KİTAP SANATI

Nur Taviloğlu - Sühendan Temeller - Muammer Ülker

Yazılı ve basılı eserlerin dağılmadan saklanması, yapraklarının yıpranmasını önlemek için yapılan koruyucu sert kapaklara “Cilt” denmektedir. Arapça kökenli bir sözcük olan cildin dilimizdeki karışlığı kap, deri, kitap, meşin gibi hemen hemen eş anlamlı deyimlerdir.

Kur’an-ı Kerim’in en yetkin biçimde yazılıp süslenmesi, özellikle Türk sanatçılarınca ibadet gibi kabul edilmiştir. Bu nedenle zaman içinde kitap sanatlarıyla birlikte ciltçilik de gelişmiştir. Bu işi yapan sanatçılara “Mücellid” adı verilmektedir. Osmanlı sarayının maaşlı kapıkulu sanatçıları arasında mücellid sınıfı da bulunmaktaydı.

ıimdi bir cildi oluşturan ögeleri tanıyalım: Arap alfabesi ile yazılan kitaplar sağdan sola okunduğu için, üst kapak sağ tarafta yer almaktadır. Sol taraftaki alt kapak ise kitabın arka yüzünü örter. Alt kapağın uzun kenarının serbest kalan kısmına “Mikleb” denir. Ucu sivri olan bu parça, üst kapağın altına girmektedir. Miklebin hareketini sağlayan, alt kapağa bağlandığı parçaya da “Sertab” adı verilir. Bu parçanın her iki yanındaki kısma ise “Dudak” denir. “Sırt” ise kitabın dikiş kısmını örter. Sırt ile kapaklar arasındaki boıluklara da “Mukat payı” adı verilir. Kenar dikişinin kalıcı olması için elle yapılan örgü ise “ıiraze” adını alır. Ciltler eskiden genellikle koyun, sahtiyan denilen keçi ve rak denan ince traşlı ceylanderisinden yapılıyor, dönemin zevkine görede içi fildişi, sedef, kaplumbağa kabuğu, kumaş ya da altın plaka ile süsleniyordu.

Bir ciltte süsleme dış kapaklara, sertab, mikleb ve kapakların iç kısmına yapılır. Sırt ise düz ve süslemesiz bırakılır. Süsleme için genelde varak altın, dikiş için de ipek iplik kullanılır. Kalıpla yapılan ciltlerde ortada şemse denen oval ya da yuvarlak bir süsleme formu bulunur. Bunun uzantılarına “Salbek”, etrafına çizilen mızrak ucu biçimindeki oklara da “Tığ” denir. Tüm bu ögeler ise bir çerçeve ile çevrelenir. Çerçeve üstündeki oval, yuvarlak parçalara ise “Kartuş” adı verilir. şemseli ciltler, deri ciltler içinde en klasik ve süslü örneklerdir. şemsenin biçimine ve yapılış tarzına göre değişik adlar alırlar.

“Soğuk şemse” denen tarz uygulanırken motifler kalıptan çıktığı gibi, deri rengi değiştirilmeksizin süsleme yapılır. “Alttan Ayırma şemse”de kabarık olarak beliren motif deri renginde bırakılır, zemin de boya ve altınla renklendirilir. “Üstten Ayırma şemse”de ise bunun tam tersi söz konusudur. Kabarık olarak beliren motifler renklendirilir, zemin deri renginde bırakılır. “Mülemma şemse”de ilginç bir uygulama olarak, zemin ve motiflerin her ikisi de altın ile süslenir. “Mülevvan şemse” adı verilen örneklerde ise kabarık olarak beliren motiflerin üzeri farklı renkte deri parçaları yapıştırılarak bezenmiştir. Bir başka süsleme türü de kağıt veya derinin dantel gibi oyularak işlenmesiyle elde edilir. Bu tür örnekler “Müşebbak şemse” adı ile anılırlar. “Kaat’ı” denilen bu süsleme biçimi, ciltlerin özellikle iç kapaklarında görülür. Cilt yapımında kullanılan bir başka yöntem de süslemenin deri üzerine ucu kör bir aletle yapılmasıdır. Bu biçimde elde edilen süsleme altın, gümüş ve boya ile ayrıca renklendirilir. Yazma tarzında yapılan ciltlerde ise süsleme, serbest fırça ile altın sürülerek tamamlanır. Aynı türün bir başka uygulaması cilt kapağının yaprak ve çiçek motiflerinden oluşan bir süslemeye sahip olduğu ve “Zerbahar” adı verilen gruptur. “Carguşe” denen cilt türünde ise, cilt kapağının çevresi deri ile kaplanır, ortada da süslemeyi oluşturan kumaş, ebru ve benzeri maddeler yer alır. Öte yandan, deri üzerine ipek ya da altın ipliklerle el işleme ciltler de yapılmıştır. Deri ve kumaş ciltlerin yanı sıra, değişik malzemelerden yapılan kitap kapları da bulunmaktadır. Bunların en önemlilerinden biri de lake, rugani ya da “Edirnekari” olarak adlandırılan türdür. Kağıtların birinin suyu ötekinin aksi yöne gelecek biçimde, istenilen kalınlık elde edilinceye değin birbirinin üzerine yapıştırılması ile oluşan kapaklara boya, ezme altın ve serbest fırça ile süsleme yapılır. Üzerine de rugani denilen ve gümüş, altın, sedef tozu karıştırılan lak sürülür.

Öte yandan, kısaca “Bağa” denilen kaplumbağa kabuğundan yapılmış kitap kapları da vardır. Mukavva taslak üzerine klasik süsleme motifleri telle belirtilir, cilt kapağı da bağa ile kaplanır. Bir başka tür ise, kompozisyonun mukavva iskelet ve pamuklu bez üzerine fildişi süslemeli parçaların yapıştırılmasıyla oluştuğu uygulamadır. Ayrıca, tahta iskelet üzerine mozaik sedef parçalar kullanılarak oluşturulmuş kompozisyonlar da vardır.

Osmanlı ciltleri içinde ise “Murassa” kitap kapları bir başka grubu oluşturur. Bu türün değerli örnekleri Topkapı Sarayı, Süleymaniye Kütüphanesi ve İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi’nde bulunmaktadır. Bu tür ciltlerde tahta yada mukavva taslak, altın ve gümüş plaka ile kaplanır. Plakaların üstü dantel gibi oyularak ya da kıymetli taşlarla süslenir. Bu gruptaki ciltlerin sırtları genellikle altın zincirlidir. ıç kapaklarında ise altın kaat’ı süsleme bulunur.

Müslümanlığın yayıldığı bölgelerde Kur’an’ın çoğaltılması ve saklanması arzusu, çilçiliğin önemli bir sanat kolu olarak gelişmesine neden olmuştur. Her dönemin ve bölgenin kendine özgü beğenisini yansıtan motif ve düzenlemeler oluşmuştur. İslam dünyasında kaliteli ciltlerin üretildiği merkezlerden biri de Osmanlı İmparatorluğu’nun başkenti İstanbul’dur. Öte yandan ıran’da Timurlular, Akkoyunlu Türkmenleri, Safeviler, Mısır’da Memlüklüler dönemlerinde İslam ciltçiliğin özgün ve seçkin örnekleri üretilmiştir.

15. yüzyıl, Osmanlıların en değerli cilt örneklerini vermeye başladıkları dönemdir. Ciltler yuvarlak dilimli şemseli, iri bitkisel desenli, oldukça yalın ama kalitelidir. Üç yapraklı yonca, ıtır, bulut, tepelik ve tığ sık kullanılan motiflerdir. Bu dönemde Fatih Sultan Mehmed yazdırdığı kitaplar için özel bir kütüphane, süslemeleri için de Saray’da bir nakışhane kurdurmuştu. ılk ciltçilik teşkilatı ise IŞ. Bayezid zamanında (1481-1512) kurulmuştur. Evliya Çelebi bu işler için Saray’da 50, dışarıda 300 kişinin uğraştığını, Bayezid Camii çevresinde bu işle uğraşanlara ait 100 kadar dükkanın bulunduğunu söylemektedir. Bu ciltlerin bazıları altı ayda tamamlanır ve bir han ya da hamam inşaatına yetecek kadar para harcanırdı. Bir kitabın yazımı ve cilt işleri, bazen de birkaç yıl sürerdi.

16. yüzyıl Türk ciltçiliğinin klasik çağıdır. Ciltlerin şemseleri artık 15. yüzyıldaki gibi yuvarlak dilimli olmayıp, beyzi ve salbeklidir. Genellekle sarı ve yeşil olmak üzere iki değişik tonda altın kullanılmıştır. Bitkisel süslemenin ağırlıkta olduğu ciltlerde nar çiçeği, altılı çiçek, rumi, gonca gül, tığ, tepelik oldukça sık kullanılan motiflerdir.

17. yüzyılda cilt kapaklarındaki kompozisyonlarda bir çözülme başlar. Klasik motiflerin yanında yeni süslemelere de rastlanır. Köşebent ve bordür kalkmış, bunların yerine yanları ve tepeleri çıkıntılı büyük dikdörtgen şemseler belirmeye başlamıştır. Klasik düzeni koruyan örneklerde ise salbekler çok büyük boyutlarda ele alınmış ve şemseden ayrılmıştır.

18. yüzyılda sanatta görülen canlanma ciltçiliğe de yansımıştır. Kanuni dönemi (1520-1566) kitap kapları ile hemen hemen aynı değerde olan 18. yüzyıl klasik ciltlerinin yanı sıra, lake tekniğinde yapılmış kitap kapları da yaygınlaşmıştır. Bu tür örnekler özellikle Diyarbakır, Bursa, İstanbul ve Edirne’de yapılmıştır. Çiçek süslemelerinin yanında kimi örneklerde, Batı resmi anlayışında manzaralar da bulunmaktadır.

19. ve 20. yüzyıllarda cilt süslemelerinde pek fazla bir değişiklik görülmez. Genelde eski motifler yinelenir. Günümüzde ise büyük bir emekle ve sanatçı titizliğiyle hazırlanan klasik ciltlerin yerini, yapımı daha az uğraş isteyen modern ciltler almıştır.

Kitap sanatı başlıklı bu çalışmada biraz da yazı konusuna değinmek, bu alandaki örnekleri tanımak gerekir. Her uygarlığın kendine özgü bir yazısı olduğu bilinir. Bir uygarlık ya da toplum hakkında bilgi edinmenin baş koıullarından biri de onun yazısını tanımaktır.

İslam yazısı yeryüzündeki en yaygın yazılardan biridir. İslam dünyasının ortaklaşa geliştirdiği yazı sanatı, hemen tümüyle dini niteliklidir. Bu alanda Türklerin büyük bir hizmeti söz konusudur. Yazı tarihinde çığır açmış, bir ekol başlatmış sanatçıların çoğunlukla Türk olduğu görülür. Yazının yalnızca okunabilir olması yetmez, bir sanat dalı olarak göze güzel görünmesi de gereklidir. Öte yandan, Türk sanatında yazının dekoratif amaçla da sık sık kullanılmış olduğuna tanık oluruz. Yazı, yazma eserlerden başka kumaş, halı, çini, tahta ve taş işçiliğinde, madeni eşyada ve tuğla işçiliğinde de karışmıza çıkmaktadır. Tüm bu alanlardaki örnekler, dekoratif nitelikli de olsalar, hiç kuşku yok ki, Türklerin yazıya verdikleri önemi göstermektedir.

Bu sanat dalı yazı anlamındaki “Hat” sözcüğü ile anılır. “Hüsnihat” ise güzel, estetik kurallara bağlı, ölçülü yazmak demektir. Bu alandaki sanatçıları da “Hattat” diye tanımlıyoruz. Bu sanatı el, kalem, mürekkep gibi maddi araçların, sanatçının kişiliğindeki duygularla birleşerek oluşturdukları bir ruh olayı olarak tanımlayabiliriz. Çünkü hat sanatı konusunu doğadan değil, insan ruhundan alır. İslam dünyasında hat sanatının sınır tanımaksızın gelişmesinin bir nedeni de Kur’an’daki ayet ve Hz.Muhammed’in hadislerinin bazılarındaki güzel yazı yazmaya teşviklerdir.

İslam yazılarının ilki “Ma’kılî” yazıdır. Bu yazıda tüm harfler düz ve köşelidir. Daha sonra da bir kısmı düz, bir kısmı yuvarlak harflere sahip olan ve Kufe kentinde geliştiği için “Kufi yazı” adını alan tür doğmuştur. Hz. Osman ve Ali’nin kufi türdeki çalışması, izleyenlerde hayret uyandıracak denli başarılı bir örnektir. Hat sanatında “Aklam-Sitte” ya da “şeş Kalem” diye anılan altı çeşit yazı türü vardır. Bunlar sülüs, muhakkak, reyhanî, nesih, tevkiî ve rik’adır. Ayrıca divanî, talik ve müselsel yazı türleri de zaman içinde önem kazanmıştır. Abbasiler ise nesih ve sülüs yazı türünü benimsemişlerdir.

Selçuklularca kullanılan köşeli formların egemen olduğu kufî yazı, daha sonra Osmanlı hattatlarınca pek sevilmemiş ve terk edilmiştir. Ancak kufî yazı, yazının süsleme amacıyla kullanıldığı yerlerde, değişik çizgileri nedeniyle hep gündemde olmuştur. Giderek örgülü kufî, çiçekli kufî gibi türleri çini sanatında dekoratif motif olarak ele alınmıştır.

Türk yazı sanatı asıl parlak dönemini Osmanlı hattatları ile yaşamıştır, Daha 13. yüzyıl sonlarında altı çeşit yazının tüm kurallarını toplayarak başarı ile uygulayan kişi, Amasyalı Yakut-ül Musta’sımî’dir. Bu ustanın yarattığı “Yakut üslubu”, zamanla tüm İslam ülkelerine yayılmıştır.

15. yüzyıl, bilindiği gibi Osmanlı sanatında tüm alanlarda bir doruk noktasıdır. Bu dönemde, hat sanatında çok önemli bir sanatçı olan Amasyalı şeyh Hamdullah’la karışlaşırız. şeyh Hamdullah, Osmanlılarda hattatlığın başlama noktası olarak kabul edilmektedir. Fatih’in şehzadesi Bayezid, Amasya’da vali iken şeyh Hamdullah’dan hat dersleri almış, padişah olunca da onu İstanbul’a getirtmiş, Saray-ı Hümayun’a hoca yapmıştır. Sülüs ve nesih yazıya en olgun biçimini şeyh Hamdullah vermiştir. Uzun süre kullanılan yeni bir ekolün kurucusu olan bu büyük usta, ailesinden de pek çok hattat yetiştirmiş, kendisi de 47 Kur’an, 1000 kadar da en’am ve murakka yazmıştır. İstanbul’daki Bayezid ve Firuz Ağa Camii kitabeleri de bu sanatçının ürünleridir.

Kanuni döneminin en başta gelen sanatçısı ise Ahmet Karahisarî’dir. Yakut’un yazı tarzını canlandırmaya çalışmış ve başarılı olmuştur. Ancak onun ölümünden sonra Türk hattatları yine şeyh Hamdullah’ın izinden gitmişlerdir.

İslam dünyasında yaygın bir söz vardır: “Kur’an Mekke’de nazıl oldu, Mısır’da okundu, fakat İstanbul’da yazıldı”. Bu, Türklerin güzel yazma yeteneğini doğrulayan bir anlatımdır. 17. yüzyılın sanatçısı Hafız Osman, Kur’an yazısını geliştirmiş olan ustalardan biridir. Hafız Osman aynı zamanda, Sultan IŞI. Ahmed ve IŞ. Mustafa’ya hat hocalığı da yapmıştır. 25 Kur’an ve çok sayıda murakka ile levha yazmış olan bu usta, en çok okunan hattat ünvanına sahiptir. Hafız Osman’ın bir özelliği de ilk kez sülüs ve nesih yazı ile hilye yazmış hattat olmasıdır.

19. yüzyılda ise Mustafa Rakım’ı “Celi sülüs” yazıyı geliştiren sanatçı olarak görürüz. Yesarizade Mehmet Esat ve oğlu Mustafa ızzet Efendi ise ötekilerden farklı olarak, talik yazıyı tercih etmişlerdir. Sami Efendi de Türk talik ustası olarak ün yapmış bir hattattır. Bu değerli ustanın öğrencileri olan Nazif Efendi, Necmettin Okyay , Hulusi Yazgan, Kemal Batanay onun yolunda çalışmalar yapmış, ölümsüz yapıtlar vermişlerdir.

Osmanlı devletinin resmi yazısı divanî yazı idi. Padişah fermanları, devletin resmi kararları, hep bu yazı türü ile yazılmıştır. Bu yazıda harfler kesintisiz ve birbirine bağlı olduğundan, araya eklenti yapmak ve değiştirmek olanağı yoktur. Osmanlıların günlük yaşamda kullandıkları ve divanî yazıya benzeyen tür ise rik’adır. Padişahın imzası niteliğini taşıyan tuğraların gelişimi de, yazı sanatınınkine paralel olmuştur. Her padişahla birlikte tuğranın yalnız metni değil, formu da az ya da çok değişiklik göstermiştir. Tuğralar, “Tuğrakeş” adı verilen ustalar tarafından yazılıyordu.