Kültürel Araştırmalar ve Sosyal Teori:  Eleştirel Bir Müdahale  

Douglas Kellner

 Çev. Ünsal Çığ

          Eleştirel sosyal teori ve kültürel eleştiricilik geleneği içerisinde pek çok kültürel araştırma modeli yer alır. Klasik  ve çağdaş sosyal teori, kültür ve toplum arasındaki ilişkilere dikkat çekmiş ve pek çok değişik tipte kültürel çalışma üretmiştir. Bu  açıdan bakıldığında, Frankfurt okulundan Althusserci paradigmaya değin uzanan Neo-Marksist modellere dayalı kültürel çalışmalar olduğu gibi; Neo-Weberci, Neo-Dunkheimci, postyapısalcı ve feminist kökenli kültürel çalışmalar ve kültürün kavranması için farklı sosyal teorileri kullanan, çok farklı kaynaklardan beslenmiş yaklaşımlar mevcuttur.

           Frankfurt  okulunun, İngiliz Kültürel Araştırmalarının aldığı pozisyonu önceden gördüğünü ileride tartışmaya açacağım halde, terim olarak "Kültürel Araştırmalar", son yıllarda Birmingham Çağdaş Kültürel Araştırmalar Merkezi'nin yapıtlarıyla ve onun etkileriyle açıkça anılır oldu. Benim tartışmaya açacağım konunun odak noktasını merkezin çalışması ve onun öncülleri oluşturacak. Aşağıdaki çalışmada, İngiliz Kültürel Araştırmalarını, onun özü ve yörüngesinin spesifik kökenleri ve sosyal teoriyle çakışan yönlerini, birbirine bağlantılı biçimde inceleceğim. Benim argümanım, kültürel araştırmaların sosyal teoriye ihtiyacı olduğu ve kültürel çalışmaların zamanla toplumun eleştirel teorisinin olmazsa olmaz parçası durumuna geldiği olacak.

                İngiliz Kültürel Araştırmalarının Kökenleri:

          Tamamen İngiliz olan bir bağlamda, İngiliz Kültürel Araştırmalarının öncülleri, bazı yönlerden Frankfurt Okuluna benzer bir biçimde, bir kitle kültürü eleştirisi ortaya koydular. Bu eleştiri, olumlu bir biçimde işçi sınıfının kültürünü ve direncini cesaretlendiren   yapıdaydı. Richard Hoggart, Raymond Willams ve E.P. Thompson, kültür endüstrileri tarafından üretilen kitle kültürünün şiddetli saldırılarına karşı işçi sınıfının kültürünü öne çıkarmanın yollarını aradılar. Richard Hoggart'ın "The Uses Of Literacy" (Okur-Yazarlığın Kullanımı) (1957) adlı yapıtı, İngiliz işçi sınıfının kurumları ve yaşamının canlılığıyla, yoğun biçimde Amerikan kurumlarının ve kültürel formlarının kolonizasyonuna uğramış, İngiliz hayatının banal benzeşik yapısı şeklinde görülen kültür endüstrisi ürünlerinin yapaylığını karşılaştırdı. 

Aynı dönemde, Raymond Williams, kültürü, "bir bütün olarak hayat" şeklinde kavramlaştırarak, onu, İngiliz akademik çevrelerinde baskın olan biçimiyle, kültürün edebi kavranışının ötesinde bir anlama taşıdı (1958 ve 1961). Bu yeni kavram, duyarlılığın, değerlerin ve eylemlerin olduğu kadar, yapaylıklarında biçimsel türlerini, farklı tarzlarını çevreliyordu. "Kültür ve toplumun" birlikte düşünülmesi ihtiyacını tartışmaya açarak, medya kültürünün önemini görerek ve yüksek ve alçak kültür ayrımını aşarak Williams, İngiliz Kültürel Araştırmalarının yörüngesini derinden etkileyen bir seri yayın üretti. Burnu havada, elitist ve aynı zamanda önemli farkların üstünü örten  bir kitleler kavrayışına karşı polemiğe girişti. Bu konu zamanla, İngiliz Kültürel araştırmalarının şekillenmesine ve ayırt edilmesine yardım eden "kültürel popülizm" kavramını gözden geçirmeye kadar uzandı.           

            İngiliz Kültürel Araştırmaları, ayrıca, E.P. Thompson'un ingiliz işçi sınıfı kültürü ve direnme biçimlerinin tespiti çalışmalarıyla da şekillendi (1963). Williams ve Hoggart'a benzer biçimde Thompson da, ingiliz kültürünün değişimlerini endüstrileşmeye ve kentleşmeye karşı bir tepki olarak değerlendirdi. Her üçü de, kentsel endüstri gelişiminin aşırılıkları ve korkularını eleştiren kültürel değerleri tespit etti ve kültürü insanları geliştirilen ve kalkındıran pozitif potansiyel bir güç olarak gördü. Onlar kültürü demokrasinin önemli bir gücü olarak gören demokratlardı ve İngiltere'deki kültürel eleştiriciliğin muhafazakar geleneğine karşı koyan birer anti-elitisttiler. Williams ve Hoggart, kendi kültürel araştırma formlarını ilerici sosyal değişimin bir aracı olarak gördüklerinden, yoğun bir biçimde işçi sınıfı eğitimi projelerine dahil oldular ve kendilerini sosyalist politikalara yönlendirdiler. Onların Amerikanizm ve kitle kültürü eleştirileri, Frankfurt Okulunun bazı erken dönem çalışmalarıyla paralellik gösteriyordu, ama önemli bir fark, onların eleştirileri, işçi sınıfını hareketlendirdi. Zira Frankfurt Okulu, Almanya ve Avrupa'nın büyük bir bölümünde, faşizmden dolayı, böyle bir hareketlilik beklemiyordu ve özgürlükçü bir sosyal değişim için güçlü bir birikimi asla görmedi. 

            Thompson, Williams ve Hogart'ın demokratik ve sosyalist hümanizmi, Birmingham projesinin erken dönemlerinde etkili olacaktı. Modern kültür eleştirileri projede devam etti ve kapitalist modernleşmeye karşı direnme biçimleri arandı. Birmingham okulunun ilksel çalışması, ilk dalga İngiliz Kültürel Araştırmalarında radikalleşerek devam etti (Hoggart-Thompson-Williams "kültür ve toplum" geleneği). Aynı şekilde, bazı önemli noktalarda Frankfurt okuluyla benzerlikler devam etti (Kelner 1997 b). Birmingham grubu kültürel araştırmayı sosyal teoriye aktarmayı sürdürdü ve sosyal bağlamlaştırma ve eleştiriyi de içine alacak şekilde kültüre yeni bir yaklaşım geliştirmeye devam etti.

             Son on yıl içinde, çok önemli küresel bir fenomen olan kültürel araştırmalar okulu, 1964 yılında Birmingham Üniversitesi Çağdaş Kültürel Araştırma Merkezi tarafından hayata geçirildi. Başlangıçta Richard Hoggart yönetimindeki okul, 1968'den 1979'a kadar Stuart Hall kontrolündeydi. "Kahramanvari Dönemi" (Hreoic Period) boyunca merkez (1960'lar ve 1970'ler), sosyolojik teori ve kültürel metinlerin edebi analizlerle bağlamlaştırılmasını da içine alacak şekilde, kültürel yapay ürünlerin analizi, açıklanması ve eleştirisi üzerine çeşitli eleştirel yaklaşımlar geliştirdi. Tuhaf biçimde, Hoggart ve Hall'ın girişimlerinin sosyoloji departmanı tarafından kabulüne yönelik hatıraları çeşitlilik gösteriyor. Hoggart'ın anısı şöyle: "Aslında sosyologlar oldukça yardımseverdi: ‘Bu oldukça ilginç bir malzeme ve bundan birşeyler öğrenebiliriz’ diye belirttiler (Corner 1997; 146'dan alıntı). Hall ise, Hoggart'ın başlangıç söylevinin farklı algılandığı yönünde "Özellikle sosyoloji tarafından alanın işgaline dair şiddetli bir tepki geldi". Ayrıca merkezin açılışında iki sosyal bilimciden gelen tebrikte şu uyarıyla karşılaşılıyor.

             "Eğer kültürel araştırmalar kendi olağan sınırlarını aşarsa ve "belirli" bilimsel kontroller olmadan çağdaş toplumu (sadece onun metinlerini değil) çalışmaya dahil ederse, kanuna aykırı biçimde bölgesel sınırların ihlali gerekçesiyle, misillemeye davetiye çıkaracaktır". (1980 a:21).

             Elbette, Birmingham Okulu siyasallaşmaya direndi ve azimli bir biçimde kültür ve toplum araştırmalarını sürdürdü. Şimdi klasik olan, 1960'lardan erken 1980'lere devam eden süreçte İngiliz Kültür Araştırmaları, Marksçı bir yaklaşım benimsedi. Bunlardan biri özellikle Althusser ve Gramsci'den etkilemişti (bkz. Hall 1980 a). Okulda geçen bir düzine tartışmadan ve 1960'lar ve 70'lerdeki sosyal çatışma ve hareketlere verilen tepkilerden sonra, Birmingham Grubu, özellikle medya kültürü ekseninde, kültürel metinlerdeki sınıf, cins, ırk, etnik ve milliyet ideolojileri ve temsilcilerinin karşılıklı etkisine (interplay)  konsantre olmaya başladı. Onlar, gazete, radyo, televizyon, film ve diğer popüler kültür formlarının alıcılar üzerindeki etkileri üzerinde çalışan ilkler arasındaydı. Alıcıların medya metinlerine farklı tepkiler vermesini sağlayan çeşitli faktörleri çözümleyerek, farklı tipte seyircilerin medya kültürünü değişik biçimlerde nasıl anlamlandırıp kullandıklarına dikkat çektiler. 

            Başlangıçtan beri, İngiliz Kültür araştırmaları yüksek/alçak kültür arasındaki ayrımı reddetti ve medya kültürünün yapay ürünlerini ciddiyetle ele aldı, bu sayede elitist baskın edebi yaklaşımların kültürel anlayışlarının üstesinden gelebildi. Benzer biçimde, İngiliz Kültürel araştırmaları Frankfurt Okulunun pasif izleyici nosyonunun sınırlarını, kendi düşünceleri olan, kendi anlamlarını ve popüleri yaratan aktif izleyici düşüncesiyle aştılar. Umberto Eco'nun semiyotik kavramlaştırmalarının üzerine yapılanarak, Stuart Hall, üreticiler tarafından kodlanan medya metinleri ile tüketiciler tarafından onların çözülmesi arasında bir ayrım yapılması gerekliliğini öne sürdü.

             Bu ayrım, izleyicilerin, metinleri anormal veya karşıt biçimde çözmeleri, ya da tam da egemen ideolojinin tercihi doğrultusunda davranmaları konusundaki yeteneklerini açığa çıkardı. İzleyiciler kendi okumalarını ve anlamlarını üretiyorlardı. 

            Farklılıklarına rağmen, Frankfurt Okulu gibi, Birmingham Okulu da çalışmalarında kullandıkları meta-teori ve pratikleri açısından transdisiplinerdir. Bu durum, var olan akademik sınırları sosyal teori, kültürel analiz ve eleştiri ile çağdaş kurulu kültür ve toplumun kapsamlı bir projeyle yeniden gözden geçirimini üstlenen bir politika sayesinde ortadan kaldırır. 

            Dahası, teori ve pratiği köktenci bir sosyal dönüşüme yönelik bir proje içerisinde bağlamaya teşebbüs eder. Kültürü bir sosyal üretim ve yeniden üretim teorisi içine yerleştirerek İngiliz kültürel araştırmaları, kültürel formların sosyal yönlendirmenin devamını ya da insanların yönlendirmeye karşı tavır alıp direnç göstermesine olan etkisinin yollarını belirler. Toplumu, alt sınıf, cins, ırk, köken ve milliyet tabakalarının baskılanması yoluyla ortaya çıkan hiyerarşik ve uyumsuz bir sosyal ilişkiler kümesi olarak analiz eder. Gramsci'nin hegemonya ve karşı-hegemonya modelini uygulayarak (1977 ve 1992) İngiliz kültürel araştırmaları; yönlendirmenin "hegemonik" ya da kural koyucu sosyal ve kültürel güçlerini analiz etmenin ve direnç ile çatışmanın karşı-hegemonik güçlerini ortaya koymanın yollarını aradı.

             Gramsci'ye göre toplum sürekliliğini bir güç ve hegemonya karışımıyla südürür. Bunu yaparken bazı kurumlar ve gruplar gücü şiddet içeren biçimde kullanarak sosyal sınırların devamını sağlar (örneğin polis, ordu, ajanlar, vb.). Diğer yandan bazı kurumlar da (din, eğitim ve medya gibi) hegemonyayı ya da belirli tip bir sosyal düzenin ideolojik yönlendirilmesini kurumsallaştırarak bir rıza gösterme durumu yaratırlar (Belirli tip sosyal düzen derken; liberal kapitalizm, faşizm, beyaz egemenliği, demokratik sosyalizm, komünizm vb.). Hegemonya teorisi böylece hem yürürlükte olan yönlendirici güçleri, hem de hegemonik güce ulaşan ayırıcı politik unsurların bunu başarabilme yollarını içerirken (Thatcherizm, Reganizm vb), var olan hegemonyayı aşabilen karşı-hegemonik kuvvetlerin, grupların ve fikirlerin betimini de kapsadı. Hegemonya teorisinin, böylece, belirli durum ve kuvvetlerin tarihi sosyo-kültürel özelliklerini gözeten bir analize ve kültürün nasıl geniş sosyal ve politik niyetlere hizmet ettiğini açığa kavuşturan kültürel araştırmalara ihtiyacı vardır.

             İngiliz kültürel araştırmaları, hangi mevkideki hakimiyet ve direnç kuvvetlerinin politik çatışma sürecine yardım edebileceğini araştırmaya yöneldi ki bu mevkide sosyal dönüşüm yönünde  hareket eden politik bir proje üretebilsin. Richard Johnson, 1990 yılında Texas üniversitesinde, kültürel araştırmalar üzerine yapılan tartışmalarda, postmodern fark (differance) kavramıyla, Birmingham okulunun antagonizma nosyonu arasında bir ayrım yapma gerekliliği üzerinde durdu. Postmodern fark, farklılıkları tanıma ve hoşgörme tavrına atıfta bulunan liberal düşünceyi belirtirken, Birmingham okulu nosyonu "antagorizma", içinde asimetrik olarak farklı güç ilişkilerini içeren yapısal hakimiyet kuvvetlerine gönderme yapar. Antagonizma ilişkileri içinde, baskıya uğramış bireyler, farklılık gösteren alanlarda, hakimiyetin yapılarını kırmak için savaşırlar. Johnson şöyle belirtiyor ki, Birmingham yaklaşımı, hakimiyet ve direncin sosyo-tarihsel koşullarını ve yapılarını analiz ederek, kendini her zaman materyalist olarak tanımlar. Bu açıdan bakıldığında, sadece dilsel formların, kültürün ve öznelliğin yapıcı unsurları olarak tanındığı idealist, metinselci ve aşırı söylem teorilerinden ayrılır. 

            İngiliz kültürel araştırmaları, kültür alanının yüksek ve alçak, popüler ve elit gibi ayrımlara tabi tutulduğu bakışlardan kaçınan ve tüm kültür formlarını değerlendirmeye ve eleştiriden geçirmeye değer gören bir yaklaşım geliştirdi. Kültürün siyasal boyutunu gözden kaçırmayan yaklaşımların savunuculuğunu yaptı ve çeşitli kültür tipleriyle onların değişiklik gösteren politik etkileri konusunda siyasi ayrımlar geliştirdi. Birmingham Merkezi, ırk, cins ve sınıf incelemesini kültür ve iletişim araştırmasının merkezine yerleştirerek, kültürü toplumun içinde anlamlandıran eleştirel bir yaklaşım benimsendi ve kültür araştırmasını çağdaş toplumsal teorinin ve muhalif politikaların alanına yerleştirdi.

             Başlangıcından beri, Birmingham projesi çağının önemli politik problemlerine yöneldi. Onların sınıf ve ideolojiye yönelik erken dönem ilgisi, İngiliz toplumunun içinde yer alan sınıfın baskıcı ve sistematik etkilerinin yoğunluğundan ve 1960'lardaki sınıf eşitsizliği ve baskıya karşı olan ayaklanmalardan kaynaklandı. 1950'lerin sonları ve 1960'lardaki Williams/ Hoggart /Hall dönemi kültürel araştırmaları işçi sınıfı kültürünün potansiyelini değerlendirdi. 1960'larda ve 70'lerde ise gençlik alt-kültürlerinin kapitalist hakimiyetin hegemonik formlarına karşı direnç potansiyelinin önemini kavradı. Frankfurt okulundan farklı olarak (ama Herbert Marcuse'ye benzer biçimde), İngiliz kültürel araştırmaları gençlik kültürlerine, karşı koyan ve sosyal değişimin potansiyel yeni formlarını üretenler olarak baktılar. Gençlik alt-kültürleri araştırmaları sürecinde, İngiliz kültürel araştırmaları, kültürün nasıl kimlik ve grup üyeliğinin ayırıcı formlarını yarattığını gösterdi ve çeşitli gençlik alt-kültürlerinin karşı koyucu potansiyelini tespit etti (Hez. Jefferson 1976 ve Hebdiye 1979).

             Kültürel araştırmalar, kendi özgün stillerini ve kimliklerini yaratarak, alt kültürlerin hakim kültür ve kimlik formlarına nasıl direnç gösterdiğini belirledi. Hegemonik giysi ve moda kodlarına, davranışlarına ve politik ideolojilerine uyan bireyler, böylece ana-akımda bulunan belirli sosyal grupların üyelerine dönüşerek kimlik kazanırlar (örneğin beyaz, orta-sınıf muhafazakar Amerikalılar). Kendilerini punk kültürü veya hip hop alt kürü gibi alt-kültürlerle özdeşleştiren bireyler, ana-akımda bulunanlardan daha farklı görünür ve davranırlar ve böylece kendilerini standart modellere karşı tanımlayarak, karşı koyucu kimlikler üretirler.

             İngiliz Kültürel araştırmaları, işçi sınıfının var olan kapitalist topluma entegre olduğunu fark edince, sürekli biçimde yeni bir politik vekillik ile siyasi özneler ve hareketler arayışına girişti. Araştırmaları özünde  oldukça politikti ve muhalif alt- kültürlerdeki direnç koyma potansiyelini şiddetle vurguladılar. Kültürel araştırmaların gelişimi ve yeni politik aracılar bulma arayışı 1960'ların çatışmaları ve siyasi hareketlerden etkilendi. Feminizme yöneliş, sık sık tatrışmalı biçimde, feminist hareketle şekillenirken, çalışmanın belirleyici faktörü olan ırk düşüncesine yöneliş, günün ırkçı-karşıtı ayaklanmalarıyla ateşlendi. İngiliz kültürel araştırmalarındaki eğitime bakış, 1960'lı yılların çatışmalarına rağmen, eğitimde devam eden burjuva hegemonyası rolüne yönelik politik bir endişeyle bağlantılıydı. Aynı şekilde kökenleri Birmingham grubunun çalışmasında yatan pedagojik  ilgiye dönüşte, 60'lara rağmen gelişti. Thatcher'in İngiliz politikasındaki zaferiyle başlayan 'sağ' dönem, 1970'lerin sonuna doğru ilgiyi yeni muhafazakar hegemonyanın otoriter popülizmini anlamaya yöneltti.

             1970'ler ve 80'ler boyunca gelişen İngiliz Kültürel Araştırmaları, Feminizmi, ırk teorisini, gay ve lezbiyen teorilerini, postmodern teoriyi ve diğer moda teorik biçimleri başarıyla kendine mal etti. Bu teorik perspektifler, kurulu toplum ve kültürün seksizm, ırkçılık, homofobi ve diğer baskı formlarını kışkırtma yollarını ya da bu fenomenlere karşı direnç ve araştırma üretme biçimlerini incelemek için kullanıldı. Bu yaklaşım, daha adil ve eşitlikçi bir sosyal düzen üreten metinleri ve temsilleri desteklerken, açık bir biçimde hakimiyet ve baskı üreten tüm kültürel formların politik eleştirilerini yapmayı da sürdürdü.

             Klasik İngiliz Kültürel Araştırmalarındaki gelişmeler, böylece, kültürel araştırmalar içinde yeni metodlar ve sesler geliştiren farklı grupların çoğulculuğuyla oluşan çatışmalarda, bir parça sorumlu duruma geldi. (Örneğin  çeşitli yeni feminist akımlar, gay ve lezbiyen araştırmaları, asi çok-kültürcülük, eleştirel pedagoji ve eleştirel medya okuryazarlığı). Böylece, İngiliz kültürel araştırmalarının verili her durumda merkezi ve dayanağı günün politik çerçevesi içindeki çatışmalarla belirlendi ve onların asıl işinin politik aracılık olarak algılanması durumunu ortaya çıkardı. İdeoloji, hakimiyet ve direnç çalışmaları ve kültür politikaları, Birmingham grubunu, varolan güç ağı içerisindeki yapay kültürel ürünleri, pratikleri ve kurumları incelemeye itti, bu bağlamda, kültürün nasıl oluyor da hem hakim kuvvetleri ve araçlarını sağladığını hem de direnç ve çatışma için gerekli kaynakları ortaya koyduğunu gösterme yolunda girişimde bulundular. Bu politik bakış, kültürün etkileri ile alıcılar  ve onay davranışı üzerinde büyük verimi olan anlayışı yani alıcıların yapay kültürel ürünleri kullanımını araştırma yönünde olumlu etkisi oldu. Bu konular, daha önceki pek çok metin-temelli kültürel yakınlaşmalarda ihmal edilmiş bulunuyordu. Ama günümüz kültürel araştırmalar alanındaki gelişmeler, tartışmalı biçimde, projeyi bozdu ve apolitik hale getirdi.

             Kültürel Popülizm ve Popülerin Politikası 

            1980'lerde, İngiliz kültürel araştırmalarında bir dönüş yaşandı. Popüler, tüketim zevkleri, postmodern küresel kültürün çoğulculuk ve fark düşüncesi, hepsi, gelenek içinde eleştirel bir gözle değerlendirilmeden coşkuyla karşılandı ve çoğu onaylandı.

             Buna karşın, terim olarak "kitle kültürü" ideolojik olarak ne kadar yüklü ve aşırı derecede bozucu ise, "popüler kültür" terimi de bir o kadar aşırı pozitiftir (bkz. Kellner 1995'teki analiz). John Fiske'deki (1989 a ve 1989 b) ve diğer çağdaş kültürel araştırma çalışmalarındaki kullanımıyla "popüler kültür" ve "popüler" terimleri, ticari ve ideolojik zorunlulukların yönlendirdiği, piyasanın kültür endüstrileri tarafından üretilen medya kültürünün üstünü örterek, insanların popüleri kendilerinin seçmelerini ve inşa etmelerini önerirler. Popüler söylemi, uzun zamandır Latin Amerika ve başka yerlerde, ana-akıma ya da hegemonik kültüre karşı olarak kullanılan, insanlar tarafından ve insanlar için üretilmiş bir karşı alan olarak tanımlanıyor. Böylece pek çok karşı görüşlü söylemde "popüler güçler" terimi hakimiyet ve baskıya karşı savaşan grupları betimlemek için kullanılır oldu. "Popüler kültür" de kültürü insanlara ait, insanlar tarafından ve insanlar için, içinde kişilerin kendi pratiklerini yarattığı ve katıldığı bir alan olarak betimler.

             Popüler kültür kavramı ayrıca Popüler Ortaklığıyla birlikte anılan, sık sık "popüler" ile ilgili her şeyi eleştirmeden kabul eden coşkulu bir aurayı da saklar. Popüler terimi özellikle Amerika'da politikanın ve sosyal yaşamın eleştirel değerlenmesinden uzak birey ve gruplarca benimsenmiştir, bu anlamda kullanımı risklidir. Buna karşın Fiske, "popüler kültür" terimini eğip bükerek eleştirel sosyal teoriyle uygun bir hale getirmeye çalışır.

             Ona göre ilerciler "popüler" terimini liberaller ve muhafazakarlardan söküp almalı ve onu başkaldırma ve direncin kavramsal cephanesine dahil etmeliler (Austin, Eylül 1990'daki tartışmadan). Fiske, popülerin hiçbir şekilde hakimiyet içeren bir örneği olmadığını iddia ederek, onu hakimiyet ve  manipilasyondan temel bir prensip olarak ayırır.

             "Popüler kültür" teriminin kültürel araştırmaların eleştirel yanını körleştirip körleştirmeyeceği, ya da hepten "kitle kültürü" ve "popüler kültür" gibi terimlerin kullanımından vazgeçilmesi gerektiği konusunda daha çok tartışma gerekiyor. Kültürü aşağı ve yüksek, popüler ve elit gibi kavramlara ayırmadan kültürel çalışmalarda tek olarak almak belki de mümkün olan bir harekettir, ama elbette, bu ayrımlar bazı temel bağlamlarda stratejik olarak kullanılabilir.

             Bu nedenle ben, ideolojik etiketler olan "kitle" ve "popüler kültür" gibi terimleri kullanmaktansa, iletişim medyasının ürünleri olan radyo, televizyon, film, gazetecilik, müzik, reklamcılık ve diğer biçimlerden bahsederken "medya kültürü" demeyi uygun buluyorum. Hatta, ben, "popüler" formlara odaklanmaktan ziyade, radyodan operaya, tüm kültürel alanı kapsayan bir kültürel araştırma geliştirmeyi uygun buluyorum.

             Ayrıca, özellikle Amerika'da, ya sadece metinlere konsantre olduklarından, ya da alıcı onayının üzerinde fazla kaldıklarından, kültürel araştırmaların çoğu çağdaş versiyonu, bakışlarını çok kısıtladılar, kültür ve toplumun geniş bir kavrayışını tıkadılar.

             Madonna çalışmasında, örneğin, Fiske şöyle yazar: "Kültürel bir analiz, böylece, hakim ideolojinin metne ve okuyan özneye doğru nasıl yapılandığını açığa çıkarır, metinsel özelliklerin uzlaşımlı, karşı koyucu veya muhalif okumaları nasıl oluşturduğunu ortaya koyar. Kültürel analiz, sosyal ve tarihsel olarak yerlerini bulmuş anlamlarla ilgili etnografik çalışmanın, metnin semiyotik analiziyle bağlantısı kurulduğunda tatminkar bir sonuca ulaşır”(1989a:98). Ama bu metin/alıcı diyalektiği, kültürel araştırmaların ve kültür sosyolojisinin parçası olması gereken pek çok aracıyı dışarıda bırakır. Bunlara, kültür üretim sistemi ve ekonomi-politik bağlamında metinlerin nasıl üretildiği ve aynı şekilde alıcıların sosyal kurumlar, pratikler, ideolojiler ve çeşitli medyaların kullanımıyla nasıl biçimlendirildikleri de eklenmeli.

             Böylece, sosyal ilişkilerin ve işlerinde metinlerin yaratıldığı ve tüketildiği kurumların analizi dışında bırakılarak yapılan, metne ve alıcıya odaklanma, kültürel araştırmaların önünü keser. Aynı şekilde alımama - kabul (reception) analizi, alıcının sosyal ilişkiler içerisinde nasıl üretildiğini göstermede başarısız olur ve bazı ayırt edici içerikleriyle kültür ve toplumun, alıcının metni alımlamasına etkisini göz ardı eder. Fiske'nin iddiası, örneğin, Madonna'nın kültürel araştırmalar analizinin sadece onun metinlerini içermesi ve alıcıların materyali kullanımını incelemesiyle kalması gerektiği, pek çok şeyi gözden kaçırır. Madonna'nın ve alıcılarının sosyal yapılanması, pazarlanma stratejileri, medya teknolojilerinin kullanımı ve çağının sosyo-kültürel anında önemli olan konuları sömürmesi, bunların hepsi "Madonna fenomeni"nin önemli katmanlarıdır ve kesinlikle gözden kaçmamalıdır. 

            Madonna ilk olarak Reganizm döneminde doğdu ve materyalist ve tüketici-yönelimli 1980'ler etosunu cisimleştirdi (Material Girl). Aynı zamanda ortaya çıkışı MTV, moda çılgınlığı ve yoğun pazarlama ve promosyon çalışmalarıyla ortak işleyen dramatik imaj üretiminin dorukta olduğu döneme denk düştü. Madonna, kitlesel bir alıcıyı etkilemeye yönelik bilinçli imaj üreten, MTV müzik-video yıldızlarının ilkelerindendi. Müzik ve videolarını üretmek için alanın en iyi personellerinden yararlandı ve o zamana kadar ki en geniş ve farklı tipte alıcı kitleye ulaşmak için muhteşem pazarlama teknikleri kullandı. Onun erken dönem videoları teen-age kızlara yönelikti (the Madonna wanna-bes), fakat daha sonraları, konserlerindeki ırklar-arası seks ve multi kültürel "aile" imajlarıyla, siyahi, "Hispanic" ve azınlık alıcılara yöneldi. Videoları daha kompleks ve politik oldukça, gay ve lezbiyen, aynı şekilde feminist ve akademik çevrelere de ulaştı (örneğin, "Like a prayer", "Express yourself", "Vogue" vd.).

             Madonna'nın emrinde ayrıca sektörün en önemli PR şirketlerinden biri vardı ve muhtemelen daha önce hiç kimse bu kadar toplum önünde olmamıştı. Bu anlamda, yaratıcı bir müzik ve video üretimi ve çeşitli tipte izleyici/dinleyici kitle yönelimiyle, Madonna'nın popülaritesi büyük ölçüde onun pazarlama ve promosyon stratejileri sayesinde oluştu. Video/müzik anlamında, yeni teknolojilerin ve MTV egemenliğinin bu ünde payı büyüktür. Buna bağlı olarak da bir "görünüş" kültürü, Madonna tarafından becerikli bir biçimde sömürülmüştür. Madonna yapay ürünlerinin anlamı ve etkileri en iyi olarak MTV, müzik endüstrisi, konserler, pazarlama, imaj ve görünüm tartışmasını içine alan bir üretim ve ona (reception) bağlamında ayırt edilebilir. Madonna'nın popülerliğini anlamak için ayrıca bir alıcı araştırması gereklidir. Bireyler olarak değil, ayırıcı özelliği olan bir grubun üyesi olarak. Örneğin teen-age kızlar, Madonna tarafından bireysel bir kimlik kavgası vermeleri için cesaretlendirilmiştir. Ya da gayler, popüler ana akım içinde yer alan kültürel yapay ürünlerden alternatif cinsel imajlar benimsemeleri sağlanarak, güçlendirilmişlerdir. Burada Madonna'nın etkilerine ve politikasına değer biçmek için, onun çalışmasının  kimliği imajlar ve tüketim bakımından değerlendiren sadece bir tüketici kültürü yeniden-üretimini nasıl gerçekleştirdiğinin analizini de yapmak gereklidir.

         Direnç ve Alıcı Fetişizmi

             Gerçekte, pek çok çağdaş kültürel araştırmalarda, alıcı ve alımlama üzerine konsantrasyon oldukça kısıtlayıcıdır. Alımlama ve anlamların meydana getirilmesindeki öneme yapılan çağdaş vurguda, bu bakımdan bir alıcı fetişi tehlikesi bulunur. Bütününde, geçen on yıl boyunca kültürel çalışmalarda, metinler ve ürünlerinin bağlamı konusundaki ısrardan, alıcı ve onaya doğru bir kayma vardır, hatta bazı durumlarda alıcının ya da okurun anlamı kendi ürettiğine dair yeni bir dogmatizm de mevcuttur. Metinler, üretici ve üretim ile onay sisteminin, metin üreticisinin ben-merkezci esrimesi içerisinde kaybolduğu görülür. Bu durum, Derrida'nın metin dışında hiçbir şey yoktur düsturunun, tuhaf bir parodisi, okuma dışında metin yoktur, şekline dönüşmesidir.

             Ek olarak, kültürel araştırmaların bazı versiyonlarında, bir direnç (resistance) fetişizmi görünür oldu. Alımlama ile ilgili kültürel araştırma geleneği içerisinde okumayı baskın ve karşı-koyucu nitelikte algılayan, ikiye bölen bir eğilim mevcut. Hall'ın ayrımları olan "baskın", "uzlaşımlı" ve "karşı-koyucu" okuma biçimleri, Fiske’nin çalışmasında baskın ve karşı-koyucu olarak ikiye indirgenir. "Baskın" okumalarda okuyucular, hegemonik kültürü ve ideolojik niyetleri takip ederler. Filmin sonunda erkek-gücü, kanun ile düzen ve sosyal süreklilik onarılınca, bundan keyif duyarlar. Örneğin Die Hard (Zor Ölüm) filminde, kahraman ve otoritenin temsilcileri teröristleri etkisiz hale getirip gökdelende yer alan merkezi geri aldıklarında, bu haz yaşanır. Bir "karşı-koyucu" okuma, tersine, bu tip bir okumaya direnç gösterir. Örneğin Fiske (1993), filmin tekrar gösterimlerinde evsizlerin polis ve otoritenin yıkılıcığına karşı protesto bağırışmalarını gözler ve bunu baskın okumaya karşı bir direnç olarak görür, zira kahraman gelip kanun ve düzeni tekrar yerine koyduğunda, evsizler ilgilerini kaybetmişlerdir artık.

             Bu noktada, ancak, kültürel çalışmalarda sadece direncin kendisini, onun çeşitli biçimlerini ve tiplerini ayırt etmeden kutlama eğilimi vardır (aynı problem, temel alımlama araştırmalarında alıcı keyfinin gelişi güzel teşvik görmesinde de bulunur). Die Hard filminde olduğu şekilde, evsizlerin sosyal otoriteye direnci , kas gücüne dayalı vahşi davranışı güçlendirmeye ve toplumsal problemlerin çözümünde fiziksel şiddet kullanmaya dayalı manifestoları cesaretlendirmeye hizmet edebilir. Şiddet, Sartre, Fanon ve Marcuse'de ve diğerlerinde de belirtildiği şekilde, baskı kuvvetlerine karşı kullanılarak özgürlükçü, ya da baskıya karşı mücadele eden popüler güçlere yönelik kullanılarak reaksiyoner olabilir. Pek çok feminist, tersine, tüm şiddet biçimlerini  kas gücüne dayalı vahşi bir davranış olarak görüyor ve barış çalışmalarına katılmış pek çok insan da bu durumu karmaşık bir kararlılığın problematik bir biçimi olarak değerlendiriyor. Dahası, alıcı direncinin, kendinden iyi gibi anlamlandırılması ve dengesizce cesaretlendirilmesi, yapay kültürel ürünlerin kullanımında ortaya çıkan metin ve alıcı zevklerinin popülist bir kutlanmasına kadar varabilir. Bu yaklaşım, uç bir biçimde, eleştirel perspektifini kaybedebilir ve araştırılan ne olursa olsun alıcı deneyiminin içeriğini popülist olumlu bir cilayla kapatabilir. Bu gibi araştırmalar, kitle medyasına tabi kültürün ana biçimlerinin manipüle edici ve muhafazakar taraflarını gözden kaçırabilir ve böylece kültür endüstrisini amaçlarına bugün yapılaştığı şekliyle, hizmet edebilir. 

            Alıcı ve alımlama üzerine gidilmesi, tamamı metinsel olan analizin sınırlamalarına önemli bir düzeltme getirse de, bana göre son yıllarda kültürel araştırmalar onay ve metinsel analize aşırı bir vurgu yapıyor ve bu da kültür üretiminin ve ekonomi-politiğinin merkezden uzaklaştırılmasıyla gerçekleşiyor. Önceleri, Birmingham grubu düzenli olarak medya kurumları ve eylemeleri ile medya kültürü, yaygın sosyal yapılar ve ideolojilerine odaklanırken, bu tema, şu anki kültürel araştırmaların zararına son yıllarda azalma gösterdi. Örneğin, Stuart Hall klasik programatik makalesi "Kodlamak/Çözmek"de, Marx'ın "Grundrisse"sini, sürekli dönüşüm modelinden yararlanarak "üretim-dağıtım-üretim" sürecini açıklamak için kullandı (1980 b:128ff). Hall bu modeli, medya kurumlarının nasıl mesaj ürettiğini, nasıl dolaşıma soktuğunu ve alıcıların mesajları nasıl kullanıp anlamlandırdığını somutlaştırmak için kullanır.

             Benzer biçimde, Richard Johnson, Hall'ın erken dönem modeline paralel olarak, Marx tarafından belirtilen sermayenin dönüşümünü örnek alan, üretim, metinsellik ve alımlama dönüşümü modelini üretir. Johnson'un kültürel araştırmalarda üretim analizinin önemini belirtmesine ve İngiliz film dergisi "Screen"i idealist ve metinsel yaklaşımlar lehine üretim perspektifini yok saydığını eleştirmesine rağmen, kültürel araştırmalardaki pek çok çalışma bu eksiği tekrarlar oldu. Gerçekte, pek çok çağdaş kültürel araştırmada da politik ekonomi ve üretim dönüşümü analizlerinin, metin ve alıcı-temelli analizler lehine göze alınmadığı iddia edilebilir. 

       Çağdaş kültürel araştırmalardaki popüler fetişizmi, popülerin üretilmesine yardımcı olan pazarlama ve halkla ilişkiler stratejilerinin rolünü gözden kaçırır. "Popüler", Fiske'nin iddia ettiği gibi sadece alıcılar tarafından yaratılmaz, tersine alıcılar ve kültürel endüstri pompalaması, halkla ilişkiler ve medya söylemleri aracılığıyla desteklenen kültürel üreticiler arasındaki uyumla mümkün hale gelir. Başka bir deyişle, popülerin bir kısmı reklam, halkla ilişkiler, coşku dolu eleştiriler veya münakaşalarının yaratılmasıyla ve seyircilere bu filmi görmeleri gerek denilerek, bu şovu seyret, bu müziği dinle, şu ünlüyü tanı telkinleriyle genel bir medya değiş-tokuşuyla üretilir. Yukarıda, Madonna fenomenin yaratılmasındaki pazarlama stratejileri, medya söylemleri vb.nin rolüne değindim ve Michael Jackson, Mariah Carey gibi pop ve film standartlarının da bu mega-teşhir makinelerinden faydalandıklarını iddia edebilirim.

             Bunun dışında, Yıldız Savaşları gibi filmler, Pepsi, Coca Cola, Mc Donald's ve Burger King gibi kıtalar arası ürünlerle yapılan promosyonlarla, devasa reklam kampanyalarıyla da desteklenmekte. Bunlara, oyuncaklar ve diğer tüketici ürünleri de eklenmeli. İkinci "Austin Powers" filmi, 1999 yazındaki müthiş reklam kampanyasının hatırına (Madonna'nın bir müzik videosunda görünmesiyle de), ilk filmin birinci hafta gelirini aştı. Ayrıca, o haftanın ondan önceki galibi Yıldız Savaşları: Fantom İmparatorluğu"'nu da geride bıraktı, elbette 15 dakikalık şöhreti sona ermeden önce (ya da bu bağlamda 15 günlük yüksek hasılatı). Büyük hedefli filmler için reklam kampanyaları sık sık film harcamalarının kayda değer bir kısmıdır ve özenli promosyon kampanyaları yapay ürünün popülerliğini arttırmak için harcanan çabanın gerekli bir bölümüdür (Bu yaklaşım, müzik, televizyon, video oyunu ve bilgisayar endüstrileri için de geçerlidir).

             İngiliz kültürel araştırmalarıyla anılır olan pek çok analiz son yıllarda üretim olgusunu ihmal ederken, gelenekten ve onun dışından bazıları, ortak kültürün ürünleri ve kurumlarını analize tabi tutarak önemli gelişmeler kaydetmiştir. Bunlara; Sony Wolkman (Hall et al 19xx), Mc Donald's (bkz Ritzer 1993/6, Alfino et al 1998 ve Smart 1999), Barbie Dolls (Rogers 199x) ve Nike (Goldman ve Papson 1999) örnek gösterilebilir. Ayrıca tüketimin kapalı cadde, tema parkları ve yeni alanları araştırmaları (bkz. Gattdiener 1997 ve Ritzer 1999) eklenmeli. Medya kültürü araştırmaları, medya kültürünün nasıl üretildiği, dolaştığı ve yayıldığını kavramak için medya ortaklıkları, pratikleri ve promosyon kampanyalarına yönelik daha fazla analiz yapmaya yönelmeliler.

            Şöhret ve popülaritenin pazarlanması ve üretimini incelemek, popülerin kültür endüstrileri ve alıcılar arasında nasıl bir karşılıklı etkileşim olduğunu gösterir. Açık bir biçimde, popülerliğe aday ünlüler ve ürünler, alıcının deneyim ve fantezilerinde yaşamalı, ama kültür endüstrileri insanlara tam olarak ne satacaklarını araştırmaları için profesyonellere inanılmaz ölçülerde paralar veriyorlar ve hemen ardından satılacak ürünü saldırganca pazarlamaya girişiyorlar. Popüler fetişini kırmak, popülerin nasıl bir "inşa" olduğunu ortaya koyabilir ve aynı zamanda medyanın, tartışmaya açık biçimde, yanlış idollerini açığa çıkarmaya yardımcı olabilir ve böylece eleştirel bir alıcı algısı üretimine katkıda bulunabilir. Medya kültürünün işletme sektörü boyutunu analiz etmek, eleştirel bir bilinçlilik üretmeye ve onun üretimini ve dağıtımını daha iyi anlamaya yardımcı olabilir. Böyle bir boyut kültürel araştırmaları zenginleştirir ve medya metinlerinin nasıl okunacağı ile alıcıların bunları kullanımının nasıl araştırılacağını analiz edebilen eleştirel bir medya pedolojisini geliştirmede yardımcı olur. 

            Popüler fetişizmi, ayrıca, İngiliz ve Kuzey Amerika kültürel araştırmalarındaki baskın trendleri, yüksek kültürü ve Frankfurt okulunun en kapalısından en banalına kültürün her şeyini inceleyen araştırmalarını devre dışı bırakmasıyla, modernist ve avant-garde hareketleri önemsememeye itiyor. Kültürel araştırmaların, popüler araştırmasını yasallaştırma ve yapay medya ürünlerini gündemine alma kuruntusundaki görüntüsüyle, yüksek ya da elit denilen kültürden, popüler lehine vazgeçtiğini ortaya koyuyor. Fakat bu çeşit bir vazgeçme, bütün muhtemel kültür formları ile ilgili görüş sahibi olmamızı engelliyor ve kültür alanının "popüler" ve "elit" olarak bölünmesini gerçekleştiriyor (ki bu sadece eski yüksek/alçak ayrımlarının olumlu/olumsuz değerlendirilmesini geri getirir). Daha da önemlisi, bu kültürel araştırmaların, "tarihi avante-garde" gibi anlayışlarla ortaklık kurarak, muhalif bir biçim geliştirme yönündeki girişimleriyle bağını koparır (Burger 1984). Ekspresyonizm, Sürrealizm ve Dadaizm gibi avant-garde hareketler, toplumu dönüştürülebilecek, kültürün hegemonik formlarına alternatifler sağlayacak şekilde sanatı geliştirmek istemişlerdi (bkz. Bronner ve Kellner 1983).

             Muhalif ve özgürlükçü potansiyeliyle avant-garde sanat hareketleri Frankfurt Okulu'nun, özellikle de Adorno'nun, başat vurgusuydu, ama ne yazık ki İngiliz ve Kuzey Amerikan kültürel araştırmaları, büyük ölçüde avant-garde sanat biçimlerini ve hareketlerini ihmal ettiler.

             Bu eksiklik, radikal bir kültürel ve medya politikası geliştirmek isteyen pek çok kültürel araştırma ve kültür sosyolojisi versiyonlarına eklemlenmiştir. Brecht ve Walter Benjamin'in kültürel politika ve alternatif muhalif kültür gelişimiyle ilgili olan eserlerindeki gibi.

             Modernist ve avant-garde akımlarının yok sayılması ve popüler üzerine yoğun bir odaklanma, kültürel araştırmalardaki postmodern dönemin yardımlarıyla ve suç ortaklığıyla ortaya çıkmıştır. Postmodern dönem, dünya çapında ingiliz kültürel araştırmalarının kilit pozisyonlarının ve stratejilerinin tanınmasına yol açsa da, kültürel araştırmalar projesinde önemli bir dönüşüme de neden olmuştur.

             Kültürel Araştırmalarda Postmodern Dönem

             Kültürel popülizm, alıcıya dönüş ve popüler fetişizmi kültürel araştırmalardaki postmodern dönemin parçaları gibi okunabilirse de, çok daha açık versiyonları Jean Baudrillard (1983a,1983b,1993), Fredric Jameson (1991 ve 1998) ve diğerleri gibi kültürel araştırmaları postmodern teori perspektifinden değerlendirip revize etmek isteyen tehlikeli eleştirmenlerin eserlerinde görülür. Bir versiyonu, medya kültürü içinde ve metinler, alıcılar ve bağlamlar arasında ayrımların çok güç yapılacağını belirten örneklerdeki gibi, yükseğin, alçak kültür içine çöküşünü, derinin yüzey, alıcının metnin içine dalışını vurgulayan bir anlayış içerir. Daha uç versiyonlarında ise, kültürel araştırmalardaki postmodern dönem, ilerici veya eleştirel kodlama veya çözme içeren kültürel metinler ve önemli bir muhalefet ile direnç olasılığını devre dışı bırakır.

            Jameson, çok etkili ve kendine ait olan kültürel araştırmaların Marksist yorumunu geliştirirken (bkz.Jameson 1978 ve 1991 ve çalışması hakkındaki tartışmalar için Kellner 1989 c), postmodernizm hakkındaki yıkıcı makaleleri, onun şu manifestoyu bayrak edindiğini iddia ediyordu: "yeni bir yüzeyselliğin ve sığlığın aciliyeti, edebi anlamda yeni tip bir yüzeysellik... belki de bütün postmodernizmlerin yapısal özelliği". (1991:9). Jameson, varolan biçimiyle postmodernizmin parçalanmış kişilerindeki "etkinin azaltıcılığı" (Waning of affect)nı "onun modernizmin karakterini açıklamaktaki enerji yoksulluğuna ilişkin olarak tanımlar. Bu gibi postmodern metinler ve kişiler, hermenötik derinlik modellerinin devam eden ilgisini sorgularlar. Örneğin öz ve biçimin Marksçı modeli ve doğru ile yanlış bilinçlilikleri; açık ve kapalı anlamların Freudçu modeli; varoluşçu asıl ve uydurma varlıkları; ve gösteren ve gösterilen semiyotik kavranması ilgi alanlarıdır.

 Baudrilard’ı takip eden Arthur Kroker ve David Cook için (1986 : 267ff ), televizyon sadece, anlamları postmodern bir gürültü patlaması içinde birbirlerini imha eden imajları saçan bir gösterge–makinasıdır... anlamsızlığın kara deliği, ki bu karadelik, anlamı silerek ve ona karşı koyarak simülasyonun medya manzarasında kendilerini kaybeden kitlelere doğru patlar. Televizyon ve postmodernlik üzerine bir makalesinde Lawrance Grossberg “televizyonun aldırmazlığı”nı otoyolda sürücülerin görmek için yavaş gitmeleri gereken bilboardların parçalı, süreksiz  yapısına gönderme yaparak karakterize eder. “Televizyon izlemek” (Gittin 1986), televizyon eleştirisi üzerine yazılmış çeşitli makalelerden biri, pozisyonunu McLuhan’ın “araç mesajdır” teorisi, Baudrillard’ın medya teorisi ve Jameson’un sığlık düşüncelerini ilgilendiren argümanları üzerine temellendirerek konumlandırır. Örneğin Pat Aufderheide, müzik videolarının bir zamanlar rock müziğinin yaptığı eleştirel tepkinin ortadan kaldırılmasını sağladığını düşünür. Tod Gittin ve Cilde katkı yapan diğerleriyle beraber Aufderheide, formalist bir analizi izleyerek televizyonu ideolojik mesajları ileten olarak değil, bütünsel bir bakış ya da ortam olarak görür. Fantastik yapıları, hızlı, başdöndürücü montajları ve kamera açıları, yerinde duramayan müzik parçaları ve aşırı estetikleştirilmiş ortamlarıyla, müzik videoları tüketilmek üzere bütünlüklü bir ruhsal durum yada saf bir yaşam alanı sunarlar.

             Postmodern kültür teorisi böylece hermenötigin ölümünü işaret eder. Ricoeur (1970), “şüphenin hermenötiği“ ve kültürel sembol ve metinlerin çoklu okumasını terimleştirdi. Bu da postmodern bakışta metinlerin yüzeyinin altında hiçbirşey, hiçbir derinlik yada araştırmaya ve bulmaya değer hiçbir anlam olmadığı düşüncesinin yaygınlaşmasını sağladı. Postmodern kültürel eleştiricilik böylece hermenötigi reddeder ve aracın mesaj, stilin özne ve biçimin içerik önünde ayrıcalıklı olduğu eğilimine sahip olur. Baudrillard ve McLuhan gibi teorisyenler için “araç mesajdır” ve medya kültürünün kültürel hakimiyetine doğru yükseliş sosyal ve kültürel değişimlere olan medyanın öncelikli etkisinin belirtisidir.

             Ama pek çok farklı tipte postmodern kültür teorisi ve politikası ortaya çıktı. Hal Foster (1983), geçmiş formların aktarımı olan muhafazakar postmodernizm ile sosyal  eleştiricilik ve yıkıcılık emrindeki sanat çalışmalarının savunuluculuğunu yapan bir direnç postmodernizmi arasında ayrıma gider. Gerçekten, ana–akımdan kopmuş bireylerin ve grupların kültür ve eylemlerini destekleyerek, marjinallerin ve muhalif  seslerin kültürel araştırmalarını yaparak, pek çok feminist, farklı renkli insanlar, gayler ve lezbiyenler, çok kültürcüler, post–kolonistler ve diğerleri, fark ve marjinallik kavramlarını vurgulayarak postmodern  kültürel araştırmaları ortaya koymuşlardır. Örneğin  Garcia Canclini (1995), Latin Amerikadaki popüler sanat formlarının “melez  kültürleri” ve “dolaylı güçleri”ni, heykeller, grafiti, karikatür kitapları ve şarkıları da içine alarak betimler.

             Kültürel araştırmalardaki postmodern dönemin başka bir versiyonu, postmodern meydan okumalara karşı cevap niteliğinde, kültürel araştırmalar projesinin yeniden yapılandırılmasını içerir. Lawrence Grossberg, örneğin anladığı biçimiyle yeni postmodern duruma cevap niteliğinde İngiliz Kültürel araştırmaları projesini yeniden düşünmeye yönelik sistematik bir girişimde bulunuyor. Marksizm ve Postmodernizm üzerine 1983 yılında Urbana’daki İllinois Üniversitesinde düzenlenen konferansın organizatörlerinden biri olarak, Grossberg, Jameson’un postmodernizm tanıtımını ve İngiliz Kültürel araştırmalarıyla anılan Hall ve diğerlerinin cevabını dinledi. Grossberg, 1986’ daki  “Tarih, Politika ve Postmodernizm” makalesinde, kültür ve tarihteki radikal bir kırılma şeklindeki postmodern iddialara haklı biçimde kuşkuyla yaklaşır. Şöyle der ; “Bence bu muhtemel değil (ve kesinlikle bir sonuç olarak çok basit ), ama onun güçlü varlığı ve popülaritesi, iletişim, muhalefet, elitizm ve kendi-tanımı olanakları konusunda konuşulması gereken bir dizi soru öneriyor.” (1997a:188)

             İngiliz kültürel araştırmaları daha önce hiçbir zaman “neredeyse tamamen tartışmalarla ve meydan okumalarla şekillenmemişti” (1997a : 187). Grossberg, şimdi kültürel araştırmalar için postmodern ile ilgili tartışmalara girmenin ve seri biçimde cevaplamanın zamanı olduğunu belirtir. Grossberg hem kültürel araştırmalar, hem de postmodern teorinin gereklilikçi-karşıtı, radikal biçimde bağlamcı olduğunu belirtir ve ikisinin de bütün verili pozisyon ve anlamların aşırı biçimde yapıbozumcu reddine karşı tavır aldığını söyler. Her ikisi de “öz ve nedensellik sorularıyla değil de, etkililik, olasılık koşulları ve aşırı belirlenim ile ilgili sorularla “(189) ilgilidir. Her ikisi de güç, hakimiyet ve dirençle ilgilidir ve ikisi de radikal politikaya ve yeni sosyal hareketlere eklemlenebilir. Böylece postmodern teori ve kültürel araştırmalar arasındaki eklemlenme olasılığı da açık biçimde okunaklıdır.

 Grossberg, temel Baudrillardçı ve kültürel araştırmaların aşırı uç versiyonlarının böyle bir eklemlenmeye karşı olduğunun farkındadır ve bir dizi makalesinde postmodern teori içerisinde elitizm, aşırı pesimizm, nihilizm ve politik açık gördüğü yaklaşımlarla tartışmaya girişir ve daha olumlu bir postmodernizim gelişimi için çağrıda bulunur. (1997a ve 1997b). Bu tavır Dick Hebdige, Angela McRobbie (1994), Ien Ang (1996), Stuart Hall ve İngiliz Kültürel çalışmalarına bağlı diğerlerince de paylaşılır. Hall’ın kelimeleriyle ( 1991 ) :

 Küresel postmodern farka ve marjinallere muğlak bir açılıma işaret eder ve Batı öyküselciliğini bir olanaklılık olmaktan çıkarır; bu durum kültürel politikanın kalbinden büyük bir tepkiyle karşılanır;  dolaylı ve dolaysız olarak çoklu kültüre saldırı; tarihin, dilin ve edebiyatın büyük öykülerin dönüşü (ulusal kimliğin ve ulusal kültürün üç temel destekleyici sütunu); etnik saltçılığın ve kültürel ırkçılığın Thatcher ve Reagen dönemlerine işaret eden savunuculuğu; ve Avrupa kalesini yıkmak üzere olan yeni yabancı düşmanlığı.

Hall için, böylece küresel postmodern kültürün çoğullaşması, marjinallere, farka, Batı kültürü öykülerinden dışsallaştırılan seslere açılımları içerir. Dahası biri çıkıp postmodernist kültürel araştırmaların sosyal organizasyonun yeni bir modeli içinde deneyimler ve fenomenleri eklemleyeceğini iddia edebilir. Aktif alıcılar, dirençli okumalar, muhalif metinler, ütopik anlar ve benzerlerine yapılan vurgular bireylerin aktif medya tüketicileri olma yolunda eğitildikleri bir dönemi betimler, bu dönemde çok geniş bir müşteri tercihi, ürünleri ve servisleri ile oluşan yeni küresel ve milletler arası geçişken bir kapitalizme bağlı olarak alıcıların pek çok kültürel materyal seçme şansı vardır. Bu rejimde farklılık satar ve postmodern teoride cesaretlendirilen benzersizliklerle, çoğulculuklar ve hetorejenlik, tüketici istek ve ihtiyaçlarının çeşitliliğine dayandırılan yeni bir sosyal düzen içindeki ötekilik ve marjinallik verimliliğini betimler.

 Postmodern dönem aynı zamanda metinselcilik ve teoricilik yönünde eğilimler üretti. Bu eğilimler içinde her şey metinleşir ve kültürel araştırmalar pratiği, teoriği metinlerin okunması yönünde kullanan bir yapıya bürünür. Teoriciliğin en rezil örneklerinde, Jargon analizin yerini alır, bağlam kaybolur ve kültürel araştırmalar akademik kelimeler oyunu içinde yozlaşır. Böylece teori, analiz ve eleştiri araçları sağlama özelliğini kaybeder, kötüye kullanılıp çarpıtılır.

 Bu anlamda kültürel araştırmalar alanında birbirleri ile yarışan postmodern dönemler mevcuttur. En aşırı biçimlerinde, postmodern dönem, kültürel üretim ve alımlamanın ekonomik, politik ve sosyal boyutlarını siler, kültürel ve teknolojik nedenselliğin yeni bir formunu yürürlüğe sokar, kuramcı saçmalıkları gündemine alır ve metinsel anlamlandırma, sosyal eleştiricilik ve politik mücadelenin olasılığından vazgeçer. Daha diyalektik  ve politik bir versiyonunda postmodern teori kültürel eleştiricilik ve çağın politikasına yeniden değerlendirmek için kullanılır. Gerçekte postmodern teori yeni teknolojilerin, küresel ekonominin ve kültürün, tuhaf politik alanın ve hareketlerinin yörüngesini ve etkilerini ortaya koyduğu şekliyle, kültürün yeni konfigürasyonlarına ve işlevlerine dikkat çekmede kullanışlı olabilir. Artı olarak postmodern teorinin bazıları, tıpkı Frankfurt okulunun ve İngiliz kültürel araştırmalarının en iyi zamanlarında yaptıkları gibi oldukça kullanışlı disiplinler arası perspektifler ortaya koyar.

 Kültürel Araştırmalar İşgal Altında

 1990’lar boyunca kültürel araştırmalar pek çok disiplinden bireylerin karıştığı, gelenekçi savunmacıların saldırılarına uğradığı ve sağ ve sol politik taraflardan şiddetli eleştirilerine tabi tutulduğu pek çok tartışma ve mücadelenin yoğun hedefi haline geldi. 1993’ teki bir ICA (Uluslararası İletişim Ortaklığı) paneli şu anki yapısıyla İngiliz Kültürel Araştırmaları savunucuları ve eleştirmenleriyle panelin organizatörleri Marjorie Ferguson ve Peter Golding arasındaki tartışmalarda kendini gösteren tutkulu bir tepkiyi açığa çıkardı. Organizatörler, destekçilerden topladıkları kağıtları panelde, bir kısmını da  “Cultural Studies in Question” (1997) kitabında ortaya koydular. Kültürel araştırmalardaki şu anki görünümüyle bulunan “derin huzursuzluğu” alıntılayarak, editörler her an gündemde olmasıyla es geçilemeyecek durumda olan kültürel araştırmaların bugün temel bir çekişmenin öznesi olduğunu iddia ediyorlar ve onun “sonsuz yapaylığıyla” kendi tarihindeki herhangi bir ikna edici bir konuyu bile “tarih ve küresel kültürün postmodern çağdaki yeri”ne yerleştirerek alanın her şeyi tüketmesinin önünü açtığını vurguluyorlar. (Grossberg et al., 1992 : 18-22, Ferguson ve Golding 1997 : xiii’ den) ve en önemlisi onun haddini aşan iddiaları ışığında editörler, “ekonomik, sosyal ve politik analizlerinden uzak durmasıyla, milli ve küresel politikadaki, ekonomi ve medya sistemlerindeki derin yapısal değişikliklerle ampirik hesaplaşmalara girme eksiklikliğini”  vurguluyor ve bizi bu konunun farkında olmamız için uyarıyorlar (age.)  

Bu durumda: “Ontoloji epistemolojiyle, anlamlandırmak araştırmayla yer değiştirdikçe, metinselcilik, düzensiz stratejiler, temsil ve çoklu anlamların çerçevesi, teoriğin ampirik ve soyutun somut üzerindeki yükselişini hızlandırır. ( 1997 : xiv) Cildin içersinde, Todd Gitlin (1997 : 25ff) kendisinin kültürel araştırmalarda politikadan geri çekiliş olarak  gördüğü şeyle polemiğe girişir. Aşırı saçma, kutlayıcı ve teorik kültürel araştırma tarzlarına karşı, Angela McRobbie (1997 : 170ff) "Üç Es" in dönüşünü ileri sürer: Ampirik, deneyci ve etnografik (emperical, experintial, ethnographic) Bunları, daha sağlam zeminli bir sosyolojik analiz için kullanmaya çağırır. Benzer biçimde, David Morley çağdaş kültürel araştırmalardaki bazı hakim varyasyonları eleştirir ve "sosyolojiyi tekrar göreve" çağırır. Söz konusu editörler ve diğer destekçileri, kültürel araştırmaların, politik ekonomiden uzaklaşmasını üzüntüyle karşılarlar ve kültürel araştırmaların, kültürü incelemek üzere politik ekonomi ve bir bilimsel sosyal yaklaşımla eklemlenmesi gerekliliğini iddia ederler.           

            Ek olarak, ben yeterli bir kültürel araştırma için eleştirel bir sosyal teorinin gerekliliğini iddia ediyorum. Erken dönem Frankfurt okulu ve İngiliz kültürel araştırmaları modelleri, kültür ve toplum arasındaki ilişkiyi analizlerin merkezi haline getirdi. Bunu da , üretim , dağıtım ve kültür tüketimini bağlamlaştırmak ve kültürel metinleri eleştirel biçimde analiz etmek için, sosyal teori metotlarını ve daha edebi ve kültürel olan analizleri kullanarak gerçekleştirdi. İngiliz kültürel araştırmaları geliştikçe, konusu içersine sürekli daha fazla teori sokmaya başladı, ama proje küreselleştikçe ve disiplinlerin çokluğu içinde soğurulunca, sosyal teori ile arasındaki bağlantı sık sık  inceldi. Kültürel araştırmaların bazı saçma, postmodern formları içersinde bağlam, metin ve günlük yaşamın kısıtlamaları, tüketicilerin saçma keşiflerinin tanımlaması ya da metinlerin yüzeyi içersinde kayboldu. Bu anlamda , ilişki kompleks, değişken ve çeşitlidir.

             Bu bağlamda , ben kültürel araştırmaların çok perspektifli bir yaklaşım geliştirmek için sosyal teoriyi kullanmasını öneriyorum. Bu yaklaşım , yapaylıkların yaygınlığı üç boyut arasındaki ilişkileri sorgulayarak araştırır :

 1)Kültürün üretimi ve ekonomi politiği

2)Yapay ürünlerinin metinsel analizi ve eleştirisi ve

3)Alıcıların alımlama-kabul davranışının ve medya/kültür ürünleri kullanımının araştırılması.

 Ayrıca , metinsel analiz ve alıcı onayı araştırmalarının,  metinsel analiz ve çoğulcu perspektiflerin açıklığa kavuşturulması işiyle meşgulken, hangi alıcıların kültürü benimsedikleri vasıtasıyla, eleştirel metotları ve farklı perspektifleri kullanmaları öneriyorum. Dahası,  bu tip araştırmaların sonuçları, anlamlarının ve etkilerinin yeterli biçimde açığa konması için, eleştirel sosyal teori içinde anlamlandırılması ve bağlamlaştırılması gereklidir.

             Elbette, yukarda belirten metotların tümü her farklı projede uygulanmayabilir ve belirli projelerin doğası hangi perspektiflerin daha üretici olacağını  belirleyecektir. Ama her şeye rağmen kişi, bu alanların farklı olduğunu düşünmekten ziyade, politik ekonomi, metinsel analiz ve alıcı analizinin her birinin birbirlerini tamamladıklarını görmelidir. Tabii ki , herkesi kültürel araştırma  veya sosyolojik bir kültürel araştırma yaparken böylesi çok yönlü bir yaklaşımı uygulasın diye imkansız bir öneri getirmiyorum. Açık biçimde, yoğun olarak ekonomi politiğe,  alıcı onayına veya metinsel okuma ve eleştiriye tek başına yönelmek çok değerlidir ve önemli sonuçlara ulaşabilir. Ama özellikle diğer önemli alanları atlayarak bir boyutta takılı kalmak, kültürün bütün alanlarını inceleyen, kapsamlı ve nitelikli yaklaşımlar geliştirmek isteyen bir kültür sosyolojisi veya kültürel araştırma için yıkıcı olabilir. 

            Eleştirel bir kültürel araştırma, temel bazı pedagojik,  etik ve politik niyetleri de izlemeli. İngiliz Kültürel Araştırmalarının erken dönem gelişimi yetişkin eğitimi ve pedagojisine sıkı sıkıya bağlıyken, sonraları kültürel araştırmalar daha akademik ve disiplinsel hale geldi. Ama son yıllarda, benim de onayladığım bir proje biçiminde, kültürel araştırmalara eleştirel pedagojiyle tekrar eklemlenme doğrultusunda bir çağrı ortaya çıktı. (bkz. Giroux 1994 ; Grossberg !997b ; ve Kellner 1995) Medya kültürünün kendisi güçlü bir pedagoji biçimi olduğu için, kültürel araştırmaların, alıcılara kültürel metinlerin nasıl okunması gerektiğini, muhalif okumaların nasıl eleştirel olarak çözüleceği ve üretileceğini öğreten ve toplumsallaşma sürecinde kültürel metinlerin etkililiğini, kimliğin inşasını ve  sosyal ilişkilerin yeniden üretimini anlamayı gösteren bir karşı pedagoji geliştirmesi gerekiyor.

             Ayrıca ben, eleştirel pedagojinin Paolo Freire’nin (1973 ve 1998) dünyayı metni okuma vasıtasıyla okuma dediği şeyi içermesi gerektiğini de iddia ediyorum, ki böylece eleştirel okur-yazarlıkta kelimeyi okuma yeteneğine sahip olmak demek, aynı anda dünyayı kelime ve metni okuma yoluyla okumayı öğrenmeyi de içerir. Bu öğüt, metin ve bağlam diyalektiğiyle, sosyal bağlamlarından kopmayan bir okumayla ve metinlerin eleştirel okuması yoluyla bağlamı daha iyi anlamayla işleyen eleştirel kültürel araştırmaların temel prensipleriyle de paralellik gösterir. Bu açıdan eleştirel bir medya okur-yazarlığı kazanmak, metinleri dünya ve dünyayı metinler yoluyla okumayı öğrenmeyi içerir. Ayrıca, bireylerin, içinde yaşadıkları sosyal ve politik sistem bağlamına kültür ve günlük yaşam tarzlarını nasıl yerleştireceklerini öğretir, tek başına politika bir pedagoji biçimidir, tek başına eleştirel bir pedagoji de, bir politikadır. 

            Eleştirel medya okur-yazarlığı geliştirmek, aynı zamanda imaj, görüntü ve öyküselliği ciddi bir biçimde ele alan postmodern pedagojinin gelişimine de ihtiyaç duyar ve böylece görüntü ve medya okur–yazarlığının, imajları, hikayeleri ve medya kültürünün görüntülerinin eleştirel olarak okuma ve analiz etme yeteneğinin önünü açar. Ama, postmodern pedagoji çoklu okur–yazarlıklar geliştirmeyle, yeni teknolojiler ve kültürel formlar bağlamında okur–yazarlığın kendisini yeniden düşünmeyle ve popüler müzikten şiire, resimden siber-uzay ve CD–ROM’lar gibi multimedyaya uzanan alanlar, metinler ve pratikler içeren bir kültürel araştırmalar geliştirmeyle ilgilidir. 

            Ama uygulanan belirli pedagoji, kültürel  araştırmaların yürütüldüğü özel alan içerisindeki somut durum, ilgi ve problemlere dayanarak, bağlamsal olmalıdır. Öğretmen, öğrenciler ve eleştirmenin ayırıcı ilgileri, hangi yapaylıkların kullanılacağı, hangi metotlardan faydanılacakları ve hangi pedagojinin uygulanacağını saptamada yardımcı olacaktır. Kültürel araştırmaların gündeminde ki problem ve metin, tek başına bağlamsal olmalıdır, tabii aynı şekilde pedagoji ve politikası da.

             Eleştirel bir pedagoji, normları, değerleri, rol modellerini ve olumlu ve olumsuz kültürel yapay ürünlerdeki temsilleri de inceden inceye tahlil eder. Sadece bizzat etiğin kendisine odaklanmak yerine, İngiliz Kültürel araştırmaları ve onun daha sonraki çeşitlemeleri temsilin politikasını gündemlerine almak eğilimindedirler. Gramsci’nin hegemonya ve karşı–hegemonya modelini uygulayarak, kültürel araştırmalar, baskı ve hakimiyetten kurtulma ve politik mücadele sürecine katkıda bulunma adına hakimiyet ve direnç kuvvetlerini belirlemeye teşebbüs eder. Onların temsil  politikası böylece ırkçılığı, seksizmi, klasizmi, ve baskının her çeşit biçimini kışkırtmış kültürel temsil eleştirisini gerektirdi. Baskı ve hakimiyeti kışkırtan temsiller böylece olumsuz olarak değerlendirildi, diğer taraftan onların siyasal ve sosyal eşitlikçiliği, sosyal adaleti ve özgürlükçülüğü savunanları olumlu olarak cesaretlendirildi.

             Bu açıdan, etik, politika karşısında ikinci dereceye düşer ve kültürün ahlak boyutu küçümsenme ya da değerinin düşürülmesi eğilimindedir. Böylece, kişi, kültürel araştırmaların, oluşturulmuş belirli etik normlar, idealler ve değerler için kültürel metinleri inceleyerek, daha kesin olarak etik analizin önemini vurgulamasını isteyebilir. Ya da kişi, kültürel araştırmaların genellikle yaptığından farklı olarak, kültürel metinlerin ahlaki ve dilbilimsel boyutlarında ve metinlerin kültür ve toplumun ahlaki değerlerini yerine getirişinin, veya iyi ve şeytaniyi ilgilendiren etik ilgilerin somutlaştırılmasının ve ahlaki ile ahlaki olmayan modellerin inşasının yollarında daha fazla anlam ve derinlik keşfedebilir.

             Aslında etik ilgiler, kültürel araştırmalara başlangıcından beri nüfuz etmiştir (bkz. Hoggart 1957 and Williams 1958). Kültür, diğerleri arasında değerlerin ana ileticisi ve üreticisidir. Ve kültürün işlevine ve özüne duyarlı bir kültürel araştırma, onun etik boyutunun farkında olmalıdır. Bu anlamda, etiğe, kültürel metinlerin ahlaki görüntülerine olan ilgi, daha önceleri formalist olmayan edebi çalışmalarda olduğu gibi, kültürel araştırmaların merkezi ve hayati bir alanı olmalıdır.

             Ama kültürel araştırmalar ürünlerin konularını ve etkilerini varolan politik mücadelelerle eklemlendirmek için de arayışlarda bulundu. Kültürel araştırmaları, muhalif politik hareketlerle, ve daha da günceli, politik konulara ve tartışmalara pragmatik katılımla bağlamaya çalışan çok sayıda önemli teşebbüs olmuştur. (bkz. McGuigan 1996 ve Bennet 1992 ve 1997 ). Bu anlamda kültürel araştırmaların politik eklemlenmesinde heterojenlik bulunur ve onun pedagojisi, politikası devreye girdikçe, kültürel araştırmaların bir ana formun belirli bir anına ve bölgesine bağlı biçimde durum gerekli şekilde konjonktürel ve bağlamsal olacak. 

            Böyle transdisipliner ve politik bir proje, ampirik araştırma, teori, eleştiri ve pratiği harmanlayarak, Frankfurt Okulu, İngiliz Kültürel araştırmaları, postmodern teori ve diğer eleştirel yaklaşımların bir sentezini içerir. Yeniden canlandırılmış kültürel araştırmalar, yüksek ve alçak kültür ayrımlarını reddedecektir ve yapay kültürel ürünlerin geniş mecrasında çalışmalarını yürütecektir. Bir aktif alıcı kavramı kullanırken, direnci destekler, ama aynı şekilde manipülasyonu ve daha pasif onayı da keşfeder. Politik bir kültürel araştırma, erken dönem İngiliz kültürel araştırmaları trendlerini, muhalif alt–kültürlere ve ana-akım kültürüne alternatiflere daha fazla önem vererek izleyecektir, ama aynı zamanda alternatif medya ve aktivist bir kültürel politika stratejileri üretecektir. Ayrıca bu proje, Frankfurt Okulu’nun ekonomi politiğe, medya manipilasyonuna ve kültür hakimiyetinin yeniden üretimine olan ilgisini, modernizm ve avante-gardedan medyadaki tehlikeli ve yıkıcı  alanlara uzanan  özgürlükçü potansiyele sahip kültür ürünlerinin gözden geçirilmesiyle harmanlayacaktır.

 Kültürün eleştirel sosyolojisi ve muhalif kültürel araştırmalar  cins, sınıf, ırk, etnik köken, milliyet ve bunun gibi alanların işlevlerini tamamen analiz edebilmek için feminist yaklaşımlar ve çok-kültürlü teorilerden de faydalanacaktır. Bu alanlar metinleri kullanan ve benimseyen alıcılar için kurucudur, aynı şekilde metinler ve etkileri içinde. İngiliz kültürel araştırmaları, ilerici şekilde feminist bir boyut benimsemiştir (bkz.  McRobbie 1994 ve 1997; ve Gray 1997) Bu boyut, sosyal kavgalara ve hareketlerde kendini tepki biçiminde hep gösteren ırk, etnik köken ve milliyete büyük dikkat göstermiş, cinselliğe ve çeşitli ırk, cinsiyet, milliyet vs. söylemlerine konsantre olmuştur. Aslında, en son teorik söylemleri devamlı biçimde benimsemek ve varsayım, program ve söylemlerini önceki çalışmaların eleştirisi olarak modifiye etmek teorik olarak sorumlu bir kütürel araştırma için çok önemlidir. Bunun yanında, yeni sosyal hareketler de, vereceği yeni politik eleştirel söylem ilhamı olasılığıyla sürekli gözlenmeli. Hem Frankfurt okulu, hem de İngiliz kültürel araştırmaları, yeni teorik ve tarihsel gelişmelere cevap olarak çalışmalarını sürekli olarak modifiye etmektedir ve sosyo–tarihsel değişimin çok hızlı olduğu şu dönemde ve sürekli yeni teorilerin ortaya çıktığı bu verimlilikte, teori ve tarihle ilgilenmek, bütün disiplinler için temel öneme sahiptir. 

            Ama yeni kültürel araştırmalar, post modern teoriyle de üretici bir şekilde ilgilenecektir. Şu anda biz, içinde yeni teknolojilerin, ekonomiden kişisel kimliğe hayatın her boyutunu değiştirdiği verimli bir imaj kültürü içinde yaşıyoruz. Bir postmodern medya ve bilgisayar kültürü içinde, yeni kültürel alanlar, formlar ve deneyimler yaratan öyküleri okumak, ses ve görüş, kelime ve imaj bağlantılarını anlamlandırmak için taze eleştirel stratejilere ihtiyaç var. Bu proje, ayrıca yeni ortaya çıkan siberuzayların ve kimliklerin, etkileşimin ve üretimin biçimlerini, çok hızlı biçimde gelişen bilgisayar kültürü içinde değerlendirip, keşfini içerir. Aynı şekilde, politik tartışma ve mücadelelerin içinde geliştiği yeni kamusal alanların ortaya çıkarılması da proje dahilindedir (Kellner 1997).

 Son olarak, geleceğe yönelmiş bir kültür sosyolojisi, medya ve bilgisayar endüstrileri gelişimine, oluşan birleşme ve sinerjilere, ayrıca bilgi ile eğlence, bilgisayar ve medya kültürü arasındaki planlanan ve şimdiden uygulanan sentezlere çok yakından göz atmalıdır. Küresel bir medya ve siber kültür bizim yaşam alanlarımız ve kaderimiz ve bizler, daha şimdiden gerçekleşen dramatik değişimlerden ve hatta hızla yaklaşan geleceğin dönüştürücü yeniliklerinden hayatta kalarak kurtulmak istiyorsak, bağlantılı bir şekilde onu anlamalı ve tanımalıyız.

 Metnin alındığı çevirimiçi adres: http://www.gseis.ucla.edu/faculty/kellner/kellner.html

künye |  ana sayfa dosya |  | arşiv | e-posta | linkler