JEOMAGNETİZMA VE
PALEOMAĞNETİZMA: DÜNYADA VE TÜRKİYE'DE
Y. Doç. Dr. Ferhat Özçep
İstanbul Üniversitesi
Jeofizik Mühendisliği
Bölümü
I- JEOMAGNETİZMA
I-I ) Jeomagnetizma'nın Tarihsel Gelişimi
M.Ö. altıncı
yüzyılda eski Yunanlıların mıknatıslanmayı bildikleri kesindir. Felsefenin
babası Thales, (M.Ö. 640-546) mıknatıs taşının çekme özelliğini anlatır ve bu
özelliği taşta varolan ruha bağlar .Ancak bu dönemde mıknatısın çekme
özelliğinin bilincinde olan Yunanlılarca bu mıknatısın iki kutbunun bulunduğu
ve coğrafi kuzeye yönelme özelliği bilinmemekteydi.
Yerküre
çevresinde bir magnetik alanın varlığı, bu alanın oluşum nedeni ve bsaşlangıcı
uzun yıllar araştırıcıların uğraş alanı olmuştur. Yermagnetik alanının varlığı
pusula adı verilen bir aygıt ile kolayca ortaya konulabilir. Düşey bir iğnenin
ucuna oturmuş ve yatay düzlemde iğne çevresinde kolayca dönebilen
mıknatıslanmış ibreden oluşa pusula, aynı zamanda tüm mıknatıs cisimlerinin
Kuzey (N) ve Güney (S) kutuplarının yerlerini bulmak için kullanılmaktadır.
İlk pusula,
İngiltere'de Alexander Neckman adlı bir din adamının doğa bilimleri üzerine
1167 yılında yaptığı iki yayından anlaşılacağı üzerine, denizcilerce 11.
yüzyılda kullanılmaya başlanmış, Arap ve İran gemicilerine yollarını bulmakta
yardımcı olmuştur. O dönemde pusula ince bir iplikle yatay kalacak bir
biçimde asılmış veya kamış gibi suda yüzebilen cisimlere bağlı küçük
mıknatıs taşından oluşmuştu.
Avrupalı gemiciler
pusulayı 12. yüzyıldan itibaren kullanmaya başlamışlardı. 14. yüzyılda ise
pusula artık tüm gemilerde bulunuyordu.
Yerküre'nin dev bir
mıknatıs oluşunun ve onun da bir mıknatıs gibi kuzey güney olarak iki kutbunun
bulunduğunu insanlar daha sonraki yıllarda öğrendiler. Örneğin C.Colombus,
1492'de Atlantik Okyanusu'nda Doğu Hindistan'a varmak için batıya doğru
açıldığı ve Amerika'nın keşfi ile sonuçlanan ünlü deniz yolculuğu döneminde
mıknatısın sürekli olarak kuzey coğrafi kutbu göstereceği inancında idi.
Atlantik'te yolculuğu ilerledikçe ibrenin coğrafi kuzeyden git gide ayrılışının
izlenmesi denizlere kaybolma korkusu ile emilerde bulunanların kaptanlarına
karşı ayaklandıkları ve bu ayaklanmanın Colombus tarafından güçlükle fakat
büyük bir ustalıkla önlendiği ilginçtir (Anlatıldığına göre Colombus,
"gemilerde fazlasıyla soğan ve sarımsak yedikleri pusulanın ise fena
kokulardan hoşlanmadığını anlatarak onun düzensiz çalıştığını söylerler).
Eğim açısı (I) ile
ilgili ilk yazılı kayıt, 1544 yılındadır. Bu tarihte yazılmış bir mektupta
Nürnberg'li bir alet ustası olan Hatman'ın yaptığı bir aygıt anlatılmaktadır.
Aygıt ağırlık merkezinden geçen yatay bir eksene bağlı demir bir çubuktan
oluşmaktadır. Çubuk mıknatıslanmadan önce her yönde denge halinde kalabilmekte
iken boyunca mıknatıslandığı zaman dengesi bozulmakta ve yatayla belirli bir
açı oluşturarak denge halini almakta idi. Bu açıklamanın yapıldığı mektup ancak
1831 yılında Koninsberg arşivlerinde ele geçebilmiş olduğundan uzun yıllar olay
saklı kalmıştır. Bu arada İngiliz araştırıcı olan Norman, Hartman'dan bağımsız
olarak 1576 yılında eğim açısını bir kez daha bulmuş ve ölçme yolunu
göstermiştir.
13. yüzyıl,
düşünme ve sorunlara yanıt arama çağı olarak başlamıştır. Dönemin öncüleri
arasında Roger Bacon görülmektedir. Düşünür yıllarca deneysel bilimlerin
gelişmesi yönünde büyük çaba harcamıştır Önemli yapıtı olan Opus Tetium'u 1267
yılında yayınlamıştır .Bocon aynı zamanda yine üstün bir araştırmacı ve düşünür
olan Fransız din adamı Pierre Maricourt'u tanıtmaktadır. Maricourt, 1269'da bir
dostuna yazdığı mektuplarda uzun uzun araştırmalarından sözetmektedir.
Özellikle döneminde cisimlerin mıknatıslanmaları üzerine yaptığı araştırmalar
matbaa olmadığından elyazısı kopyaları elden ele dolaşmıştır. Maricourt'un
yaptığı deneylerden bir tanesi ilgi çekicidir: araştırıcı mıknatıs taşını
yontarak küre şeklini vermiş ve bu küre yüzeyinin değişik yerlerine küçük
mıknatıs taşlarının yapıştığını görmüştür. Küçük mıknatısların aldığı yönler
küre üzerine işaretlendiği zaman Maricourt bu işaretlerden oluşan çizgilerin
kürenin belirli iki yerinde toplandıklarını izlemiştir. Bu yerler yaklaşık
olarak kürenin bir çapının yüzeyi deldikleri yerlere rastlamakta idi. Bu
noktalara araştırıcı kutup adını vermiştir. Maricourt aynı mıknatıslanmış
yüzeyi bir tahta parçasına monte etmiş ve su üzerine bırakmıştır. Bu zaman da
kürenin bir kutbunun yerkürenin kuzey kutbuna yönelmiş olduğunu görmüştür.
Benzer diğer bir küre de suda diğerine yaklaştırıldığında iki kürenin aynı
tarafa yönelen kutuplarının bir diğerini ötelediği karşıt kutupların ise
birbirini çektikleri açık olarak saptanmıştır.
I-II ) Jeomagnetizmanın Doğuşu
Magnetik D ve I açılarının doğru olarak ölçümleri jeomagnetizma bilim dalının doğuşunda öngelişmelerdir ve dalın doğuşunu bir hekim olan Jilliam Gilbert (1540-1603) sağlamıştır. Gilbert, Maricourt'un deneylerini ele almış, sağlanan sonuçları önemle incelemiş, kendi yaratıcı gücünü de katarak dört ciltlik Latince yazılmış olan "De Magnet" adlı eserini meydana getirmiştir. De Magnet bilim tarihinin önemli yapıtları arasındadır ve bu yapıtı övenler arasında büyük Galile de bulunmaktadır. Yapıtta magnetizmanın bugün bilinen önemli bir çok konuları kuramsal ve deneysel yönleri ile sunulmuştur. Gilbert bu önemli yapıtında Yerküre'nin dev bir mıknatıs olduğunu kutupların yerlerini magnetik meridyeni, meridyen boyunca kürenin magnetik alanının dağılımını açıklamış ve aynı zamanda cisimlerin mıknatıslanma yolları ve özellikleri günümüzde benzer yapıtlarda görülen ölçülerde anlatmıştır. Şekil 1'de Gilbert'in "De Magnet" isimli eserinden alınan çizim verilmiştir. Londra'daki yermagnetik alanının sistemli gözlenmesi de Gilbert dönemine rastlamaktadır.
I-III) Yermagnetik Alanının Yerküre Üzerinde Ölçümleri
İlk
dönemlerde yermagnetik alanı bilimsel çalışmalardan çok, yarar sağlama amacına
yönelik olarak ölçülmekteydi. Örneğin denizciler denizlerde yollarını
izleyebilmek ya da limanlara sığınabilmek için sapma açısını bilme gereğini
duyarlarken, topoğraf ve maden arayıcıları da magnetik alanın değişik değerleri
ile ilgilenmekteydiler.
Bugün bilinenlere
göre insan yararına dönük olarak ilk önemli sapma açısı ölçümlerini Portekizli
denizci Castro yapmıştır. Araştırma, 1538-1541 yılları arasında Kızıldeniz ve
Hint Okyanusu'nun batı kısmında yapılmıştır.
Okyanuslara ait ilk magnetik harita
İngiliz astronomu Halley tarafından yapılmıştır. Şekil 2'de bu harita
verilmiştir. Aynı zamanda matematik ve yerfizikçi olan araştırıcı, önce
yermagnetik alanı ile kuramsal ilgilenmiş, araştırma sonuçlarını 1683 ve 1692
yıllarında yayınlamıştır. Bu çalışmalarında Halley, D sapma açısının
dağılımını, seküler değişimini incelemiş ise de vardığı sonuçları yetersiz
görerek ölçülere yönelmiştir. 1698-1700 yılları arasında kuzeyden güneye
Atlantik Okyanusu'nu dolaşmış ve 1701 yılında bu deniz için D haritasını
düzenlemiştir. Sonraki yıllarda diğer denizlerde de gözlemini sürdürmüş ve D
magnetik bileşen haritasını Hind ve Çin denizlerine kadar genişletmiştir.
Halley'in haritaları uzun yıllar insanlara yarar sağlamıştır.
I eğim açısı ölçümleri D'ye
oranla daha az yapılmıştır. İlk dünya magnetik eğim haritası, 1678 yılında
yayınlanmıştır. I eğim açısının coğrafi enlemle değiştiğini ilk olarak Humbolt
göstermiştir.
Magnetik alan şiddeti,
standart birimler cinsinden ancak 1832 yılından sonra Gaus'un çalışmaları ile
sağlanabilmiştir. Bağıl değer olarak alan şiddeti daha önceleri Humbolt
tarafından 1799-1803 yılları arasında Güney Amerika yolculuğunda yapılmıştır.
Okyanuslardaki magnetik alan
değerleri hakkındaki bilgilerimiz içinde bulunduğumuz yüzyılın başında ilerleme
göstermiştir. Bunu Amerikan Carnegie Enstitüsü'nün çalışmalarına borçluyuz. Bu
kuruluşun yönetimi altında, özel olarak ve tamamen anti magnetik maddeden
yapılmış olan iki araştırma gemisi değişik dönemlerde okyanuslara açılarak bir
çok ölçüleri gerçekleştirmiştir. Bu gemilerden Galile, 1905-1909 yılları
arasında okyanuslarda yaklaşık olarak 64.000 millik ve ikincisi Carnegie ise
80°N ve 60° enlemleri arasında ve 1909-1929 yılları süresince 298.000 millik
yolculuk sonunda Türk limanları da dahil olmak üzere dünyanın birçok yerinde
ölçüler yapmıştır.
Rusların Zarya adlı anti
magnetik gemisi 1957-1958 uluslararası jeofizik yılı nedeniyle 15 ay süresince
Atlantik ve Hint Okyanusları'nda 47.000 mil tutarı bir yol izlemiş ve bu iki
denizde magnetik alan vektörü sürekli kaydedilmiştir. Aynı dönemde Amerika
Hidrografya Enstitüsü'nün havadan yapmış olduğu sürekli kayıtlarla büyük
denizlerin magnetik ölçüsü yapılmamış olanlarının boşlukları doldurulmuştur.
Yermagnetik
alanının kaynağının yerinin tartışılması için ilk küresel harmonik analiz, 1839
yılında Gaus tarafından yapılmıştır. Gaus analiz sonucu yermagnetik alan
kaynağının tamamen yerin içinde olduğunu matematik yoldan bulmuştur ki Gilbert
yıllar önce ispatsız olarak aynı sonucu iddia etmiştir. Gaus'dan sonra yapılan
benzer analizler yermagnetik alanını magnetik momentinin son yüzyıl içerisinde
%5 oranında yavaş bir azalma gösterdiği ortaya konmuştur. Ayrıca küresel
harmonik analiz yolu ile alanın dış kaynaklı bir bileşeninin de olduğu
anlaşılmıştır. Bugün magnetik alanın arzın dışındaki dağılımını da saptamak ve
yukarı atmosferin iletken ortamı olan iyonosfer ile onun ötesinde varolan
elektrik akımlarının nasıl değiştiklerini araştırmak olanaklıdır. Vangard
serisinden başlayarak uzaya fırlatılan uydularla yapılan kayıtlar yermagnetik
alanının değerini birçok yer yarıçapı uzaklıklara kadar saptama olanağı
vermiştir.
I-IV) Geçici Magnetik Alan Değişimleri ve Magnetik Alan Bozuklukları
Bu konu altında seküler değişmeye kıyasla yönü ve büyüklükleri çabuk
değişen geçici değişmelerin incelenme dönemleri
sırlanacaktır.
Geçici değişimleri ilk olarak 1722 yılında Graham tarafından ortaya konmuştur.
Bu araştırmacı Londra'da pusula ignesinin sapmalarını incelemiş ve sapma
açısının bazı günler yavaş ve düzgün bazı günler ise bozuk değiştiğini
gözlemiştir.
İlk magnetik
gözlemevi Göttingen'de Gaus tarafından kurulmuş ve yermagnetik alanının üç
bileşeni (D, H ve Z) ilk olarak burada ölçülmüştür. 1836-1841 yılları arasında
dünyada Gaus sistemine göre çalışan 50 kadar gözlemevinin bulunduğu
saptanmıştır.
I-V) Yer Üzerinde Uzun Süreli Birlikte Yapılan Gözlemler, Kutup Yılları ve Jeofizik Yılı
Yermagnetik
alanı ile uğraşan bilim adamları nihayet ayrı ayrı yerlerde ve değişik
zamanlarda yapılan ölçümlerin yeterli olmadığı inancıyla büyük bir alanda ve
aynı dönemde beraber ölçümler yapılmasına karar vermişlerdir.
İlk birleşme
1.8.1882 ile 1.9.1883 yılları arasında onüç ay süre ile kuzey ve güney
yarımkürelerinin yukarı enlemlerinde (özellikle kutuplar ve yakınlarında)
magnetik ve meteorolojik gözlem ve ölçümler yapmışlar, kutup ışıklarını
izlemişlerdir. Bu denemeye katılan devletlerin sayısı 11 dir. Bu deneme o kadar
başarılı olmuştur ki çalışmaları 50 yıl ara ile yinelemek kararı alınmıştır.
Birinci
kutup yılına benzer ölçüde 1.8.1932-31.8.1933 yılları arasında yine 13 ay süre
ile aynı bölgelerde çalışmalar yapılmıştır. Bu kez çalışmaya katılan
devletlerin sayısı 22'ye yükselmiştir.
3.
uluslararası ortak çalışma döneminin 2.'sinden 50 yıl sonra 1982-1983 yılları
arasında yapılması karara bağlanmış iken özellikle İkinci Dünya Savaşı
süresince jeofiziğin hemen her alanında meydana gelen çok hızlı gelişmeler ve
teknik olanaklar nedeni ile 1982 yılına kadar beklenmesi gereksiz ve uzun
görülmüştür.1950 yılından başlayarak yapılan her uluslararası toplantıda konu
gündeme açılmış ve sonunda üçüncü dönemin 50 yerine 25 yıla indirilmesi ve
çalışmaların 1957-58 yılları arası sürdürülmesi onaylanmıştır.
Çalışmalar
1.6.1957 ile 31.12.1958 tarihleri arası bu kez 19 ay süre ile düzenlenmiştir.
Araştırmaların yer ve çeşidinde farklılıklar göstermesi nedeni ile bu defa
incelemelerin yerleri yalnızca kutup bölgeleri değil tüm yerküresini kapsamış
ve buralarda ayırım gösterilmeden iyonosfer ve uzay olaylarını da içine alan
tüm jeofizik konularını araştırmak üzere ele alınmıştır. Bu dönemde ortak
çalışmaya katılan devletler sayısı 67'ye yükselmiştir. Sayılan nedenlerden
ötürü son dönem Uluslararası Jeofizik Yılı olarak isimlendirilmiştir.
II-)PALEOMAGNETİZMA: TANIMLAMALAR ve TARİHSEL GELİŞİM
Manyetik mineral içeren kayaçlar oluşumları sırasında mıknatıslanma kazanırlar, bu, kayacın yaşına bakılmaksızın onların şu anki manyetik özelliklerinin incelenmesi ile ayrılabilen (izolate) bu oluşum anındaki orijinal bileşenin incelemesine olanak tanır. Bu oluşum sırasında kazanılan (orijinal) kalıntı mıknatıslanmasının ölçülmesi, eski jeomanyetik alanın karakterinin (doğasının) belirlenmesinde kullanılabilir ve bu jeolojik zaman boyunca yerküre'nin fiziksel bir özelliğinin ayrıntılı olarak belirlenmesine olanak tanıyan yegane jeofizik gözlemdir. Jeomanyetik alan Yer'in çekirdeğinden kaynaklandığı için, bu çalışmalar hem alanın kendisinin hem de yer içinin kökeni ve evrimi için kritik öneme sahiptir. Bu tür jeomanyetik çalışmalar ayrıca kayaçların tarihlenmesine ve onların geçmiş mekansal ilişkilerinin belirlenmesine olanak tanıyan geniş bir jeolojik ve jeofizik uygulama alanına sahiptir.
II-I) TARİHSEL GELİŞİM
Paleomanyetizmanın tarihçesi mıknatıs taşı olarak bilinen kayacın (ledosetone =
manyetikçe zengin kayaç) yöne bağlı özelliklerinin keşfi ile yakından
ilişkilendirilir. Mıknatıs taşını (lodestone) oluşturan parçaların çekme ve
itme özellikleri bu özelliklerin büyük olarak düşünüldüğü tarih öncesi
zamanlarda iyice bilinmesine rağmen, genellikle bu yönlü özelliklerin ilk
olarak Çin'lilerce M.Ö. birkaç yüzyıl evvel keşfedildiğine inanılır. Çin'deki
kesin olan kayıtlar M.S. birinci yüzyıla aittir. Manyetik sapma (denklinasyon)
coğrafi güney ve manyetik pusula iğnesinin güneye doğru yönü arasındaki
karşılaştırmaların varolduğu M.S. 720'de kesin olarak bilinmekteydi.
Avrupa'da, mıknatıs
taşının yönlü özelliklerine ilişkin bilinen ilk kaynak; bu yıllarda iyi bilinen
pusulanın daha ileri bir modelinin varolduğu 1190'da Alexander Neckham
tarafından yapılan tanımlamadır. Yer'in yüzeyi üzerinde spesifik noktalar
olarak kuzeye ve güneye yönlenmesiyle bir mıknatısın dipol (çift kutuplu)
karakteri Avrupa'da Petrus Peregirus tarafından 1269'da keşfedilmiştir ve o
ayrıca pusula iğnesinin yönü ile o zaman evrenin ekseni olduğuna inandığı
yerküre'nin kutuplarının dönmesiyle ilişkilendirdi. Manyetik sapmanın diğer
kıtalardan bağımsız olarak Avrupa'da keşfi büyük olasılıkla aynı zamanlarda ya
da az sonra yapılmıştı ancak böyle değişimler genel olarak 15.yüzyılın sonuna
kadar mıknatıstaşının üniform olmamasına bağlanıyordu.
Yatay olarak asılı
duran bir magnetik iğnenin ya da mıknatıs taşının eğimi (inklinasyon) kesin
olarak Çinli'lerce biliniyordu fakat bağımsız olarak Avrupa'da Pregirus
tarafından keşfedildiği görülür ve daha sonra iki ayrı olay ile 1544'de George
Hartman ve 1576'da Robert Norman tarafından yeniden keşfedilmiştir. Bir
bölgeden diğerine sapma açısındaki değişim, Afrika çevresinde Kızıl Deniz'e
seyahat ederken, 1538 ve 1541 yılları arasında 43 sapma açısı gözleminin Jogo
de Costro tarafından yapıldığı 16. yüzyılın ortalarına kadar görünmez. 1546'da
Flemenk Kartograf Gerhard Mercator, dünyanın değişken diğer bölgelerinde,
coğrafi ve pusula koordinatları arasındaki benzer uyumsuzlukları (discrepancy)
farketti.
İlk gerçek
bilim adamı olara düşünülen William Gilbert,bu gözlemleri Peregrinus ve
diğerlerinin çalışmaları ile birlikte 1600'de yayınlanan kendi eseri "De
magnet"de kullandı.O yerküre'nin manyetik alanını üniform olarak
mıknatıslanmış bir küre olarak tanımladı. Daha sonra 1635'de Henry Gellibrand,
Londra'daki 1580, 1622 ve 1634 yıllarında ölçülen sapma açıları arasında önemli
farklılıklar buldu ve sapma açısının sadece bölgesel olarak değişmediği aynı
zamanda zaman ile de değiştiği sonucuna ulaştı. Yer'in manyetik alanının
yönündeki bu zaman değişimi onun seküler (uzun süreli) değişimi olarak bilinir.
Jeomanyetik alanın büyü ölçekteki haritaları Edmund Halley tarafından derlendi
ve 1700 yılı için Kuzey ve Güney Atlantik'deki eşsanma eğrilerini (izogonlar)
gösterdi ve ilk eşeğim eğrileri (izoklinler) Johann Carl Wilcke tarafından
1768'e doğru yayınlandı aynı zamanda düşünüldü ki bir geminin boylamı bu
haritalardan belirlenebilir ancak kronometrelerdeki gelişme bu uygulamadaki
ilgiyi azalttı. 1899'da, 1550'den 1700'e elli (50) yıl aralıklarla sapma açısı
değerinin haritalarını yapmak üzere Van Bemmelen için oldukça yeterli veri
vardı. Ayrıca, yer'in manyetik alanının esas olarak iki kutuplu yapısını ve
içsel kökenini matematik olarak kurmak için, onun yeni olarak geliştirdiği
küresel harmonik analizlerden yararlanmak amacıyla 1839'da Gauss'a yeterli veri
vardı.
Kayaçların mıknatıslanmalarının
incelenmesi hiç kuşkusuz mıknatıs taşı'nın ilk keşfine kadar gitmek
zorundadır.Ve bir navigasyon aleti olarak pusulanın kullanılışı, pusula
iğnesinin saptırdığı yeterli derecede manyetik özelliğe sahip bir çok kayacın
keşfedilmesine eşlik etmiş olmalıdır. Bu güçlü manyetik kayaçların çoğu
yıldırımla (lightning) mıknatıslanmaktadır ve 1797'de Alexander von Humbolt,
Palatinate'deki bir dağın doruğunda yapılan pusula okumalarındaki değişim için
bu açıklamayı verdi. 19. yüzyılın ortalarıyla mıknatıs ve pusula yapımındaki
ilerlemelerle, yıldırım ile yönlenmiş magmatik kayaçların daha zayıf kalıntı
mıknatıslanmalarının saptanması mümkün olmuştur. Ve 1849'da, Delesse
göstermiştir ki bazı lavlar üniform olarak yer'in manyetik alanına paralel
mıknatıslanmışlardır.
1853'de Melloni, Vezüv
ve Phlegraean lavları üzerindeki belirli İtalyan lavların kalıntı bir
mıknatıslanmaya sahip olduğunu buldu ve 1859'da Forsterman ile çalışmalar
gösterdi ki bu mıknatıslanma lavların 100 C'ye ısınmasıyla kaybolmaktadır.
Fakat soğuyunca yeniden kazanılmaktadır. Bu araştırma 1894'de ve
Folgerhaiter'in lavlar üzerindeki kalıntı mıknatıslanma yönlerini bulduğu
1895'de geliştiridi. Ve fırınlanmış çömleklerin, ısınan ve soğuyan
materyallerin zamanındaki yer'in manyetik alanının yönüyle kesin olarak
birleştiğini ve bu orijinal yönün en az 2000 yıldan beri korunabildiğini
bulmuştur. Benzer manyetik kararlılık, 1901'de Brunhes ve David tarafından
mağmatik kayaçlar için önerildi. 1904'de bulundu ki lav blokları onların
alındığı taş ocağındaki lavlar için belirteç eğimine M.Ö. birinci yüzyılda
sahip olarak tapınağın inşaasında kullanılmış olmalıydı, böylece lavın kalıntı
mıknatıslanma yönleri
tapınağın kaldırılması, taşınması ve inşaası sırasında değişmeden korunmuştu.
Günümüzdeki yer
manyetik alanı yönüne zıt polariteye sahip akyaçlar 1860'da Bravn tarafından
Hindistan'da rapor edilmişti fakat yıldırımların anomali etkisi ile kesinlikle
ilişkisi olmayarak terslenmiş bir mıknatıslanmanın ilk gözlemi 1906'da Brunhes
tarafından Fransa'da yapılmıştır. Daha sonra ters olarak mıknatıslanmış
kayaçlar, Spitsbergen, Greenland ve Avusturalya'da 1910 ve 1926 yılları arası
olayın dünya çapındaki karakterini onaylayacak biçimde Mercanton tarafından
bulundu. Bunun daha sonraki bir onayı erken Kuvaterner (yaklaşık 1 milyon yıl
önce), peryodunda terslenmiş bir polaritenin tanınması, Japonya, Kore ve
Mançurya'dan elde ettiği kayaç örnekleri ile 1929'da Matayuma tarafından
yapılan çalışmalardan geldi.
Modern
paleomağnetik çalışmaların öncüsü, 1924 ve 1925'de yayınladığı Etna'nın
tarihsel lavları üzerine yaptığı çalışması ile Raymond Chevallien'dir. Bu
çalışma, yıldırım tarafından etkilenen zonların ayırımını ve 12. yüzyıldan beri
yer manyetik alanının yönündeki değişimleri belirlenmesini kapsayacak biçimde,
bireysel akmalar içindeki mıknatıslanmaların üniformluğunu içeriyordu.
Kayaçların kalıntı mıknatıslanmasına dayanan Chevarlier'in jeomanyetik
belirlemeleri, tarihsel kayıtlar ile dünyanın birçok parçasında yapılmış olan
paleomanyetik belirlemeler ve gözlemler arasındaki benzer uyum ile
karşılaştırılmasıyla kanıtlandı.
1930'lar ile böylece
paleomanyetizma hakkındaki temel keşiflerin çoğu yapılmıştır. İlerki çalışmalar,
normal bir çubuk mıknatıstan daha zayıf mıknatıslanmaya ve milyonlarca yaşa
sahip çeşitli kayaçların mıknatıslanmalarının hassas olarak belirlenmesini
olanaklı kılacak biçimde, daha sofistike ölçüm ve analiz tekniklerinin
gelişimine yol açtı. Böyle katkılar sadece fiziksel süreçlerin artan bilgisi
(L.Neel tarafından yapılan çalışma gibi) ile Fisher tarafından yapılan
istatistik tekniklerin gelişimi ile olabilir.
Bu araştırmalar, paleomanyetik
tekniklerin çeşitli jeolojik ve jeofizik problemlere olası uygulamalarıyla
genişçe desteklenmiştir. Birçok insan çok daha yeni çalışmalara gelişmelere
katkı koymuştur. Bununla birlikte temelde, ana sonuçlar yalnızca bir düzine ya
da biraz daha fazla araştırmacı tarafından elde edilmiştir ki bu sonuçlar bilim
adamlarının kuşkuculuğu ile birlikte günümüze kadar gelişimini sürdürmüştür.
TÜRKİYE’DE İLK JEOMAGNETİK ÇALIŞMALAR
I-) ÜLKEMİZDE PUSULA NE ZAMANDAN BERİ BİLİNMEKTEDİR?
Ülkemizde
pusulanın ilk olarak ne zaman girdiği hakkında herhangi bir kayda rastlamış
değiliz. Yalnız, XVI. asır başlarında gemici pusulasının (compas) bizde
bilinmekte olduğu muhakkaktır. Bunu, XVI. asrın meşhur Türk deniz
coğrafyacılarından PİRİ REİS'in, deniz coğrafyasına dair ilk Türk eseri olan
KİTAB-I BAHRİYYE'sine yazdığı manzum mukaddimeden öğreniyoruz .PİRİ REİS bu
mukaddimede gemici pusulasının kısaca tarifini yapmıştır. Bütün Ortaçağ
müelliflerinin dediği gibi– mıknatıs taşının Kutup Yıldızı tesiri altında
bulunduğunu ve "Pusulada, hartide (haritada) beyanın böyle olduğunu
anlatmıştır. Fakat, ne bu bahisde ve ne de haritaya ait bahislerde pusula
ibresinin Coğrafi Kuzey'den inhiraf edebileceği hakkında veya pusulayı nerede
görüp öğrendiğine dair hiçbir bilgi vermemiştir . Böylece PİRİ REİS'in magnetik
deklinasyoN hakkında herhangi bir fikre sahip bulunmadığını anlıyoruz.
KİTAB-I BAHRİYYE'nin ilk
telif tarihini biliyoruz ki 927/1521'dir. 1525'te Kanuni Sultan Süleyman'a
takdim olunan nüsha, genişletilmiş ikinci şeklidir. O halde 1500 yılında vukua
gelen bir deniz muharebesinde gemi reisliği ettiği malum bulunan PİRİ REİS'in
XVI. asrın ilk yıllarında gemici pusulasını öğrenmiş ve kullanmış bulunması ve
dolayısıyla o tarihlerde, gemici pusulasının memleketimizde bilinmekte olması
icap eder... Her ne kadar ileride görüleceği üzere AVFİ'nin meşhur eseri
CAVAMİ-AL-HİKAYAT VE LAVAMİ-AL RİVAYAT'ın Türkçeye ilk çevrilişi Sultan Murat
II devrinde olduğu gözönüne alınarak mıknatıs taşının özelliklerinden, bizde
XV. asır ortalarına doğru bahis edilmiş olduğu söylenebilir ise de bunun
pusulayı bilmek demek olamayacağını kayda hacet yoktur.
Daha evvelki tarihlerde bilinmesi ihtimaline gelince; bunu pek varit
göremiyoruz. Çünkü, –Avrupa'da ilk olarak 1187'de bahsi geçen gemici
pusulası, her ne kadar 1260'dan itibaren imal edilmeye başlanmış ise de
Osmanlıların, İstanbul fethini müteakip açık denizlerde sefere başladıkları XV.
asır sonlarından evvel pusulayı Avrupalılardan öğrenmiş olmaları düşünülemez.
Araplardan öğrenmiş bulunmaları da muhtemel değildir. Zira Arapların daha
önceki tarihlerde pusulayı bildikleri ve bunu deniz seferlerinde kullandıkları
hakkında gerek Batı ve gerek İslam kaynaklarında tatmin edici bir kayıt
bulunmadığı ileride görülecektir.
II-) MAGNETİK SAPMA AÇISINDAN İLK BAHSEDİLMESİ (962/1554)
Bizde magnetik sapma
açısından ilk bahseden müellif, kanaatimizce, SEYDİ ALİ REİS'tir (962/1554).
Kanuni zamanında Basra açıkları ve Hind denizlerinde felaketli bir seyahatten
sonra karaya çıkmaya mecbur olan bu âlim amiral, Hindistan'da Ahmedâbad'da
yazdığını kaydettiği MUHİT adlı eserinde pusula ahvaline PİRİ REİS'e nazaran
daha geniş bir yer ayırmıştır. Şimdiye kadar hiç basılmamış olan eserin Revan
Köşkü kütüphanesinde görülen el yazması nüshasında, gemiciler için pusulanın
bozulması bir "afettir" denilerek gemide iki tane pusula
bulundurulması gerektiği; bunların birbirine "şahit" olacağı ve bir
ibreden diğerine sürtmek suretiyle mıknatısiyet verilebileceği anlatılmaktadır.
Bununla beraber, mıknatısı kırmızı bir çuha içinde saklamak; soğan, sarımsak
kokusundan uzak tutmak; bozulursa taze keçi kanı veya sirke ile, ıslatmak gibi
şimdi pek garip bulacağınız tavsiyeler de yazılıdır.
Görülüyor ki o
tarihlerde üklemizde Almanya'dan bol miktarda kıblenüma (boussole flottante)
girmiştir ve gemici pusulası umumileşmiştir. Fakat pusula ibresinin Kuzey'den
sapması, yani magnetik deklinasyon bilinmekle beraber bunun zaman içinde ve bir
mahalden öbür mahalle değişebileceği hakkında henüz hiçbir fikir yoktur; ancak
sapma açısının Portekiz ve Fransa'da yedi derece Doğu'ya doğru olmasından ve
Almanya'dan gelen pusulaların böyle bir işareti havi bulunmasından
önkestirim yolu ile memleketimizde de öyle olacağı tahmin edilmektedir.
Bu tahmin sonraları kat'i bir kanaat haline girmiş olacakki, tarihimizin en
büyük ansiklopedisti olan KATİP ÇELEBİ bile 1058/1648 yılında yzamaya başladığı
CİHANNÜMA'sında zaman ve mekan farkı gözetmeksizin, pusula ibresinin yedi
derece Doğu'ya yöneldiğini tekrarlamaktadır. Sadece SEYDİ ALİ REİS'in
verdiği malumat, menşei gösterilmeden, hatta kısaltılarak zikrolunur. Bu da
XVII. asır ortalarında dahi jeomagnetik bilgimizin Avrupalılara nispetle pek
iptidai olduğunu ve memleketimizde o tarihlere kadar hiçbir sapm açaısı
belirlemesi yapılmamış bulunduğunu gösterir.
Deniz Kuvvetleri
Komutanlığı Hidrografi Neşriyatı Seri No.81-6, (Mürsiyeli İbrahim Haritası
1461) adlı yayında Dr.Ing. Doğan Uçar tarafından Uluslararası Türk - İslam
Bilim ve Teknoloji Tarihi Kongresi'ne sunulduğu bildirilen tebliğinde Dr.Uar,
portulanlar ve bu arada Mürsiyeli İbrahim haritasındaki kartografik gösterme
tekniği hakkında gerekli izahatı verirken şöyle demektedir:
“Haritanın nokta konum presizyonlarını araştırmak için denemeyle coğrafik
ağ oluşturulması düşünülmüştür. Enlem-Boylam dairelerini temsil eden çizgilerle
bölümlendirilen coğrafik pafta ağının başında haritadaki kıble-yıldız
doğrultusunun coğrafik kuzey ile belli bir açı yaptığı saptanmış ve bu açının
değeri daha sonraki incelemelerle 11° olarak belirlenmiştir. Bu değer, büyük
bir olasılıkla, haritanın yapıldığı yıllarda Trablusgarp'taki deklinasyona
eşittir”. Bu tahminde deklinasyonun ciheti
hakkında herhangi bir kayıt yoktur. İleride görüleceği üzere bunun Doğu olması
gerekmektedir. Mikdarına gelince, 1500 yıllarında 5°'den fazla olmaması en
kuvvetli ihtimaldir.
III-) İLK OLARAK MAGNETİK SAPMA AÇISI BELİRLENMESİ ( 1140/1727 )
İlk Türk
matbaasının 1726 yılında İBRAHİM MÜTEFERRİKA tarafından kendi evinde kurulduğu
ve bu matbaada ilk olarak ,basılan kitaplar listesinde, müsbet ilme ait altı
eserden birinin CİHANNÜMA olduğu bilinmektedir.
CİHANNÜMA'nın matbu nüshasını İBRAHİM MÜTEFERRİKA "Tezyil-al-tâbı"
ser-levlası ile uzunca bir not eklemiştir.
Mütferrika'nın
TEZYİL'i bittikten sonra bir pusula resmi yapılıp ayrıca şeklin üstüne şu ibare
yazılmıştır:
"İşbu binyüz kırk tarihinde mahmiye-i İstanbul'da pusula ibresi imtihan
olunup nokta-i şimalden garb cânibine onbir buçuk dereceye karib inhirafı
muhakkak olmağla bundan gaflet olunmamak için bu mahalde zabt olundu".
Biz, Hicrî 1140 veya
Miladi 1727 yılında İstanbul'da yapılan ve ileride Batı dokümanlarıyla
karşılaştırarak doğruluğunu göstereceğimiz bu deklinasyon tayininin İstanbul'da
ve Osmanlı İmparatorluğu hudutları içinde Türkler tarafından yapılmış ilk
jeomagnetik ölçme olduğu kanaatindeyiz.
Diğer taraftan, SEYDİ ALİ REİS'in ve
KATİP ÇELEBİ'Nin hep Avrupa'dan gelen pusulalardan bahsetmelerine mukabil,
İBRAHİM MÜTEFERRİKA'nın İstanbul'da imal edilmiş bir pusula ile ölçmenin
yapıldığını söyemesi o tarihlerde memleketimizde pusula imal edilmekte olduğunu
da göstermektedir.
Burada, şunu zikretmeden
geçemeyeceğiz: İBRAHİM MÜTEFERRİKA, TEZYİL'inde deklinasyonun sebeplerine,
zamana ve mevkiye göre değişeceğine dair – Avrupalı bir müelliften
aldığını ileride göreceğimiz– bir hayli malumat verir ve tek misal
olarak, CİHANNÜMA’nın metnine atfen KATİP ÇELEBİ zamanında İstanbul'da
ibrenin Kuzey noktasından Doğu'ya mail bulunduğunu söylerki bu da, bahis konusu
tayinden evvel memleketimizde hiçbir jeomagnetik ölme yapılmamış olduğu
hakkındaki kanaatimizi sağlamlaştırır. ebek'te elde edilen miktarı zikreylerken
MÜTEFERRİKA'nın "hilaf-ı mesmu" tabirini kullanmasından da, o tarihe
kadar hep KATİP ÇELEBİ ve dolayısıyla SEYDİ ALİ REİS'in tahmin yolu ile
naklettikleri deklinasyon miktarının kabul edilmekte olduğu anlaşılır.
JEOMAGNETİZMA HAKKINDA GENEL TARİHÇE
Memleketimizde
bu ilk tayinin Batı kaynakları ile mukayesesini daha iyi yapabilmek için
jeomagnetizme ait başlıca eserlerden özetleyeceğimiz şu kısa tarihçeyi buraya
ekliyoruz:
Çinlilerin, mıknatısın belli bir istikabet alma hassasını Hıristiyanlıktan 2500
yıl önce bildikleri, fakat bu bilgide ndeniz seferlerinde ve ölçü işlerinde
ancak Milattan sonra VII. veyaVIII. asırlarda faydalanmaya başladıkları kabul
edilmektedir. Her ne kadar Çin İmparatorluğunun mitoloji ile karışık eski
anallerinde Milâttan önce 2634 yılında koyu bir sis altında cereyan eden bir
muharebe esnasında Güney istikametinin düşey bir eksen üzerinde müteharrik bir
mıknatıs yardımıyla tayin edildiği anlatılmakta ise de bu keyfiyet, o
tarihlerde Çinlilerin pusulayı bildiklerine kafi bir delil sayılmamaktadır.
Nitekim, jeomagnetizm konusu üzerinde yazılmış son ve en mükemmel eser olan
Geomagnetism'in "Tarihi Notlar'ında bu hususta verilen yegane kesin kaynak
1030-1090 Milâdi yılları arasında yaşamış Çinli ansiklopedisis müellif
SHON-KUA'nın Güney'i österen mıknatısı tarif etmiş olmasından ibarettir.
Eski Mısırlıların ve
Fenikelilerin pusulayı bildiklerine dair hiçbir kayıt bulunamamıştır. Eski
Yunan ve Latin literatürlerinde mıknatıs taşınan çekme ve itme hassalarına ait
birçok referanslar mevcut ise de "magnetik kutuplama" (polarité
magnétique) hakkında her hangi bir kayda rastlanmamıştır.
ARAPLAR PUSULAYI AVRUPALILARDAN EVVEL BİLİYORLAR MIYDI?
1884-1886 fasılasında
Akdeniz havzasında birtakım jeomagnetik ölçmeler yapan ve bunları Fransa
Boylamlar Bürosu'nun 1890 yılı Analı'nda yayınlayan ANTOINE D'ABBADIE bu
münasebetle yazdığı uzunca bir tarihçede, Arapların sapma açısı değişimlerini
bilmeleri gerektiğini; çünkü, sapma açısının sıfır olmasına göre pusula
ibresinin durumunu değiştirdiklerini kaydediyor. Fakat, pusulanın Araplar
tarafından ne zaman ve nasıl bilindiği, sapma açısının değişiminin hangi
tarihte ve nasıl farkına varıldığı hakkında hiçbir açıklamada bulunmuyor. Onun
için bizbu imaya fazla bir kıymet vermiyoruz. Nitekim bundan on sene sonra,
1900'de, jeomagnetizme dair başlıca eserlerden birini yayınlayan Fransız fizikçi
E.MASCART, bu hususta bir şey söylememekte; sadece, Arapların pusulayı
Avrupalılardan evvel bilmelerinin ve Haçlı seferleri esnasında Avrupalılara
nakil etmelerinin "muhtemel" olduğunu kaydı ile ile
yetinmektedir. Daha sonraları -1939 ve 1951'de- neşredilen en muteber
jeomagnetiz eserleri ise pek mükemmel olan tarihi notlarında ve
bibliografyalarında böyle bir ihtimali bile meskut geçmektedirler.
İslam kaynaklarına
gelince, bu hususta kat'i bir hükme varmak için bütün ilgili İslam eserlerini gözden
geçirmiş olmak gibi büyük bir iddiadan uzak kalarak şunları söyleyebiliriz:
Bir kerre ,Eski
Yunanlıların ve Latinlerin pusulayı bilmedikleri muhakkak olduğuna göre
Arapların onlardan bunu öğrenmiş olmalarına ihtimal verilemez.
Emeviler devrinde
-Malidi 661-746 fasılasında- Çin Seddi'ne kadar dayanan fütühat sırasında ve
sonraları Çinlilerden öğrenmiş bulunmaları ihtimali de zayıftır. Çünkü, hep
Yunan eserlerini tercüme etmiş olan Arapların Hind kaynaklarından çevirmiş
oldukları, astronomi ve coğrafyaya ait, bir tek eser gösterebiliyor ki o da
Abbasi Halifesi Mansur zamanında Bağdad'a Hindistan'dan getirilen SİDHANTA'dır.
Hindistan'da
uzun müddet kalarak Sanskrit dilini öğrenmesi itibariyle Hind -belki de Çin-
kaynaklarının en fazla incelemekle tanınmış bulunan ve gerek İslamlar ve gerek
Batılılarca Ortaçağ'ın en büyük alimlerinden sayılan ABUL RAYHAN AL-BİRUNİ'nin
362, 973-440/1048) coğrafyaya ait meşhur ve nadir eseri TAHDİD-İ
NİHAYAT-ALEMAKİN LİTASHİH-İ MESAFAT-AL MASAKİN'inde ise pusulaya hiç temas
edilmediğini tahkik ettik. Diğer eserlerinde böyle bir kaydın bulunmadığı,
bilhassa KAZVINİ'nin biraz sonra söyleyeceğimiz şehadeti ile sabittir. Keza,
faaliyet sahaları itibariyle Çin kaynakları ile temasa gelmesi en fazla melhuz
olan alimlerden Meraga Rasathane ve Kütüphanesi'nin kurucusu ve en eski Türk ve
Hitay takviminin nakili, NASİR-AL-DİN TUSİ'nin (597/1201-672/1274) ve daha
sonraki zamanlarda yaşamış, Semerkand Mektebi üstadlarının eserleri arasında da
pusulaya ait herhangi bir risale yoktur. Nitekim KATİP ÇELEBİ'nin meşhur
bibliografya eseri "KEŞF-AL-ZUNÛN'da dahi pusuladan bahseden bir esere
işaret olunduğunu göremedik.
Diğer taraftan ne AL
BİRUNİ tarafından tanzim edilen denizler haritasında ve ne de Endülüslü meşhur
coğrafyacı İDRİSİ'nin (493/1099-576/1180) oldukça tafsilatlı düz ve dairevi
dünya haritaları ile diğer eski Arap haritalarında cihetleri gösterir herhangi
bir pusula şekli veya işareti görülmemektedir. Ayrıca, SEYDİ ALİ REİS dahi,
daha evvel işaret ettiğimiz veçhile, eskilerin -yani eski müslümanların-
pusulayı bilmediğini tasrih eylemiştir.
ALDO MİELİ
tarafından 1938'de yayınlanmış olan "Arap ilmi ve onun dünya ilim
tekamülündeki rolü" adlı eserde, AVFİ ve BAYLAK gibi bazı İslam edip ve
yazarlarının anlattıkları hikaye ve rivayetlere dayanılarak, Arapların pusulaya
XIII. asırdan evvel bildikleri, hatta icad eyledikleri yolunda ileri sürülen
iddiaya burada temas etmek yerinde olur... KATİP ÇELEBİ'nin ALCEMAL
MUHAMMED-BİN-AL-AVFİ diye zikreylediği bu İran'lı edip, İslam ansiklopedisi'ne
göre 1171?-1233? arasında yaşamıştır. Farisi dilinde yazdığı ve ALDO MİELİ'ye
göre 12324ye doğru telifini bitirdiği CAVAMİ-AL-HİKAYAT VE LAVAMİ-AL RİVAYAT
adlı eseri İslam aleminde büyük şöhret almıştır. Nitekim Osmanlı
İmparatorluğu'nun ilk devirlerinde Sultan Murad II, emri ile İBN-ARABŞAH (vefat
tarihi, 854/1451); Şehzade Mehmed namına şair NECATİ (vefat tarihi, Hicri 91);
Şehzade Bayezid bin Süleyman namına SALİH BİN CELAL (vefat tarihi Hicri 973)
taraflarından üç defa Türkçeye tercüme edilmiştir. Biz eserin Ayasofya
Kütüphanesi'nde bulduğumuz SALİH BİN CELAL tercümesini gözden geçirdik.
"Acayip ve garaip tılısımlar hikayetlerindedir" başlıklı dördüncü
Kısım yirminci Bâb'ında müellif, mıknatıs taşının "nikris illetine müptela
olan irisi anı elinde tutsa ağrısı gider..." gibi şimdi pek tuhaf
bulacağımız bazı hassalarını (!) ve Sultan Mahmud bin Sübüstekin'in Hind'deki
fütühatı sırasında kadim bir kilise tavanında boşlukta asılı duran bir demir
haçın hikayesini anlatır .Sonra, kendisinin katıldığı bir deniz seferinde
fırtına esnasında kaptanın "balık şeklinde içi boş bir demirden alet
çıkarıp bir tas su içine attığını ve anın dönüp dönüp Kıble semtinde durduğunu
ve böylece geminin doğru yola revan olduğunu" gözleriyle gördüğünü yazar.
Hatta "Mıknatıs taşının demire muhkem sürüldükte anın üzerinde eseri
kalarak Kıble istikametini alma hassasını bizzat imtihan ettiğini" ilave
eder. Aynı Bâb'ın sonunda "mıknatısiyetin zeytin yağ sürmekle zail olacağı
ve teke kanına atılır ise geri geleceği" yolundaki rivayetler bize SEYDİ
ALİ REİS'in aynı mahiyetteki nakillerini hatırlatmaktadır. Eserde mevzuumuz ile
ilgili başka bir kayıt yoktur... AVFİ ve eserleri hakkında ilk mühim tetkiki
yapan MİRZA MUHAMMED KAZVİNİ'ye göre İslam müellifleri arasında mıknatisiyetten
ilk bahseden AVFİ'dir (13, AVFİ maddesi). ALDO MİELI'nin bu konuda ileri
sürdüğü, BAYLAK'a ait diğer kayıt, 1282 tarihli; yani yarım asır daha sonradır.
Bu ikinci kaydı, ALDO MİELİ ile beraber daha vazıh addetmeye de imkân yoktur.
Çünkü AVFİ'nin anlattıklarına yeni bir şey ilave etmiş değildir... İmdi,
Hıristiyanlıktan 2500 yıl önceki eski Çin Anal'lerinde Güney istikametinin bir
düşey eksen üzerinde müteharrik mıknatıs yardımı ile tayin olduğu kaydedildiğini
ve fakat bunun, o tarihlerde Çinlilerin pusulayı bildiklerine kafi bir delil
sayılmadığını ve ancak XI. asırda yaşamış Çinli ansiklopedist SHON-KUA4ya ait
ilk ciddi kaydın üzerinde durulduğunu bu bahse girerken söylemiştik. Bu yerinde
kanaate uygun olarak çok eski Çin kayıtlarını bir "tarihi roman" diye
vasıflandıran ve ancak SHON-KUA'ya ait kaydın bir değer taşıyabileceğini
belirten ALDO MİELİ, AVFİ ve BAYLAK'ın sözü geçen hikayemsi müşahedelerine ve
kat'i bir mahiyet taşıması mümkün olmayan bir takım şüpheli atıf ve
istidlallere dayanmak suretiyle "arapların, hiç olmazsa, XII. asır
başlangıcından beri pusulayı bildiğine" inanmakta ve hatta "XI. asrın
ilk yarısı içinde Araplar tarafından pusulanın keşfedilmiş olması
ihtimalini" ileri sürmektedir... Biz bu gibi iddiaları tereddütle
karşılıyor ve Arapların pusulayı Avrupalılardan önce öğrenmiş veya icad etmiş
oldukları hakkında İslam kaynaklarında dahi tatmin edici bir kayıt
bulunmadığına hükmetmeyi ihtiyata daha uygun buluyoruz.
Avrupa'da
gemici pusulasından 1187'de ilk olarak bahseten ALEXANDER NECCAM'dır ve
GILBERT'e göre gemici pusulasını Çinlilerden öğrenerek 1260'da ilk imal eden
PAULUS VENTULUS adlı bir İtalyandır. Bugün kullandığımız tipte bir mihver
üzerinde müteharrik pusulalar XIV. asır ortalarına doğru düşünülmüştür.
Deklinasyonun keşfi hakkında belli bir tarih verilmemekle beraber 1450'de
Nürnberg'de magnetik deklinasyon miktarını gösteren işaretleri havi, güneş
kadranına benzer nakli kabil cihazlar yapıldığı ve 1492 tarihindeki Cermen yol
haritalarının deklinasyon miktarını beliren pusula şekillerini ihtiva ettiği
tesbit olunmuştur.
İlk deklinasyon ölçmesi GEORGE
HARTMANN tarafından 110'da Roma'da yapılmıştır. Bundan sonra 1520-1544
fasılasında, bir taraftan -tarih sırasıyla- Viyana, Bavyera'da Handshat, Diepp,
Floransa, Lizbon, Paris ve Nürnberg'de; diğer taraftan Doğu Hind adaları ve
Batı Hindistan kıyılarında deklinasyon tayinlerine başlandığını görüyoruz.
Pusulanın ve deklinasyon ölçmesinin tarihi bu kadar eski olmasına rağmen
inklinasyon ve magnetik alan şiddeti hakkında keşifler yenidir. İnklinasyondan
ilk defa G.HARTMANN'ın 1544 tarihli ber mektubunda bahsedilmiş ise de,
inklinasyon pusulasının imali ve bu miktarın ölçülmesi, ilk olarak, Londra'da
1576 yılında inklinasyo pusulasını bizzat imal eden ROBERT NORMAN adlı bir
İngiliz'e nasip olmuş; alan şiddetinin tayini ise, bu tarihten tam iki asır
sonra 1776'da BORDA'yı beklemiştir.
Karalardaki deklinasyon tayinlerine bilhassa Christopher Colomb'un
keşfetmesiyle ehemmiyet kazanan, deniz tayinleri de eklenerek az zamanda
dokümanların çoğalması ve 1635'de astronom HENRY GELLİBRAND tarafından asırlık
değişimin keşfi, nihayet astronom HALLEYe 1700 yılına ait ilk izogon (eşit
deklinasyon) haritasının tanzimi şerefini sağlamıştır (1701)... Bundan yirmibir
sene sonra, yani bizde ilk deklinasyon tayini yapıldığından altı sene evvel,
WILLAAM WHISTON ilk inklinasyon haritasını neşretmiştir (1721).
Jeomagnetizm'e ait eserlere gelince: bunlar da muvazi bir inkişaf göstererek
1576'da ROBERT NORMAN; 1581'de BROUGH bu mevzuda ilk eserleri yayınlamışlardır.
Fakat, Arz küresinin bir mıknatıs gibi mütelası lüzumunu, yani ilk
rasyonel jeomagnetik teoriyi, 1600 yılında yayınladığı meşhur DE MAGNETE
adlı eserinde ortaya atan WILLAAM GILBERT olmuştur.
Jeomagnetik alanı 1838'de analitik bir şekilde ilk olarak münakaşa edenin
meşhur matematikçi GAUSS olduğunu da bu münasebetle kaydedelim.
BİZDEKİ İLK SAPMA AÇISI BELİRLEMESİNİN BATI DÖKÜMANLARI İLE KARŞILAŞTIRILMASI
Bizleri medeniyet tarihimiz bakımından acı bir mukayeseye götürecek olan bu
tarihçeden sonra memleketimizdeki ilk deklinasyon ölçmesinin verdiği neticeyi
elimizde bulunan Avrupa dokümanları ile karşılaştıralım:
Bu dokümanlar,
Türkiye'de Jeomagnetizm Ölçmeleri adlı monografimizin sonundaki cetvele ayrıca
derceylediğimiz v ehepsi İstanbul'a ait bulunan, aşağıdaki deklinasyon
miktarları ile HALLEY tarafından 1700 yılı ve ondan sonra yayınlanmalarına
rağmen 1500, 1600 yılları başlangıçlarına irca edilmiş izogon haritalarındaki
Agonik (sıfır deklinasyon) hatlarının durumudur.
İstanbul'daki deklinasyon tayinleri:
Yıl
Miktar
Râsıt
1600 0° . 0', 0
W Krugeras
1625 2° . 0', 0 W Fournier
1694 9° . 0' . 0,W
12° . 0' .
0, W Chazelles
1820(*)12° . 0' . 0, W Gauttier
1858 6° . 40' . 0, W Evans
Bu miktarların (*) işaretlisi meşhur Fransız fizikçisi M.BECQUEREL'in TRAITÉ
COMPLET DE MAGNÉTISME adlı eserinde mevcut I.DUPERRY Cetveli'nden diğerleri de
Paris Jeofizik Enstitüsü Müdürü Prof.TELLIER'nin bize emanet etmek lütfunda
bulunduğu 1867'de basılmış nadir bir risaleden alınmıştır.
A. FLEMING'in grafiği ise interpolasyon yolu ile bize şu miktarları
vermektedir:
İstanbul'da deklinasyon
Yıl Miktar
1500 3° . E
1600 3° . W
1700 11° W
1800 13° .W
1907 3° . W
Bu miktar ile yukarıdakiler
arasında gözüken farkları münakaşa edecek değiliz; esasen buna lüzum da yoktur.
Yalnız 1694 yılı için CHAZELLES tarafından verilen iki değerin ortalamasını
kabul edeceğiz ki bu da 1700 yılına ait FLEMING değeri ile uyuşmaktadır.
Görülüyor ki:
Deklinasyonun (Sapma
açısı)İstanbul'da 1727 yılında 11°.5 Batı olduğunu gösteren Bebek
ölçmesi Avrupa dokümanları ile tam intibak halindedir. Hatta bu tecrübe, 1694
yılına ait birbirinden 3° farklı CHAZELLES değerlerinin doğurduğu tereddüdü, aynı
devreye ait FLEMING değeri lehine kaldırmaktadır.
Bundan başka aynı
dokümanlar yardımıyla deklinasyonun 1600'den bu yana, İstanbul'daki asırlık
değişimi (variation séculaire) ve memleketimizin içinde nasıl bir seyir
gösterdiği hakkında pek kaba ve fakat oldukça vazıh bir fikir edinebiliyoruz:
Deklinasyonun İstanbul'da yıl başına isabet eden değişim miktarları:
I. Cetvel'e göre:
1600-1625 fasılasında + 4,8
1625-1694 fasılasında + 6,0 veya + 8,4
1694-1820 fasılasında + 1,4 veya 0,0
1820-1858 fasılasında - 8,4;
II. Cetvel'e göre:
1600-1700 fasılasında + 5'
1700-1800 fasılasında + 2'
1800-1900 fasılasında - 6'
Kandilli Rasathanesi'nde yapılan ilk tayinlerin verdiği neticelere göre deklinasyon 1927 Martı'nda Doğu 6'dır. Halen Doğu 2°,5 ve yıllık değişim miktarı +5' civarındadır. Bütün izahlardan anlaşılıyor ki: İstanbul'da bilinmeyen bir mebdeden XVI. asır sonlarına kadar Doğu olan deklinasyon bu tarihten ta 1923 yılı başına kadar hep Batı kalmış ve Batı'ya doğru sapma XVIII. asır sonları ile XIX. asır başları arasında maximumdan geçmiştir. 1923'den beri Doğu'ya doğru artmakta devam etmektedir. Asırlık değişim miktarının ise -maximumdan geçiş devri hariç- XVI. asırdan bu yana, pek kaba bir takriblik ile 5' etrafında oynadığına hükmolunabilir... Diğer taraftan 1500 yılı haritasında mevcut iki Agonik'ten biri olup Anadolu'nun Doğu'sunu, İskenderun'dan Batum'a, bir doğru gibi kesen ve Batı'sındaki Avrupa memleketlerinde, dolayısıyla memleketimizde o tarihlerde deklinasyonun hep Doğu olduğunu gösteren hat, 1600'de Yunanistan'ın Batı'sına kaymış; yani o yıllarda deklinasyon, Yunanistan'da ve memleketimizde Batı'ya dönmüştür. Bu hat, 1700'de Atlantik ortalarına, 1800'de Amerika kıt'ası Doğu'suna kadar ilerlemiş... ve: 1600'den beri Avustralya ve Çin sahillerinde karışık hareketlerde bulunan ikinci Agonik, ancak 1937'de Hindistan ortası, Kızıldeniz'in Batı Kıyısı ve Girit Adası Doğusu'ndan dolaşmak suretiyle İstanbul'un hemen Batı'sından geçebilmiştir
JEOMAGNETİZMAYA AİT İLK ESER VE EĞİM PUSULASINDAN PUSULASINDAN İLK BAHSEDİLMESİ (1144/1731)
Jeomagnetizme ait bizde ilk eserin, İBRAHİM MÜTEFERRİKA'nın FÜYUZAT-I
MIKNATISİYYE'si olduğu muhakkaktır.
Üniversite kütüphanesi 87.183 sayıda kayıtlı olan FÜYÜZÂT-I MIKNATISİYYE,
İBRAHİM MÜTEFERRİKA matbaasında basılmış büyücek bir risaledir.
Risâlenin mütaleasından ve "Arzlar ve Tuller ibresinin sureti"
diye adlandırılan şekilden anlıyoruz ki Arzları gösteren bu adet, bir
inklinasyon pusulasıdır. O halde; memleketimizde inklinasyo pusulasından ilk
defa 1731 de bahsedildiğini kabul etmek lazımdır.
Fakat bu
keyfiyet, o tarihte memleketimizde magnetik inklinasyon miktarının bilinmesi
demek değildir. Nitekim risalede ne böyle bir pusulanın varlığına ve ne de
herhangi bir inklinasyon tayinine işaret etmektedir.
Risâlede o zamanki
Batı bilgileri hülâsa edilmiştir. Mıknatisiyetin menşei, GİLBERT'in görüşüne
uygun olarak arzımızın içinde arandığı gibi deklinasyonun Londra ve Paris'teki
Asırlık değişimleri ve bilhassa, inklinasyonun Güney ve Kuzey yarım kürelerinde
Ekvator'dan kutuplara doğru enlemler boyunca nasıl değişeceği oldukça mufassal
bir şekilde anlatılmıştır. Fakat, inklinasyonun değişimini gösteren bir harita
mevcut değildir.
Esasen, risâlenin
Avrupa'da neşir tarihi 1721 olduğuna göre aynı yılda ilk olarak WILLIAM WHISTON
tarafından yayınlanan inklinasyon haritasının asıl esere girmiş bulunması uzak
bir ihtimaldir.
İBRAHİM
MÜTEFERRİKA, risale müellifinin "resm-i cedit bir kıt'a küre-i arz ve mâ'
haritası da hazırlamış olduğunu yazmakta ise de bu "yeni şekil kara ve
deniz küresi haritası" tercümeye konulmamıştır.
Sapma Açısının Seküler değişimi
Tarihimizin, mevzuumuz ve hatta bütün pozitif ilimler bakımından oldukça
feyizli bir devri olan Matbaa'nın açılması, bir tercüme heyetinin kurulması
sayesinde Avrupa ilmi ile husule gelen temasın yavaş yavaş ilerlediği; hatta,
Üsküdar'da "Hendesehâne" adıyla bi riyaziye mektebinin açıldığı
(1734) Mahmud I ve Mustafa III devrinde İBRAHİM MÜTEFERRİKA zamanındaki
çalışmaların hiçbir akis husule getirmediğini pozitif ilime ait o zamanın tek
tük eserinden... ve bilhassa Erzurumlu - Hasankaleli İBRAHİM HAKKI'nın
MARİFETNAME adlı meşhur ansiklopedisinden anlıyoruz. Filvaki, İBRAHİM HAKKI,
1170/1756 yılında telifini bitirdiği MAREFETNAME'sinde zamanın matematik,
astronomi, fizik ve coğrafya bilgilerine geniş bir yer ayırır; hatta
"Heyet-i Cedide" namıyla COPERNIC sistemini hararetle müdafaa edecek
kadar ileri fikirli bir âlim olduğunu gösterir. Fakat, mevzuumuza sıra gelince,
FÜYUZAT-I MIKNATISİYYE'den tamamıyla habersiz, pusulayı kısaca tarif eder;
zaman ve mahal farkı gözetmeksizin ibrenin Kuzey'den inhirafanın Batı onbir
derece olduğunu, yani İBRAHİM MÜTEFERRİKA zamanındaki deklinasyon miktarını
tekrarlar... ve buna göre rota tutmalarını bütün gemicilere tavsiye eder.
Batılılaşma
hareketinin hızlandığı daha sonraki yıllarda jeomagnetizm mevzuunda herhangi
bir çalışmanın akislerine rastlamak emeliyle, SALİH ZEKİ'nin ASAR-I
BAKİYE'Sinde GELENBEVİ İSMAİL Efendi (1143/1730 - 1205/1790) ve eserlerine ait
kısım... ve Mühendishane başhocalarından HACI HAFIZ İSHAK Efendinin (Vefat
tarihi 1251/1835) MECMUA-İ ULUM-İ RİYAZİYE'sindeki ilgili bahisleri gözden
geçirdik. GELENMEVİ'nin eserlerinde bu hususa hiç temas edilmemesi bir dereceye
kadar tabii olmakla beraber; bizde matematik ve fiziğe dair Avrupa ölçüsünde
ilk yüksek eser sayılabilecek olan MECMUA-İ ULUM-İ RİYAZİYE'de dahi ne yazık ki
pusulaya ve deklinasyon değişmesine ait umumi mahiyette kısa bir bahisten başka
bizi ilgilendirecek hiçbir kayıt bulamadık.
Abdülhamid
II devrinde A.COUMBARY idaresinde memleketimizde bir Meteoroloji şebekesi ve
Beyoğlu'nda bir Meteoroloji Rasathanesi kurulduğu zamanlar, hiç olmazsa
İstanbul ve diğer birkaç büyük şehirde deklinasyon tayinleri yapılmış olması
hatıra gelebilir, fakat bu münasebetle COUMBARY tarafından 1868-1875
fasılasında yayınlanan bülten ve broşürlerde bu hususta hiçbir kayıt yoktur.
1310/1894 Büyük İstanbul zelzelesini müteakip o zamanki hükümet tarafından
resmen İstanbul'a çağrılmış bulunan İtalyan sismoloğu G.AGAMENNONE'nin doksan
yaşını doldurması dolayısıyla Trieste Jeofizik Enstitüsü tarafından bir broşür
yayınlanmıştır; bu broşürde meşhur sismoloğun İstanbul'da kendi icadı olan bir
grup sismograf kurarak iki sene çalıştığı, sismometriyi bazı gençlere öğrettiği
vğ "Osmanlı
İmparatorluğu Zelzele Servisi"ni teşkil ederek bu Servis adına 1894-1895
yıllarına ve 1896 başlangıcına ait sismik notları havi bir Bülten yayınladığı
yazılmakta ise de jeomagnetizm mevzuunda herhangi bir çalışmasından
bahsolunmaktadır.
COUMBARY'Den sonra Rasathane müdürü olan ve bize oldukça mühim eserler bırakmış
bulunan SALİH ZEKİ'nin de mevzuumuzla ilgilenmediğini HİKMET-İ TABİİYE'sinde
gördüğümüz şu satırlardan anlıyoruz: "Arz mıknatısiyetinin zamanla
tahavvülüne dair memleketimizde muntazam tecrübe icra olunmamıştır. 1893 Miladi
ikinci Te,rininde icraa olunan bir hususi tecrübeden elde edilen neticeye göre
İstanbul'da mıknatısi inhiraf garbi 3°.30' bulunmuştur. Mezkûr şehir için
yıllık tahavülün -5' olduğu eski tecrübelerden istidlal kılınmıştır.
Avrupa dokümanları ile
karşılaştırılınca bahsedilen tecrübenin doğru yapıldığı anlaşılmaktadır; fakat
sözü geçen "eski tecrübeler" kime aittir ve neticeleri nelerdir?
Acaba müellif, 1885'te
M.A.D'ABBADİE tarafından İstanbul - Şişli'de yapılan ölçmeyi mi kasdetmektedir?
Fakat bu takdirde, yıllık değişmenin -5' değil, -3',5 olarak zikredilmesi
gerekirdi. Zira, D'ABBADİE'nin 1885 Haziran sabahında İstanbul'da ölçtüğü
deklinasyon miktarı Batı 3°57'dir. Keza bu -5'lik değişme, daha evvel yapılmış
olan EVANS ve GAUTTİER'nin tayinleri ile de kabil-i telif değildir. Görülüyor
ki bu suallere cevap vermek durumunda değiliz. Diğer taraftan, mevzuumuz ile
ilgili herhangi bir hareketin aksine tesadüf etmek ümidiyle taradığımız Bahriye
Müzesi Kataloğunda dahi 1316/1900 tarihinde Mülazım HÜSAMETTİN efendi
tarafından bir pusula imal olunduğunu bildiren kayıttan başka hiçbir işaret
göremedik... ve Müzede teşhir olunan eserler arasında bu pusulayı bulamadık.
O halde, SALİH
ZEKİ'nin bahseylediği 1883'teki bu râsıdı meçhul tecrübeyi, 1727'den Kandilli
Rasathanesi'nde ilk ölçmelerin yapıldığı 1927 tarihine kadar geçen 200 yıl
içinde Türkler tarafından yapılmış yegane jeomagnetik tayin olarak kabul etmek
mecburiyetindeyiz... Bu netice bizim için çok acıdır. Fakat, başka bir kaydın
bulunması ümidi bize teselli vermektedir..
KANDİLLİ RASATHANESİ'NDE YAPILAN İLK ÖLÇÜMLER
Kandilli
Rasathanesi'nde ilk jeomagnetik ölçme, Rasathane'nin kurucusu o ve o zamanki
müdürü Fatin Gökmen tarafından 12 Mart 1927'de Türkiye saati ile 13-15 arasında
yapılmıştır. Kullanılan cihazlar Rasathane tarafından 1926'da Fransa'dan
getirtilen orta model Chasselon-Brunner magnetik teodoliti ile inklinasyon
pusulasıdır. Hesaplanan miktarlar, deklinasyon için 3',5; inklinasyon için 55°
. 54'.12"; ve yatay komponent (H) için 0.252257'dir. Her ne kadar rasat
karnesinde deklinasyonun ciheti belirtilmemiş ise de bu rasadı kontro
maksadıyla yapıldığı kaydolunan 13 Mart 1927 Paza günü saat 15'deki ölçmede
bulunan 6',9 miktarının "Doğu" olduğu tasrih edilmiştir. Saatlerin
nev'i yazılmamış ise de Vasatî Türkiye saati olması muhtemeldir. Deklinasyonun
İstanbul'daki günlük değişmesini de gözönüne alınca anlarız ki XVII. asır
başından beri İstanbul'da Batı kaldığını gösterdiğimiz deklinasyon 1925 yılı
ortalarına doğru sıfırdan geçerek Doğu olmaya başlamıştır.
İnklinasyon ve yatay şiddet değerlerine gelince, rasat karnelerinin tetkikinden
anlaşılıyor ki, inklinasyon miktarlarına inklinasyon pusulasının iki ibresine
ait olmak üzere, o zamanlar Paris Physique du Globe Enstitüsü tarafından tayin
edilip bildirilen tashih miktarları katılmamış ve yatay şiddeti hesabında da
teodolitin -keza aynı Enstitü tarafından verilmiş olan- her iki barosuna ait
magnetometrik konstantları kaale alınmamıştır. Bu hususları gözönüne alarak
hesabı tekrarlayınca inklinasyon için 56° . 01',9; yatay şiddet içi 0,24735
elde ettik ki bu değerler, o zamanki Paris Etalonları'na göre doğru olması
gereken miktarlardır. Bunlardan başka aynı yılın 19 Martı'nda yapılmış
deklinasyon, inklinasyon ve yatay şiddet tayinleriyle 2 Nisanı'nda yapılmış bir
deklinasyon tayinine ait karneler elimizde mevcut ise de inklinasyon rasadına
itimad caiz olmayacağını bizzat FATİN GÖKMEN kaydeylediği gibi ölçülen
deklinasyonun da ciheti belirtilmemiştir. Onun için biz, Türkiye'de
Jeomagnetizm Ölçmeleri adlı monografimizin sonundaki cetvele sadece 19 Mart'a
ait deklinasyon ve yatay şiddet değerlerini geçirdik.
Daha sonra, 1934-36 fasılasında,
FATİN GÖKMEN tarafından Balıkesir, Afyon, Dinar, Burdur, Korkuteli, Antalya'da
aynı cihazlar kullanılarak yapılan deklinasyon, inklinasyon ve yata şiddet
ölçmeleriyle M.T.A. Enstitüsü tarafından Daday - Azdavay, Gümüşhanköy, Hasan
Çelebi, Haymana, Guleman, Divrik, Çeltik ve Turhal'da yapılan deklinasyon
tayinleri gelmektedir. Elde edilen neticeler Harita Umum Müdürlüğü tarafından
yayınlanan "Haritacılar Mecmuası"nda ve M.T.A. Enstitüsü yayınları
arasında çıkmıştır. Biz M.T.A'nın yayınladığı miktarlara bir şey diyecek
durumda değiliz. Fakat FATİN GÖKMEN'in bulduğu değerlere, elimizde mevcut rasat
karnelerini tetkik ederek, yukarıda 1927 rasatları dolayısıyla anlattığımız tashihleri
tatbik ettiğimizi söyleyeceğiz. Bununla beraber, Türkiye'de Jeomagnetizm
Ölçmeleri adlı monografinin sonundaki miktarlar listesinde -rasat karnesini
bulamadığımız Balıkesir ölçmesi hariç- doğru ve hatalı her iki grup değer ayrı
ayrı dercolunmuştur.
Doğru değerler arasında
bazıları çift olarak verilmiştir; çünkü bunlara ait rasat karnelerinde
ölçmelerin, inklinasyon ibreleri ve teodolit barolarından hangileri
kullanılarak yapıldığı kaydedilmemiş olduğundan biz her ihtimale göre ayrı ayrı
değer hesaplamayı münasip gördük. Magnetik ölçmeler yapmış; 1938-47 fasılasında
yurtiçinde kendisi ve rasathane arkadaşları tarafından yapılan ölçmeleri ayrı
bir monografide yayınlamıştır.
MEMLEKETİMİZDE YABANCILAR TARAFINDAN YAPILAN JEOMAGNETİK TAYİNLER
Memleketimizde yabancılar tarafından yapılan jeomagnetik tayinlere ait elimizde
bulunan en eski Batı dökümanları, daha evvel sözü geçen, V.RAULİN risalesi ile
T.DUPERRY Cetveli'dir... Dünyamızın muhtelif mahallerinde yapılmış magnetik tayinleri
ihtiva eden bu dökümanlara göre, KRUGERAS, FOURNIER ve CHAZELLES taraflarından
-sıra ile- 1600, 1625 ve 1694'te İstanbul'da, GAUTTIER tarafından 1820'de
İstanbul, Marmara Adası ve Çanakkale'de; 1824'te Sinop ve Trabzon'da G.FISHER
tarafından 1829'de İzmir'de, aynı sene içinde Rus subayları tarafından
Lüleburgaz ve Dimetoka'da ve nihayet, EVANS tarafından 1858'de İstanbul'da
deklinasyon ölçmeleri yapılmıştır. Cetvellerde Osmanlı İmparatorluğu'nun o
zamanki hudutlarına dahil birkaç mevki adı daha mevcuttur.
Acaba
Batılılar tarafından yurdumuzda bu tarihlerde veya daha evvel başka bir
jeomagnetik tayin yapılmış mıdır?
Bunu katiyetle kesip atacak
durumda değiliz. Fakat sözü geçen dökümanların umumiliğine ve ciddiliğine
dayanarak eski tayinlerin zikrettiklerimizden ibaret olduğuna inanıyoruz.
Bundan pek az sonra 1884-86
fasılasında M.ANTOINE D'ABBADIE isminde bir zat Mısır, Arabistan yarımadası,
Ege Denizi sahilleri, Yunanistan ve İtalya'da 32 noktada magnetik ölçmeler yapmış
ve bu arada 1885 Mayı ve Haziranında İskenderun, Mersin,İzmir ve İstanbul'da
deklinasyon inklinasyon ve yatay şiddet ölçmüştür. Elde ettiği miktarlar 1890
yılında Fransa Boylamlar Bürosu Anali'nde yayınlanmıştır.
Daha sonra memleketimizde şimdiye
kadar girişilmiş bulunan en büyük jeomagnetik tayinler kampanyasına şahit
oluyoruz:
Washington'da meşhur Carnegie Enstitüsü'nün 1904-21 fasılasında dünyamızın her
tarafında açtığı büyük jeomagnetik kampanya esnasında İran'dan gelen bir kol,
1901-11 yıllarında 3'ü Trakya'da olmak üzere bugünkü hudutlarımız içinde 44
noktada jeomagnetik unsurları (elements) tayin etmiştir.
Bu tayinlere
göre, o vakitler Sinop doğusundan karaya girip Çorum ile Amasya arasından,
Kayseri batısından ve Gaziantep üzerinden geçen bir Agonik hat, Anadolu'yu
ikiye bölmekte ve bu hattın batısındaki bölgelerde deklinasyon batı,
doğusundakilerde doğu bulunmakta ve miktarlar da -İzmir'de- batı 3°.38' ile
-Bitlis'te- Doğu 2°.36',4 arasında değişmekte idi. Bu Agonik şimdi Girit Adası
batısından ve Yunanistan'ın ortasından geçmektedir. İnklinasyon, güneyde
İskenderun'da 50°Iden başlayıp Karadeniz kıyılarında İnebolu'da 56°'yi biraz
geçiyor; yatay şiddet miktarları da İnebolu'da ölçülen 0,28 812 ve Nusaybin'de
ölçülen 0,273767 değerleri arasında değişiyordu...
Daha yakın
zamanlar gelince; bu devrede görülen tek hareket şudur:
1914-17 Birinci Dünya Savaşı esnasında Almanların Balkanlar'da ve o zamanki
Osmanlı İmparatorluğu hudutları içinde bir Meteoroloji Şebekesi kurduğu
zamanlar, A.NİPPOLDT tarafından Balkan memleketlerinde 30 noktada ve bu arada
İstanbul Boğazı mıntıkasında Rumeli Hisarı, Vaniköy, Üsküda, Paşabahçe,
Yeniköy, Kuruçeşme'de, Çanakkale Boğazı mıntıkasında Gelibolu, Galata, Kilye
Limanı ve Sedlülbahir'de deklinasyon, inklinasyon ve yatay şiddet tayinleri
yapılmıştır. Bu hususa dair Meteorologische Zeitschrift - 1919 dergisinde
yayınlanan ve fotokopisini FÜRSTENFELDBRUCK Rasathanesi'nin değerli müdürü
FR.MURMEISTER'den rica ederektedarik edebildiğimiz makalesinde A. NİPPOLDT
Çanakkale civarında çok büyük bir anomalinin mevcudiyetinden bahsediyor ki bu,
o bölgede birçok noktalarda ölçmeler yapıldığını gösterir. Fakat makalede ne
yazık ki ancak yukarıda söylenen 10 mevki için 1918 yılı başlangıcına
getirilmiş değerler verilmektedir. Edirne ve Çerkezköy için verilen değerlerin
ise 1911'deki Carnegie tayinlerinden istidlâl yolu ile hesaplandıkları
kaydolmamıştır.
Nihayet, elimizde bir
kopyası mevcut olan 1917 yılına ait takribi bir izogon haritasını da zikrederek
bu bahsi kapayalım: Harita kopyası müellif adını bilmediğimiz ŞARKİ AKDENİZ
İKLİMİ isimli İngilizce bir eserden alınmıştır. Eserden alınarak kopyaya
eklenen bir Not'da haritadaki izogonların, bilhassa, Hazar Denizi civarında çok
takribi olarak ve Yunanistan kıyıları açıklarında bir hayli düzeltilerek
geçirildiği ve memleketimizde deklinasyonun yıllık değişiminin +5' civarında
olduğu anlatılmaktadır.
Bu haritanın yukarıda sözü geçen Carnegie Enstitüsü tayinleri esas alınarak ve
belki de İngiliz Amiralliği tarafından hazırlanan magnetik haritalara
dayanılarak çizilmiş bulunduğu; yani memleketimizde yapılmış başkaca tayinlere
delalet edemeyeceği meydandadır.
Şimdiye kadar
anlattıklarımızdan başka, yabancılar tarafından bu günkü hudutlarımız içinde
münferit veya sürekli herhangi bir jeomagnetik çalışma yapılmadığı
kanaatindeyiz. Nitekim, gerek daha evvel sözü geçen eserler ve gerek R.BOCK'ın
1944, 5 devresine ait "AVRUPA MAGNETİK DEKLİNASYON HARİTASI"
dökümanları ile R.BOCK ve W.SCHUMAN'ın mufassal YILLIK JEOMAGNETİK ORTALAMALAR
KATALOĞU gibi belli başlı yabancı kaynakların şehadeti bu kanaatımızın
doğruluğunu göstermektedir.
Bununla beraber daha
önce de işaret ettiğimiz gibi, bilhassa uzak tarihlere ait, bazı tayinlerin
mevcut olması ihtimali daima varittir.
MODERN TÜRKİYE'DE JEOMAGNETİZMA
ÜNİVERSİTELERİMİZ VE JEOMAĞNETİZMA
İstanbul Üniversitesi Mühendislik Fakültesi Jeofizik Mühendisliği Bölümü
Eğitim ve bilim ayrılmaz bir şekilde birbirlerini iki yönlü besleyen
bir süreçtir. Bu yüzden birlikte ele alınacaktır. Türkiye’de
jeofizik eğitimi ile ilgili çalışmalar Cumhuriyet’in ilk yılları ile
görünmeye başlar. O zamanki adıyla İstanbul Darülfünunu (şimdi İstanbul
Üniversitesi) 1926-1927 öğretim yılında Fen Şubesi (Fakültesi) içinde bir
“Heyet (Astronomi) ve Jeofizik Enstitüsü”nü açar. Enstitü müdürü
Fatin Gökmen’dir ve jeofizikle ilgili ilk ders aynı öğrenim dönemi
“Meteoroloji ve Jeofizik” olarak okutulur (İshakoğlu, 1995). 1933
üniversite reformu ile DarülfununÜniversiteye dönüşmüş ve bu yeniden kurulan
üniversite’de Fatin Gökmen’e görev verilmemiştir. Yeni üniversite
reformu ile üniversitenin eğitim ve öğretim programında Jeofizik 1948 yılında
yerini alır. Bununla birlikte eleman yokluğu ile bu ilk temelleri atılan
enstitü ancak Prof. Dr. M.Fouche ve Prof. Dr. İhsan Özdoğan'ın
gayrretleri ile 1952-1953 yılında öğrenime başlayabilecekti. Bu yılları Prof.
Dr. Özdoğan (1975) şöyle anlatır:
"Eleman yokluğu nedeniyle, Enstitü’nün açılışı, 1952 yılına kadar
gecikecektir. Bu tarihte, Fakülte Kurulu, Enstitü’nün açılmasına karar
vermiştir. Böylece jeofizik, fakülte öğretim yönetmeliğinde, bir öğretim dalı
olarak yerini alır. Aynı yıl içinde Göttingen, Jeofizik Enstitüsü direktörü,
Prof. Dr. J. Barthels, Fen Fakültesi’ne davet edilir. Jeofizik lisansı
kademesinde, ilk öğretim programı, bu ünlü bilgin tarafından
tertiplenmiştir".
İdareci, öğretim kadrosu ve hatta öğrencisiyle, girişilen olağan dışı
gayretle, Enstitü aynı yıl içinde, yalnız üç ay kadar bir gecikme ile, bilhassa
yerleşecek, alet satın alıp, ya da atölyede yaptırarak, laboratuarını
açabilecek, normale yakın bir düzeyde öğretimini sürdürecek hale gelmiştir
(Özdoğan, 1975 ve 1982; Özçep, 1993).
Enstitünün yönetime başladığı ve sorunlarının en yoğun ve kritik olduğu
dönemde, Fakülte’nin Dekanı Lütfi Biran’dır (1952 - 1954).
Enstitü’nün ilk Direktörü ise, Ord.Prof.Dr. M. Fouché’dir. Direktör
vekili olarak, 1952 - 1953 döneminde Enstitü’nün hazırlık çalışmalarını
yöneten Ord.Prof.Dr. M. Fouché, 1953 yılında görevinden ayrılmış ve yerine,
yine vekaleten, Ord.Prof.Dr. Ali Yar seçilmiştir (1953 - 1954).
1953 - 1954 arası, Doç. Dr. İhsan Özdoğan’ın Jeofizik
Enstitüsü’ne transfer işlemi tamamlanmış ve Hüseyin Soysal da
Enstitü’ye asistan olarak atanmıştır.
1954 yılının, Enstitü’nün tarihinde önemli bir yeri vardır: Paris
Üniversitesi Jeofizik Enstitüsü Direktörü Türkiye’ye gelmeyi kabul
etmiştir ve böylece tarihinde ilk defa bir jeofizikçi, Enstitü’nün
yönetimini eline almış olacaktır. 1 Temmuz 1954 tarihinde göreve başlamak üzere
Prof. Dr. J. Coulomb, Ord.Profesör payesiyle, Enstitü Direktörlüğü’ne
atanmıştır. Ve J. Coulomb 18 ay süreyle görevde kalacaktır.
Sonradan, Jeofizik Kürsüsü (115 sayılı kanunla Enstitü sözcüğü
kaldırılmış ve yerine Kürsü deyimi getirilmiştir) adını alacak olan
Jeofizik Enstitüsü’nün öğretim programında önemli bir değişiklik, J.
Coulomb’un Direktörlüğü dönemine rastlar.
1955 yılında Jeofizik Mühendisliği öğretimine dönük çalışmalar başlatıldı ve
1968 senesinde Tatbiki Jeofizik Kürsüsü açıldı. 1969 yılında Jeofizik Yüksek
Mühendisliği diplomasının ihdası sağlandı. Jeofizik Kürsüsü Fen Fakültesi
bünyesinden ayrılarak 1978 yılında kurulan Yer Bilimleri Fakültesine dahil
oldu. Yer Bilimleri Fakültesi Jeofizik Mühendisliği Bölümü 1980 yılında
öğretime başladı. Daha sonra, 1982 yılında YÖK Yasasıyla Mühendislik Fakültesi
kuruldu. Yer Bilimleri Fakültesinin kapatılmasıyla, Jeofizik Mühendisliği
Bölümü de Mühendislik Fakültesine dahil edildi. İ. Ü. Mühendislik
Fakültesi, Jeofizik Mühendisliği bölümünde Uygulamalı Jeofizik, Yer Fiziği ve
Sismoloji Anabilim Dalları mevcuttur.
Jeofizik Mühendisliği Bölümü içinde gerek Genel Jeofizik Kürüsüsü döneminde ve
gerekse Yer Fiziği Anabilim Dalı içinde, Jeomağnetizma ve Paleomağnetizma
konusunda, teorik ve uygulamalı çalışmalar yapulmıştır. Jeomağnetizma
çalışmaların bir kısmı dipol alanın karekterinin anlaşılmasına yönellik Küresel
Harmonik Analiz vb. Gibi çalışmalara diğer bir kısmı da Depremleri Önceden
belirlemnmesine yönelik çalışmalar üzerinde yoğunlaşırken,
Paleomağnetizma çalışmaları ise aktif tektonik ve jeodinamik üzerine
yoğunlaşmış, ayrıca Arkeomağnetizma ve Arkeolojik Prospeksiyon ile Kaya
Mağnetizması çalışmaları da yapılmaktadır.
İ.T.Ü. Maden Fakültesi Jeofizik Mühendisliği Bölümü
İstanbul Teknik Üniversitesi’nin jeofizikle olan ilişkisi, 1952
yılında Rektörlüğe bağlı bir Sismoloji Enstitüsü’nün kurulması ile
başlar. Yurdumuzda sismoloji alanında bilimsel çalışmalar ve araştırmalar
yapmak ve Türkiye’nin deprem istasyonları şebekesinin kurulmasında
öncelik etmek ve bu amaçla kurulan bu enstitüdeki çalışmalar yanında, Maden
Fakültesi’nin kurulması ile Maden Mühendisleri için Uygulamalı Jeofizik
öğretimine başlanmış ve Jeofizik Kürsüsü kurulmuştur. Maden Fakültesi’nde
Jeoloji Mühendisliği ve Petrol Mühendisliği öğretim bölümlerinin kurulması ile
jeofizik öğretiminin kapsamı genişlemiş, Uygulamalı Jeofizik yanında Sismoloji,
Katı Arz Fiziği ve Kuyu Logları derslerinin öğretimine başlanmıştır (Ergin,
1975; Eyidoğan, 1998).
Öğretim faaliyetlerinin yanında Maden Fakültesi’nde zamanla
araştırma olanakları da gelişmiştir. Bu gelişmede “Sismoloji
Enstitüsü”nün, “Arz Fiziği Enstitüsü” olarak yeni bir biçim
kazanıp Maden Fakültesi’ne bağlanmasının da katkısı olmuştur. Sismolojiye
yönelik araştırmaların yanında, Kandilli Rasathanesi’nin işbirliği ile
kurulan Paleomağnetizma Laboratuarı geniş araştırma olanakları sağlamıştır.
Sismoloji ve Paleomağnetizma konularından başka kürsüde yürütülmüş ve
yürütülmekte olan diğer önemli araştırma konuları arasında yapay patlatmalarla
yerkabuğunun incelenmesi, mağnetotellürik yöntemle araştırmalar, gravite
yöntemi ile incelemeler, yerin çekirdeğinin yapısı ile ilgili çalışmalar
sayılabilir.
Arz Fiziği Enstitüsü; ilk olarak 1952 yılında İ.T.Ü. Rektörlüğü’ne
bağlı olarak ve “Sismoloji Enstitüsü” adı altında kurulmuş ve bu
kuruluş yıllarında uzman ve alet ihtiyaçları UNESCO tarafından sağlanmıştır.
1966 yılında Enstitünün adı “Arz Fiziği Enstitüsü” olarak
değiştirilmiş ve Maden Fakültesi’ne bağlanmıştır.
Jeofizik Mühendisligi Bölümünde araştırma ve ögretim etkinlikleri
"Yer Fizigi" , "Uygulamalı Jeofizik" ve
"Sismoloji" adli üç anabilim dalı içinde
yürütülmektedir. Oluşturulan öğretim programı ile öğrencilere
öncelikle yerkürenin fiziksel özelliklerinin tanıtılması ve bu
özelliklerden yararlanarak yerkabuğundaki doğal zenginlikleri hangi jeofizik
yöntemlerle ve nasıl keşfedebileceklerinin öğretilmesi amaçlanmıstır. Öğretim
programı jeofizikteki son gelişmeler ve kuruluşların jeofizik mühendislerinden
beklentileri dikkate alınarak zaman zaman yenilenmektedir. 1997-1998
öğretim yılından itibaren uygulamaya konulan yeni Jeofizik
Mühendisliği ders programında çok sayıda seçimli dersler bulunmaktadır.
Jeofizik Bölümünün lisans, yüksek lisans ve doktora öğrenimi gören
öğrencilerinin kullanımına sunduğu ve ayrıca araştırmalarında kullandığı dört
laboratuvarı vardır .
Uygulamalı Jeofizik ,
Sismoloji ,
Paleomanyetizma,
Jeofizik Veri İşlem Laboratuarları.
Boğaziçi Üniversitesi Kandilli Rasathanesi Ve Deprem Araştırma Enstitüsü Jeofizik Anabilim Dalı
Boğaziçi Üniversitesi, Kandilli Rasathanesi ve Deprem Araştırma
Enstitüsü jeofizik Anabilim Dalı 1985 yılında öğretime başlamıştır. Jeofizik
Anabilim Dalı’nın kuruluş amacı, Yeryuvarının Yapısı, Jeodinamik evrimi
ve Depremler konusunda, kuramsal ve uygulamaya yönelik araştırmalar ve bu
konularda eğitim yapmaktadır. Bu araştırmalarda Jeofizik biliminin temel
yöntemlerinden olan deprem ve patlatma Sismolojisi, Gravite, Manyetik, Elektrik,
Elektromanyetik yöntemleri geniş bir biçimde uygulanmaktadır.
Enstitü’de sürdürülen teorik eğitimin yanısıra, araştırma imkanları
yaratmak ve öğrencilerin deneyimini artırmak amacı ile depremlerin önceden
belirlenmesi konusu başta olmak üzere, depremsellik, deprem mekanizması,
yerkabuğu yapısının incelenmesi, Jeofizik mühendisliği, Jeomagnetizma,
Paleomagnetizma ve Arkeomagnetizma konularında çalışmalar yapmaya uygun
nitelikte, İznik-Mekece fay zonunda değişik nitelikteki gözlem istasyonlarından
oluşan geniş bir laboratuar ve yerel bir deprem ağı, yaklaşık on yıldır Japon
bilim adamları ile bilimsel işbirliği gerçekleştirilerek yürütülmektedir.
Çalışma alanından GEONET ve İZİNET isimli veri toplama sistemleri ile elde
edilen veriler, bu sistemelere dahil olan hızlı modemler aracılığı ile
istenilen yerden erişilerek, merkeze aktarılmakta ve burada yine bu sistemin
bütünlüğü içinde işlenmekte ve yorumlanmaktadır. Bu çalışmaların çeşitli
aşamalarında Jeodezi Anabilim Dalı ile işbirliğine gidilmektedir (Boğaziçi
Üniversitesi Kandilli Rasathanesi, 1994).
Anabilim Dalı’nın diğer önemli bir görevi de Sismoloji laboratuarı
ile birlikte sayısal Türkiye Ulusal Deprem Şebekesi’nin işletilmesi ve
yeni istasyonların kurulmasıdır. Enstitüde mevcut laboatuar olanakları ile
ülkemizin önemli Tektonik ve Arkeolojik problemlerine çözüm getirmek üzere
değişik yörelerinden alınan örneklerle Paleo ve Arkeomagnetik ölçümler, bir
büyük depremi takip eden günlerce artçı sarsıntıların incelenmesi, önemli
mühendislik yapılarının ve tarihi eserlerin zeminleri ile ilgili Jeofizik
etütlerinin yapılması gibi işler de Anabilim Dalı’nın faaliyetleri
arasına girmektedir. Mevcut yazılım paketleri bilgisayar olanakları ve Jeofizik
yöntemlerin uygulanmasında kullanılan aletler ve donanım günümüz teknolojisine
uygun bir nitelik taşımaktadır.
Karadeniz Teknik Üniversitesi Jeofizik Mühendisliği Bölümü
Jeofizik Mühendisliği Bölümü ilk olarak 1970'de Fen Fakültesi içinde dsiplinlerası bir program olarak kuruldu. 1977-1978 akademik yılında yüksek lisans ve doktora eğitimine başlayan bölüm 1981-1982 akademik yılında lisans eğitimine başladı. Bölüm 1996-1997 yılı için 242 lisans ve 21 yüksek lisans ve doktora öğrencisine sahiptir. Bölüm tüm jeofizik mühendisliği bölümleri gibi Yer Fiziği, Sismoloji ve Uygulamalı Jeofizik dalları olmak üzere üç anabilim dalına sahiptir.
Bölüm Laboratuarları
Sismoloji Laboratuarı
EleKtrik ve Electromagnetik Laboratuarı
Gravite ve Magnetik Laboratuarı
Sismik Prospeksiyon Laboratuarı
Ankara Üniversitesi Jeofizik Mühendisliği Bölümü
Jeofizik Mühendisliği Bölümü Fen Fakültesi bünyesi içinde yapılanmıştır.
Jeofizik Mühendisliği Grubu ilk olarak Jeoloji Mühendisliği bölümü
içinde temel bir bölüm olarak 1983'de kurulmuştur. 1989 'da ise bağımsız Jeofizik
Mühendisliği Bölümü olarak lisans eğitimine ve kısa bir süre sonra Yüksek
lisans ve Doktora eğitimine başlanmıştır.
Bölümün temel araştırma alanları ; sismik, elektrik ve elektromanyetik
yorumlamaları, sismoloji ve potansiyel alan analizidir
Diğer Üniversitelerde Jeofizik Mühendisliği Bölümleri
Yukarıdaki sayılan bölümlerin dışında Kocaeli Üniversitesi, Dokuzeylül Üniversitesi, ve Süleyman Demirel Üniversite'lerinde de Jeofizik Müh. Bölümleri vardır.
KAMU KURUMLARINDA JEOMAĞNETİK VE PALEOMAĞNETİK ÇALIŞMALAR
Maden Tetkik Ve Arama Genel Müdürlüğü
MTA Genel Müdürlüğü, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’na
bağlı bir araştırma kuruluşudur. 22 Haziran 1935 tarihinde yürürlüğe giren 2804
sayılı kanunla “Maden Tetkik Arama Enstitüsü” olarak kurulmuştur.
Türkiye’de ekonomik amaçlı ilk jeofizik çalışmalar MTA’nın
kurulmasından 3 yıl sonra, yani 1938 yılında manyetik ve elektrik yöntemlerin
uygulanmasıyla başlamıştır (Bu dönemlere bir örnek olarak Ceccatty, 1936'ya
bakılabilir). O yıllarda jeofizik yöntemlere yeterince önem verilmemesi ve
ekipman yetersizliği nedeniyle jeofiziğin MTA içindeki gelişmesi yavaş
olmuştur. İlk kullanılan manyetik ve elektrik yöntemlerin yanı sıra 1947
yılında gravimetre ve sismik aletlerin alınmasıyla MTA, petrol aramalarında
jeofizik yöntemleri uygulamaya başlamıştır.
1976 yılında MTA içinde daire başkanlığı olan jeofizik, güçlü teknik
kadrosuyla 194 personelli bir Jeofizik Etütleri Dairesi Başkanlığına
dönüşmüştür.
a- Manyetik Etütler
Havada, karada ve denizde manyetik etütleri başlatan ilk kuruluştur.
Radyoaktif mineraller, demir, petrol, bakır, krom, kurşun, jeotermal
yataklarının saptanmasında kıyı ötesi etütlerinde manyetik ve radyometrik
yöntemler başarı ile uygulanır.
b- Havadan Prospeksiyon Etütleri
MTA’da havadan maden aramaları 1958 yılında başlamıştır. Süreç
içerisinde çeşitli radyoaktif mineraller ve demir aramaları yapılmıştır. Bu
arada Türkiye’nin Rejiyonal Havadan Manyetik Etütleri tamamlanmıştır.
Günümüzde çeşitli nedenlerle MTA sahip olduğu Cessna 402-B tipindeki uçağını
satmıştır.
Türkiye Petrollari Anonim Ortaklığı
Maden Tetkik ve Arama Enstitüsü (MTA) tarafından Türkiye’de
petrol potansiyelinin ortaya çıkarılması sonucunda, bu potansiyelin hızla
değerlendirilip, yurt ekonomisine katkıda bulunması amacıyla 1954 yılında 6326
sayılı Petrol kanunu çıkarılmış ve yine aynı tarihte 6327 sayılı kanunla 150
milyon TL. sermayeli Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı kurulmuştur.
6327 sayılı kanunla kurulan TPAO’nun görevleri şu şekilde
belirleniyordu; “Petrol kanunu hükümleri çerçevesinde Türkiye’de
petrol rezervlerini aramak, gereğinde petrol ürünlerinin alım - satım ve
taşınmasını gerçekleştirmek, bu amaca yönelik olarak her türlü ticari
ilişkilere girişmek, bu faaliyetlere ilişkin çeşitli şirketler kurmak, Türkiye’de
ve Dünyada kurulmuş bu türlü şirketlerle gereğinde anlaşmalar yapmak.
TPAO’da hidrokarbon (petrol ve doğalgaz) aranmasında
“Jeofizik Yöntemler” etkin bir şekilde kullanılmaktadır. Jeofizik
yöntemler olarak önem sırasının büyüklüğüne göre:
1- SİSMİK (Yansıma Sismiği)
2- GRAVİTE ve MANYETİK
3- REZİSTİVİTE (Elektrik)
şeklinde sıralanabilir.
Deprem Araştırma Dairesi Başkanlığı
Bayındırlık ve İskan Bakanlığı Afet İşleri Genel Müdürlüğü’ne
bağlı olan Deprem Araştırma Dairesi 7269-1051 sayılı “Umumi Hayata
Müessir Afetler Dolayısıyla Alınacak Tedbirlerle yapılacak Yardımlara Dair
Kanun”un 5. Maddesi gereği 1970 yılında Bakan onayı ile doğrudan Bakanlık
Katına bağlı bir birim olarak “Afet Araştırma Enstitüsü Genel Direktörlüğü”
adı ile kuruldu. Bir yıl sonra, 1971’de yine Bakan onayı ile
“Deprem Araştırma Enstitüsü” haline dönüştürüldü. Bakanlık çapında
yapılan düzenleme sonucunda da 28.02.1982 tarihinde “Deprem Araştırma
Dairesi Başkanlığı” haline dönüştürülüp “Teknik Araştırma ve
Uygulama Genel Müdürlüğü”ne bağlanmıştır. Ancak 1989 yılında yapılan son
bir düzenleme ile “Deprem Araştırma Dairesi Başkanlığı” ortak
çalışmalarındaki yoğunluk ve işlevlerini yerine getirebilmede kolaylık
sağlayacağı savı ile “Afet İşleri Genel Müdürlüğü”ne bağlandı.
“Ülkemizde meydana gelecek depremlerden yurttaşların can ve malı
ile milli servetlerin korunması amacıyla ülke ölçeğinde alınması gereken
önlemleri araştırmak,bu konudaki temel gereksinimlerle hedef ve politikaları
belirlemek, bilimsel, teknik ve yönetimsel çalışmaların eşgüdümünü sağlamak,
ortak hedeflere yöneltmek ve desteklemek, araştırma sonuçlarını yasa,
yönetmelik, tüzük, talimat veya eğitim yolu ile uygulamaya aktarmak ve
uygulamayı denetlemek” Deprem Araştırma Dairesi Başkanlığı’nın
(DAD) ana hedefidir ve bu hedef 7269-1051 sayılı yasanın 5. maddesinde
belirtilmiştir (Deprem Araştırma Dairesi, 1995).
a) Depremlerin Önceden Belirlenmesi
Ülkemizi aktif deprem bölgelerinde ne tür deprem habercilerinin gözlendiğini
belirlemek ve bunları sistematik olarak izlemek, sonuçlarını yorumlamak ,deprem
tahmini ile halka haber vermenin oluşturacağı sosyal ve ekonomik sorunları
incelemek için Adapazarı - Bolu yöresinde çok disiplinli çalışmalar1986
yılından bu yana yürütülmektedir. Bir protokol gereği Almanya’nın çeşitli
üniversiteleri ile ortaklaşa yürütülen bu araştırmaya zaman zaman Türkiye
Üniversiteleri de katılmışlardır (Iuşıkara, 1984). Her üniversite ve kamu
kurumuna açık olan bu çalışmalar yörede 10 sismoloji istasyonu, 5 tilt
istasyonu, 3 jeodetik ağ, 25 noktalı magnetik ve gravimetrik ölçüm şebekesi, 3
tellürik alan ölçüm istasyonu, 7 istasyonlu aktif sismik deney şebekesi,
yeraltı ve kaplıca sularının kimyasal bileşimleri ile ardaon gazı içeriği ölçüm
noktaları ile devam etmektedir. Ayrıca bu projenin bir alt bileşeni olan
READINESS kapsamında Bolu-Erbaa arasında kurulan 5 istasyonun verileri de uydu
aracılığı ile anında postdam (GFZ) ve Ankara’ya iletilmektedir.
ÖZEL SEKTÖR JEOFİZİĞİ
Başlangıcı 1970'lere uzansa da sistemli olarak 1980'lerden sonra özel jeofizik şirketlerinin sayısında belirgin bir artış vardır. 1998 verilerine göre TMMOB Jeofizik Mühendisleri Odası'na tescilli 80 adet özel jeofizik şirketi ekonomik amaçlı özel jeofizik çalışmalar (su, zemin etüdleri, çevre sorunları, deprem riskleri, maden etüdleri vb.) yapmaktadırlar (Jeofizik Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi, 1996). Maden etüdleri ve metal atıklarının yerlerinin saptanması konusunda Mağnetik yöntemler özel sektörce kullanılmaktadır.
MESLEKİ ÖRGÜTLENME
Ülkenin tek Jeofizik birliği olan TMMOB Jeofizik Mühendisleri Odası 1986'da
Türk Mühendis ve Mimarlar Odaları Birliği (TMMOB)'nin bir üyesi olarak
kurulmuştur. Oda, 1961'de kurulmuş olan Türkiye Jeofizik Birliği'nin bilimsel
ve teknik birikimini üzerine almıştır. TMMOB Jeofizik Mühendisleri Odası, 13
Jeofizik Kurultayı ve Sergisini (son 6 tanesi uluslararası düzeyde olmak üzere)
organize etmiştir. Jeofizik Kurultayları yanında oda, TMMOB Petrol
Mühendisleri Odası ve Türkiye Petrol Jeologları Derneği ile birlikte iki yılda
bir "Petrol Kongresi ve Sergisi"nin yapılmasını sağlamaktadır.
Oda, (o zamanki adıyla Jeofizik Birliği), ayrıca 1980 yılında EAEG (Avrupa
Arama Jeofizikçileri Birliği)'nin 42. toplantısı ve sergisini İstanbul'da
organize etmiştir.
Oda, iki periyodik yayına sahiptir; hem Türkçe, hem İngilizce makalelerin
yayınlanabildiği Türkçe ve İngilizce özetlerin yer aldığı yılda iki kez çıkan
teknik bir bülten olan "JEOFİZİK" ve yılda dört kez Türkçe olarak
yayınlanan "JEOFİZİK BÜLTENİ" . Oda, ayrıca zaman zaman Türkiye'deki
Jeofizik eğitiminin ve Jeofizik biliminin gelişimine yardımcı olmak amacıyla
kitaplar yayınlar. (örneğin: Türkiye'nin Deprem Tehlikesi, Spektral Analiz ve
Jeofizik Uygulamaları, Sismik Yöntemler ve Yorumlamaya Giriş vb....)
6235 sayılı Türk Mimar ve Mühendis Odaları Birliği Yasasına dayanılarak kurulan
bir organizasyon olan TMMOB Jeofizik Mühendisleri Odası hükümet nezdinde
mesleği temsil eder ve üyeleri ile ilgili yasal kazanımları arttırmak ödevidir.
TMMOB Jeofizik Mühendisleri Odası, EAEG'nin (Avrupa Arama Jeofizikçileri
Birliği) ilk ortak üyesi (Corporate member)'dir ve EAGE (Avrupa Yerbilimcileri
ve Mühendisleri Birliği)'nin üyesi (affiliate member)'dir. Her iki birliğin
kurumlarında temsilcilere sahiptir. Ayrıca birçok Doğu Avrupa (Balkan) ve Türki
Cumhuriyetler'de Jeofizikçilerle yakın ilişkiler kurulmuştur. Odanın girişimi
ve Yunanistan, Polonya, Slovanya, Bulgaristan, Romanya ve Yeni Yugoslavya
Jeofizik örgütlerinin katılımıyla "Balkan Jeofizik Birliği"
kurulmuştur (Jeofizik Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi, 1996).
Oda, Jeomağnetizma ve Paleomağnetizma konusuna gerek
“Jeofizik” Dergisinde makalelerin yayınlanması ve gerekse
düzenlediği Kurultay ve Uluslararası Kongrelerde bu konudaki çalışmaların
sunulması, tartışılması yönünde katkı koymuştur.
Kaynaklar:
1) Özçep, F. and Orbay, N., 1997,
History of the Geophysical Sciences in İstanbul (Turkey) since 1600, in
GEOMAGNETISM AND AERONOMY : With special historical case studies (Ed. W.
Schroder), Science Edition, Comm. History IAGA/History Commision DGG,
ISSN:0179-5658, 111-122.
2) Özdoğan, İ., Işıkara, A.M., Orbay,
N., Düzgit, Z., 1988, Arzmağnetizması: İlkeler ve Uygulamalar, İ.Ü. Yayınları.
3) Sipahioğlu, O.N., 1952, Türkiye'de
Jeomagnetizm Çalışmaları.
4) Sezgin, C., 1999, Dünya'da ve
Türkiye'de Jeomağnetizma Çalışmaları, İ.Ü. Jeofizik Müh. Böl., Bitirme Projesi,
İstanbul.
5) Özçep, F., Orbay, N., 2002,
Jeofizik ve Tarihsel Gelişimi, İstanbul Üniversitesi Yayınları, İstanbul