Üniversite Korosu
TARİHÇE
Üniversite Korosu’nun tarihini en iyi, kuruluşundan bu yana koronun şefliğinde bulunmuş kişilerin anlatacağını düşündük. Kurucumuz Ercümend Berker’den başlamak üzere, Nevzat Atlığ, Abidin Gerçeker, Şemseddin Kodal ve Süheyla Altmışdört Üniversite Korosu’nu idari anlamda bugüne başarıyla taşıyan; Elif Ahıs da bu görevi yeni devralan kişilerdir. Ayrıca başta Ender Ergün olmak üzere Fatih Salgar, Ali Rıza Kural, Adnan Mungan, Mehmet Güntekin ve Levent Çelik de şef yardımcılığı görevlerini üstlendiler.
Koromuzun tarihini oluşturan kişilerin kaleminden…
Ercümend BERKER
Nevzad ATLIĞ
Abidin GERÇEKER
Şemseddin KODAL
Süheylâ ALTMIŞDÖRT
Elif AHIS
M. Fatih SALGAR
Mehmet GÜNTEKİN
Osman Nuri ÖZPEKEL
ÜNİVERSİTE KOROSU’NA GİDEN YOL ve SONRASI
Çocukluğum, doğanın en güzel yerlerinden olan Büyük Çamlıca’da, Türk Musikisi’nin en güzel eserlerini, en iyi sanatçılardan dinleyerek geçti.
Orta halli bir devlet memuru, İstanbul İkinci Asliye Hukuk Mahkemesi Başkâtibi olan babam, bütün arzuma rağmen, tahsilimi yarıda bırakırım endişesiyle musiki eğitimi almama izin vermedi. Zaten mali gücü de buna yeterli değildi.
Liseye devam ederken aynı zamanda Çiçekçiler Cemiyeti’nin haftada üç gün Galatasaray’daki Hristaki Pasajı’nda düzenlediği çiçek müzayedesinde muhasiplik; o zaman Beyoğlu Postanesi üstünde olan İstanbul Radyosu’nda spikerlik; noterlere Fransızca tercüme ve öğrencilere Fransızca dersleri vererek hayatımı kazanmaya başladıktan sonra musiki eğitimine yöneldim.
Tanrım beni en iyi hocalara sevketti. 1939’larda liseyi bitirmek üzere iken bir toplantıda, zamanın en iyi hocalarından ve piano sanatçılarından olan Fulya Akaydın ile karşılaştım. Tatlı hayata dalmak üzere olduğum o dönemde bana âdeta baskıyla solfej ve piano öğretti.
İki yıl kadar sonra, bana öğretebileceği her şeyi öğrettiğini söyleyerek Türk Musikisi alanında derinleşme arzumu karşılayamayacağını, bunun için bir Türk Musikisi üstâdından ayrıca ders almam gerektiğini söyledi ve bir akşam konuyu musiki toplantılarımıza katılan, İstanbul Belediye Konservatuvarı Türk Musikisi İcra Heyeti üyesi ve ünlü kemençe sanatçısı Kemal Niyazi Seyhun’a açtı ve bana ders vermesini teklif etti.
Kemal Niyazi Seyhun’un cevabı şu oldu: “Yani Ercümend, sen Türk Musikisi’ni Hukuk Fakültesi’ndeki hocalardan hukuk öğrendiğin gibi öğrenebileceğini sanıyorsan yanılıyorsun. Türk Musikisi’ni esaslı şekilde öğrenmek istiyorsan evvela iyi bir hoca bulacaksın. Onu sana ders vermeye razı edeceksin. Seni kabul edeceği zamanlarda evine gidip, dizinin dibine oturup, çaldıklarını, söylediklerini ve açıklamalarını dinleyeceksin. Sorular soracaksın. Bu elde ettiğin birikimle ancak saçların benim gibi bembeyaz olduktan sonra Türk Musikisi’ni, kabiliyetin ölçüsünde öğrenmiş olursun. ”
Yüksek öğretimde müspet ilim ve metodoloji ile tanışmış bir genç olarak ümitlerimi büyük ölçüde kıran bu konuşmanın ertesi günü Kadıköy vapurunda, arada bir musiki toplantılarımıza katılan Salih Murad Hoca (Prof. Salih Murad Uzdilek) ile karşılaştım. Sordu: “Ercümend, Türk Musikisi çalışmaların nasıl gidiyor?” Büyük bir teessür içinde: “Gidemiyor hocam!” dedim. “Tıkandık kaldık!” ve olayı anlattım. “Hiç üzülme” dedi, “Seni bu işin en büyük üstâdına götüreceğim…” ve ilâve etti: “^Büyük müzikolog Hüseyin Sadedin Arel, Belediye Konservatuvarı’nda İlmi Kurul başkanı oldu ve Türk Türk Musikisi Nazariyatı dersleri vermeye başladı. ”
Ertesi günü buluştuk. Tepebaşı’nda, şimdiki Sanayi Odası’nın bulunduğu konservatuvar binasında Arel’in odasına girdik. Bizi, bembeyaz saçlı, ancak delikanlı görünümünde bir bey, büyük bir nezaketle karşıladı. Arel, o tarihlerde 61 veya 62 yaşlarında idi.
Salih Murad Hoca beni takdim etti. “Bu genç, tam bir Türk Musikisi delisi, size teslim ediyorum, eti sizin, kemiği bizim!” Arel’in büyük nezaket göstermesinden cesaret alarak ilk ukalalığımı patlatım: “Efendim, bilhassa Türk Musikisi’ndeki çeyrek sesler hakkında bilgi rica ediyorum. ” Yüzünü astı, elini kaldırdı ve bana ilk dersini verdi: “Türk Musikisi’nde çeyrek ses yoktur!” Böylece, o zamana kadar bütün Türk Musikisi mensuplarının dillerine pelesenk olan “çeyrek ses” efsanesi bu ilk derste yıkılmış oldu.
O andan itibaren o ilim, irfan ve sanat pınarından kana kana yararlanmaya başladım. Hem konservatuvardaki derslerine, hem yazıhanesine, hem de Cumartesi günleri tam bir akademi niteliğindeki ev toplantılarına devam ederek Türk Musikisi, hukuk tatbikatı, Türk Milliyetçiliği ve bu arada İngilizce alanlarında derinleşme imkânını ve mutluluğunu yaşadım
1942 ile 1943 yıllarında, Hukuk Fakültesi’nin ikinci sınıfına devam ederken, Üniversite Talebe Birliği’ne bağlı olarak Üniversite Korosu’nu kurmuştum.
Eşlik eden sazlarla birlikte 70-80 kişilik koro, Türk Musikisi klasikleri ağırlıklı çalışmalar yaparken, piano, violonsel ve kemanlardan oluşan 5-6 kişilik bir oda musikisi topluluğu da Batı Musikisi çalışmaları yapıyordu.
Arel’den aldığım bilgileri bu koroya aktararak solfej ve nazariyata dayalı, esaslı bir Türk Musikisi eğitimi sağlıyorduk.
İstanbul’un çeşitli salonlarında verdiğimiz, büyük bestecilerimizin seçkin eserlerinden oluşan biyografik didaktik konserler, toplumdan ilgi ve basından destek görüyordu.
Yaşadığımız durumdan cesaret alarak, bu konserleri Ankara’ya taşımayı düşündük. Dönemin Milli Eğitim Bakanı Hasan-Âli Yücel ile görüştüm. Radyo’da program, Halkevi Salonu’nda konser ve Ankara’ya gidiş-dönüş için Devlet Demiryolları’ndan özel vagon temin edildi.
Ancak, Ankara’ya hareketimizden iki gün önce, Hasan-Âli Yücel’den geceyarısı gelen bir telgrafla, “Üniversiteliler’in Ankara’da Türk Musikisi konseri vermelerinin ‘üst makamlarca’ sakıncalı görüldüğü, ancak Batı Musikisi grubunun beklendiği” bildiriliyordu.
Biz de Batı Müziği grubuyla Ankara’ya gittik. Başbakan Şükrü Saracoğlu’ndan büyük ilgi ve yakınlık gördük.
Sonraki yıllarda Üniversite Korosu’nun emsalleri, diğer üniversitelerde de kuruldu. 1975’te devlet, Türk Musikisi politikasını doğru yörüngesine oturtarak tarihinde, “devlet katındaki ilk” Türk Musikisi yüksek öğretim kuruluşu olarak İstanbul Türk Musikisi Devlet Konservatuvarı’nı ve ilk icra kuruluşu olarak da İstanbul Devlet Klasik Türk Müziği Korosu’nu kurdu.
Cumhuriyet tarihimizin bu iki temel kurumun harcında, Üniversite Korosu bulunmaktadır.
ÜNİVERSİTE KOROSU HÂTIRALARIM
Tıbbiye öğrenciliğimin ilk yıllarında, Ercümend Berker’in yönetimindeki Üniversite Korosu’nda keman çalıyordum, fakat barınma durumumun musiki faaliyetlerim için çok uygun olduğu söylenemezdi. O yıllarda Üniversite’nin arkasında Cumhuriyet Halk Partisi’nin yurdu vardı. Edirne’de CHP teşkilatında çalışan rahmetli halamın tavassutuyla oraya yerleştim; yoksa çok zordu.
Yurt hayatım, musiki çalışmalarım açısından, amcamın evinde kaldığım günlere göre daha serbest bir hareket sahası açmıştı. Yurtta kalan Feyzi Halıcı ve Şükran Güngör gibi arkadaşlar başta olmak üzere çalışmaya başladık. Kısa sürede bir koro teşkil ettik. O hale geldi ki diğer yurtlardan da müracaatlar başladı.
Bir yıllık çalışma sonunda Eminönü Halkevi’nde bir konser verdik. Böylece şefliğe başlamış oldum. Bu çalışmalar sayesinde, koromuzu o yıl Üniversite Korosu adıyla Milli Türk Talebe Birliği’ne bağlı bir teşkilat olarak tescil ettirdik.

1949’da, Tepebaşı’ndaki Komedi Tiyatrosu’nda bir konser verdik. Sonra Ankara’da askerliğini yapmakta olan Halil Nadaroğlu adlı arkadaşımız, Üniversite Korosu’na Ankara’da bir konser ayarladı. Mayıs ayında iki konser vermek üzere 80 kişilik koroyla Ankara’ya davet edildik. Solistlerimiz Ahmet Çağan ve Berhayat Anıl idi. O yıllarda Türk Musikisi hor görülen, devletin tamamen karşısına aldığı bir sanat dalıydı. Alaturka-Alafranga kavgası bütün şiddetiyle devam ediyordu.
O tarihte tek üniversite, İstanbul Üniversitesi idi. Ankara, henüz gelişme halinde olan bir şehirdi ve bir yüksek öğrenim kurumuna sahip değildi. Böylece Ankara için “üniversiteli gençlik” imajından bahsetmek mümkün değildi. Durum böyle olunca Ankara da bizim gelişimizi heyecanla bekliyordu. O sıralarda Ankara’da oturan ve Türk Musikisi’nin geleceğinden kaygılı olan musiki üstadları, en büyük heyecanı çekiyorlardı. Refik Fersan, Nuri Halil Poyraz, Cevdet Çağla, Fehmi Tokay gibi eski musikişinaslar, Ankara’da verdiğimiz ilk konserden sonra, bu musikiye gençliğin sahip çıktığını görerek nasıl sevindiler, bu kolay kolay anlatılacak bir manzara değildir; ancak yaşanılarak anlaşılabilir. Konserlerin sonunda gözyaşları içinde beni kucaklayarak tebrik etmişlerdir.

İkinci konserimiz de çok başarılıydı. İki başarılı konserin ardından sürpriz bir gelişme oldu ve üçüncü olarak Radyo’da bir konser vermemiz istendi. Konser, bir Cumartesi akşamı, Ankara Radyosu’nun büyük bir özel yayını olarak gerçekleştirilecek, takdimi, o günlerin şöhretli ismi Hikmet Münir Ebcioğlu yapacaktı. Üstelik, Reisicumhur İsmet İnönü’nün, maiyetiyle birlikte konseri dinlemeye geleceğinden söz ediliyordu. bir dostum olan bürokrat Haluk Nihat Pepeyi de koromuza konserden sonra Ankara Kulübü’nde bir ziyafet verecekti. her şeyden önemlisi ise o sırada Türkiye’nin tek radyosunun Ankara Radyosu oluşu ve bütün Türkiye’nin, yani büyük jürinin bizi dinleyecek olmasıydı.
Konseri başarıyla verdik. Konser sonunda Reisicumhur İsmet Paşa beni yanına çağırdı, tebrik etti. Mâlum, İsmet Paşa Türk Musikisi’ni pek sevmezdi. Batı musikisi dinler ve violonsel çalardı. İdaremde gerçekleşen ve Ankara Radyosu’nda verdiğimiz Üniversite Korosu’nun bu konseri, sanırım, dinlediği ilk ve son Türk Musikisi konseri olmuştur. Radyo’daki bu büyük konserin yankıları, artık iyice tanınmamızı sağlamıştı. İşte o günlerde, yarı resmi sayılabilecek bir görevle Kıbrıs’a gönderildik. Oradaki soydaşlarımızın milli heyecanlarına destek olmak için musikimizle seslenecektik. Yazılsa roman olabilecek maceralarla Kıbrıs’a vardık ve bir dizi konser vererek, Türkiye gençliğinin Kıbrıslı Türkler’in yanında olduğunu gösterdik ve büyük bir moral takviyesinde bulunmuş olduk. Kıbrıs basınında, konserlerimizin ardından yazılar yayınlandı.
Bu arada 1949’da Tıbbiye’den mezun oldum. 1950 yılının başlarında İstanbul Radyosu açılmıştı. Üniversite Korosu ile Radyo’da 15 günde bir olmak üzere canlı konserlere başladık. Bu periyod, amatör bir müzik topluluğu için zor sayılabilecek bir çalışma temposunu gerektiriyordu. Fakat, başarıyla üstesinden geliyorduk. Aynı yıl, evinde yaptığı efsanevi toplantıların da müdavimi olduğum ünlü yazarımız ve düşünürümüz İbnülemin Mahmud Kemal İnal için yapılan jübilede de bir konser verdik.

Musiki faaliyetlerim, Üniversite Korosu’nu çalıştırmak suretiyle devam ederken, İstanbul Belediye Konservatuvarı Sanat Kurulu tarafından üslup ve repertuvar öğretmenliği teklifi aldım. Gerekli formalitelerin tamamlanmasının ardından bu göreve başladım. O sıralarda İstanbul Radyosu’na müdür olarak atanan ve daha önceden tanıdığım Mesud Cemil’le münasebetlerimiz sıklaştı. 1952’de Mesud Bey için Atlas Sineması’nda yapılan jübilede Üniversite Korosu ile Mesud Bey’in korosunu takviye etmiştik. Böyle bir durum, Üniversite Korosu’nun sanat seviyesinin, dönemin musiki üstadlarınca da teslim ve kabul edildiğinin önemli bir göstergesiydi.
Solistimiz Ahmet Çağan’ın askere gitmesiyle ciddi bir solist sıkıntısı içine düşmüştük. O günlerde korodan arkadaşımız Şükran Güngör’ün önerisi sonucunda Alâeddin Yavaşça da Üniversite Korosu bünyesine katıldı. O kadar mükemmel bir sese sahipti ki, Radyo programlarımızın ilk 25 dakikasını koroyla, son 15 dakikasını da Yavaşça’nın sololarıyla yapmaya başladık. O kadar başarılı oldu ve beğenildi ki, Radyo idaresi tarafından kendisine müstakilen solo programlar verilmeye başlandı.

Üniversite Korosu, müzik hayatımızın temel kurumlarından biridir ve 63 yıllık tarihinde yetiştirdiği sanatçıların yanı sıra, binlerce üniversiteliye, yani aydın gençliğe Türk Musikisi zevkini aşılamak suretiyle bunu ispatlamıştır.
MÜZİK HAYATIMIN MERKEZİNDEKİ ÜNİVERSİTE KOROSU
1929 yılında İstanbul’da Kasımpaşa’da Şükrü Bey Konağı diye anılan evde dünyaya geldim. Babam Kasım Bey, annem Fatma Hanım’dır. İlköğrenimimi Beyoğlu İlkokulu’nda, orta öğrenimimi Vefa Lisesi’nde tamamladım. 1946’da girdiğim Tıp Fakültesi’nde yüksek öğrenim gördüm ve ihtisasımı Cerrahpaşa Hastanesi Birinci Dahiliye Kliniği’nde yaptım.
Annem ve babam dahil olmak üzere bütün ailem musıki ile meşgul oluyordu. Fatih’teki Malta Çarşısı’nda fes mağazası olan büyükbabam Şevki Bey güzel keman çalardı. Sesinin güzelliği ile etrafının takdirini kazanmış biriydi ve yaptığı bestelerle devrinin müzik çevrelerinde takdir görmüştü. Haftanın belli gecelerinde evimizde musıkişinaslar ve edebiyatçılar toplanır, fasıllar ve edebi sohbetler yapılırdı. Böylece, Türk musıkisinin ve edebiyatının en güzel örnekleri içinde yetiştim diyebilirim. Bugünkü varlığımı dedemin tertip ettiği ve yaşadığı müddetçe hiç ara vermediği o güzel ve hayırlı toplantılara borçluyum. Güzel sanatlara merakımı sanırım ki dedemden aldım. Küçük yaşlarımdan itibaren musıkiye karşı kabiliyetli olduğum ortaya çıktı. Daha ilkokulda iken müziğin yanı sıra resme ve karikatüre, ileriki yıllarda da şiire ve hikayeye meraklıydım.

Özellikle lise öğrenciliğim sıralarında, derslerimin dışında kalan zamanlarımın tamamını musıkiye vermeye başlamıştım. O yıllardaki en büyük şansım, matematik öğretmenim Muhittin Erev olmuştur. Muhittin Erev, Tanburi Cemil Bey ekolünün ve dönemin önde gelen müzisyenlerindendi. Musıkiye olan düşkünlüğümü görünce beni teşvik etti ve Mildan Niyazi Ayorak’ın Şehzadebaşı’ndaki Letafet Apartımanı’nda sürdürdüğü meşk çalışmalarına yönlendirdi. Zaten küçük yaşlarımdan beri musıkiyle iç içe olduğum için altyapım sağlam sayılırdı. Bu altyapının üzerine, Mildan Niyazi Bey’in mesklerinde musıkinin nazari kısmını öğrenmiş oldum. Tıp Fakültesi’ne başladığım 1946’da, Konservatuvar’a da devam ettim.
İcra faaliyetlerimin ilk mekanı Üniversite Korosu olmuştur. Koroda senelerce icracı olarak görev aldım. Aynı sıralarda Aksaray Musıki Cemiyeti, Cağaloğlu Gençlik Korosu ve daha birçok musıki cemiyetlerinde çalıştım. İdarecilik ve öğreticilik görevleri aldığım bu amatör topluluklarda pek çok hevesli gencin yetişmesinde katkım oldu.
Tıp Fakültesi’nin ardından yedeksubaylığımı tamamladım ve bir süre sadece mesleğimle ilgila çalışmalarda olmak, musıkiden uzaklaşmak zorunda kaldım. Musıkiden mecburen uzak kaldığım o günlerde üniversiteli genç arkadaşların ve çevremin ısrarlarıyla tekrar musıki çalışmalarına dönmeye adeta mecbur bırakıldım. Üniversite Korosu’nun başına geçmem ve idarecisiz kalan bu güzide topluluğu yönetmem isteniyordu. Benim de uzun zaman istifadeler elde ettiğim ve kendimi borçlu saydığım Üniversite Korosu’nayönelik hizmetten kaçınmama imkan yoktu; kabul ettim. Üniversite Korosu’nu yönetmeye başladım.

Üniversite Korosu’ndaki çalışmalarımızın, hisli bir meşk ve kuvvetli bir nazariyat anlayışı üzerine çok dikkat ettim ve daima bu tarzı uygulamanın gayreti içinde oldum. Bu pırıl pırıl koroyu, kısa zaman içerisinde birinci sınıf bir konservatuvar kimliğine kavuşturmak için çabaladım ve sanıyorum ki bunda başarılı oldum. Diğer nazari derslerin ve meşkin yanı sıra hiç ihmal etmediğimizusul, makam bilgisi, musıki edebiyatı, musıki tarihi, eser şerhi ve makam şerhi gibi derslerle, heveskar gençlere mümkün olabilecek en güzel imkanları sundum. Bu konservatuvar benzeri yapı, üniversiteli gençlerden oluşan Üniversite Korosu’nda büyük ilgi gördü ve zevkle takip edildi.

Selefim Nevzat Atlığ’ın şeflik döneminde İstanbul Radyosu’nda başlamış olan Üniversite Korosu canlı konserleri, benim dönemimde de devam etti. Ayrıca Fen Fakültesi Konferans Salonu’nda her ay bir konser vermek üzere sıkı bir program uyguladık. Bu icra faaliyetlerinin, nasıl dikkatli ve çaba gerektiren bir çalışma düzenine ihtiyaç gösterdiği tahmin edilebilir. Adeta profesyonel bir ekip gibi çalışıyor ve güzel sonuçlar alıyorduk. Fen Fakültesi’nde her ay verdiğimiz salon konserlerinin repertuvarı her seferinde değişirdi. İki konser üst üste aynı repertuvarla sahneye çıktığımız olmamıştır.

Musıki hayatım boyunca beste çalışmaları da yaptım ve çevremden bu konuda teşvik gördüm. İlk beste çalışmam, 1944 yılında yaptığım Nihavend makamında ve Semai usulünde, “Kalbimin kanamaz yeri kalmadı” mısraıyla başlayan bir şarkıydı. Bazılarının güfteleri de bana ait olmak üzere zaman içinde yaptığım eserlerin sayısı yüzleri aştı. Müsıki hayatım boyunca nota kavramına da büyük dikkat gösterdim ve bununla ilgili çalışmalar içinde oldum. Yazdığım ve basarak yayınladığım çok sayıda nota musıki çevrelerinde uzun yıllar icralarda kullanıldı. Ayrıca merhum bestekar Fehmi Tokay’ın birçok eserini notaya almak suretiyle kaybolmalarını önledim. Sanıyorum ki bu faaliyetim de musıkimize küçük bir katkıdır.
Musıkiyi, bütün hayatım boyunca güzel sanatların en önemli dalı ve bir hayat tarzı olarak gördüm ve ondan herhangi bir istifade veya menfaat sağlamayı aklımın ucundan bile geçirmedim. Yanı hep amatör zevkle ve heyecanla musıki yaptım. Musıkiye daima derin bir aşkla bağlı kaldım. Bu yaklaşımımda ve anlayışımda Üniversite Korosu’nun payı büyüktür. Bu önemli kültür ve sanat ocağına sinmiş olan ruh, zaten böyle davranmayı gerektirecek kadar kuvvetliydi.

Üniversite Korosu’nu, sanat dünyamızın en önemli kurumlarından biri olarak görüyor ve değerlendiriyorum. Bu kadar önemli bir kurumun tarihinde uzunca bir dönem hizmetim geçtiği için kendimi bahtiyar addediyorum. Benden sonra en güzel biçimde devam eden çalışmalarını gururla izlediğim Üniversite Korosu’na, 63 yılın ardından nice uzun, verimli ve parlak yıllar diliyor, geçmişten bugüne Üniversite Korosu’na katkıda bulunmuş herkese şükranlarımı sunuyorum.
MÜZİK YAŞAM HİKÂYEM ve ÜNİVERSİTE KOROSU
4 Ağustos 1931’de Bolu’nun Gerede ilçesinde doğdum. İlkokulu Ankara’da, ortaokulu, liseyi ve üniversiteyi de İstanbul’da tamamladım. Tıp Fakültesi’nden mezun oldum.
1952’de İstanbul Belediye Konservatuvarı’nın imtihanlarına girerek ciddi müzik eğitimime başladım. Beş yıl olan Öğrenim süresince, rahmetli Şefik Gürmeriç hocamızın bizlere verdiği büyük emeği ve gösterdiği çabayı unutmam imkânsızdır. İlk iki yıl solfej, usûl ve nazariyat dersleri Gürmeriç hocamız tarafından verildi. 1957 Haziranı’nda konservatuvardan mezun oldum. 1957 sonbaharında Konservatuvar İcra Heyeti imtihanlarına girdim, kazandım ve sanatkâr olarak atandım. Altı yıl boyunca büyük üstadımız Münir Nureddin Selçuk ile çalışma fırsatını buldum.
Aynı sıralarda yeni kurulan İstanbul Operası’na korist eleman alınıyordu. Bir yıla yakın süreyle şan dersleri aldım ve 1958’de girdiğim Opera imtihanlarını kazandım. Opera Korosu’nda bariton olarak çalışmaya başladım. 1962 yılı Eylül ayına kadar hem Konservatuvar Türk Musikisi İcra Heyeti’nde, hem de İstanbul Operası Korosu’nda ses sanatçısı olarak çalışıyordum.
Türk Musikisi’ni çok sevmeme rağmen, bu sanatta profesyonel olmayı hiç düşünmedim. İcra Heyeti’nde çalıştığım altı yıl boyunca hiç solo program icrasında bulunmadım. Sesim volümlü fakat sertti. Doğrusu, işin başından yanlış bir seçim yapmıştım. Zira sesim Batı Müziği için daha uygundu.
1960 yılında, Üniversite Korosu’nun şefi Dr. Âbidin Gerçeker Almanya’ya gidince, koro elemanları, koronun yönetimini bana teklif ettiler. Tıp Fakültesi’ni bitirmek üzereydim, askere gitmem gerekiyordu. Fakat buna rağmen Üniversite Korosu gibi değerini öteden beri bildiğim önemli kültür ve sanat ocağının dağılma ihtimalini göz önüne alarak bu görevi zevkle kabul ettim.
Koronun, yıllardır devam eden canlı Radyo konserleri vardı. Dr. Âbidin Gerçeker’in yerine yeni bir şef olarak geldiğim için imtihan edilmemiz gerekiyordu. Üniversite Korosu’yla Radyo’da imtihana girdik ve kazandık. Aynı sıralarda ikinci bir müzik görevim daha bulunuyordu. Şef Nedim Otyam idaresindeki İstanbul Üniversitesi Talebe Birliği Batı Müziği Korosu’na da devam ediyordum.
Bu arada, bütün bu kurumlardaki müzik çalışmalarım sırasında Tıp Fakültesi’ni burs alarak bitirmiştim. Fakat işin kötü tarafı, aldığım bursu geri ödeyemiyordum. Ayrıca askerlik görevinin vakti gelip çatmıştı. Operada şan tekniğim iyice oturmuş, solistliğim yakındı, ancak içinde bulunduğum şartlar altında müziğe devam etme imkânım kalmamış oluyordu.
Sevgili kardeşim Süheylâ Altmışdört’le konservatuvar öğrenimimize birlikte, aynı sınıfları ve aynı sıraları paylaşarak başlamıştık. Bilgisinden ve becerisinden son derece emindim. Üniversite Korosu’nun yönetimini onun emin ellerine bırakmakta hiçbir sakınca görmedim. Emaneti devredeceğim kişi eğer Süheylâ Altmışdört olmasaydı, Dr. Âbidin Gerçeker’in bana emanet ettiği bu önemli ocak için gözüm arkada kalabilir, içim rahat etmeyebilirdi.
Üniversite Korosu’nun âkıbeti hakkında içim rahat olarak askere gittim. Askerliğimin bitiminde, mecburi hizmet için Kırşehir’e tayin olundum. Mecburi hizmetim dört seneydi. Açtığım muayenehanede de işlerim iyi gidince ve Kırşehir’de sevilen bir hekim haline gelince, İstanbul’a dönüşüm ertelenmiş oldu; mecburi hizmet için gittiğim Kırşehir’de tam 12 yıl kaldım. Oğlum Hakan Kodal’ın Saint Joseph Lisesi’ni kazanması ile ancak 1976’da İstanbul’a döndük. Anadolu’da yaşadığım yıllar boyunca büyük bir hata yaptım ve bir zamanlar hayatımın en önemli bölümünü oluşturan müzikten uzaklaştım. İstanbul’a döndükten sonra tekrar müziğe başlamak arzum ve artık hiç ayrılmamak ümidim vardı, ama o da olmadı.
Üniversite Korosu’nun şefliğini Süheylâ Altmışdört’e bırakıp gittiğim günden bu yana tam 42 yıl geçmiş, dile kolay… Şimdi, Anadolu’da iken yaptığım hatayı telafi etmeye uğraşıyor ve hayatımı sürdürdüğüm Bodrum’daki bir amatör koroda, yarım bıraktığım yerden devam etmeye çalışıyorum; büyük bir zevkle koro elemanı olarak çalışıyorum.
Hayat güzel, müzik daha güzel. Çok şükür sağlığım yerinde ve huzurluyum. Duyduğum huzurun önemli bir kısmını da, Üniversite Korosu’nu Süheylâ Altmışdört kardeşime emanet etmekle ne derece isabetli bir karar vermiş olduğumu görmemin verdiği mutluluk oluşturuyor. Değil mi ki o, tam 42 yıl boyunca hiç aralıksız biçimde binlerce Türk gencine Türk Musikisi’ni öğretti, zevklerini şekillendirdi. Yetiştirdiği sayılamayacak kadar çok öğrenci müzikte önemli yerlere geldiler.
Üniversite Korosu’na çok uzun yıllar diliyor, Süheylâ Altmışdört kardeşimi gönülden tebrik ediyor ve gelmiş geçmiş bütün Üniversite Korosu mensuplarını saygıyla selamlıyorum.
MÜZİK HAYATIM ve HAYATIMIN MERKEZİNDEKİ ÜNİVERSİTE KOROSU
Trabzon’da doğdum. İlkokulu, babamın mesleki seyahatlerinden dolayı Erzurum, Trabzon ve Ağrı’da, ortaokulu ve liseyi Trabzon’da tamamladım. 1948’de geldiğim İstanbul’da Fulya Akaydın’dan özel piyano dersleri almaya başladım. Hocamın tavsiyesiyle 1951’de İstanbul Belediye Konservatuvarı Türk Musikisi Bölümü’ne girdim ve sınıf atlamak suretiyle 1954’de normal eğitim süresinden daha erken mezun oldum. Konservatuvar öğrenimim müddetince Münir Nureddin Selçuk, Şefik Gürmeriç, Mesut Cemil, Nevzad Atlığ ve Şive Ölmez gibi değerli hocalarla çalıştım.
Hocam Şefik Gürmeriç’in teşvikiyle, 1957 yılında mezun olduğum okulda kadrosuz olarak öğretmenliğe başladım. Bir süre sonra Halk Müziği İcra Heyeti’nde açılan kadroya tayin olunarak koro yöneticiliği ve öğretmenlik yaptım. 1960’da aynı topluluğa vekaleten şef olarak atandım ve bir yıl boyunca Türk Halk Musikisi konserleri hazırladım ve idare ettim. Bu bir yıllık Halk Musikisi meşguliyetinin ardından, okulun Türk Musikisi bölümünde açılan öğretmenlik kadrosuna geçtim. 1990’lı yıllarda İstanbul Üniversitesi’ne bağlanan ve İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı adını alan okulda tam 47 yıl aralıksız şekilde Batı Müziği Solfeji, Türk Musikisi Nazariyatı, Türk Musikisi Solfeji ve Usûl dersleri verdim. Çeşitli tarihlerde okulun öğrenci korolarını çalıştırdım ve çok sayıda konserler hazırladım ve yönettim. Yarım yüzyıla yaklaşan bu görevimden 2005 yılı itibarıyla ayrıldım.
Kuruluşundan itibaren Müjdat Gezen Sanat Merkezi’nde Türk Müziği Bölümü başkanı olarak görev yaptım, öğrenciler yetiştirdim. Çeşitli dönemlerde Kadıköy Halk Eğitimi Merkezi’nde, Eyüp Musiki Derneği’nde ve Beşiktaş Musiki Derneği’nde koro çalıştırdım. Bir süre Florence Nightingale Yüksek Hemşirelik Okulu’nda Türk Müziği dersleri verdim. Klasik Türk Müziği ile ilgili çeşitli radyo ve tv programlarına uzman olarak katıldım. Türk Müziği piyanisti olarak da öğrenciler yetiştirdim.
1963 yılından, yani dolu dolu 42 yıldan beri, Dr. Şemseddin Kodal’dan devraldığım Üniversite Korosu’nu hiç ara vermeden çalıştırdım. Konservatuvar öğretmenliğimle beraber Üniversite Korosu şefliğim, hayatımın merkezindeki faaliyetler oldular.

Üniversite Korosu ile geçirdiğim bu 42 sene boyunca, kesin sayısını bilemeyeceğim yüzlerce gence klasik musikimizin en seçkin örneklerini öğretmenin eşsiz zevkini yaşadım. Her biri Anadolu’nun, Trakya’nın ve İstanbul’un çeşitli köşelerinden gelen ve tek bir ortak payda etrafında, yani klasik musikimizin odak noktasını teşkil ettiği bir kültür çevresinde birleşen ve kültürümüzü keşfetme yolculuğuna çıkan üniversiteli gençliğe gücüm ölçüsünde kılavuzluk etmeye çalıştım.

Üniversiteye girişler ve mezuniyetler sebebiyle birkaç yılda bir tamamen değişen kadrosuyla Üniversite Korosu, örneği belki başka hiçbir müzik kurumunda görülmeyecek kadar değişken ve dinamik yapısıyla her seferinde yeni bir başlangıç heyecanının da merkezi oldu. Bu sebepten dolayı diyebilirim ki, Üniversite Korosu’nun başında bulunduğum 42 yıl boyunca hiçbir zaman yaptığım görevle ilgili bir tekdüzelik hissi yaşamadım. Her yeni kadroyla birlikte ben de ilk öğretmenlik günlerimin ilk heyecanlarına geri döndüm, her seferinde taze sevinçler ve mutluluklar yaşadım. Karşıdan bakılınca zor gibi görünen bu durum, aslında Üniversite Korosu’nun hiç eksilmeyen heyecanının tek sırrıdır.
Üniversite Korosu’nun sıralarından geçenler arasında musikiyi meslek edinen nice öğrencim oldu. Bu öğrencilerimin yüksek tahsil konuları çoğunlukla musiki dışındaki sahalar idi. Hekimlikten eczacılığa, hukukçuluktan iktisatçılığa, siyasi ilimlerden kimyacılığa kadar çok çeşitli dallarda yüksek öğrenim gören sayısız öğrencim, sırf Üniversite Korosu’nda tattıkları müzik zevki sebebiyle tahsilini gördükleri meslekleri seçmek yerine musikiyi meslek edindiler. Bu netice eğer musikimiz ve kültürümüz adına bir kazanç ise, kendimi görevini yapmış bir öğretmen olarak addederim ve büyük mutluluk duyarım.
Ayrıca birçok öğrencim de, yine Üniversite Korosu çatısı altında geçirdikleri vakitlerin bir sonucu olarak, musikiyi doğrudan meslek olarak seçmeyip öğrenimini gördükleri dallarla ilgili meslekleri seçtiler. Ama bunların arasından musikiyle ilgilerini kesmeyen birçoğu, dağıldıkları ülke sathında musikiyle ilgili müesseselerin kurucuları arasında yeraldılar. Anadolu’nun birçok şehrinde kurulan musiki derneklerinin, topluluklarının ve konservatuvarların kurucuları arasında, çeşitli tarihlerde Üniversite Korosu’nun sıralarından geçmiş olan öğrencilerimiz bulunmaktadır. Bu yönüyle de Üniversite Korosu’nun idaresinde geçen yıllarımın boşa geçmiş olmadığını görmekle büyük onur duyuyorum.
Üniversite Korosu’ndan gelip geçmiş birçok öğrencim ise, ne musikiyi meslek olarak seçtiler, ne musikiyle ilgili kurumlaşmaların içinde yeraldılar. Ama inanıyorum ki onlar hayatları boyunca klasik musikimizle olan ilgilerini devam ettireceklerdir. En azından iyi musikiyi ayırt edebilen kulaklarıyla, incelmiş zevkleriyle ve bir zamanlar hayatlarının önemli bir parçası durumundaki Üniversite Korosu’nda aldıkları ‘kaliteli musiki’ birikimleriyle, bu öğrencilerim, bilinçli birer musiki dinleyicisi olarak kültürel ve sanatsal tavırlarını belirlemiş birer aydındırlar. Bu yönüyle de 42 yıl süren uğraşımın yerini bulduğuna inanıyor ve sonsuz bir mutluluk duyuyorum.

Üniversite Korosu’nun şefliğini üslendiğim 42 yıl boyunca, çok sayıda salon konseri düzenledim ve idare ettim. Bu konserlerde hiçbir zaman musiki zevkini belli bir çizginin altına düşürmemeye gayret ettim. Her yeni çalışma döneminde, klasik musikimizi hiç tanımayan gençlerle yüzyüze geldim. Birkaç türküden veya şarkıdan başka müzik tanımayan gençlerin, birdenbire klasik musikimizin en önde gelen örnekleriyle karşılaşınca nasıl bir şaşkınlığa uğradıkları kolayca tahmin edilebilir.
Hatta bazı öğrencilerimiz, her dönemde, “Daha bilinen ve hafif şarkılar geçemez miyiz hocam?” diye sormuşlardır. Bu öğrencilerime verdiğim karşılık daima şu olmuştur ve her defasında da ikna etmiştir: “Bilinen ve hafif şarkıları öğrenmek için çaba göstermeye pek gerek yok, onları zaten böyle bir çalışmaya ihtiyaç olmadan da öğrenebilirsiniz. Siz, herkesin bilmediği değerleri öğrenmenin ayrıcalığına sahip olacaksınız. Çabaya değecek eserleri öğrenecek ve öğrendikten sonra da kendinizi gerçek anlamda farklı hissedeceksiniz. ”

42 yıldır duyduğum bu soruya verdiğim aynı karşılık, daima sihirli bir anahtar gibi etkisini göstermiş ve musiki kültürümüzün içine her seferinde yeni öğrenme merakları, taze heyecanlar katılmıştır. Üniversite Korosu sıralarından, ilk defa işittiği bir klasik esere önce dudak büken, fakat zamanla bu eserlere âşık olan nice öğrenci gelip geçti. “Kârdan, besteden ve semaiden başka eser geçilmesinin yasaklanmasını isteyen” öğrencilerim bile oldu!

Radyo programları, Üniversite Korosu’nun sesini bütün ülkeye duyuran en önemli vasıta oldu. Hocam Nevzad Atlığ’ın yönetimindeki yıllarda, yani takriben 1940’lı yılların ikinci yarısında başlayan, Âbidin Gerçeker ve Şemseddin Kodal zamanlarında da sürdürülen radyo programlarımız, idaremde geçen yıllarda da devam etti. Radyo programları, Üniversiteli gençliğin klasik musikimizi icra eden sesini bütün Türkiye’ye duyurduğu gibi çok önemli başka bir işe de yaradı.

Koro, kuruluşundan itibaren amatör bir çizgide faaliyet etmesine rağmen, bu sayede profesyonelliğin sınırlarını zorladı denilebilir. Zira, bir yandan periyodik konserlere hazırlanırken diğer taraftan her ay yeni bir program yetiştirmek, takdir edilecektir ki ancak profesyonel nitelik kazanmış müzik kurumlarının harcıdır. Üstelik yapılan her program Radyo kurulları tarafından denetime tâbi tutulur ve bu denetim zorlu bir sınav anlamını taşır. Radyo programlarını aralıksız devam ettirdiğimiz yaklaşık 30 yıllık süre zarfında denetimden dönen tek bir bandımızı hatırlamıyorum. Programlarda icra edilen eserlerin klasik çizgiden tâviz vermeyen anlayışla bir araya getirilmiş olduğu göz önüne alındığında, Üniversite Korosu mensubu üniversiteli gençliğin ne derece önemli ve çetin bir işin üstesinden geldiği kolayca anlaşılır.

Üniversite Korosu’nun bütün Türkiye’ye açılmasını sağlayan radyo programlarımız 1990’lara kadar devam etti ve sonra TRT kurumunun aldığı bir kararla, Üsküdar Musiki Cemiyeti ve İleri Türk Müziği Konservatuvarı’nın programlarıyla birlikte tamamen kaldırıldı. Bu kararın ne derece doğru olduğunu, sanırım zaman takdir edecektir. Bu programlara son verilmesinin, elbette ki Üniversite Korosu mensupları üzerinde olumsuz anlamda bir motivasyon eksikliğine yolaçtığı kolayca tahmin edilebilir.

Hayatımın önemli bir bölümünü içinde geçirdiğim Üniversite Korosu’nu, bir daha dünyaya gelsem, yine canla başla ömrümü adayabileceğim kadar önemli, verimli ve anlamlı bir kültür ve sanat ocağı olarak görüyorum. Üniversite Korosu sayesinde hocalarımdan öğrendiklerimi öğrencilerime aktarabilme imkânına sahip oldum.
42 yıl boyunca ellerimden en az 10 yüksek öğrenim kuşağı gelip geçti. Bu 10 kuşakla Üniversite Korosu’nun kurulmuş olması sayesinde bir araya geldik ve musikimiz üzerine çalışma fırsatı bulduk. Eğer bugün ülkemizde bir Klasik Türk Musikisi altyapısı varsa, inanıyorum ki bu altyapıda Üniversite Korosu’nun önemli bir katkısı bulunmaktadır. 63. yıldönümünü yaşayan Üniversite Korosu tarihinin son 42 yılındaki varlığım, kültürümüz ve sanatımız adına eğer bir anlam ifade edebilmişse, görevimi lâyıkıyla yerine getirmiş olmanın huzurunu ve mutluluğunu yaşarım.
1963 yılından bugüne, her biri evlâtlarım olan bütün Üniversite Korosu mensuplarını kucaklıyorum. Bizi bir araya getiren Üniversite Korosu’na, kuruluşundan itibaren emeği geçmiş herkese tek tek isim belirtmeden şükranlarımı sunuyorum. Hayatta olmayanlara rahmet, yaşayanlara sağlıklı ömürler diliyorum.
Bundan 42 yıl evvel devraldığım meş’aleyi kıymetli bir öğrencime, sevgili evlâdım Elif Ahıs’a verirken, Üniversite Korosu’nun ruhunu ve anlamını iyi kavramış olduğuna inanıyor, güveniyor, başarılı ve uzun bir müzik hayatı temenni ediyorum. Dileğim, günü geldiğinde onun da benden devraldığı meş’aleyi emin ellere teslim etmenin huzurunu yaşamasıdır.
ÜNİVERSİTE KOROSU: SORUMLULUK BİLİNCİ
1993 yılında İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı Yarı zamanlı Türk Musikisi bölümünde musiki öğrenimime başladım. Çok istememe rağmen aynı zamanda lise öğrencisi olduğum için, liseyi bitirene kadar başka hiçbir faaliyette bulunamadım. Süheylâ hocamın da ısrarları üzerine, Üniversite Korosu ile nihayet 1995’te tanıştım.
Koro çalışmasına katıldığım ilk gün hocam, koro çalışmalarının haftada bir değil iki gün olmasını istediğini söyledi ve bir çalışma günü daha tayin ederek koroyu çalıştırma görevini bana verdi. Halen sürdürdüğüm bu görev, beni çok onore etti; öğretmenlik hayatımdaki ilk tecrübem oldu. Bana, öğrenmek ile öğretmenin birbirinden çok farklı olduğunu, hele de musikiyi öğretmenin ne denli zor ve doyulmaz bir haz olduğunu gösterdi. Henüz okulda ikinci sınıf öğrencisiydim. Bu yolda başarılı olabileceğimi düşünüp musikiyi daha iyi öğrenmek için daha fazla çaba sarfetmeye başladım.
Üniversite Korosu’na devam ettiğim yıldan itibaren konservatuvardaki başarı grafiğim oldukça yükseldi, bilhassa solfej ve repertuvar derslerinde çok daha başarılı olmaya başladım.
Bu koroya zaman geçtikçe müptela olmamın sebeplerinden en önemlisi de, hocamın hiçbir zaman ödün vermediği klasik anlayışı ve bu anlayışı öğrencilerine de ustalığı ve tecrübesiyle aşılayabilmesidir.
Yeni yeni farketmeye başladım ki, uzun yıllar hocamın şefliğini izlemek, farkında olmadan bana iyi bir şefin nasıl olması gerektiğini öğretmiş. Hocamdan sadece musiki değil, beşeri ilişkiler hakkında da çok şey öğrendim. Kendisinden, öğretmenlik mesleği adına çok sağlam temeller aldığıma inanıyorum.
Üniversite Korosu, yıllarca bir konservatuvar niteliğinde eğitim vermiş, bugün var olan muhtelif müzik kurumlarına birçok sanatçı yetiştirmiş bir kurumdur. Öyle kendine has ve büyülü bir atmosferi vardır ki. . . Temel direği musiki. . . Birbirlerine sevgi ile bağlı insanlar. . . Böyle bir zincirin halkalarından biri olup meş’aleyi taşımak onurunu bana yaşattığı için hocam Süheylâ Altmışdört’e ve Üniversite Korosu’na çok şey borçluyum.
63 yıllık tarihinde bu koronun şef kürsüsünden ve sıralarından kimlerin gelip geçtiğinin farkındayım. Bu bakımdan sorumluluğumun ne kadar büyük olduğunu da görüyorum. Yıllardır süregelen bu geleneği hiç bozmadan devam ettirip sonraki nesillere başarı ile ulaştırmak, hayatım boyunca en büyük gayelerimden biri olacaktır.
Saygılarımla.

ELİF AHIS
24 Temmuz 1977’de İstanbul’da doğdu. Dört kişilik bir ailenin büyük kızı. İlköğrenimini Şişli Ondokuz Mayıs İlköğretim Okulu’nda, orta ve lise öğrenimini Nişantaşı Kız Lisesi’nde tamamladı. 1993’te, lise ikinci sınıf öğrencisi iken başladığı İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı Türk Musikisi Bölümü’nde İsmail Hakkı Özkan, Süheylâ Altmışdört, Muazzam Sepetçioğlu, Sehâ Okuş, Fatih Salgar, Alâeddin Aday gibi hocaların öğrencisi oldu.
Son sınıf öğrencisi iken, 1998’de İstanbul Teknik Üniversitesi Türk Musikisi Devlet Konservatuvarı Ses Eğitimi Bölümü’nü kazandı. Bu okulda Alâeddin Yavaşça, Erol Uras, Şehnaz Uğurel, Abdi Coşkun gibi hocalardan istifade etti. Bir yıl, her iki okula da devam ederek, 1999’da İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı’ndan bölüm birincisi; 2002 yılında da İTÜ Türk Musikisi Devlet Konservatuvarı’ndan bölüm üçüncüsü derecesiyle mezun oldu.
Çok arzu etmesine rağmen lise öğrenimi sebebiyle daha önce katılamadığı Üniversite Korosu çalışmalarına 1995’te katılmaya başladı. Şef Süheylâ Altmışdört yönetimindeki koroda korist ve solist olarak görev aldı ve şef yardımcılığı görevine getirildi.
1999 yılında hocaları Süheylâ Altmışdört ve Sehâ Okuş’un tavsiyeleri üzerine Müjdat Gezen Sanat Merkezi’nde Türk Musikisi Solfeji öğretmeni olarak çalışmaya başladı. Birçok öğrenci konseri hazırlayıp yönetti. Bu görevini de hâlen sürdürmektedir.

Çeşitli yurtiçi konserlerinde solist olarak görev yaptı.
2005 yılında İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuarı Türk Musıkisi Programında, Türk Musıkisi repertuarı öğretim görevlisi olarak; 2006 yılında da İSMEK’nda Türk Musıkisi solfej ve nazariyatı öğretmeni olarak çalışmaya başladı. Bu görevlerini de halen sürdürmektedir.
ÜNİVERSİTE KOROSU: BİR MÜZİSYEN FABRİKASI
1972 yılında girmiş olduğum İstanbul Belediye Konservatuvarı’nda hocam olan Süheylâ Altmışdört’ün isteği üzerine Üniversite Korosu’na devam etmeye başladım. Musikiyi henüz öğrenmeye başlamış biri olarak bu sanata beslediğim derin muhabbetin dışında pek de bir şey bilmiyordum.
O tarihlerde yersizlik yüzünden Beyazıt’taki Yümni Düğün Salonu’nda çalışmalarını sürdüren Üniversite Korosu’yla ilk intibalarım şöyleydi: Düğün salonunun dans pistine sıralanmış sandalyelerle bir çalışma ortamı hazırlanmıştı. Çalışma bittiğinde herkes sandalyesini aldığı yere koyuyor, pistin eski haline gelmesi sağlanıyordu. İlk katıldığım çalışmada Süheylâ Hoca, koronun karşısına geçmiş Şevkefzâ Takım’ı öğretiyor, benim ve yeni başlayan diğer üniversiteli arkadaşların klasiklerle ilk tanışması da böylece gerçekleşiyordu. Hocanın gösterdiği çaba, titizlik ve çalışma şekli, ilk defa bir koroda müzik yapan bizlere örnek teşkil ediyordu.
Gerek musikinin insanları kaynaştıran yönü, gerekse Üniversite Korosu’nun geleneğinde var olan dostluk, kardeşlik gibi kavramlar ve zaman içinde ömür boyu sürecek bağlılıklara dönüşecek seviyeli arkadaşlıklar, bu koroya devam eden herkesin şahit olduğu temel özelliklerdir. Hiçbir zorlama olmamasına rağmen 60 – 70 kişiyi bulan koro üyelerinin, çok önemli mazeretleri olmadığı sürece çalışma günlerini iple çektiklerini bilmekteyim.
Yapılan geziler, özellikle de gelenekselleşmiş olan Kınalıada gezisi, özel toplantılar, küçük seyahatlar, verilen konserler, ayda bir olmak üzere İstanbul Radyosu için hazırlanan programlar, Üniversite Korosu’nun cazibesini bizler için olağanüstü kılıyor, bu arada geçmiş olduğumuz klasik eserler, bizde sonraları farkına varacağımız bir birikime ve bilince altyapı oluşturuyordu.

Daha sonra 1976’dan 1988’e kadar Üniversite Korosu’nda şef yardımcısı olarak çalıştım. Bu süre içerisinde hocamız Süheylâ Altmışdört ile birlikte, yüzlerce üniversite öğrencisini, klasiklerimizin temel eserlerini ezbere okuyabilecekleri şekilde eğittik. Rast, Hicaz, Hüzzam, Hicazkâr, Şevkefzâ, Şedaraban, Suzidil, Nihâvend, Acemaşiran, Bayati, Nişâburek, Mâhur ve daha birçok makamdan oluşan repertuvarımız, korist arkadaşlarımızın zorlanmadan icra edebildikleri eserler haline geldi.

Şimdi de belki herkesin üzerinde hemfikir olduğu bir konuya, Üniversite Korosu’nun musikimizdeki yerine değinmek istiyorum. Kurulduğu 1942’den itibaren yüklenmiş olduğu musiki dâvâsını bugüne kadar istikrarını ve anlayışını bozmadan taşımış olan Üniversite Korosu’nun musikimize olan katkısının çok büyük olduğu şüphesizdir.
Özellikle musikimizin devlet tarafından bir kenara konulduğu, diğer bir deyişle Alaturka-Alafranga kavgalarının en üst seviyede cereyan ettiği bir dönemde, bu musikiyi ayakta tutma gayreti içinde olan, musikinin estetik değerlerini daima ön planda tutan, ayrıca sahip olduğu musiki dâvâsını, kurulduğu ilk günden itibaren bilinçli bir şekilde güden ve mücadelesini veren Üniversite Korosu’nun yeri, elbette bu yönüyle de farklıdır.
Üniversite Korosu’nun, yine aynı derecede önem taşıyan bir başka yönü de, herkesin malumu olduğu gibi, kurulduğu günden itibaren diğer musiki kurumlarına âdeta bir fabrika gibi eleman yetiştirmiş olmasıdır. Günümüzdeki eğitim, öğretim ve icra organlarında görev yapan ve birçoğu isim yapmış kişiler olan Üniversite Korosu menşeli sanatçılar, saymakla bitmeyecek kadar çoktur. Anadolu’nun birçok kurulmuş olan musiki derneklerinin ve konservatuvarların başında Üniversite Korosu mensubu arkadaşlarımızın bulunduğu da ayrı bir gerçektir.

Musikinin teknoloji bağlamında bir sanayi haline geldiği günümüzde ise, musiki mücadelesinin şeklinin iyice değişmiş olduğunu görüyoruz. Bu yüzden de Üniversite Korosu’nun yapacağı daha birçok görev olduğu düşüncesini taşıyorum. Bu yüce sanatı özellikle gençliğimize tanıtmanın ve sevdirmenin yolunun, eskiden olduğu gibi bu türden musiki faaliyetlerinin yapıldığı ortamların olacağı kanaati, gün geçtikçe benim gibi birçok müzikseverin ortak düşüncesi haline geliyor.
Üniversite Korosu’na emeği geçmiş, küçük veya büyük katkıda bulunmuş herkese saygılar sunuyorum.
ÜNİVERSİTE KOROSU
Türkiye’deki amatör Klasik Türk Musikisi topluluklarının en eskilerinden biri ve üniversite korolarının ilki.
Koronun İstanbul Üniversitesi Talebe Cemiyeti’nin girişimleriyle oluşan altyapısı, Ercümend Berker’in önderliğinde bir Türk musikisi topluluğunun kuruluşuna zemin hazırladı. “Üniversiteliler Müzik Kolu” adındaki topluluk, içindeki Batı musikisi bölümüyle, her iki musikinin de eşit şartlarda öğretilmesi gerektiği ve Türk musikisi mensuplarının Batı musikisine karşı olmadığı mesajını da veriyordu.


Kurulduğu 1942-1943 öğretim yılından 1946’ya kadar Berker’in yönettiği koroda Sadettin Arel ve Ord. Prof. Dr. Salih Murat Uzdilek (Dikkat görsel: Arel ve Uzdilek) gibi nazariyatçıların da dersler vermesiyle, gayrıresmi fakat akademik düzeyde bir musiki eğitimi gerçekleştiriliyordu.
1943’den beri toplulukta keman çalan Nevzad Atlığ, (Dikkat görsel: Atlığ kemanıyla)1946’da Berker’in ayrılmasıyla koronun başına geçti. 1948’de Talebe Birliği’yle yürütülen çalışmalar sonunda koro yeniden yapılandı. 1958’e kadar süren bu dönemde Batı musikisi şubesi kendiliğinden kapandı, koro yalnızca Türk Musikisi’yle uğraşan bir musiki topluluğu haline geldi. Atlığ’ın yönetiminde geçen 12 yılda Selâhattin İçli, Alâeddin Yavaşça, İrfan Doğrusöz, Ahmet Çağan, Fikret Kutluğ, Cüneyd Orhon, Niyazi Sayın, Necdet Yaşar, Cüneyd Kosal, Muazzam Sepetçioğlu, Berhayat Anıl, Gülseren Güvenli, Akın Özkan gibi geleceğin ustalarının yanı sıra, Gavsi Baykara, Süleyman Erguner, Eyyubi Ali Rıza Şengel, Vecdi Seyhun, Fulya Akaydın, Emin Ongan ve Sabri Süha Ansen gibi dönemin usta musikicileri de Üniversite Korosu’nun faaliyetlerinde yer aldılar.

Koronun 1950’den itibaren ayda iki defa İstanbul Radyosu’nda canlı yayınlara başlaması, adının İstanbul ve Ankara’dan sonra ülke çapında duyulmasını sağladı. Musiki çevrelerinde dikkatle izlenen çalışmaları zamanla önemli bir sanat ağırlığının ifadesi oldu. Koronun birçok elemanı Mesud Cemil’in “Klasik Koro”sunu takviye etmek üzere seçildi.
Kuruluşundan itibaren Beyazıt’taki Marmara Lokali’nde, Şehzadebaşı’ndaki Letafet Apartmanı’nda ve Dede Efendi Caddesi’ndeki bir binada çalışan koro, çalışmalarını 1958’e kadar, o sırada İstanbul Radyosu müdürü olan Atlığ’ın görevi dolayısıyla Harbiye’deki İstanbul Radyosu binasında sürdürdü. Atlığ, ağırlaşan iş şartları sebebiyle 1958’de koronun yönetiminden ayrıldı ve koronun başına bu dönemde Dr. Âbidin Gerçeker getirildi. Gerçeker’in şeflik yıllarında Fen Fakültesi’nde 15 günde bir konserler verildi.
Üniversite Korosu’nun Gerçeker’den sonraki şefi ise Dr. Şemsettin Kodal oldu. Nispeten kısa bir dönem görevde kalan ve askerlik görevi sebebiyle ayrılan Kodal’ın ardından, 1963’de yönetimi üstlenen Süheylâ Altmışdört, Üniversite Korosu’nun tarihinde en uzun süre görevde bulunan şef olduğu gibi, bütün Türk Musikisi kurumları da dikkate alındığında, aralıksız biçimde 42 yıl gibi bir süre görev yapmış olması bakımından bir rekorun sahibi oldu.
Koronun İstanbul Üniversitesi’ne resmen bağlanarak bir kültür ve sanat birimi haline getirilmesi, bu son dönemde şef yardımcısı Ender Ergün’ün girişimleri ve Prof. Dr. Süheyl Ünver, Prof. Dr. Bedii Şehsuvaroğlu ile Prof. Dr. Nazım Terzioğlu’nun da destekleriyle gerçekleşti.

Özellikle 1968’de bütün dünyayla birlikte Türkiye’de de başlayan öğrenci olayları ve öğrenci derneklerinin siyasi çekişmeleri ortasında koro büyük sıkıntılar içinde kalmış, çalışmaları engellenmek istenmiş ve bir çalışma yerinden bile yoksun kalmıştı.
Musiki çalışmalarını aksatmamak için üniversite civarındaki düğün salonlarının elverişsiz şartları içinde dahi çalışan koro, en sonunda İstanbul Üniversitesi Senatosu’nun 15 Mart 1975 tarihli kararıyla İstanbul Üniversitesi Mediko - Sosyal Merkezi bünyesine alınmasıyla, tarihinin en rahat çalışma ortamına kavuştu. Koroda, Süheylâ Altmışdört yönetimindeki yıllar içinde ileriki yılların isim yapmış birçok musiki müntesibi çalıştı.

Koronun en sağlam biçimde yapılanmasını sağlayan çalışmaları yapan Ender Ergün’ün 1978’de Kültür Bakanlığı Devlet Klasik Türk Müziği Korosu müdürlüğüne atanmasıyla boşalan şef yardımcılığı görevini 1988’e kadar Fatih Salgar yürüttü. (Dikkat görsel: Salgar)1988’den 1998’e kadar ise aynı görev Mehmet Güntekin tarafından üstlenildi. Çeşitli dönemlerde daha kısa sürelerde olmak üzere Ali Rıza Kural, Adnan Mungan gibi isimler de Üniversite Korosu’nun şef yardımcılığı görevini üstlendiler. En son dönemde ise bu görev Elif Ahıs tarafından yürütüldü.
Koro, 1990’lı yılların sonlarına kadar Süleymaniye’deki Elmaruf Sokağı’nda, İstanbul Üniversitesi Yapı İşleri Daire Başkanlığı binasının giriş katında, en son olarak da İstanbul Üniversitesi Öğrenci Kültür Merkezi’ne bağlı olarak Öğrenci Kültür Merkezi’nde çalışmalarını sürdürmektedir.
Üniversite Korosu, kurulduğu 1942-1943 öğretim yılından 2005’e kadar geçen 63 yıllık süre içinde çizgisinden hiçbir sapma göstermedi. Amatör bir topluluk olmasına rağmen, icra ettiği musiki profesyonel ölçüler içinde değerlendirildi. (Dikkat görsel: Tercüman’dan kupür) Koroda, konser, radyo ve televizyon programlarının repertuvarlarının klasik eserlerden oluşturulması ilkesi dışına çıkılmadı. Koro klasik musiki zevkini yaşatan seçkin bir kuruluş olarak kabul edildi. Üniversite Korosu’ndan yetişen gençler geçmişte olduğu gibi son dönemlerde de yeni oluşturulan Klasik Türk Musikisi yapılanmaları içinde yer aldılar. İstanbul Devlet Klasik Türk Müziği Korosu’nun çekirdek kadrosu, Üniversite Korosu’ndan oluşturulduğu gibi, repertuvar arşivi de Üniversite Korosu arşivi temel alınarak meydana getirildi.
ÜNİVERSİTE KOROSU KONSERVATUVARI
“Bu konservatuvarda önce saygı, sevgi, aile terbiyesi, arkadaşlık, kardeşlik dayanışması, sosyal yaşantı, medeni cesaret, özgüven, çalışma disiplini, sabır… Ve sonra bunların beslediği Klasik Türk Musikisi öğretilir. ”
1975 yılında Süheylâ Altmışdört ve Ender Ergün’ün birlikte çalıştırıp yönettikleri Üniversite Korosu’na devama başladığım günden bugüne kadar geçen 30 yıl içinde öğrendiklerim, yaşadıklarım ve gördüklerim ile yazımın başlığındaki bu cümleyi yazma cesaretini buluyorum.
Kıymetli hocam Süheylâ Altmışdört’ün gerek konservatuvardaki gerek Üniversite Korosu’ndaki derslerinde bütün öğrencilerini bir anne gibi şefkatle sarıp, özel hayatlarının en ince noktasına kadar ilgilenip, gerektiğinde onları en ciddi şekilde uyararak mutlak yanlışlardan kurtardığını hepimiz biliriz. Zannederim bu davranış biçimi ona da kendi hocalarından miras kalmıştır ve bu anlayış bir Üniversite Korosu geleneğidir.
Anadolu’nun dört bir yanından İstanbul’a tahsil için gelen, her birinin sosyal seviyesi oldukça farklı, zekâ dolu pırıl pırıl gençler bu sıcak ve samimi aile ortamına bir defa girdiler mi bir daha ayrılamazlar. Birkaç ay içinde müziğimizin klasik repertuvarına ısınan ve inanan bu müzik neferleri, bu zaman içinde farkında olmadan nota okumayı da öğrenirler. Birkaç radyo ve TV yayınına da katıldıktan sonra onları ömür boyunca bu güzel uğraşıdan hiç kimse ayıramaz.
1975-1979 yılları arasında tahsil gördüğüm İÜ Edebiyat Fakültesi ve civarındaki bütün diğer fakültelerin çok karışık bir siyasi ortam içinde olduğu ve her gün onlarca gencin hayatını kaybettiği mâlumdur. Böyle bir dönemde hem tahsilimi tamamlayıp hem de elimde udumla dört sene Üniversite Korosu’na devam edişim, bu kurumun ve musikinin bana sağladığı en büyük nimetlerden biridir.
Üniversite Korosu’nun en dikkat çekici özelliklerinden biri de, kurulduğu yıldan itibaren bu kurumda tanışan ve birlikte müzik yapan gençlerin münasebetlerinin bir zaman sonra çok sıkı dostluklara ve sarsılmaz arkadaşlıklara dönüşmesi, hatta bazılarının da izdivaç ile sonuçlanmasıdır. Bu cümleden olmak üzere otuz senedir dostluğumuzun hiç kopmadığı arkadaşlarımızla hâlâ bir kardeş gibi görüşmekte, kendi yuvamız da dahil olmak üzere birçoğunun mutlu evliliğini müşahede etmekteyiz.
Mensubu bulunduğum Kültür ve Turizm Bakanlığı İstanbul Devlet Klasik Türk Müziği Korosu ile katıldığım ve şahsi olarak gerçekleştirdiğim bütün yurtiçi ve yurtdışı turnelerde yaşadığım bir gerçeği de dile getirerek Üniversite Korosu’nun en önemli vasıflarından birini de vurgulamak isterim:
Elazığ’dan Fransa’ya, Kıbrıs’tan Mısır’a ve Tunus’a, Edirne’den Hollanda’ya kadar dünyanın birçok köşesinde, mutlaka Üniversite Korosu’na devam etmiş, bu kurumun rahle-i tedrisinden geçmiş bir doktor, bir eczacı, bir mühendis, bir diş hekimi, bir avukat, kaymakam, bir vali veya bir büyükelçiye rastlarsınız. Bu yüksek kültürlü Üniversite Korosu elçileri, bulundukları mahalde ve mekânda mutlaka ya bir koro yönetirler, ya bir koroya devam ederler veya gönüllü birer kültür elçisi gibi müziğimizi tanıtırlar. İşte “Üniversite Korosu Konservatuvarı”nın en önemli vasıflarından biri de budur.
Kurucularından itibaren çok kıymetli şeflerin idare ettiği ve 16 Mayıs 2005 itibarı ile muhterem hocamız Süheylâ Altmışdört’ün yıllarca emek verdikten sonra koroyu teslim etmesiyle bugün “Meş’aleyi” devralan genç kardeşlerimize başarılar diliyor, bir irfan yuvası olan Üniversite Korosu’nu geçmişteki faaliyetlerinden ve başarılarından daha yüksek seviyelere taşımalarını temenni ediyorum.
|