleyecek ve
az zamanda geliştirilebilecek yeni yöntemler buldu. Hükümetle olan kavgası 1843
yılında daha da kızıştı. Cauchy bu sıralarda elli yaşındaydı. Bakan, kamuoyunun
alayı olmayı göze alamadığı için, Cauchy'nin yerine başka birinin seçilmesini
emretti. Cauchy kendisini mertçe savundu. Onun bu savunmaları Galile zamanında
olsaydı kendisi şüphesiz yakılırdı. Her gelen hükümetin kendisinden istediği
yeminleri cesaretle kabul etmedi. Bu davranışları bazı hallerde hükümetleri bile
güç durumda bıraktı. 1848 yılında, Cauchy'den bu yemini isteyen hükümet iş
başından kovuldu. Yeni gelen hükümetin ilk işi de bu yemini kaldırmak oldu.
Cauchy'nin hayatı ve karakteri bize zavallı Don Kişot'un hayatı gibi heyecan
verir. Bu davranışlarından dolayı kendisine Don Kişot takma adı bile
yakıştırılmıştır.
1852 yılında III. Napolyon yönetimi ele alınca yeniden yemin koydu.
Yalnız bu yeminden Cauchy'ye ayrıcalık tanındı. Cauchy bu ayrıcalığa teşekkür
bile etmedi. Hiç bir şey yokmuş gibi derslerine devam etti. Bundan sonra da
Sorbonne'un şerefi oldu. Cauchy'nin ilginç bir yanı da, duygusal olmasıydı. O,
matematikten ayrıldığında, aklı yerine duygusal yanlarına göre hareket ediyordu.
Bu davranış onda çok görülürdü. Bu nedenle, bazı tutarsız davranışlara, hatta
bazen onu felaketlere götürüyordu. Hıristiyanlık, Müslümanlık ve politik
konularda çalkantılı devirler yaşamıştır. Bir zaman cizvitleri tutmuş ve onları
desteklemiştir. Sonuçta, Mayıs 1860 tarihinde toplu insan öldürülmesi olayı
olmuştur.
Cauchy, eserlerini çok acele yazdığından, bu çalışmaları çok
eleştirilmiştir. Çok eser vermiştir. Eserlerinin tümü 789 ayrı çalışmadır ve
hepsi yirmi dört cilt kadar tutar. Fakat, bu kadar eser veren bir kimsede bu
kadar kusuru hoş görmek gerekir. Yaşamı ve hayatı çok sadeydi. Onun iki şeyi
vardı. Matematik ve din. Matematik ve dinden başka her şeyde sınır gözetirdi.
Kendisini ziyarete gelen Lord Kelvin'i bile Katolik yapmak için uğraşacak kadar
saf ve temiz duyguluydu. Gauss'un tersine, kendisini çok üstün görüyordu. Bu
nedenle yakınlarını kırıyor ve son yıllarını kavgalarla geçiriyordu. İnatçı bir
davranışı vardı. Gürültücülere şiddetle karşı gelirdi. Haklı ya da haksız olsun,
kendi görüşünde ısrar ederdi. Bu davranışı yüzünden arkadaşları kendisini pek
sevmezdi.
Akademiye seçilecek adaylara ilmi otoritesine göre oy verilmesi
neredeyse bir gelenekti. Cauchy bu oylarını, dini ya da siyasi görüşü
doğrultusunda verdiği söylenir. Şüphesiz, bu davranışın doğru olup olmadığını
bilemiyoruz ama, tutumu yüzünden en azından böyle bir kanı etrafında
bırakıyordu. Son yılları bu nedenle biraz acıklı geçmiştir.
Cauchy , 23 Mayıs 1857 günü altmış sekiz yaşındayken birden bire
bronşitten öldü. Bu bronşiti geçirmek için dinlenme yerine çekilmişti. Orada
ölümüne neden olan bir hummaya tutuldu. Aslında ölümü hiç beklemiyordu.
Ölümünden, birkaç saat önce, Paris baş piskoposuna yapacağı iyiliklerden söz
ediyordu. Yaşamı boyunca iyilik yapmayı çok sevmişti. Papaza son sözleri
"İnsanlar gelip geçer, fakat eserleri kalır" dedi ve öldü. Gerçekten, Cauchy'nin
eserleri bugün üniversitelerde yaşamaktadır.
Fonksiyonlar kuramında da çok yenilikleri olan Cauchy, Cauchy-Riemann
denklemleri, Cauchy teoremi, Cauchy integral formülü ve Cauchy esas değeri
buluşları sayılabilir. Bu saydığımız bağıntılar oldukça genel buluşlardır.
Karmaşık analizde çok uygulaması olan çok derin konuları içine almaktadır.
İstenildiği kadar da genişletilip ilmin diğer dallarına uygulanabilirliği
vardır.

Christoffel (1829 - 1900)
Bir Alman matematikçisi olan Elwin Bruno Christoffel, 1829 tarihinde
Montschau, Rheinland'de doğdu. Önce Zürich Polytechnicum'unda, sonra Berlin ve
Strasbourg Üniversitelerinde matematik profesörü olarak çalıştı. Özellikle; Abel
fonksiyonları, cebirsel fonksiyonlar, parçalı türevli denklemler ve diferansiyel
geometri üzerinde çalışmalarda bulundu. Riemann ile birlikte matematiğe tensör
kavramını getirdiler ve tensör hesabı üzerinde çalıştı. 1900 yılında
Strasbourg'da öldü.

Cramer (1704 - 1752)
İsviçre'li bir
matematikçi olan Gabriel Cramer, 1704 yılında Cenevre'de doğdu. Cenevre'de
matematik ve felsefe profesörlüğü yaptı. Berlin akademisine ve İngiliz Kraliyet
Akademisine üye seçildi. "Cebirsel Eğrilerin Analizine Giriş" adlı kitabı 1750
yılında yayımlandı. Cramer'in bu kitabı, analitik geometri alanında yazılan ilk
kitaplardan biridir. Cramer'in en büyük hizmetlerinden biri de, Jean ve Jacques
Bernoulli'nin tüm kitaplarıyla, Leibniz'in "Commerciu Epistolcum" adını taşıyan
mektuplarını bir araya getirerek toplu halde yayınlaması olmuştur. Bugün,
denklem sistemlerinin çözümünde kullanılan Cramer kuralı oldukça kolaylık
sağlar. Matematiğin gelişmesinde büyük katkıları olan Cramer, 1752 yılında
Bagnols'da öldü.

d'Alembert (1717 - 1783)
Jean Le Rond d'Alembert adı, Notre Dame de Paris yöresinde küçük bir
kilisenin adı olan Saint-Jean-Le Rond'tan gelmektedir. Chevalier Destouches'in
gayri meşru oğlu olan d'Alembert, annesi tarafından gizlice Saint-Jean-Le Rond
kilisesinin basamaklarına bırakılmıştı.
Çocuğu sabahın erken saatlerinde kilisenin basamakları üstünde mışıl
mışıl uyurken, kiliseye gelen papaz buldu. Hava oldukça da karanlıktı. Sabahın
soğuğu iliklerine kadar işlemişti. Kilise avlusunun kapısını açtı ve yavaş
adımlarla merdivenlere doğru yaklaştı. Basamakların üzerinde karanlık bir şey
gördü. Köpek veya yabani bir hayvan olabileceğini düşündü ve biraz da korktu.
Biraz daha yaklaşınca karartının hareket etmediğini ve hayvan olmadığını anladı.
Kafasından bazı düşünceler bir film şeridi gibi süratli bir biçimde geçti. Acaba
bu ne olabilirdi? Merdivenlere doğru tırmandı ve karartıyı artık iyice
seçebiliyordu. Örtünün bir ucunu kaldırdı. Bir de ne görsün, minicik bir
yavrucak annesinin sütünü yeni emmiş gibi mışıl mışıl uyuyordu. Yüzünün
açılmasıyla sabahın soğuğu ciğerlerine kadar girdi. Arka arkaya bu temiz havayı
burnundan çekti ve bol bol oksijeni teneffüs etti. Soğuk onu biraz rahatsız
etti. Hava da iyice aydınlanmıştı. Çocuğun yüzü iyice fark edilebiliyordu.
Yavaşça kucağına aldı ve merdivenlerin basamaklarını dikkatlice çıktı. Cebinden
çıkardığı anahtarla kapıyı açtı ve bir eliyle de bebeği uyandırmamak için tüm
gayretlerini harcadı. Kendi odasına girdi. çocuğu masanın üzerine yatırdı.
Kilisenin içi de soğuktu. Sobayı yaktı ve odayı ısıttı. Bu tatlı ve güzel bebek
uyandığında saat 10'u geçiyordu.
Belediye ilgilileri, çocuğu fakir bir camcının karısına verdiler. Bu
hayırsever, fakir fakat sevgisi ve şefkati zengin olan kadın da bu küçücük ve
kimsesiz yavruya kendi çocuğu gibi baktı ve büyük bir dikkatle onu büyüttü. Daha
sonra annesinin ve babasının kim olduğu anlaşıldıysa da bu iyilik sever kadından
çocuğu ne almaya ne de istemeye gelen oldu. Yalnız, Chevalier, o zamanın
kanunlarına göre gayri meşru oğlunun eğitim ve öğretim parasını ödemeye mecbur
edildi. Kilise de peşini bırakmıyordu. Bu olayı ve bu aileyi d'Alembert
büyüyünceye kadar öğrenemedi. Kendi annesi ve babasından daha ileri sevgi ve
şefkatle büyütüldü. Oldukça da sıhhatli ve gürbüzdü.
D'Alembert'teki matematik dehası uyanmaya başlayınca, oğlunun oturduğu
yeri ve evi bilen öz annesi onu memnuniyetle yanına alacağını ve bakacağını
bildirdi. Küçük ve akıllı d'Alembert, "Sen benim üvey annemsin. Camcının karısı
benim asıl annemdir" diyerek onun bu önerisini geri çeviriyordu. Onu dünyaya
getiren öz annesi ve babası gibi, o da onları unuttu. Bir daha da adlarını
andığı görülmedi. Onun annesi ve babası, o fakir camcı ve onun karısıydı.
D'Alembert ünlü olduğu zaman bu ailesini unutmadı. Kendisine bakan,
onların sevgileriyle büyüyen camcının ailesini kendi ailesi olarak kabul
ettiğinden, fakir olan bu ailenin rahatlık içinde yaşamalarını sağladı. Bu aile
yine kendi küçücük evlerinde kalmayı uygun buldular. D'Alembert'te manevi anne
ve babası olan camcı ailesini öz annesi ve öz babası ilan etti. Yaşam süreci
boyunca da onlarla övündü ve onlara baktı.
D'Alembert artık bir saray matematikçisi ve ünlü biriydi. Gece ve
gündüzlerin uzaması veya kısalması probleminin çözümünü tam olarak d'Alembert
verdi. En önemli eseri, parçalı diferansiyel denklemler üzerinedir. Özellikle,
titreşen tellere ait buluşu çok önemlidir. Serilerin yakınsaklığına ait
d'Alembert ölçütü onundur. Kendi adıyla anılan çok sayıda teoremleri vardır.
D'Alembert, genç dostu Lagrange'ı güç ve önemli problemleri çözmeye
yöneltiyor, olanaklar ölçüsünde ona bir ağabey gibi davranıyordu. Beraber bir
arada olduklarında sözlerle ve ayrı olduklarında da mektuplarla, mide
rahatsızlıkları olan Lagrange'a önerilerde bulunuyordu. Mekanikte çok önemli
buluşları olan Fransız matematikçisi d'Alembert'in, dalga denklemi ve bu
problemin kendi adıyla bilinen çözümü ünlüdür.
D'Alembert'i yaşatan en önemli buluşlarından biri de biraz önce adını
andığımız d'Alembert ya da genel matematikte adı çok geçen bölüm ölçütüdür.
Sonsuz terimli serilerin yakınsaklığı, yakınsaklık bölgesini ve yakınsaklık
yarıçapını bulmak için bundan daha kullanışlı bir formül bulunamamıştır. Yine bu
ölçütle, serilerin analitik bölgelerini kolayca bulabiliriz. D'alembert, genel
matematiğin kurucularından biri olarak bilinir ve biri olarak kabul edilir.

De L'Hôpital (1661 - 1704)
L'Hôpital,
amatör bir Fransız matematikçisidir. 1661 yılında Paris'te doğmuştur. Asil bir
Fransız ailesinden gelir. Johann Bernoulli'nin yönetiminde çalışmış ve kendisini
yetiştirmiştir. L'Hôpital çok kabiliyetli bir matematikçiydi ve brachystochrone
adı verilen problemi çömüştür.
L'Hôpital 'in en ünlü eseri 1692 yılında yazmış olduğu "Analyse des
infiniment petits pour l'intelligence des lignes courbes" dir. Bu eser aynı
zamanda diferansiyel analiz üzerine yazılmış ilk ders kitabıdır. Bizim analizde
bugün kullanmış olduğumuz ve L'Hôpital kuralı olarak bildiğimiz, "rasyonel
fonksiyonların limit durumunda pay ve paydasının sıfır olması halinde uygulanan
kural" yine bu kitapta yer almaktadır.
L'Hôpital 2 Şubat 1704 yılında Paris'te ölmüştür.

Dedekind (1831 - 1916)
Bir hukuk profesörü olan Julius Levin Ulrich Dedekind'in dört
çocuğundan en küçük olan Julius Wilhelm Richard Dedekind, Gauss'un doğduğu
yerde, 6 Ekim 1831 günü Brunswich'te doğmuştur. Richard, yedi yaşından on altı
yaşına kadar doğduğu kentin Gymnasium'unda okudu. Erken yaşlarda matematik
dehası pek görülmedi. Onun ilk aşkları fizik ve kimya olmuştur. Matematiğe,
ilimlerin hizmetçisi gözüyle bakıyordu. Asıl yolunu bulmakta da gecikmedi. Daha
on yedi yaşındayken, fiziğin kullandığı düşüncelerde birçok sakatlıklar keşfetti
ve daha az eleştirilere uğrayan matematiğe döndü. Çünkü, onun attığı her adım
sağlam olmalıydı.
1848 yılında, Gauss'un Caroline Kolejine girmiştir. Bu kolejde,
analitik geometri, ileri cebir, diferansiyel ve integral hesabı ve yüksek
mekaniği öğrendi. 1850 yılında Göttingen Üniversitesine girdiği zaman, ileri
çalışmalar yapabilecek düzeyde ciddi bilgisi vardı. Buradaki öğretmenleri,
sayılar kuramı üzerinde pek çok yazısı olan Moritz Abraham Stren (1807-1894),
Gauss ve fizikçi Wilhelm Weber oldular. Bu öğretmenlerinden, diferansiyel ve
integral hesap, yüksek aritmetik, en küçük kareler yöntemi, yüksek jeodezi ve
genel fizik üzerinde sağlam temeller aldı. Buna karşın, burada da çok şeyler
öğrenmediğinden yakınıyordu. Doktorasını verdikten sonra birçok konuyu öğrenmek
için kendi kendine iki yıl çalıştı. Halbuki bu dersler, Berlin'de Jacobi,
Steiner ve Dirichlet tarafından parlak bir şekilde okutuluyordu. Dedekind, 1852
yılında yirmi bir yaşındayken, Euler'in integralleri üzerinde kısa bir tezle
Gauss'tan doktorasını ve ünvanını aldı. Tez kısa ve bağımsız gibi görülüyordu
ama, sonuç hiçte öyle değildi. Onun ne olduğunu, ileride neler getireceğini,
Gauss'un görüp görmediğini kesin olarak bilemiyoruz. Görmüş olacağı umulabilir.
Dedekind, 1854 yılında Göttingen'e yardımcı doçent olarak tayin
edildi. Bu görevde dört yıl kaldı. Gauss, 1855 yılında ölünce Dirichlet
Berlin'den Göttingen'e taşındı. Dedekind, Dirichlet'in önemli derslerini üç yıl
izledi. Dirichlet'in sayılar kuramına ait eserine kendi cebirsel sayılar
kuramını da on birinci bölüm olarak katarak bastırdı. Bu sırada mesleğine yeni
başlayan Riemann'la dost oldu. Dedekind'in dersleri genel olarak hafifti. Yalnız
iki öğrencisine 1857 ile 1858 yıllarında Galois denklemleri kuramı dersini
verdi. Bu, Galois kuramının bir üniversitede resmi bir ders olarak verilişi ve
öğrenciler tarafından ilk kez alınışıdır. Cebir ve aritmetikte, grup kavramının
temel önemini ilk kavrayanlardan biri Dedekind'tir.
Dedekind, yirmi altı yaşındayken, Zürih Politekniği'ne 1857 yılında
profesör olarak atandı. Beş yıl burada kaldıktan sonra, 1862 yılında Brunswick'e
dönerek teknik okula profesör oldu. İşte, burada tam elli yıl gibi uzun bir süre
profesörlük yaptı. Kummer gibi Dedekind de çok uzun süre yaşamış ve ölümünden
pek az bir zaman öncesine kadar da matematikle uğraşmıştır. 12 Şubat 1916 günü
öldüğünde, bir nesilden beri, bir matematik klasiği olmuş bulunuyordu.
Dedekind'in dostu ve bazı eserlerinde onun izinden giden Edmund Landau, 1917
yılında onun anısına yapılan ölüm yıl dönümünde şöyle diyordu. "Richard Dedekind,
yalnız büyük bir matematikçi değil, eski ve yeni tüm matematik tarihinin tam
anlamıyla büyük olanlardan biri, büyük çağın son kahramanı, Gauss'un son
öğrencisiydi. O da kırk yıldan beri klasik olmuştur. Onun eserlerinden yalnız
biz değil, bizim öğretmenlerimiz ve öğretmenlerimizin öğretmenleri de çok şey
öğrenmişlerdir."
Dedekind, ölümü olan 1916 yılına kadar fikir tazeliğini ve vücut
sağlamlığını korumuştur. Hiç evlenmemiştir. Romancı olarak tanınan kız kardeşi
Julie'nin 1914 yılında ölümüne kadar onunla oturmuştur. Öteki kız kardeşi
Matilda 1860 yılında öldü. Erkek kardeşi tanınmış bir hukukçu olmuştu. Yaşamının
tüm çerçevesi hemen hemen bu kadarıyla biliniyor. Halbuki, onun irrasyonel
sayıları kuruşunu, Dedekind kesimleri olarak tüm öğrenciler bilirler. Ölümünden
önce de o kahramanlaşmıştı. Ölümünden on iki yıl önce, 4 Eylül 1899 günü
öldüğünü yazmışlardı. Kendi anı defterine, o günü çok sıhhatli, sağlıklı ve
yemekte Halle'li dostu Georg Cantor'la beraber geçirdiğini ve çok güzel ilmi bir
konuda konuşarak yemek yediklerini yazıyordu.
Dedekind'in çalışmaları genel olarak sayılar kuramı üzerine geçmiştir.
En önemlilerinden biri irrasyonel sayılarla olan Dedekind kesimidir. 1872
yılında "Süreklilik ve İrrasyonel Sayılar" adlı eseri basıldı. Kesim kavramı
kısaca şudur. Bu kesim, rasyonel sayıları iki kümeye ayırır. Buna göre, birinci
kümedeki tüm sayılar ikinci kümedeki sayılardan küçüktür. Eğer böyle bir kesim
rasyonel bir sayıya karşılık gelmiyorsa, bu kesim bir irrasyonel sayı tanımlar.
Bu kesime de karşı çıkıldığını hemen belirtelim. 12 Şubat 1916 yılında öldü.

Euclid (M.Ö. 325 - M.Ö. 265)
Rönesans
sonrası Avrupa'da, Kopernik'le başlayan, Kepler, Galileo ve Newton'la 17.
yüzyılda doruğuna ulaşan bilimsel devrim, kökleri Helenistik döneme uzanan bir
olaydır. O dönemin seçkin bilginlerinden Aristarkus, güneş-merkezli astronomi
düşüncesinde Kopernik'i öncelemişti; Arşimet yaklaşık iki bin yıl sonra gelen
Galileo'ya esin kaynağı olmuştu; Öklid çağlar boyu yalnız matematik dünyasının
değil, matematikle yakından ilgilenen hemen herkesin gözünde özenilen, yetkin
bir örnekti. Öklid, M.Ö. 300 sıralarında yazdığı 13 ciltlik yapıtıyla ünlüdür.
Bu yapıt, geometriyi (dolayısıyla matematiği) ispat bağlamında aksiyomatik bir
dizge olarak işleyen, ilk kapsamlı çalışmadır. 19. yüzyıl sonlarına gelinceye
kadar alanında tek ders kitabı olarak akademik çevrelerde okunan, okutulan
Elementler'in, kimi yetersizliklerine karşın, değerini bugün de sürdürdüğü
söylenebilir .
Egeli matematikçi Öklid'in kişisel yaşamı, aile çevresi, matematik
dışı uğraş veya meraklarına ilişkin hemen hiçbir şey bilinmemektedir. Bilinen
tek şey; Iskenderiye Kraliyet Enstitüsü'nde dönemin en saygın öğretmeni;
alanında yüzyıllar boyu eşsiz kalan bir ders kitabının yazarı olmasıdır.
Eğitimini Atina'da Platon'un ünlü akademisinde tamamladığı sanılmaktadır. O
akademi ki giriş kapısında, ''Geometriyi bilmeyen hiç kimse bu kapıdan içeri
alınmaz!'' levhası asılıydı.
Öklid'in bilimsel kişiliği, unutulmayan iki sözünde yansımaktadır:
Dönemin kralı I. Ptolemy , okumada güçlük çektiği Elementler'in yazarına,
"Geometriyi kestirmeden öğrenmenin yolu yok mu?'' diye sorduğunda, Öklid "Özür
dilerim, ama geometriye giden bir kral yolu yoktur'' der. Bir gün dersini
bitirdiğinde öğrencilerinden biri yaklaşır, ''Hocam, verdiğiniz ispatlar çok
güzel; ama pratikte bunlar neye yarar?'' diye sorduğunda, Öklid kapıda bekleyen
kölesini çağırır, "Bu delikanlıya 5-10 kuruş ver, vaktinin boşa gitmediğini
görsün!'' demekle yetinir .
Öklid haklı olarak "geometrinin babası" diye bilinir; ama geometri
onunla başlamış değildir. Tarihçi Herodotus (M.Ö. 500) geometrinin başlangıcını,
Nil vadisinde yıllık su taşmalarından sonra arazi sınırlarını belirlemekle
görevli kadastrocuların çalışmalarında bulmuştu. Geometri "yer" ve "ölçme"
anlamına gelen "geo" ve "metrein" sözcüklerinden oluşan bir terimdir. Mısır'ın
yanı sıra Babil, Hint ve Çin gibi eski uygarlıklarda da gelişen geometri o
dönemlerde büyük ölçüde, el yordamı, ölçme, analoji ve sezgiye dayanan bir yığın
işlem ve bulgudan ibaret çalışmalardı. Üstelik ortaya konan bilgiler çoğunlukla
kesin olmaktan uzak, tahmin çerçevesinde kalan sonuçlardı. Örneğin, Babilliler
dairenin çemberini çapının üç katı olarak biliyorlardı. Bu öylesine yerleşik bir
bilgiydi ki; pi' nin değerinin 3 değil, 22/7 olarak ileri sürenlere, bir tür
şarlatan gözüyle bakılıyordu. Mısırlılar bu konuda daha duyarlıydılar: M.Ö. I800
yıllarına ait Rhind papürüslerinde onların pi'yi yaklaşık 3.1604 olarak
belirledikleri görülmektedir; ama Mısırlıların bile her zaman doğru sonuçlar
ortaya koyduğu söylenemez. Nitekim, kesik kare piramidin oylumunu (hacmini)
hesaplamada doğru formülü bulan Mısırlılar, dikdörtgen için doğru olan bir alan
formülünün, tüm dörtgenler için geçerli olduğunu sanıyorlardı.
Aritmetik ve cebir alanında Babilliler , Mısırlılardan daha ilerde
idiler. Geometride de önemli buluşları vardı. Örneğin, "Pythagoras Teoremi"
dediğimiz, bir dik açılı üçgende dik kenarlarla hipotenüs arasındaki bağıntıya
ilişkin önerme "bir dik üçgenin dik kenar karelerinin toplamı, hipotenüsün
karesine eşittir" buluşlarından biriydi. Ne var ki, doğru da olsa bu bilgiler
ampirik nitelikteydi; mantıksal ispat aşamasına geçilmemişti henüz. Ege' li
Filazof Thales'in (M.Ö. 624-546), geometrik önermelerin dedüktif yöntemle ispatı
gereğini ısrarla vurguladığı, bu yolda ilk adımları attığı bilinmektedir . Mısır
gezisinde tanıştığı geometriyi, dağınıklıktan kurtarıp, tutarlı, sağlam bir
temele oturtmak istiyordu. İspatladığı önermeler arasında . ikizkenar üçgenlerde
taban açılarının eşitliği; kesişen iki doğrunun oluşturduğu karşıt açıların
birbirine eşitliği vb. ilişkiler vardı.
Klasik çağın "yedi Bilgesi" nden biri olan Thales'in açtığı bu yolda,
Pythagoras ve onu izleyenlerin elinde, matematik büyük ilerlemeler kaydetti,
sonuçta Elementler'de işlenildiği gibi, oldukça soyut mantıksal bir dizgeye
ulaştı. Pythagoras, matematikçiliğinin yanı sıra, sayı mistisizmini içeren
gizliliğe bağlı bir tarikatın önderiydi. Buna göre; sayısallık evrensel uyum ve
düzenin asal niteliğiydi; ruhun yücelip tanrısal kata erişmesi ancak müzik ve
matematikle olasıydı.
Buluş ve ispatlarıyla matematiğe önemli katkılar yapan Pythagorasçılar
, sonunda inançlarıyla ters düşen bir buluşla açmaza düştüler. Bu buluş, karenin
kenarı ile köşegenin ölçüştürülemeyeceğine ilişkindi. kök 2 gibi, bayağı kesir
şeklinde yazılamayan sayılar , onların gözünde gizli tutulması gereken bir
skandaldı. Rasyonel olmayan sayılarla temsile elveren büyüklükler nasıl
olabilirdi? (Pythagorasçıların tüm çabalarına karşın üstesinden gelemedikleri bu
sıkıntıyı, daha sonra tanınmış bilgin Eudoxus oluşturduğu, irrasyonel
büyüklükler için de geçerli olan, Orantılar Kuramı'yla giderir).
Öklid, Pythagoras geleneğine bağlı bir ortamda yetişmişti. Platon
gibi, onun için de önemli olan soyut düşünceler , düşünceler arasındaki
mantıksal bağıntılardı. Duyumlarımızla içine düştüğümüz yanlışlıklardan, ancak
matematiğin sağladığı evrensel ilkeler ve salt ussal yöntemlerle
kurtulabilirdik. Kaleme aldığı Elementler, kendisini önceleyen Thales,
Pythagoras, Eudoxus gibi, bilgin-matematikçilerin çalışmaları üstüne kurulmuştu.
Geometri bir önermeler koleksiyonu olmaktan çıkmış, sıkı mantıksal çıkarım ve
bağıntılara dayanan bir dizgeye dönüşmüştü. Artık önermelerin doğruluk değeri,
gözlem veya ölçme verileriyle değil, ussal ölçütlerle denetlenmekteydi. Bu
yaklaşımda pratik kaygılar ve uygulamalar arka plana itilmişti.
Kuşkusuz bu, Öklid geometrisinin pratik problem çözümüne elvermediği
demek değildi. Tam tersine, değişik mühendislik alanlarında pek çok problemin,
bu geometrinin yöntemiyle çözümlendiği; ama Elementler'in, eğreti olarak
değindiği bazı örnekler dışında, uygulamalara yer vermediği de bilinmektedir.
Öklid'in pratik kaygılardan uzak olan bu tutumunun matematik dünyasındaki
izleri, bugün de rastladığımız bir geleneğe dönüşmüştür.
Gerçekten, özellikle seçkin matematikçilerin gözünde, matematik şu ya
da bu işe yaradığı için değil, yalın gerçeğe yönelik, sanat gibi güzelliği ve
değeri kendi içinde Soyut bir düşün uğraşı olduğu için önemlidir.
Matematiğin tümüyle ussal bir etkinlik olduğu doğru değildir. Buluş
bağlamında tüm diğer bilimler gibi matematik de, sınama-yanılma, tahmin, sezgi,
içedoğuş türünden öğeler içermektedir. Yeni bir bağıntıyı sezinleme, değişik bir
kavram veya yöntemi ortaya koyma, temelde mantıksal olmaktan çok psikolojik bir
olaydır. Matematiğin ussallığı, doğrulama bağlamında belirgindir. Teoremlerin
ispatı, büyük ölçüde kuralları belli, ussal bir işlemdir; ama şu sorulabilir:
Öklid neden, geometrinin ölçme sonuçlarıyla doğrulanmış önermeleriyle
yetinmemiş, bunları ispatlayarak, mantıksal bir dizgede toplama yoluna
gitmiştir?
Öklid'i bu girişiminde güdümleyen motiflerin ne olduğunu söylemeye olanak
yoktur; ancak, Helenistik çağın düşün ortamı göz önüne alındığında, başlıca dört
noktanın öngörüldüğü söylenebilir:
1) İşlenen konuda çoğu kez belirsiz kalan anlam ve ilişkilere açıklık
getirmek;
2) İspatta başvurulan öncülleri (varsayım, aksiyom veya postulatları) ve
çıkarım kurallarını belirtik kılmak;
3) Ulaşılan sonuçların doğruluğuna mantıksal geçerlik kazandırmak (Başka bir
deyişle, teoremlerin öncüllere görecel zorunluluğunu, yani öncülleri doğru kabul
ettiğimizde teoremi yanlış sayamayacağımızı göstermek);
4) Geometriyi, ampirik genellemeler düzeyini aşan soyut-simgesel bir dizge
düzeyine çıkarmak (Bir örnekle açıklayalım: Mısırlılar ile Babilliler kenarları
3, 4, 5 birim uzunluğunda olan bir üçgenin, dik üçgen olduğunu deneysel olarak
biliyorlardı; ama bu ilişkinin 3, 4, 5 uzunluklarına özgü olmadığını, başka
uzunluklar için de geçerli olabileceğini gösteren veriler ortaya çıkıncaya dek
kestirmeleri güçtü; buna ihtiyaçları da yoktu. Öyle kuramsal bir açılma için
pratik kaygılar ötesinde, salt entellektüel motifli bir arayış içinde olmak
gerekir. Nitekim, Egeli bilginler somut örnekler üzerinde ölçmeye dayanan
belirlemeler yerine, bilinen ve bilinmeyen tüm örnekler için geçerli soyut
genellemeler arayışındaydılar. Onlar, kenar uzunluklan a, b, c diye belirlenen
üçgeni ele almakta, üçgenin ancak a2+b2=c2
eşitliği gerçekleştiğinde dik üçgen
olabileceği genellemesine gitmektedirler).
Öklid oluşturduğu dizgede birtakım tanımların yanı sıra, beşi
"aksiyom" dediği genel ilkeden, beşi de "postulat" dediği geometriye özgü
ilkeden oluşan, on öncüle yer vermiştir (Öncüller, teoremlerin tersine
ispatlanmaksızın doğru sayılan önermelerdir). Dizge tüm yetkin görünümüne
karşın, aslında çeşitli yönlerden birtakım yetersizlikler içermekteydi. Bir kez
verilen tanımların bir bölümü (özellikle, "nokta'', "doğru", vb. ilkel terimlere
ilişkin tanımlar) gereksizdi. Sonra daha önemlisi, belirlenen öncüller dışında
bazı varsayımların, belki de farkında olmaksızın kullanılmış olması, dizgenin
tutarlılığı açısından önemli bir kusurdu. Ne var ki, matematiksel yöntemin
oluşma içinde olduğu başlangıç döneminde, bir bakıma kaçınılmaz olan bu tür
yetersizlikler, giderilemeyecek şeyler değildi. Nitekim, l8. yüzyılda başlayan
eleştirel çalışmaların dizgeye daha açık ve tutarlı bir bütünlük sağladığı
söylenebilir. Üstelik dizgenin irdelenmesi, beklenmedik bir gelişmeye de yol
açmıştır: Öncüllerde bazı değişikliklerle yeni geometrilerin ortaya konması. "Öklid-dışı"
diye bilinen bu geometriler, sağduyumuza aykırı da düşseler, kendi içinde
tutarlı birer dizgedir. Öklid geometrisi, artık var olan tek geometri değildir.
Öyle de olsa, Öklid'in düşünce tarihinde tuttuğu yerin değiştiği söylenemez.
Çağımızın seçkin filozofu Bertrand Russell'ın şu sözlerinde Öklid'in
özlü bir değerlendirmesini bulmaktayız: '"Elementler'e bugüne değin yazılmış en
büyük kitap gözüyle bakılsa yeridir. Bu kitap gerçekten Grek zekasının en yetkin
anıtlarından biridir. Kitabın Greklere özgü kimi yetersizlikleri yok değildir,
kuşkusuz: dayandığı yöntem salt dedüktif niteliktedir; üstelik, öncüllerini
oluşturan varsayımları yoklama olanağı yoktur. Bunlar kuşku götürmez apaçık
doğrular olarak konmuştur. Oysa, 19.yüzyılda ortaya çıkan Öklid-dışı
geometriler, bunların hiç değilse bir bölümünün yanlış olabileceğini, bunun da
ancak gözleme başvurularak belirlenebileceğini göstermiştir."
Gene Genel Rölativite Kuramı'nda Öklid geometrisini değil, Riemann
geometrisini kullanan Einstein'ın, Elementler'e ilişkin yargısı son derece
çarpıcıdır: "Gençliğinde bu kitabın büyüsüne kapılmamış bir kimse, kuramsal
bilimde önemli bir atılım yapabileceği hayaline boşuna kapılınasın!"

Fourier (1768 - 1830)
Bir terzinin
oğlu olan Jean Babtiste Joseph Fourier, 21 Mart 1768 günü Fransa' da Auxerre
kentinde doğmuştur. Henüz dokuz yaşındayken hem annesini ve hem de babasını
yitirmiştir. Hayırsever Madam Moiton ve Auxerre kasabasının baş rahibine ne
kadar teşekkür edilse azdır. Çünkü, bu hayırsever kimseler öksüz ve kimsesiz
kalan Fourier'i şehirdeki askeri okula gönderdiler. Fourier kendisini bu okulda
çok iyi bir şekilde yetiştirdi. Bu okulda kısa bir sürede kendisini gösterdi. On
iki yaşındayken yazdığı dini yazıları, Paris kiliselerinde okunuyor ve
benimseniyordu. Bu sıralarda, güç beğenen, titiz, inatçı, hırçın, sert ve şeytan
bir çocuk kesildi. Matematikle ilk karşılaşınca büyülenmiş gibi oldu. Kendi
kendine neyin zararlı olduğunu anladı ve kısa bir sürede kendi kendini iyi etti.
Herkesin uyuduğu saatlerde topladığı mum parçalarını birleştirerek gece
paravanaların arkasına gizlenerek ders çalışıyordu. İyi kalpli benediktenler
genç dahiyi papaz olması için razı ettiler. Fourier, müritliğini yapmak için
Saint-Benoit manastırına gitti. Yemin etmeden önce 1789 Fransız Devrimi ona
yetişti. O, subay olmak istemişti. Fakat, terzi oğluna subaylık diploması
verilmediğinden, askeri papaz olmak istemişti. İhtilal onu bu durumdan da
kurtardı. Onun eski arkadaşları Fourier'in bir papaz olamayacağını anladıkları
için, geri Auxerre'e çağırdılar ve onu matematik öğretmeni yaptılar. Hastalanan
arkadaşları yerine onlardan daha iyi fizik ve klasik dersler veriyordu. 1789
yılında yirmi bir yaşında denklemlerin sayısal çözümüne ait bir çalışmayı
Akademiye sundu.
Fourier, başlangıçta devrim tarafını tuttu. Daha sonraki terör ve
şiddete karşı da cephe aldı. Cahilliğin yenilmesi için Napolyon'a okullar
açtırdı. Ecole Normale' de bu amaçla öğretmenler yetiştirildi. Bu okulun
matematik kürsüsüne öğretmen olarak atandı. Ders vermeleri bir ciddiyete soktu.
Kendisi de orada tüm hocalara örnek dersler veriyordu. Fourier, 1787 ile 1794
yılları arasını orta dereceli okullarda öğretmenlik yaparak geçirdi. Fransız
devrimi sırasında önemli görevler aldı. Bu etkin görevlerden dolayı fazla göze
battı ve 1794 yılında bazı zamanlar da Auxerre hapishanesinde yattı.
Hapishaneden çıktıktan sonra, EcoIe Normale'de ve Ecole Polytechnique'te
matematik öğretmenliği yaptı. Bu aralık, denklemler kuramı ve uygulamalı
matematikte bazı araştırmalarda bulundu. Fourier serilerini ve Fourier analizini
oluşturdu.
1798 yılında Napolyon Mısır'a giderken Fourier, onun yanında bu
yolculuğa katıldı. Mısır yolculuğunda Napolyon'a arkadaşlık etti. Bir yıl sonra,
Napolyon Fourier'i bu seferdeki ilim heyetinin başına atadı. Yukarı Mısır'da
araştırma yapma, kayıtları, yazıları inceleme ve tapınaklarda araştırma
yapmalarını istedi. 1801 yılında Mısır'dan Fransa'ya dönen Fourier'e Napolyon
tarafından çok ağır yöneticilik görevleri verildi. Bu dönüşten sonra 1803
yılında Baron oldu. Bu kadar ağır ve yoğun yönetici görevlere karşın, Fourier
yine araştırmalar için kendine zaman buldu. Bu ara yine ısının matematik kuramı
üzerine araştırmalarını yaptı. En önemli çalışması "Isının Analitik Kuramı" adlı
yapıtıdır. Bu eser, 1822 yılında yayınlandı. Fourier, ısının iletkenliği kuramı
hakkında olan araştırmasıyla, fizik matematiğin bugünkü gelişmesi çağını
açmıştır. Bu nedenle, bugünkü medeniyetimizin gelişmesinin büyük bir kısmını
Monge ve Fourier'e borçluyuz. Fourier'in yaptıkları pratik sahalarda oldukça çok
kullanılır. El kitaplarında verilen birçok kural onundur. Elektrik, ses ve radyo
teknikleri bugün herkesçe bilinir.
Fourier, Grenoble' de kaldığı sırada kaleme aldığı "Isının Analitik
Kuramı" adlı kitabını 1807 yılında Akademiye sundu. Bu eseri çok tartışıldı ve
beğenilmedi. Raportörlükte, Laplace, Lagrange ve Legendre vardı. 1812 yılındaki
ödül için başka bir çalışma sunması istendi. Fourier, bu ödülü aldı. Fakat daha
önce sunduğu çalışmasının dönmesine çok kırıldı. Onun tartışmasız olan eseri,
halen yaşayan Fourier analizidir. Devirlilik kavramı, Ayın, Güneşin ve Dünya'
nın hareketleri, gece, gündüz, mevsimler ve Güneşin lekeleri gibi olaylar hep bu
türdendir. Bundan sonra çok katlı devirlilik çıkacaktır. Fourier, 1807 yılında
kaleme aldığı eserini 1822 yılında bitirdi ve bu şaheser oldu.
1 Mart 1815 yılında Napolyon' un Elbe Ada'sından kaçarak Fransız
kıyılarına ayak basınca, gelişen olaylar Fourier'i esir düşürdü. Bourgain'de
bulunan Napolyon' un huzuruna çıkarıldı. Napolyon' un iğneleyici sözleriyle
karşılaştı. Fourier yeniden Napolyon tarafına geçti. Fakat, Napolyon'un yüzüne
karşı da "Kaybedeceksiniz" sözünü söylemekten kendini alamadı.
iktidarların sürekli el değiştirmesi ve karşılıklı ihtilaller
Fourier'i güç durumlara soktu. Bu çalkantılı dönemlerden sonra eşyalarını rehine
verecek kadar perişan oldu. Dostları onu açlıktan ölmesin diye Seine istatistik
Bürosuna müdür olarak atanmasını sağladılar. 1816 yılında Akademiye üye
seçilmesine hükümet karşı koydu. Ancak ertesi yıl üye seçilebildi. Bu onun için
çok acınacak bir hal oldu. Yine de rahat durmadı. Boş kaldığı zamanlarda
çalışmalarını sürdürdü.
Fourier'in son yılları gürültü ve patırtı içinde sönüp gitti.
Akademinin sürekli katibi olduktan sonra kendine dinleyici bulmakta güçlük
çekmiyordu. Napolyon devrinde yaptıklarıyla övünmesi boşa giden çırpınışlardı.
Artık O, dayanılmaz bir gevezeden başka birisi değildi. İlmi çalışmalara devam
edeceğine, dinleyicilerine yapacağı büyük işlerden söz ediyordu. Aslında kendine
düşen görevi fazlasıyla yerine getirmişti. Son yıllarda kendi kendine
övünüyordu. Onun buna hiç gereksinimi de yoktu.
Mısır'da kaldığı süre içinde garip bazı alışkanlıklar da edinmişti.
Çölün sıcağının sağlık için en iyi bir ortam olduğuna inanmıştı. Bu nedenle bir
mumya gibi örtünüyor, çöl sıcağı kadar sıcak odalarda oturuyordu. 16 Mayıs 1850
yılında altmış üç yaşında bir kalp hastalığından veya bazılarına göre de bir
damar çatlamasından öldü. Medeniyetin izlerinin Fourier'in eserlerinde taşındığı
bir gerçektir.

Galois (1811 - 1832)
Fransız
matematikçisi Galois, 1811-1832 yılları arasında yaşadı. Abel'in çağdaşı olan bu
matematikçinin doğum ve ölüm tarihlerine bakarsanız 21 yıllık bir ömür sürdüğünü
görür ve bu işte bir yanlışlık olduğunu düşünebilirsiniz. Hiçbir yanlışlık yok.
Galois'nın hayatı Brezilya dizilerine konu olmaya aday şanssızlıklarla sürüp
gitmiş ve 21 yılda tükenmiştir.
Yakınları kendisinden söz ederken, annesinin erkek huylu, cömert,
şerefli, açık bir şekilde alaycılığa kaçan ve bazen de çelişkilerde karar kılan
bir kadın gibi anlatılıyordu. Anne, 1872 yılında seksen dört yaşında öldü.
Aklını ve hafızasını ölünceye kadar korudu. O da, kocası gibi zulme, haksızlığa
karşı bir öfke, kızma ve hınç besliyordu. Babası gibi, annesinin bu duyguları
Galois da da görülür. Bu duygu ve düşüncelerden Galois da kurtulamamıştır. Onun
kısa yaşamında bu duyguların etkisi çok büyük olmuştur.
Abel yoksulluktan ölmüştü. Galois ise, başkalarının budalalığından
ölmüştür. İlim tarihi, en kaba budalalığın dehaya karşı zaferine, Galois'nın çok
kısa süren hayatı kadar kusursuz ve eksiksiz bir örnek vermemiştir. Burada bir
noktaya dikkat etmek gerekir. Galois bir melek değildi. Çok taşkındı ve derisine
sığmıyordu. Bu onun yaramazlığından değil de, zekasının kafasının içine
sığmamasındandı. O parlak yeteneği, aleyhine birleşmiş koyu bir budalalıkla
boğulup gitti. Galois'nın her davranışı, taşan zekası ve onun dahi kafasının
istediği yönde yönlendirilmediğinden ileri gelmiştir.
Galois'nın ne anne ve ne de baba tarafından matematiğe karşı en küçük
bir yetenek görülmemiştir. Galois'nın matematik dehası, birden bire delikanlılık
çağına doğru çıkmıştır. Galois, merhametli, acıyan, seven ve hatta ağır başlı
bir çocuk olmakla beraber, babası şerefine düzenlenen toplantılarda ortamın
neşesine katılmasını bilir ve konukları eğlendirmek amacıyla şiirler ve
karşılıklı konuşma yazıları yazardı. Fakat, beceriksiz, yeteneksiz ve anlayışsız
öğretmenlerinin rahatsız etme, canını sıkma ve tedirgin etmeleri, onların sersem
ve pek akılsız davranışları yüzünden Galois'nın bu atılımları da çok sürmedi.
Onu da hemen körelttiler.
Galois, 1823 yılında on iki yaşında Paris'teki Louis le Grand Lisesine
girdi. Lise, kapıları sürgülü ve pencereleri demirli bir hapishaneden farksızdı.
1823 Fransa'sı daha Fransız devrimini unutmamıştı. Yöneticilerin, insanların ve
bazı güçlerin tuzakları ve karşı tuzakları, ayaklanmalar ve ihtilal söylentileri
sık sık görülen olaylardı. Olaylar tam oturmamış ve huzursuzluklar devam
ediyordu. Toplumun bu huzursuzlukları Galois'nın lisesine de yansıyordu.
Cizvitlerin yönetimi yeniden ele almasını sağlamak amacıyla lisenin müdürünün
planlar hazırlamış olmasından kuşkulanan öğrenciler, kilisede bile okumayı,
kabul etmeyerek ayaklandılar. Müdür, öğrenci ailelerine bile haber vermeden
suçlu diye kuşkulandığı öğrencileri okuldan kovdu. Galois, bunların içinde
değildi. Bulunsa herhalde Galois'nın geleceği için daha hayırlı olurdu. Çünkü,
Galois, o güne kadar kanunsuz ve keyfi yönetimin, yalnız kelimesini biliyordu.
Artık O, harekete geçmiş, kendisini olayların içinde bulmuştu. Ölünceye kadar da
bu iz onda kalacaktır.
Galois, annesinin ona verdiği temel eğitim ve öğretiminin yardımıyla
öğrenimini çok iyi bir biçimde yürütüyordu. Böylece, öğrenimine çok iyi başladı.
Sınıftaki tüm birincilikleri topladı.
Ertesi yıl 1824 tarihinde Galois'nın hayatında başka bir davranış daha
görüldü. Edebiyata ve klasiklere önce uysallıkla çalıştığı halde, şimdi onlar
canını sıkmaya, buna karşın matematik dehası uyanmaya başladı. Öğretmenleri
sınıfta kalıp bir yıl daha okumasını istediler. Babası karşı koydu. Zavallı
Galois, bitmek tükenmek bilmeyen edebiyat, Yunanca ve Latince derslerine yeniden
başladı. Orta derecede ve dikkatsiz bir öğrenci olarak tanındı. Son söz yine
öğretmenlerinin oldu ve Galois sınıfta kaldı. Ne yazık ki, bu dahi çocuk,
zekasının kabul etmediği eski ve onun için anlamsız şeyleri tekrarlamak zorunda
kaldı. Yorulduğu ve zevkini kaybettiği için derslerine karşı hiç bir gayret,
çaba ve ilgi göstermiyordu. O zaman diğer derslere göre matematiğe çok önem
verilmezdi. Matematik dersi bazen yapılır, bazen de hiç yapılmazdı. Galios,
kendisinin bir matematikçi olduğunu nereden bilebilirdi?
Galois, düzenli matematik derslerine bu derin sıkıntı yılında başladı. Bu zaman,
Legendre'nin güzel geometrisinin moda olduğu bir sürece rastlar. İyi bir
öğrenciler bile Legendre'nin bu geometrisini tümüyle anlayabilmek için en az iki
yıl uğraşmaları gerektiğine inanıyorlardı. Galois, Legendre'nin geometrisini bir
korsan kitabı okur gibi, baştan sona kadar bir nefeste okuyarak bitirdi ve bu
kitaba hayran kaldı. Bu kitap, bir işçinin elinden çıkmış bir el kitabı değil
de, bir usta elinden çıkmış bir şaheserdi. Bir kere okunması, bir çocuğa en açık
biçimde geometriyi öğrenmesini sağlıyordu. Galois'nın cebire karşı tepkisi
bambaşka oldu. Cebirden nefret etti. Onun bu tepkisi, onun ruh yapısını bilen
için haklı bir gerekçeydi. Çünkü, Galois'yı gayrete ve çalışmaya getirecek
Legendre düzeyinde usta bir cebirci yoktu. Cebir, okul kitaplarından başka bir
şey değildi. Bu, Galois'ya cebir bilgisinin verilmeyişinden kaynaklanıyordu.
Büyük bir matematikçiyi eserleriyle tanımasını öğrendikten sonra, kendi kendine
bir yol aramak görevini üstüne aldı. Cebir öğrenmek için çağın büyük
matematikçisi Lagrange'a başvurdu. Sonra Abel'i okudu. Bu sırada on dört on beş
yaşındaki bir çocuğun olgun matematikçilere özgü yazılmış cebir analizinin
şaheserlerini, denklemlerin sayısal çözümlerine ait çalışmaları, analitik
fonksiyonlar kuramını ve fonksiyonların diferansiyel hesaplarını birer birer
okuyarak yutuyordu. Artık okul ödevleri onun için küçük şeylerdi. Genç dahiye
gündelik dersler adi bir iş gibi geliyordu. Gerçek matematik için bu dersler
faydasız ve hiçte gerek yoktu.
Kendisinde matematik yeteneğinin olduğunu fark edince, cebirsel
analizin büyüklerinin yaptıklarını ve kendi düşündüklerini karşılaştırdı ve
ileri atıldı. Annesi bile bunun farkında değildi. Fakat oğlunu biraz garip
buluyordu. Lisede öğretmenleri ve arkadaşları üzerinde korku ve öfkeyle karışık
garip bir duygu bırakıyordu. Öğretmenleri sabırlı ve iyi insanlardı. Fakat,
oldukça dar görüşlü kimselerdi. Yıl başında "Çok uslu ve tatlı, iyi özellikleri
bol" bir öğrenci diye sözü edildi. Fakat, Galois'da garip bir halin olduğunu da
ekliyorlardı. Bu olay doğrudur. Çünkü, Galois sıradan bir zekaya sahip bir
öğrenci değildi. İçine sığacak türde biri olması olanaksızdı. Galois için, Hiçte
fena çocuk olmadığı, fakat "orijinal ve acayibin biri, her zaman muhakemeci,
mantıkçı" olduğu sözleri de yine o eski kayıtlarda vardır. Arkadaşlarına
takılmaktan zevk aldığı da ekleniyordu. Yıl sonundaki kayıtlarda yine, "Garip
hallerle arkadaşlarını darılttığı ve karakteri içinde kapanmış bir şeyi olduğu"
yazılıyordu. Daha ileri, öğretmenleri onu, "Son derece hırslı ve orijinal bir
davranış takınmak" la suçluyorlardı. Buna karşın, bazı öğretmenleri Galois'nın
iyi bir öğrenci olduğunu ve özellikle matematikte çok başarılı olduğunu kabul
etmişlerdi. Yalnız bir kişi, Galois'nın matematikte olduğu kadar, diğer
derslerinde de dikkate değer bir öğrenci olduğunu söylüyordu. Bu iyi niyet
karşısında kalan Galois, edebiyat derslerinde de dikkatli olup şansını
deneyeceğini söylediyse de, içindeki matematik aşkı hürriyetine kavuşmak için
tutuşuyordu.
Galois, on altı yaşında, çok önemli buluşlara hazırlandığı bir sırada
matematik öğretmeni Vernier, sanki tavuğun yeni çıkardığı yavrusunu kapacak olan
kartaldan korur gibi Galois üzerinde titriyordu. Vernier, Galois'nın yöntemli
çalışmasını istiyor, fakat öğrencisi bu öğütleri dinlemiyordu.
Galois, Ecole Polytechnique'in sınavlarına girdi. Sivil ve asker
mühendislere dünyanın en iyi matematik ve ilim bilgisi vermek amacıyla ihtilal
yasalarına göre Monge tarafından kurulmuş olan bu büyük okul, Galois'yı
kendisine fazlasıyla çekiyordu. Bu okulda önce matematik hırsını tatmin edecek,
burada matematik alanında kendini gösterecekti. Daha sonra, hürriyet aşkının
doyacağını umuyordu. Çünkü, burada büyük kimseler, enerjik ve cesaretli
Polytechnique'liler bulunuyordu. Bu okuldan çok şey bekliyordu.
Galois, Polytechnique'in sınavına girdi ve kazanamadı. Bu
başarısızlığa sersemce bir haksızlığın neden olduğunu bilen sadece kendisi
değildi. Hatta, arkadaşları bile bu başarısızlıkla şaşkına döndüler. Zaten
Galois'nın matematik dehasını bilen ve onu takdir eden arkadaşlarıydı. Tüm suçu
sınav jürisine yüklediler. O sırada bu okula giren adaylarla ilgili bir dergi
çıkaran Terquem, okuyucularına, Galois'nın başarısızlığıyla ilgili tartışmanın
henüz kapanmadığını hatırlattı. Bu başarısızlığı ve başka bir yerde, sınav
jürisinin akıl erdirilemeyen kararlarını yorumlayan Terquem şunları yazıyordu;
"Yüksek zekalı bir aday daha düşük zekalı sınav jürileri tarafından
döndürülmüştür. Ben bir barbarım. Çünkü onlar beni anlamıyorlar ". Galois'ya
gelince, başarısızlığı onun için öldürücü bir darbe olmuştu. Kendi içine
kapandı. Bu sınavın acısını hiç bir zaman unutamadı.
1828 yılında Galois on yedi yaşındaydı. Bu, onun hayatında büyük bir
yıl oldu. İlk kez onun dehasını anlayan değerli bir matematik öğretmeniydi.
Adından söz edeceğimiz kişi, Louis Paul Emile Richard (1795-1849), Louis le
Grand öğretmeniydi. Richard, dürüst bir eğitimciydi. Kendi öz çıkarları için her
şeyi uygun gören bu adam, öğrencisinin geleceği söz konusu olunca hiçbir
özveriyi esirgemeyen değerli biriydi. Bu sırada bazı matematikçiler de vardı.
Öğretmenlik hevesi içinde, eserlerini yayınlaması için onu sıkıştıran
dostlarının öğütlerine karşın, kendini tümüyle unuttuğu da olurdu.
Richard, ayağına gelen kısmetin ne olduğunu ilk bakışta anladı. Karşısındaki
çocuk, Fransız'ların Abel'iydi. Galois'nın bazı zor problemlere karşı verdiği
orijinal çözümleri sınıfta açıklamaktan gurur duyuyor ve bu insan üstü
öğrencinin Polytechnique'e sınavsız kabul edilmesini gereken her yerde
söylüyordu. Richard, Galois' ya birincilik ödülünü verdi ve raporuna şunları
yazdı. "Bu öğrenci, arkadaşlarına göre açık bir üstünlük göstermektedir.
Matematiğin yalnız en zor taraflarına çalışmaktadır." Bu söz, gerçeğin tam
kendisiydi. Galois, on yedi yaşında, denklemler kuramında her zaman hatırlanacak
olan ve sonuçları bir yüzyıldan fazla bir zaman sonra bile tüketilemeyen
keşifler yapıyordu. Galois, 1 Mart 1829 günü, sürekli kesirlere ait ilk
çalışmasını yayınladı. Bu çalışma, onun ileride başaracağı büyük işler hakkında
bir fikir vermemekle beraber, hiç olmazsa, basit ve sıradan bir öğrenci
olmadığını ve yaratıcı bir matematikçi olduğunu göstermeye yeterdi.
O sırada, Cauchy Fransız matematikçilerinin başında geliyordu. Pek çok
yayını ve keşifleri olan Cauchy, yayın sayısı bakımından Euler ve Cayley'den
sonra geliyordu. Cauchy, eserlerini genellikle çabuk ve doğru yazardı. Bazen
unutkanlıkları da oluyordu. Fakat, bu kez yaptığı unutkanlığı Abel ve Galois'nın
felaketi oldu. Onların canına kıydı. Abel için Cauchy kısmen suçlu kabul
edilebilir. Fakat, Galois için affedilmez bir unutkanlığın tek sorumlusudur.
Galois, on yedi yaşına kadar yaptığı buluşların önemlilerini, ileride
Akademiye vermeyi düşündüğü bir çalışma için saklamıştı. Cauchy, bu çalışmayı
Akademiye sunacağını söz verdiği halde, sonra bu sözü unutmuş ve daha kötüsü bu
yazıyı kaybetmişti. Galois, Cauchy'nin bu söz verişini kendisinden bir daha
duymadı. Cauchy, aynı davranışı Abel'e de göstermişti. Cauchy'nin bu tür
davranışının kasıtlı olup olmadığını bilemiyoruz. Fakat, matematik tarihi için
sadece onu suçlayabiliriz. Çünkü, Cauchy'nin bu davranışı, genç Galois için bir
hayal kırıklığı oldu. Akademi üyelerine karşı beslediği hırçın nefreti
tutuşturan ve içinde yaşamaya zorunlu tutulduğu budala topluma karşı vahşi bir
kin şeklinde soysuzlaşmaya kadar vardıran bir dizi benzer felaketlerin ilki
oldu.
Bu kadar açıkça dehası görülen genci, öğretmenleri anlamıyor, onun
huzurla keşiflerini hazırlaması için bir ortam hazırlamadıkları gibi, huzurunu
bozuyorlar ve boşuna verilen ödevlerle oyalayarak çileden çıkarıyorlardı. Uzun
ve sıkıcı tektirler, ardı arkası kesilmeyen cezalarla da onu isyana ve karşı
gelmelere yöneltiyordu. O yine bunlara bir yerde katlanıyordu. Kendisini büyük
matematikçi olmaya yöneltiyor ve bu amaçla çalışıyordu.
Galois, on sekiz yaşında genç bir delikanlıyken, ikinci darbe kafasına
indi. Galois, ikinci kez Polytechnique'e başvurdu. Sonuç yine beklendiği gibi
çıktı. Galois sınavı kazanamadı. Şansını son bir Kez daha denemişti. Okulun
kapısı artık kendisine sürekli kapanıyordu. Galois'yı sınav yapan kimseler
gerçekten de ondan çok daha geride kimselerdi.
Galois'nın bu sınavı dillere destan oldu. Her yerde bu sınavın sonucu
konuşuluyor ve bu sınavdan söz ediliyordu. İşin duygusal yanı böyleydi. Fakat,
olanlar zavallı Galois'ya olmuştu. Galois'nın en büyük özelliği, hemen hemen tüm
hesapları ve hesaplamaları zihninden yapar ve sonucu söylerdi. Kalem, kağıt,
tebeşir ve karatahta onun canını sıkıyordu. Keskin bir zekası ve düşünme
yeteneği vardı. Fakat ne yazık ki, bu kez silgi ve tebeşiri özel bir amaçla
kullandı. Sözlü sınavda jüri üyelerinden biri, matematik bir güçlük üzerinde
onunla tartışmaya girişmek istedi. Jüri üyesi haksızdı. Fakat, direndi. Yetkili
yerde de oydu. Okula kabul edilmemek düşüncesinin verdiği bir öfke ve ümitsizlik
bunalımıyla ve sıkıntıyla silgiyi jüri üyesinin kafasına fırlattı ve ... rezalet
koptu. Yine olan zavallı Galois'ya oldu.
Galois'nın babasının acı ölümü ona son darbeyi indirdi. Bourg La
Reine'nin belediye başkanı olması dolayısıyla, halkı papazlara karşı koruyordu.
İhtiyar Galois, bu yüzden papazların çevirdiği dalaverelere hedef oldu. 1827
yılının gürültülü seçimlerinden sonra, bir papaz ihtiyar belediye başkanının
şahsına karşı haysiyet kırıcı bir savaş açtı. İhtiyar adamın şiire karşı olan
yeteneğini kötüye kullanarak, belediye başkanının imzasıyla Galois ailesinin
birisine hitaben kirli ve pis mısralar bulunduran bir şiir yazdı ve bunları halk
arasında dolaştırdı. Tam anlamıyla namuslu bir adam olan Galois'nın babası
kendine eziyet etmek merakına tutuldu. Bir gün, karısının evde bulunmadığı bir
sırada Paris'ten kaçtı. Oğlunun öğrenimini gördüğü lisenin iki adım ötesinde bir
apartmanda intihar etti. Cenaze töreninde bazı karışıklıklar çıktı. Ona kızan
bazı vatandaşlar cenazeye taş attılar. Bir papaz alnından yaralandı. Galois,
babasının tabutunun görülmemiş bir patırdı içinde mezara indirilişine tanık
oldu. O zamandan beri, her yerde nefret ettiği haksızlığın varlığından
şüphelenerek, hiç bir zaman hiçbir yerde iyiliği göremedi.
Galois, Polyteohnique'teki ikinci sınavındaki başarısızlığından sonra,
öğretmen olmak için Ecole Normale döndü. Yıl sonu sınavlarına kendi kendine
çalışarak hazırlandı. Sınav jürilerinin kayıtları dikkate değerdir. Matematik ve
fizik sınavlarından pekiyi notunu aldı. Son sözlü sınavında hakkında yazılmış
şöyle bir not vardır; "Bu öğrenci fikir ve söylemek istediklerini her zaman açık
olarak ifade edememektedir. Fakat zekidir. Dikkate değer araştırıcı bir zekası
vardır." Edebiyat dersinde en kötü yanıt veren öğrenci diye bir kayıt vardır.
Galois, 1830 yılı şubatında on dokuz yaşında kesin olarak üniversiteye
kabul edildi. Çalışmak için bir köşeye çekildi ve çalışmalarıyla kendisini
öğretmenlerine gösterdi. O yıl yeni konular üzerinde üç tane çalışma yaptı. Bu
çalışmaları, cebirsel denklemler kuramı üzerinde büyük bir ilerlemeydi. Bu
çalışmalarında, onun büyük kuramının bazı izleri görülür. Bu buluşlarını ve
başka sonuçlarını da birleştirerek, İlimler Akademisine sundu. Bu eser, ancak
çağın ileri gelen matematikçilerinin izleyip anlayabileceği düzeydeydi. En
yetkili kimselerin fikirlerine göre, bu çalışma ödülü kazanacak tek eserdi.
Galois'nın bu yazısı Akademinin katipliğine geldi. Katip yazıyı
incelemek üzere evine götürdü. Fakat, yazıyı okumadan öldü. Katibin kağıtları
düzenlenirken Galois'nın bu çalışmasına rastlanılamadı. Galois da bir daha bu
yazıdan söz edildiğini duymadı. Galois'yı avutacak başka bir söz daha yoktu.
Koca deha, kötü bir düzen, anlayışsız insanlar, Cauchy'nin önem vermemesi ve
tekrar eden kötü sonuçlar içinde yok olup gitmeyle karşı karşıyaydı. Bu olaylar,
Galois'nın çökmüş ve kokmuş düzene karşı nefretini arttırıyordu.
İlk ihtilal gösterileri Galois'yı sevinç içinde bıraktı. Arkadaşlarını
bu olaylara sokmak istediyse de, onlar çekimser kaldılar. Deneyimli müdür,
öğrencilerden dışarı çıkmayacaklarına şerefleri üzerine söz aldı. Galois söz
vermeyi kabul etmedi. Müdür, Galois'ya ertesi güne kadar beklemesini rica etti.
Müdürün davranışı incelik ve sağduyudan uzak olduğunu kısa bir konuşmasıyla
kanıtladı. Galois, öfkelenerek gece kaçmaya çalıştı. Duvar oldukça yüksekti.
1830 yılının son ayları oldukça karışık geçti. Galois, harekete geçmek için
arkadaşlarına mektup yazdı. Arkadaşları Galois'yı desteklemediler. Bunun üzerine
Galois da okuldan kovuldu.
Galois, parasız kaldığı için haftalık özel yüksek cebir dersleri
vermek için ilan verdiyse de öğrenci bulamadı. Bu nedenle bir süre matematiği
bıraktı. Halkın Dostları adı altında kurulan koruma kıtasının topçu kısmına
gönüllü olarak girdi. Son bir ümitle ve Poisson'un önerisi üzerine, bugün Galois
kuramı adı ile bilinen ve anılan ünlü çalışmasını İlimler Akademisine yolladı.
Poisson raportördü. Ona göre çalışması anlaşılacak gibi değildi. Bu çalışmayı
anlayabilmek için ne kadar zaman harcadığını da söylemiyordu. Gerçekten,
Galois'nın kuramının anlaşılabilmesi için çok ileri düzeyde cebir bilgisi
gerekmektedir. Bugün bu gerçek yine aynı düzeyini korumaktadır. O zaman, Galois'
nın yaptığı bu çalışmayı anlayan çıkmamıştı. Galois artık kendini ihtilalci
politikaya verdi.
9 Mayıs 1831 gecesi, iki yüz kadar cumhuriyetçi, Kralın, Galois' nın
gönüllü olarak girdiği topçu kıtasının dağıtılması için imzaladığı bildiriye
karşı koymak için bir ziyafette toplandılar. İhtilalci ve tahrik edici bir hava
esiyordu. Galois, bir elinde kadeh ve bir elinde çakı ile ayağa kalktı ve
kadehini Kral Louis Philippe'e diye kaldırdı. Bu hareketi yanlış anlamlara çeken
arkadaşları onu ıslığa tuttular. Çakıyı da görünce, çakıyı Kralın hayatına karşı
bir tehdit anlamına çektiler ve bağırarak alkışladılar. Galois, o anın
kahramanıydı. Alkışlar kesilmiyordu. Topçular yürüyüş yapmak için dışarı
çıktılar. Ertesi gün, Galois evinden alınarak tutuklandı. Sainte Pelagie'deki
hapishaneye kapatıldı.
Galois'nın yakın taraftarları usta ve kurnaz bir avukat buldular. Bu
avukat, sanığın aslında Louis Philippe'e, eğer "ihanet ederse" dediğini ispat
etmeye çalıştı. Çakıya gelince, onu da açıklamada güçlük yoktu. Çünkü, Galois o
sırada yediği pilicini kesmekle meşguldü. Yanında bulunanlar da, ıslıklara
boğulan cümlenin sonunu işittikleri üzerine yemin ettiler. Galois bunu kabul
etmediyse de, aile sahibi ve namuslu bir adam olan yargıç, sanığa, bu davranışı
ile durumu düzeltemeyeceğini söyledi ve onu susturdu. Savunma çok ince
hazırlanmıştı. Mahkeme heyeti de sanığın gençliğine acıdı ve on dakika aradan
sonra Galois'nın suç işlemediğine karar verdi.
Galois, hürriyetini uzun zaman yine koruyamadı. Bir ay geçmeden 14
Temmuz 1831 günü bir tedbir olarak tutuklandı. Çünkü bu sırada cumhuriyetçiler
bir gösteri yapmaya hazırlanıyordu. Hükümet bu hareketi büyüterek tebliğ halinde
yayınlıyordu. Galois'nın ihtilal yapmasına engel olmuşlardı. Polisin onu
yargılaması için bir gerekçe bulması güçtü. Tutuklandığında tepeden tırnağa
kadar silahlıydı ama, polise hiç bir direnme göstermemişti. İki aylık bir
bekleyişten sonra, bir gerekçe bulundu. Dağıtılmış topçu kıtasının resmi
üniformasını taşıdığı için yargılandı. Bir arkadaşı üç ay ve kendisi de altı ay
hapis cezası giydi. 29 Nisan 1832 gününe kadar hapishanede kaldı. Kız kardeşi,
ağabeyinin geçirdiği bunca güneşsiz günden sonra sanki elli yıl daha çöktüğünü
söylerdi.
O zamanlar hapishanelerde hafif bir disiplin vardı. Tutuklular ya
avluda dolaşırlar ya da kantinde içerlerdi. Asık yüzlü ve daima düşünen Galois,
içicilerin alayı ile karşı karşıya geldi. Bir tahrik sonucu bir şişe rakıyı bir
solukta içti. İyi bir dostu ona ayılıncaya kadar baktı. Ne yaptığının farkına
varınca da utandı. Galois bu hapishaneden de çıktı.
1832 yılında kolera salgını baş gösterdi. Galois'yı koleradan
korunması gerekçesiyle 16 Mayıs 1832 günü hastaneye kapattılar. Sanki, Louis
Philippe'in hayatı ile oynamış olan bu önemli siyasi kolera salgınına karşı
bırakılmayacak kadar kıymetliydi. Hastaneye kapatılmıştı ama, dışarıdan
gelenlerle görüşmek olanağı oldukça fazlaydı. Böylece, hayatında tek bir aşk
olayı da geçirmiş oldu. Her şeyde olduğu gibi, bunda da bir felaketle
karşılaştı. Aşağılık oynak bir kadın aklını çeldi. Sonunda Galois, aşktan,
kadından ve kendinden iğrendi. Ona bağlı dostu Auguste Chevalier'ye şunları
yazıyordu. "Dokunaklı cümlelerle dolu mektubun bana biraz rahatlık getirdi.
Fakat geçirdiğim bu kadar şiddetli heyecanların izini nasıl yok etmeli? ... Her
şeyde hayal kırıklığına uğradım. Hatta aşkta, şan ve şerefte bile ..." Mektup 25
Mayıs 1832 tarihliydi. Dört gün sonra Galois serbest bırakıldı. Dinlenmek ve
biraz düşünmek için bir yazlığa gitmeye karar verdi.
Galois'nın 29 Mayıs 1832 günü başından geçen bir olay hakkında tam
kesin bir bilgi sahibi değiliz. Bu olay hakkında iki mektubunda yazılanlar
gerçek diye kabul edilen şeyleri akla getirmektedir. Galois, serbest
bırakıldıktan sonra, siyasi düşmanlarıyla çekişmeye girişti. O zaman vatan
severler düello (silahlı kavga) etmeye hevesliydiler. Zavallı Galois, bir şeref
meselesi veya bir aşağılık kadın yüzünden düello etmek zorunda kaldı.
30 Mayıs 1832 günü şafak sökerken, Galois hasmıyla şeref meydanında
karşılaştı. Düello tabancayla yirmi beş adım uzaklıktan yapılacaktı. Galois
karnından vurularak düştü. Kör şans yine burada da onu buldu. Yörede doktor
yoktu. Onu düştüğü yerde bıraktılar. Sabah saat dokuz sıralarında oradan geçen
bir köylü tarafından Cochin hastanesine götürüldü. Galois öleceğini anladı.
Karnındaki karın zarı iltihaplandı. Bu peritonit meydana çıkmazdan önce henüz
aklı başındayken papazın son hizmetlerini kabul etmedi. Acaba babasının cenaze
törenini mi hatırlamıştı? Aileden tek haberdar edilen küçük kız kardeşi göz
yaşları içinde koşarak yetişti. Galois, tüm kuvvetini toplayarak onu teselli
etti.
Galois, 31 Mayıs 1832 günü yirmi bir yaşında, sabahın erken saatinde
öldü. Güneydeki mezarlığın fakirlerin gömüldüğü çukura gömüldü. Bugün, Evariste
Galois'dan hiç bir işaret ve hiç bir kırık taş bile kalmamıştır. Onun kalan ve
ölmez tek anıtı, hepsi altmış sayfa tutan kendi el yazması olan Galois
kuramıdır.
Galois 28 Mayıs 1832 tarihli, "Tüm cumhuriyetçilere" başlıklı
mektubunda şunları yazıyor:
"Ülkem uğruna ölmek olanağını bulamadığım için bana gücenmemelerini
dostlarımdan rica ediyorum. Alçak bir aşiftenin ve bunun aldattığı iki kişinin
kurbanı olarak gidiyorum. Hayatım sefil bir dedikodu içinde tükenecek... Gerçeği
soğuk kanlılıkla dinleyecek durumda bulunmayanlara bu uğursuz gerçeği
söylediğime pişmanım. Fakat, ne de olsa doğruyu söyledim. Mezara, yalanlarla
lekelenmemiş bir vicdan, vatansever kanın temiz vicdanını götürüyorum.
Allahaısmarladık! Halkın iyiliği için ne kadar yaşamayı isterdim... Beni
öldürenleri affediyorum. Çünkü, iyi niyetli insanlardı."
Galois, adı belirtilmeyen dostlara yazdığı başka bir mektupta şöyle
diyor:
"İki vatansever beni düelloya davet etti. Bunu reddetmek benim için
olanaksızdı. Ne sana, ne ona haber vermediğim için özür dilerim. Çünkü,
rakiplerim hiç bir vatansevere haber vermemem için benden şerefim üzerine söz
istemişlerdi. Göreviniz çok basittir. İstemeyerek çarpıştığımı, yani her uzlaşma
çaresine başvurduktan sonra çarpışmaya zorunlu olduğumu ispat ediniz. Yalan
söylemek, hatta bu kadar önemsiz bir şey için yalan söylemek hiç elimden gelir
mi, söylersiniz. Kaderim, vatanın adımı öğrenmesi için bana yaşamayı nasip
etmediğinden hatıramı koruyunuz. Dostunuz olarak ölüyorum."
E. Galois
Galois'nın yazdığı son sözler işte bunlardır. Öleceğini anlayan
Galois bu gece son arzularını, vasiyetnamesini, ateşler içinde kağıda yazmakla
geçirdi. Daha önce kafasında kurduğu büyük konuları aklında kaldığı kadarıyla
topluyor ve kağıda döküyordu. Arasıra yazıyı kesiyor ve kenara birşeyler
karalıyordu. "Vakit yok, vakit yok!" Yine çalışmasının devamını kötü bir yazıyla
karalamaya koyuluyordu. Bu son ümitsizlik saatleri sırasında, gün ağarmadan önce
yazdıkları, daha sonra gelecek matematikçileri, yüzlerce yıl heyecan içinde
nefes nefese bırakacaktır. Matematikçileri uzun yıllar üzmüş olan problemin
kesin çözümünü vermişti. Bir denklem hangi koşullarda çözülebilir? Sonunda bu da
yaptıklarının bir parçasıydı. Bu büyük eserde, Galois gruplar kuramını parlak
bir başarı ile kullanmıştır. Bugün, bu önemli ve oldukça soyut olan kuramın
büyük öncüsü ve kurucusu ölmez Galois'dır.
Çılgınca yazılmış bir mektuptan başka, Galois, ilmi durumunu yerine
getirecek olan şahısa, İlimler Akademisine sunulmak üzere kaleme aldığı bazı
yazıları emanet etti. On dört yıl sonra, 1846 yılında Joseph Liouville, bu
yazılardan bazılarını "Teorik ve Pratik Matematik Dergisi"nde yayınladı. Kendisi
de orijinal ve seçkin bir matematikçi olan Liouville bu yayının girişinde
şunları yazıyor.
"Evariste Galois'nın çalışmalarının temel amacı, denklemlerin köklerle
çözülebilmesi koşullarıdır. Galois burada, dereceleri birer asal sayı olan
denklemlere ayrıntılı bir biçimde uyguladığı genel bir kuramın temellerini
atıyor. Daha on altı yaşından beri ve yeteneklerinin M. Richard adında çok iyi
bir öğretmen tarafından desteklendiği Louis le Grand lisesinin sıralarında,
Galois bu güç problemle uğraşmıştı." Liouville daha sonra bu çalışmanın
Akademiye gönderildiğini ve raportörlerin çalışmanın açık olmadığını belirterek
kabul etmediklerini anlatır. "Aşırı derecede bir kısa yazma hevesi ve oldukça
kapalı yazması anlamayı oldukça zorlaştırmaktadır. Eseri inceledim ve kullandığı
yöntemin tümüyle doğru olduğuna inandım. Ufak tefek bazı eksikliklerini
tamamladım. Çalışmamın sonucunu görünce de büyük bir zevk duydum" diyordu.
Galois, son arzularını dostu Auguste Chevalier'e yazdı. "Analizde bazı
yeni sonuçlar buldum... Yaptıklarımın doğruluğundan şüphem yok. Jacobi veya
Gauss'tan, bu teoremlerin doğruluğu hakkında değil de, bu teoremlerin önemleri
üstündeki düşüncelerini söylemelerini açıkça rica edersin. Eğer umduğum gibi
çıkarsa, bazı kimselerin bu karışık örgüyü kendilerine kullanmaları için
sökmeleri kalır. Seni hasretle kucaklarım."
Zavallı Galois, hala kendisinin anlaşılması için nasıl da
çırpınıyordu. Jacobi cömert ve şerefli bir kimseydi. Ya Gauss ne diyecekti? Daha
önce Abel'e ne demişti? Cauchy veya Labatchewsky hakkında ne söylemeyi
unutmuştu? Bu kadar acı bir derse karşın, Galois hala boş ümitlere kapılıyordu.
Bu ümitleri ancak ölümünden tam on dört yıl geçtikten sonra Liouville tarafından
anlaşılacak ve eseri yayınlanacaktı.
Böylece, dahi bir matematikçi çocuğun acı yaşam öyküsünü ve
anlaşılmadan nasıl yok edildiğini gördük. Tüm öğretmenler, anneler ve babalar,
karşınızdaki öğrencilerin her zaman bir Galois olabileceğini unutmayınız.

Godfrey Hardy (1877 - 1947)
Bir İngiliz
matematikçisi olan Godfrey Hardy, 1877 yılında Cranleigh, Surrey'de doğdu.
Oxford Üniversitesinde geometri profesörü oldu. Sonra, yaşamının büyük bir
kısmını Cambridge Üniversitesinde matematik dersleri okutmakla geçirdi. Geniş ve
çeşitli olan eserleri genellikle toplamalı veya analitik sayılar kuramıyla
ilgilidir. Eserlerinde araştırmalara veya saf analiz ve fonksiyonlar kuramıyla
ilgili problemlere rastlanırsa da, bunlar yine az çok sayılar kuramı üstüne
yaptığı çalışmayla ilgilidir. Aynı zamanda öğrenim üstüne, bugün klasikleşmiş
bazı eserleri yayınlandı. Ayrıca, "Cambridge Tracts" yayınlarını yönetti. Hardy,
olağanüstü etkisi ve ünüyle, İngiliz matematik okulunun en seçkin
temsilcilerinden biri olarak kabul edilir. 1947 yılında Cambridge'de öldü.

Gödel (1906 - 1978)
Kurt Gödel,
Avusturya asıllı bir Amerikan mantıkçısı ve matematikçisidir. Bugün Brno diye
bilinen kentte 1906 yılında doğdu 1938 yılında Amerika'ya geldi. 1948 yılında
Amerikan vatandaşlığına geçti. 1953 yılında Princeton Üniversitesinde profesör
oldu. "Principia Mathematica" nın "Benzeri Sistemlerin Formel Hükme Bağlanamayan
Önermeleri Üstüne" yazılar yazdı. Burada, iki teoremin yazarıdır. Bu önermelere
göre, çelişmesiz bir aritmetik eksiksiz olamaz. Çünkü, çelişmezlik bu sistemde
kararsızlığa yol açan bir önermedir. Modern mantığın kurucusudur. 14 Ocak 1978
yılında Amerika'nın New Jersey eyaletinde Princeton'da ölmüştür.

Hilbert (1862 - 1943)
Bir Alman
matematikçisi olan David Hilbert, 1862 yılında Königsberg'de doğdu. 1895 ile
1929 yılları arasında Göttingen Üniversitesinde profesörlük yaptı. Yirminci
yüzyılın başlarında, Alman matematik okulunun önderi sayılır. 1897 yılında cisim
kavramını ve cebirsel sayılar cisminin kuramını kurdu. 1890 yıllarındaki ilk
çalışmaları sırasında, cebirsel geometri ve modern cebirde önemli bir rol
oynayan çokterimli idealleri kuramının temellerini atarak, invaryantlar
kuramının temel kanunlarını ortaya koymayı başardı. 1899 yılında, geometrinin
temelleri üstüne araştırmalarının bit sentezi olan "Geometrinin Temelleri" adlı
eserini yayınladı. Bu, matematiğin çeşitli bölümlerinde aksiyomlaştırma amacına
yönelen birçok verimli çalışmaya yol açtı. Somut görüntülere başvurmaktan
kaçınan Hilbert, noktalar, doğrular ve düzlemler diye adlandırdığı "Üç nesne
sistemini" matematiğe soktu. Ne oldukları kesin olarak gösterilmeyen bu
nesneler, beş grupta toplanmış yirmi bir aksiyomla açıklanan bazı ilişkiler
ortaya koyar. Ait olma, sıra, eşitlik veya denklik, paralellik ve süreklilik
aksiyomu bunlardandır. Bundan sonra, aksiyomlardan birinin veya öbürünün
doğrulanmadığı geometriler kurdu. Temel terimleri kendilerine aksiyomlarla
yüklenen özelliklerden başka özelikleri bulunmayan mantıksal varlıklar olarak
ele aldı. Klasik matematiği savunmak ve ondaki apaçıklığı göstermek için Brouwer
ile giriştiği tartışmalar, matematikte geniş biçimli incelemelere yol açtı. 1943
yılında Göttingen'de öldü.

Gauss (1777 - 1855)
Alman
astronomu, matematikçisi ve fizikçisidir. Daha çocukluğunda, erken gelişmiş
zekası, matematiğe karşı zekasıyla sivrildi ve Brounseweig dükünün ilgisini
çekti. Dük, okul masraflarını üzerine alarak O' nu Göttingen Üniversitesine
gönderdi. Henüz 16 yaşındayken Herschel'in 1781 de keşfettiği Uranüs gezegeninin
yörünge elemanlarını hesaplayarak, Yer'in bir noktasından yapılan ölçülerle, bu
gezegenin yörünge elemanlarını bulmaya yarayan ve günümüzde hala kullanılan bir
metot ortaya koydu. 1798 de Helmesdt'e yaptığı bir inceleme gezisinden sonra,
Braunschweig'a döndü ve birkaç yıl içinde kendisini büyük matematikçiler
sırasına koyacak bir seri çalışma raporu yayımladı.
Sayılar üzerine incelemeleri topladığı Disqvisitiones Arithmetice'de
(Aritmetik Araştırmalara) (1805), eşitlikleri, ikinci dereceden şekilleri,
serilerin yakınsaklığını v.b. ele aldı. Piazzi tarafından 1810 da, küçük gezen
Cerez'in keşfinden sonra Gauss, çeşitli gökmekaniği araştırmaları yaptı,
hayatının sonuna kadar bağlı kalacağı Göttingen rasathanesine müdür oldu (1807)
.Theoria Motus Corporum Coelestium İn Sectionibus Conicis Solem Ambientium
(Konik kesitIi ? gökcisimlerinin güneş çevresindeki hareket kuramı) (1808) adlı
ünlü eserini yazd1. Legendre ile hemen aynı zamanda düşündüğü ve daha önce 1797
de yararlandığı ?- en küçük kareler metodundan (1821) başka, yanılmalar teorisi
ve iki terimli denklemlerin çözümü için genel bir metot buldu; uygun-tasvir
üzerine araştırmalar, yüzeylerin eğriliği ve Disqvisitiones Generales Carca
Sperficien Curvas'ta (eğri yüzeyler üzerine genel araştırmalar) (1827) , ispat
ettiği ünlü teoremi de yazmak gerekir. Bu teoreme göre, bükülebilen fakat
uzatılamayan bir yüzeyin eğriliği, yani eğriliklerinin çarpımı değişmez.
Göttingen ile Altona arasındaki meridyen yayının ölçülmesi sırasında
(1821,1824), Gussu, geodezi çalışmalarında ışıklı işaretler verebilmek için,
kendi adını taşıyan Helyotropu tasarladı. Optik alanında, eksene yakın ışık
ışınları için düzenlenmiş merkezi optik sistemlerinin genel teorisini kurdu.
Elektrikle özelIikle magnetizma ile ilgilendi, bu alanda magnetometreyi icat
etti. Ve Resultate Aus Den Beabochtungen Des Manetischen Vereins (Yer
magnetizmasının genel kuramı) (1839), adlı eserinde, magnetizmanın, matematik
teorisini formülleştirdi. Suclides'ci olmayan hiperbolik geometrinin keşfinde,
bu konuda hiç bir şey yayımlamamış olmakla birlikte, Gauss, Balyai ve
Labocewsky'den önce çalışmalar yapmış ve başarı sağlamıştı.

Laplace (1749 - 1827)
"Doğanın tüm
olayları birkaç değişmeyen kanunun matematik sonuçlandır" diyen Marquis Pierre-Simon
de Laplace, 23 Mart 1749 günü bir köylü çocuğu olarak dünyaya geldi. Ailesi,
Fransa'nın Calvados ilinin Beaumont-en-Auge Kasabasında yaşıyordu. Laplace'ın
ilk çocukluk yılları hakkında çok az şeyler biliniyor. Onun çocukluğunu ve
gençliğini saran karanlık yılları, kendini Beğenen davranışlarından ileri
geliyordu. Kökeninin fakir bir köylüden gelişi onun yüzünü kızartır ve sürekli
onu gizlemek için elinden geleni yapardı. Kısaca, bir köylü çocuğu olarak
doğmadı ve kendini beğenen birisi olarak ölmedi cümlesi ile yaşam öyküsü
özetlenebilir. Her ne duyguysa, Laplace köylü olması ve ailesinin fakir
olmasından bir aşağılık duyardı. Tüm yaşamı boyunca bu duygu ve düşünceden
kendisini kurtaramadı. Bu da onun zayıf bir yanıydı.
Laplace, ilk yeteneğini köy okulunda gösterdi. Bu başarısı zengin
komşularının sıcak dikkatini çekti. Zengin komşularını görmesi belki yukarıda
sözünü ettiğimiz duyguları daha küçük çocukken şuur altına alıp baskı kurmuş
olabilir düşüncesi akla gelmektedir. İlk başarılarını, teolojik tartışmalarda
elde ettiği söylenir.
Laplace, kendisini çok erken matematiğe verdi. O zaman Beaumont'ta
askeri bir okul vardı. Laplace bu okula devam ediyordu. Söylendiğine göre,
Laplace sonraları bu okulda bir süre matematik dersleri okutmuştur. Yine bir
söylentiye göre, onun matematik yeteneğinden çok daha fazla hafıza yeteneğinin
olduğu kanaati vardır. Bundan dolayı, Laplace on sekiz yaşına gelince zengin
koruyucularının tavsiye mektuplarıyla Paris'in yolunu tuttu. Kendisinin yüksek
yeteneğini biliyor, fakat bunda hiç şişme ve bir abartma göstermiyordu. Genç
Laplace, kendine tam bir güven içinde Paris'e matematik dünyasını fethetmek için
geldi.
Paris'te doğru d'Alembert'in evine gitti. Tavsiye mektuplarını
gönderdi. Fakat kabul edilmedi. D'Alembert, büyük ve kuvvetli kimselerin
önerilerinden başka bir varlıkları olmayan kimselerle uğraşmıyordu. Laplace,
övmeye değer bir anlayışla her şeyi hissetti. Eve döndü ve d'Alembert'e
mekaniğin temel kuralları üzerine bir mektup yazdı. Böylece, oynadığı oyunda
başarılı olmuştu. D'Alembert'in onu görmek için gönderdiği çağrı yazısında şöyle
yazıyordu. "Bayım, görüyorsunuz ki öneri mektuplarına hiç değer vermiyorum.
Sizin bu tür övgü mektuplarına hiç gereksinmeniz yok. Siz kendi kendinizi daha
iyi tanıttınız. Bu bana yeter. Size yardım etmek bana bir borç olsun." Birkaç
gün sonra Laplace, d'Alembert'in sayesinde Paris'teki askeri okula matematik
öğretmeni olarak atandı. İşte bu sırada Laplace, Newton'un genel çekim kanununun
güneş sistemine uygulaması adlı büyük eserini verdi.
Astronom matematikçi olduğu için, kendisine Fransız Newton'u
denmiştir. Olasılıklar kuramının kurucusu gözüyle bakılabilir. "Bildiklerimiz
çok değil, bilmediklerimiz çoktur" sözüyle alçak gönüllülüğünü göstermiştir.
Matematiğe önem vermediğini, şöhret ve ün için değil de kendi arzularını yenmek
için matematikle uğraştığını söyler. Dahi kimselerin buluşlarını veya
yaşayışlarını incelemek ve kendisini onların yerine koyarak engelleri aşmak
düşüncesindedir.
Yaptığı çalışmaların tümünün kendisine ait olduğunu ileri sürer. Bu
söz doğru değildir. Örneğin, yazdığı "Gök Mekaniği" adlı şaheserinde, gelecek
kuşaklara bunu, ben yarattım gibi bir izlenimi vermeyi ustalıkla kullanmıştır.
Diğer matematikçilerden aldıklarına kaynak vermez, kendine yarayan ve dışarıdan
aldığı şeyleri kendine mal etmeyi çok kurnazca becerirdi. Gök Mekaniği için
gereken analiz bilgilerini Legendre'den almış ve adını bile vermemiştir. Yalnız
Newton'un adı geçer.
Laplace, Lagrange'da değinilen üç cisim problemini güneş sistemi için
düşündü. Newton'un çekim kanununu Güneş sistemine uyguladı. Gezegenlerin
hareketlerinin Güneş tarafından belirlendiğini, devirli küçük değişiklikler
hariç, gezegenlerin Güneşe olan uzaklıklarının değişmediğini ispatladı. O zaman
yirmi dört yaşında olan Laplace için tarih 1773 yıllarını gösteriyordu. Bu
başarısından dolayı Paris İlimler Akademisine üye seçildi. Yaşamının ve meslek
hayatının ilk şerefini ve ödülünü almış oluyordu. Bulduğu matematik sonuçlarının
büyük birçoğunu astronomide kullanmak için elde etti. Sayılar kuramı üzerinde
bir süre çalıştı ve onu kısa bir zaman sonra bıraktı. Olasılıklar kuramı
üzerinde çalışması yine onu astronomide kullanmasından kaynaklandı. Gök Mekaniği
adlı yapıtı, yirmi altı yıllık, bir zaman sürecinde parça parça olarak
yayınlanmıştır. Gezegenlerin hareketleri, şekilleri, gel-git olaylarını
inceleyen ilk iki cilt, 1799 yılında çıktı. 1802 ve 1805 yıllarında iki cilt ve
1823 ile 1825 yılları arasında da beşinci cildi yayınlandı. Yalnız, bu eserlerde
matematik kısımları pek açıklanmıyor ve yorumlardan da kaçınılıyordu. Hatta,
matematik hesaplar için, "Kolayca görülür" deyimi kullanılıyordu. Aslında, bu
kolayca görülür deyimi ters bir anlam da taşıyordu. Kendisi bile bu kolayca
görülür dediği kısımları günlerce uğraşarak çözüyordu. Okuyucuları ve
öğrencileri daha sonra bu deyim üzerinde haftalarca uğraşacaklarını
bildiklerinden, homurdanmayı adet edinmişlerdi.

Lebesgue (1875 - 1941)
Bir Fransız matematikçisi olan Henri Leon Lebesgue, Fransa'da Beauvais
kentinde 28 Haziran 1875 günü doğdu. Çok iyi bir öğrenim gördü ve 1897 yılında
Paris Üniversitesinden Ph.D. diplomasını aldı. Bu doktorası üzerinde bir
söylenti de vardır. Dirichlet fonksiyonunun Riemann anlamında intergalinin
olmadığı o çağlarda biliniyordu. Hatırlanırsa, rasyonel noktalarda bir ve
irrasyonel noktalarda sıfır değerini alan fonksiyon, matematikte Dirichlet
fonksiyonu adıyla bilinir. Lebesgue, bu Dirichlet fonksiyonunu
integralleyebilecek bir integral tanımı getirebilir miyim diye düşündü. Riemann
integralinin tersine, bölüntüyü x ekseni üzerinde değil de y ekseni üzerinde
aldı. Bunda başarılı oldu. Bu getirdiği integral yöntemine de Lebesgue integrali
adını verdi. Böylece, analize yeni ufuklar açtı.
1906 ile 1910 yılları arasında Potiers Fen Fakültesinde öğretim
yaşamını sürdürdü. 1910 ile 1919 yılları arasında öğretim görevliliği yaptı.
1921 ile 1931 yılları arasında Paris Fen Fakültesinde çalıştı.
Lebesgue, Fransa'da matematik alanında büyük bir çağın en seçkin
önderlerindendi. Analiz çalışmalarının hemen hemen tümü gerçel değişkenli
fonksiyonlar kuramıyla ilgilidir. Özellikle, integral kavramının Lebesgue
integrali denilen bir genişlemesini ona borçluyuz. Lebesgue'in integral tanımına
göre, bazı fonksiyonların Riemann anlamında integrali olmadığı halde, Lebesgue
integrali vardır. Buna en güzel örnekte, ünlü Dirichlet fonksiyonudur.
İntegralin bu genelleştirilmiş kavramı matematikte en çok uygulama alanı bulan
bir yenilik olmuştur. Çağımızda da halen bu kuram tüm canlılığıyla
yürütülmektedir. Bu kuram artık analizin temel dersidir. Analizci herkes önce bu
konuları öğrenir. İleri araştırmalar için gereklidir.
Şüphesiz, Lebesgue integralinin anlaşılması hemen kolay bir kuram da
değildir. Bunun için önce Lebesgue ölçümü kuramını geliştirmek gerekir. Bu
nedenle, Lebesgue önce Lebesgue ölçümünü geliştirdi. Burada, kümelerin
ölçülebilmeleri ve fonksiyonların ölçülebilmeleri kavramlarını getirdi. Bundan
sonra, kendi adıyla anılan ünlü Lebesgue integralini oluşturdu. Bu konuda
hazırladığı teze, jüri üyelerinin önce itiraz ettiği, sonra doktora
yöneticisinin ricasıyla, "Bu öğrenci çok zeki ve bana düşündürücü sorular
sorar", diyerek onları razı ettiği söylenir. Bu söylenti doğru da olsa yanlışta
olsa; Lebesgue tarafından bu çalışma yayınlandığında, bu buluş, tüm dünyada bir
bomba gibi patlamış ve tüm matematikçileri bu sahada çalışmaya ve yeni yeni
buluşları gerçekleştirmeye yöneltmiştir. Bu kuramın çok geniş bir biçimde
meyveleri alınmıştır. Oldukça uygulama alanları bulmuş ve sürekli
genelleştirmeleri yapılmıştır. Artık bu kuram analizin kaçınılmaz bir aleti
durumuna getirilmiştir. Bunun ötesinde, matematiğin diğer dallarına da yeni
ufuklar açarak, onların gelişmesini sağlamıştır.
Lebesgue, ünlü olduktan sonra, birçok üniversitede dersler vermiştir.
1921 yılında College de France'ta profesör olmuştur. Lebesgue'in çok parlak ve
yaratıcı bir matematik kafası vardır. Ülkesi içinde ve tüm dünyada oldukça
şereflendirilmiş, ödüllendirilmiş ve çok mesut bir evlilik yapmış biriydi.
Bugün, integral kuramının kurucusu olarak tüm dünya onu kabul eder. Bu kuramda
ve analizde çok sayıda buluşları vardır. Çalışmalarının tüm ürünlerini almış ve
kuramının tutulup ne kadar ileri götürüldüğünü gören mutlu matematikçilerden
biridir. 26 Temmuz 1941 günü altmış altı yaşındayken Paris'te öldü.
"Olasılıklar Hesabı" adlı kitabının üçüncü basımı 1820 yılında çıktı.
Astronom ve matematikçi olduğu kadar çok üstün bir yazma tekniğine de sahipti.
Bu yüzden, kolayca görülür deyimi dışında onun eserleri de eksiksizdi.
On sekizinci yüzyılda, iki Fransız Lagrange ve Laplace birçok yönüyle
zıttılar. Laplace, fizik, matematik grubuna; Lagrange ise kuramsal matematik
grubuna giriyordu. Lagrange, bütün bunların matematikten başka bir şey
olmadığını söylüyordu. Laplace ise, matematiği kullanılan bir alet gibi
görüyordu. Aslında Laplace her ikisini de yapıyordu. Örneğin, potansiyel kuramın
önemi matematik yönüyledir. Sınır değer problemleri yine aynı değerdedir. Bunun
gibi olan çalışma örnekleri arttırılabilir.
Laplace, 1785 yılında Akademinin sürekli üyesi seçildi. Sağlam ve
karakterli bir yapısı vardı. Askeri okula giriş sınavında Napolyon Bonapart'ı
(1768 -1821) imtihan etmişti. Daha sonra Napolyon onu siyasetin çamuruna ve
bataklıklı sularına sürükleyecekti. Gerek Laplace ve gerekse Lagrange ihtilalin
dışında kalmadılar. Newton son yıllarını siyasette geçirdiği gibi, Laplace da
onu yenmek amacıyla siyasete atıldı. Napolyon ona içişleri bakanlığını verdi.
Laplace, oldukça oynak fikirli davranışlarda bulunuyordu. Napolyon devrinin
bütün nişanları göğsünü süslüyordu. Kötü bir yöneticiydi. Zaten içişleri
bakanlığı görevini ancak altı hafta sürdürebilmiştir. Napolyon'la beraber onun
da siyasi hayatı sona ermiştir.
Laplace'ın en iyi tarafı, matematik çalışan gençleri tutar ve onlara
yardım ederdi. Laplace'ın bulunduğu bir toplantıda, Biot adlı bir genç
matematikçi Akademide bir çalışmasını okur. Toplantı bittikten sonra Biot'u bir
kenara çeken Laplace, cebinden çıkardığı ve sararmış kağıtları göstererek, aynı
keşfi kendisinin yıllar önce elindeki. kağıtların eskiliğinden de anlaşılacağı
üzere, bulduğunu ve yayınlamadığını gizlice söyler. Laplace, Biot'a bunu kimseye
söylemeyeceğini ve çalışmasını çekinmeden yayınlamasını içtenlikle istemiştir.
Bu onun, binlerce olumlu davranışlarından biridir. Laplace, matematik
araştırmaları yapan gençleri manevi evladı gibi görür ve onlara kendi öz
çocukları gibi yakınlık gösterirdi.
Laplace'la Lagrange, gerek zamanlarında gerekse onlardan sonra
gelenler tarafından olsun çok karşılaştırılmışlardır. Bazıları Lagrange'ı tutmuş
ve onu göklere yükseltmiştir. Bazıları da Laplace'ı tutup övmüştür. Aslında
böyle bir karşılaştırmaya ve ayırt etmeye hiç gerek yoktur. İkisi de matematikte
ölümsüz buluşlar yapmışlardır.
Laplace, son günlerini Paris yöresinde Arcueil'de geçirmiş, kısa bir
rahatsızlıktan sonra 5 Mart 1827 yılında yetmiş sekiz yaşında ölmüştür. Sayısız
eser bırakmıştır.

Legendre (1752 - 1833)
Bir Fransız matematikçisi olan Adrien Marie Legendre, 1752 yılında Paris'te doğdu. 1775 ile 1780 yılları arasında, Paris Askeri okulunda matematik dersleri verdi. 1787 yılında, Paris Gözleme