İLETİŞİM VEYA KÜLTÜREL ÇALIŞMALAR:

BÖLÜNMENİN ÜSTESİNDEN GELMEK*

 Douglas Kellner

 

Çev.hediyetullah aydeniz

 

İletişim alanının sınırları başlangıcından beri belirsiz olagelmiştir. İletişim, Liberal sanatlar/beşeri –insan- bilimler (humanities) ile sosyal bilimler (sciences) arasında bir yerde farklı pozisyon ve metotları savunanların, alanın sınırlarını ihlal edenleri belirlemeye kalkıştığı tartışmalı bir zeminde yer alır. On yıllardır İletişim alanının belirlenmesi ve kurumsallaşmasına çalışılmasına rağmen, görünen o ki, sorunun (konu) alanı, metodu veya kurumsal yapıya ilişkin olarak genel bir uzlaşma yoktur. Farklı üniversitelerde iletişim, bazen beşeri bilimler departmanında bazen de sosyal bilimlerde yer almakta ama genelde iletişim fakültelerinde (okul) bulunmaktadır. Fakat iletişim fakülteleri içinde çeşitli bölümlerin sınırları farklı çizilmiştir. Kitlesel medya iletişimi ve kültür çalışmaları (0), bazen iletişim bölümü, Radyo-Televizyon-Film, Dil İletişimi, bazen de Sahne Sanatları veya Gazetecilik bölümlerinin bünyesinde barınır. Bu bölümlerin çoğu kitlesel medya iletişimi ve kültür çalışmalarını üretim süreci dahilinde verilen kurslarla birleştirirler. Böylece akademik çalışma ile profesyonel eğitim ve teori ile pratik arasındaki ayırımı iyice artırır.

Bazı bölümler ve akademisyenler çalışma alanlarını tanımlamak için tekil “iletişim” kavramını kullanırken diğer bazı bölümlerin ve akademisyenlerin de çoğul “iletişimler” kavramını kullanmaları gibi ilginç bir durum da söz konusudur.

Kültürümüzde açıkça farklı iletişim kategori ve seviyeleri vardır, dolayısıyla çoğul “iletişimler” kavramı   kullanılır ve geçerlidir. Ayrıca tekil kullanım da bu değişik iletişim kategorilerinin “iletişim” olduğuna işaret eder ve geçerli bir kullanımdır. Sonuçta ben iki kavramı da farklı bağlamlarında çoğul veya tekil formlarında kullanacağım. Gerçekte, bu terminolojik sorun, iletişim alanının gerçekliğinin ICA’de, kitle iletişimi, kişilerarası iletişim, örgütsel iletişim teorik ve felsefî iletişim gibi değişik ve birbirinden farklı kategorilerle kurumsallaşması ile ilgilidir. Bu değişik alanların hepsi farklı metotlar kullanır, çalışma alanlarını farklı tanımlar ve genellikle birbiriyle irtibatları ya çok zayıftır ya da hiç yoktur.

 Tabi ki tüm akademik bölümler, spesifik kurumsal ihtimaller ve güç ilişkilerine bağımlı olarak gelişigüzel belirlenmişlerdir. Şimdiye kadar görünen o ki, iletişim alan çalışmalarının kimliği özellikle yüzeysel, çekişmeli ve iyice tanımlanmamıştır. İletişim alanındaki bu disipliner belirsizlik ve kaygı ortamı, bu oturumdaki diğer makalelerde tasvir edilen ve eleştirilen dar ve katı disiplin tanımlarına ve onların sürekliliğine yol açmıştır.

Ancak benim odak noktam biraz farklı olacak. Metateori perspektifinden (iletişim alanları ve kuramlarına teorik yaklaşım), medya iletişimi alanındaki çalışmaların iki ayrı alana ayrılmasından (kitle iletişim ve kültürel çalışmalar) kaynaklanan bir disipliner krizi tartışacağım. Bu ayırım insan bilimleri ve sosyal bilimler diye adlandırabileceğimiz birbirine zıt akademik yaklaşımın değişik metotlarının bir sonucudur. Bu ayırım aynı zamanda iletişim departmanları içinde bir çok ateşli tartışma ve çatışmalara da sebep olmuştur.

Bu makalede, ilk olarak Frankfurt Okulu’nun eleştirel teorisini ve Birmingham Okuluyla ilişkilendirilen kültürel çalışmalar geleneğini bu krizi aşmada sağladıkları kaynaklar açısından tartışacağım. Ama aynı zamanda bu yaklaşımların kısıtlamalarına da dikkat çekeceğim. Bir çok egemen ve alternatif yaklaşımlardaki kısıtlamaların üstesinden gelen yeni ve çok kapsamlı bir iletişim, kültür ve medya yaklaşımı önererek bitireceğim.

 

Alan Çatallaşması ve Frankfurt Okulu

 

Üzerinde konuştuğumuz medya iletişim çalışmalarındaki krizin varlığı, 1983 tarihli Journal of Communications dergisinin Ferment in the Field (Vol. 33, No 3 [Summer 1983]) özel sayısında ortaya konmuştur. Bu özel sayıda bazı katılımcılar, medya iletişimi çalışmalarındaki   kültürel yaklaşım ile daha çok amprik yaklaşım arasındaki alan çatallaşmasına dikkat çektiler. Kültürel yaklaşım  o zaman çoğunlukla metinseldi, insani (beşerî) bilimlerden türetilmiş metotları kullanıyor ve metinlerin analizi ve eleştirilerini merkeze alarak çalışıyordu.

 Bunun aksine iletişim araştırmalarında daha amprik yöntemler kullanıyordu. Nicel araştırmadan özel durum ve alanların amprik incelemelerine (vaka incelemesi) veya daha geniş tarihi araştırmalara uzanan bir yelpazeyi kullanmıştır. Bu alanın konuları, medyanın ekonomi-politik analizlerini, izleyici alımlarını ve medya etkilerini, medya tarihini ve medya kurumlarının diğer sosyal  kurumlarla etkileşimini  içerir. Bu çatışan yaklaşımlar, medya iletişimi alanının birbiriyle yarışan modelleri ve metotları olan alt gruplara ayrılması gerçeğine ve ironik olarak iletişim alanında bir iletişim eksikliğinin varlığına işaret eder.

JOC sempozyumun bazı katılımcıları bu değişik yaklaşımlara toleranslı davranılmasını ve bu farklı yaklaşımların birbirini tamamlayıcısı veya tümleştiricisi olacak şekilde kullanılmasını önerdiler/teklif ettiler.

İletişim ve kültür alanında bu fenomenleri ilk etapta ayrıştırmayan ve bunların birlikteliğini daha geniş toplum, siyaset ve tarih alanlarında incelemeyi öneren çağdaş yaklaşımlar olduğuna inanıyorum.

Critical Theory, Marxism and Modernity (Kellner, 1989a) adlı kitabımda, Frankfurt Okulu’nun hem kültürü hem iletişimi analitik yaklaşımlarının temeline alarak ve ikisinin de doğası ve etkilerini Eleştirel Sosyal Teori’nin çatısı altında kavramsallaştırarak bu çatallaşmayı aştığını ileri sürmüştüm. (1) Frankfurt Okulu eleştirel iletişim çalışmalarını resmen başlattı ve medya ekonomi-politiği, metinlerin kültürel analizi, kitle kültürü ve iletişiminin ideolojik ve sosyal yansımalarının izleyici alım çalışmalarını birleştirdi. Eleştirel kuramcılar, tüm kitle kültürü ürünlerini endüstriyel üretim bağlamında yani kültür endüstrilerinin ürünlerinin diğer seri üretim ürünleriyle aynı özellikleri gösterdiğini varsayarak analiz ettiler. Yani kültürel ürünlerin de ticarileşme, standardizasyon ve  kitleselleşme süreçlerinden geçtiğini kabul ettiler. Bununla beraber kültür endüstrisinin ürünleri varolan kapitalist topulumun ideolojik açıdan meşrulaştırılması ve bireylerin kitle kültürüne ve topluma entegre edilmesi işlevini gördüler.

 Adorno’nun popüler müzik analizleri Lowenthal’ın popüler edebiyat ve dergi çalışmaları, Herzog’un radyo’daki Soap Operalar -pembe diziler- üzerine çalışmaları ve Horkheimer ve Adorno’nun meşhur kültür endüstrisi çalışmalarında geliştirilen kitle kültürü perspektifleri ve eleştirileri Frankfurt Okulu’nun yaklaşımının faydasını ortaya koyan bir çok örnek sağladı. Bundan başka, onların kültür endüstrisi teorileri ve kitle kültürü eleştirileri, ilk defa Eleştirel Sosyal Teori içerisinde kitle iletişim kültürü ve iletişime sistematik  analiz ve eleştiri idiler. Onlar çağdaş toplumun yeniden üretiminde, ”kültür endüstrisi” diye kavramsallaştırdıkları şeyin önemini  gören ilk sosyal kuramcılardı.

Bu kavramsallaştırmaya göre kitle kültürü ve iletişim, çağdaş toplumlardaki boşvakit aktivitelerinin merkezinde yer alır, sosyalleştirme sürecinin önemli aktörleridir, politik gerçekliğin taşıyıcılarıdır ve böylece çağdaş toplumların önemli ekonomik, politik, kültürel ve sosyal etkileri olan önemli kurumları olarak görülmelidir. (2)

Hala eleştirel teorinin orijinal programında ciddi eksiklikler var. Aslında  kültür endüstrisinin klasik modeli radikal bir yeniden yapılanmaya muhtaçtır (Kellner 1989a). Bu şunları içerir: medyanın ekonomi politiğine ve kültür üretimi süreçlerine dair daha somut ve amprik analizler; medya endüstrisinin yapısında ve onların diğer sosyal kurumlarla etkileşiminde daha çok amprik ve tarihsel  araştırmalar; izleyici alımları ve medyanın etkilerinde daha çok amprik çalışmalar; ve yeniden yapılandırılan medya ve kültürün eleştirel teorisi içerisinde yeni kültürel teori ve metotları birleştirmek. Böylece Frankfurt Okulu’nun klasik projesinin yeniden yapılandırılması, eleştirel teori girişimiyle sosyal ve kültürel teorideki çağdaş gelişmeleri birleştirerek eleştirel toplum teorisinin ve onun kültürel eleştiri faaliyetinin yenilenmesi sonucunu doğuracaktır.

Ek olarak, Frankfurt Okulu’nun yüksek ve alt kültür arasındaki ikili ayırımı sorunludur ve kültürü geniş bir yelpaze olarak alıp operadan popüler müziğe, modernist edebiyattan soap operalara kadar bütün kültürel ürünlere  benzer eleştirel metotları uygulayan  birleştirilmiş bir metotla değiştirilmelidir.

Frankfurt Okulunun eleştirel, tahrip edici ve kurtarıcı özellikleri sadece belli yüksek kültür ürünlerine mahsus sayan ve “otantik sanat” idealine karşıt olarak oluşturulan tek parça halinde kitle kültürü anlayışı özellikle sorunludur. Frankfurt Okulu’nun kitle kültürünü ideolojik ve değersiz dolayısıyla pasif bir tüketiciler kitlesini aldatıcı etkiye sahip bir şey olarak tanımlamasına da karşı çıkılmalıdır. Bunun yerine sadece yüksek kültürde değil bütün kültürel yelpazede eleştirel ve ideolojik unsurların bulunduğu görülmeli ve bütün alt-kültürler ideolojik olarak etiketlenmemelidir. Ayrıca Frankfurt Okulu tarafından sanatsal muhalefet ve kurtarıcılık ayrıcalıklı rolüne oturtulan yüksek modernist kültürün klasikleri eleştirel ve tahrip edici öğelerin tek sahipleri olarak görülmemeli, bu  öğelerin kültürel endüstrinin ürettiği ürünlerde de bulunabileceği kabul edilmelidir.(3)

Bundan da başka, medya ürünlerinin kodlama ve kodaçımlama süreçleri arasında bir ayrım yapılmalı, aktif bir izleyici kitlesinin kültür endüstrisinin ürünleri için kendi anlamlarını ve kullanımlarını ürettikleri gözden kaçırılmamalıdır.

Bununla beraber, metateori düzeyinde, Frankfurt Okulu medya çalışmalarının çatallaşması sorununu aşmış ve medya, kültür ve iletişim çalışmalarındaki çağdaş ayırımların üstesinden gelmeyi bilmiştir.(4)

Başat toplumsal örgütlenmeyi meşrulaştıran sosyal normları ve pratikleri olumlu bir şekilde sunan ve böylece varolan toplumun yeniden üretilmesinde rol oynayan ürünlerdeki kültür ve iletişimin karşılıklı bağımlılığını sağlıklı bir analitik ayrıştırmaya tabi tutarak incelediler. Frankfurt Okulu  analizlerini eleştirel sosyal teori çerçevesinden gerçekleştirdiler ve böylece kapitalist toplum çalışmaları  bağlamında iletişim ve kültür çalışmalarını birleştirdiler. İletişim ve kültürün bu düzende oynadıkları rolleri ve işlevleri ve üretildikleri yolları analiz ettiler. Böylece, iletişim ve kültür çalışmaları eleştirel sosyal teori içinde birleştirildi ve  kültür ve iletişimin içinde artarak daha önemli roller oynadığı çağdaş toplum teorisinin önemli bir parçası haline geldi. (5)

 

İngiliz kültürel çalışmalar

 

Frankfurt Okulu’nun eleştirel sosyal teorinin ve kültürel eleştirinin öncüsü olduğu zamanlardan sonra Birmingham Okulu’nun kültürel çalışmaları ve çeşitli postmodern teoriler  itibar kazandı. Böylece kültür ve iletişim alanındaki çatallaşmayı aşan başka girişimler ortaya çıktı. Eleştirel Teori, postmodern teori ve İngiliz kültür araştırmaları disipliner sınırların ve dolayısıyla alanı, kültür ve iletişim çalışmalarının bağımsız ve  karşıt metot ve amaçlara sahip özelleşmiş dallara bölmenin üstesinden gelmiştir. Bu teoriler ekonomi-politik, sosyal teori, kültür analizi, felsefi spekülasyonu,  siyasi eleştiriyi birleştirerek medya, kültür ve iletişimi ayrı ve rakip disiplinler olarak sınıflandırma sorununun üstesinden gelmişlerdir.(6) Bu alternatif yaklaşımlar aynı zamanda disiplini destabilize (sabitlikten kurtararak) ederek kültür ve iletişim çalışmalarının tarih ve topluma yönelmesinin yolunu da açmışlardır. Değişik disiplinlerden ilham alarak medya, kültür ve iletişimin hayatlarımız üzerindeki çok yönlü etkilerinin karmaşıklığının teorisini yapmaya, çeşitli kapsamlarda bu güçlerin bir yandan hakimiyet araçları olarak kullanılırken aynı zamanda direniş ve değişimin kaynakları olabileceğini göstermeye çalışmışlardır.

Nitekim Frankfurt Okulu gibi, Birmingham kültürel araştırmalar okulunun çalışması da biçimsel düzeyde kendi metateorileri ile bağlantılı olarak  interdisiplinerdir ve alanın bölümlenmesinin üstesinden gelmiştir.(7). Frankfurt okulunda olduğu gibi kültürel çalışmalar disiplinler arası bir geçişkenlik ortaya koymaktadır. Ayrıca sosyal teoriyi,  kültürel analizi ve kritiğini ve siyaset bilimini, kültür ve toplumun halihazırdaki şekillenişinin kapsamlı bir eleştirisini amaçlayan bir üst disiplin projesi çerçevesinde birleştirerek akademik sınırları yıkmıştır. Bu, temel sosyal dönüşüme yönelik bir çalışmadır. İngiliz kültürel araştırmaları, kültürel formların, hem gelecekteki sosyal hakimiyete hem de insanların bu hakimiyete karşı direnç göstermelerine imkan sağlayacak yollarını belirleyerek kültürü bir sosyal üretim teorisi içinde konumlandırır. Bu araştırmalar toplumu, alt sınıf, cinsiyet, ırk, etnik ve ulusal tabakaların baskısıyla karakterize olan karşıt ve hiyerarşik sosyal ilişkiler yumağı olarak inceler. Gramsci’nin hegemonik ve karşı hegemonik modellerini kullanarak egemenliğin (domination) hegemonik , sosyal ve kültürel güçlerini ve karşı-hegemonik güçlerin direnç ve çatışmalarını incelemeye çalışmıştır.

Birmingham kültürel araştırmaları politik çatışma sürecine katkıda bulunacak hakimiyet ve  direniş güç odaklarını içinde barındıran sosyal dönüşümün siyasi tasarısını yapmayı amaçlamıştır. Richard Johnson, kültürel araştırmalar üzerine, 1990 yılında ,Texas Üniversitesi’nde verdiği bir konferansta, postmodern farklılık kavramıyla Birmingham’ın karşıtlık nosyonu arasında bir ayrım yapmak gerektiğini vurgular ki , birincisi farklılıkları tanıma ve onlara hoşgörüyle bakmanın liberal kavramsallaştırmasına atıfta bulunurken, karşıtlık fikri çatışmanın taraflarında var olan gücün asimetrik ilişkilerini barındıran hakimiyetin yapısal güçlerine atıfta bulunmaktadır. Karşıtlık ilişkisi içinde baskı altındaki bireyler çeşitli sahalarda hakim yapının üstesinden gelmek için mücadele ederler. Johnson, Birmingham yaklaşımının, hakimiyet ve direnişin yapı ve şartlarının sosyo-tarihsel analizini yaparken kendisini her zaman materyalist olarak tanımladığını belirtir. Bu yolla kültür ve öznelliğin esası olarak yalnızca linguistik/dilsel formlarını tanıyan idealist, metinselci ve uç teoriler ayırtedilebilecektir.

Dahası İngiliz kültürel araştırmaları yüksek ve alt kültür ayrımlarını da yıkmaktadır –postmodern teoride olduğu gibi- böylece kültürel formları  çözümlemede edebiyat teorilerini kullanmaya veya birincil hatta yegane ilgilerini yüksek kültürün yapıtlarına yöneltmeye eğilimli eski kültür yaklaşımlarının ilgilenmediği film televizyon ve popüler müziğe değer vermektedir. Raymond Williams ve Birmingham okulunun üyeleri “yığın kültürü” teriminin reddedilmesinden sorumludurlar. Alt ile üst arasında, “yığınlar” ve kültürlerini hor gören ikili bir zıtlık kurarak elitist bir yaklaşımla ve bence uygun bir biçimde olguyu tartışmaktadırlar. Keza yığın kültürü kavramı homojen bir kavramdır ve  çağdaş toplumlardaki  kültürel aykırılık, karşıt ve eleştirel pratik/eylem ve grupları ihtiva etmektedir.

Bununla beraber, John Fiske (1989a ve 1989b) ve diğer çağdaş kültür araştırmacılarının kolayca benimsedikleri “popüler kültür” terimine karşıyım. “Popüler” terimi yığın kaynaklı kültürün halktan ortaya çıktığını öne sürmektedir ve çoğunlukla katılımı dışlayan yüksek (üst)-alt kültür formunu ihtiva etmektedir. “Popüler” söylemi Latin Amerika ve başka yerlerde uzunca bir zaman, ana akım veya egemen kültüre karşıt bir katmanda halkın kendisince ve kendisi için ürettiği sanatı tanımlamak için kullanıldı. Böylece Latin Amerika ve diğer yerlerde, “popüler güçler” baskı ve hakimiyete karşı mücadele eden grupları ifade ederken “popüler kültür”; onunla kendi arzu ve yaşantılarını ifade ederek hem katılım hem üretimde bulunabilecekleri halkın kültürünü ifade etmektedir.

“Popüler” kültür kavramı Fiske’in bu kavrama kültür çalışmalarının toplumsal eleştiri yaklaşımına uygun bir biçim kazandırmaya çalışmışsa da  bu kavramın Amerika’daki teorik olarak bilgili/eğitimli genellikle eleştirellikten kaçınan birey ve gruplar ve kültüre yönelik politik yaklaşımlar hakkında kullanılması risklidir. Son röportajlarından birinde Fiske “popüler” terimini kültür endüstrisinin ürünleriyle seyircilerin yarattığı şey olarak tanımlamaktadır. Ona göre ilericiler popüler kavramını liberal ve muhafazakarların elinden alarak muhalefet ve direnişin siyaset kültürünün bir parçası olarak kullanmalıdırlar. “Popüler kültür” kavramı herhangi bir formda kullanıldığında kültür araştırmalarının dokusunu bozma riski taşıyıp taşımayacağı veya bu yüzden tamamen “yığın kültürü” veya “popüler kültür” gibi kavramları kullanmaktan kaçınmanın daha mı iyi olacağını belirlemek için konunun daha çok tartışılmasına ihtiyaç vardır. Kültürel araştırmalardaki eğilimlerden biri kültürü yüksek-alt, elit-popüler diye ayırmadan incelemek olabilir. Buna rağmen bu ayrımlar belirli bağlamlarda  stratejik bir tarzda  tabi ki kullanılabilir. Bu yüzden bence “yığın” ,“popüler” gibi ideolojik etiketler  kullanmak yerine kültürün geniş anlamından/ sahasından ayrıştırılacak bir medya kültürü üzerine konuşmak yeterlidir.

Gerçekte,  “kültür”  ve “iletişim” arasındaki ayrım, gelişigüzel/keyfi ve katıdır, bundan dolayı da yapıbozuma uğratılmalıdır. “Kültür” yüksek kültürün bir eseri olarak görülüyorsa insanların yaşam yolları, insan davranışının bağlamı ve daha pek çok şey iletişim ile sıkı sıkıya bağlıdır. Bütün kültür,  sosyal ortamda oluşur ve böylece bir yandan iletişime araç olurken bir yandan onun aracı olmaktadır. Yani doğası gereği “kültür” iletişimseldir. İletişimsiz kültür ve kültürsüz iletişim yoktur böylece aralarında rijit (kesin) bir sınır çizmek ve birini disipliner bir çalışmanın meşru bir nesnesi kabul ederken diğerini  farklı bir disiplinin alanına sürmek miyopluğun kusursuz bir örneğidir.[8]

Her halükarda İngiliz kültür çalışmaları kültür alanını yüksek alt, elit popüler vs. diye ayırmayı bırakmamızı ve kültürün her formunu araştırmaya ve eleştiriye değer olduğunu görmemizi  sağlayacak bir yaklaşım sunmuştur.

Bu kültür siyasetinin değerini belirleyen kültür yaklaşımlarına imkan tanımakta ve farklı siyasi etkileri olan farklı kültür biçimleri arasında ayrım yapmaktadır. Irk sınıf ve cinsiyetle ilgili çalışmaları kültür ve iletişim çalışmalarının merkezine oturtmakta ve Frankfurt okulunun yaklaşımına benzer fakat onun kusurlarından arınmış bir yaklaşımı benimseyerek kültürü toplum içinde açıklamakta, kültür çalışmalarını çağdaş toplum teorisi ve siyasi muhalefet içinde konumlandırmaktadır.

Başlangıçtan beri Birmingham grubunun çalışmaları kendi çevre ve dönemlerinin önemli problemlerine yönelmiştir. Sınıf ve ideoloji üzerine ilk ilgileri sınıfın İngiliz toplumu içindeki sistemik ve baskın etkilerine ve sınıf eşitsizliği ve baskılara karşı 1960'larda verilen mücadeleye duyarlı oluşları dolayısıyla başlamıştır. İngiltere'deki alt kültür çalışmaları, işçi sınıfının mevcut sisteme, muhafazakar ideolojilere ve partilere entegre olmaya başladığı görülünce toplumsal değişimin yeni etmenlerini  araştırmaya yönelmiştir. Bunların Marksizmi yeniden inşa etme denemeleri 1960'lardaki mücadelelerden ve siyasi hareketlerden de etkilenmiştir. Irka yönelim günün anti-ırkçı mücadelelerinden beslenirken  feminizme dönüş feminist hareketten etkilenmiştir. İngiliz kültür çalışmalarındaki eğitimi tetkike yönelim 1960'lardaki mücadelelere rağmen burjuva hegemonyasının devam etmesiyle bağlantılı siyasi kaygıdan kaynaklanmıştır. Thatcher'ın zaferiyle sağa kayan İngiliz siyaseti 1970'leri yeni muhafazakar hegemonyanın otoriter populizmini anlamaya yöneltmiştir.

Başka bir deyişle İngiliz kültür çalışmalarının herhangi bir verili andaki ilgileri o anki siyasi konjonktürdeki mücadelelerle belirlenmiş ve temel çalışmaları bu yüzden siyasi intervention (müdahale) olarak tasarlanmıştır. İdeoloji hakimiyet ve direniş ile ilgili çalışmaları ve kültür siyasetleri kültür çalışmalarını, kültürel eserleri eylemleri ve kurumları gücün kurulu düzeni içinde incelemeye yöneltmiştir ve kültürün bir yandan hakimiyet aracı ve gücü rolü oynarken diğer yandan direniş ve mücadeleye nasıl kaynaklık ettiğini göstermiştir. Bu siyasi odaklanma daha önce metne dayalı kültür araştırmaları tarafından ihmal  edilmiş bazı konulara -kültürün ve izleyicilerin kültürü kullanımlarının etkilerine-  vurgu yapmıştır.(9)

Şimdiye kadar, ABD’de geliştirildiği gibi, revaçta olan birçok kültürel çalışma projeleri  tek yanlıdır. Bu alanda yeni çatallaşmalar üretmişler ve kültürel metinler ile izleyici alımları üzerine çok fazla odaklanarak  iletişim çalışmaları alanını tıkadılar..

Örneğin, Fiske, Madonna üzerine çalışmasında şöyle yazar: “Bir kültürel analiz, metnin içinde ve okuyan öznede yapılandırılan egemen ideolojiyi ve metnin müzakereye açık direnen veya muhalif okumalarını mümkün kılan özelliklerini incelemelidir. Anlamın tarihsel ve sosyal bağlamını inceleyen etnografik çalışmalarla metnin göstergebilimsel analizi birleştirildiği zaman kültürel analiz tatmin edici sonuçlara ulaşır” (1989, 98).

Metin/izleyici üzerindeki bu odaklanma, kültür araştırmalarının bir parçası olması gereken pek çok aracıyı dışarıda bırakır. Bunlara kültürün üretim sistemi ve ekonomi-politik  bağlamında metinlerin nasıl üretildiği ve aynı şekilde alıcıların çeşitli ideolojiler, pratikler-eylemler- ve sosyal kurumların kullanımıyla nasıl biçimlendirildikleri de  eklenmeli.  Böylece, sosyal ilişkilerin ve içlerinde metinlerin üretildiği ve tüketildiği kurumların analizi dışarıda bırakılarak yapılan  metne ve alıcıya odaklanma eksik kalır, alımlama analizinin, izleyicinin sosyal ilişkiler yoluyla nasıl üretildiği ve kültürün izleyicinin üretilmesine ve metnin alımlamasına nasıl katkıda bulunduğu konusunda eksik kalması gibi.

Aynı şekilde,  birçok versiyonda (uyarlama), izleyici ve alımları üzerinde odaklanmak, tek yanlıdır. Gerçekten,  alımlama ve izleyicinin anlam inşa etmesi üzerine son zamanlarda yapılan vurguda  izleyici fetişizmi tehlikesi vardır.  Metin ve metnin üretim süreçleri üzerindeki vurgudan izleyici ve alımlama üzerindeki vurguya geçiş sadece okuyucunun ya da izleyicinin anlamı ürettiği şeklinde yeni bir dogmatizm doğurmuştur. Metinler, toplum ve üretim ve alımlama sistemi, metni üretenin hazzı içinde kaybolur. Bu, metnin okuma süreci  dışında kaybolmasına ve -Derrida’nın metnin dışında bir şey yoktur  parodisiyle  (gülünççe taklit etme) sonuçlanmasına yol açtı..

Bundan başka, kültürel çalışmaların bazı versiyonlarında direnç fetişizmi olagelmiştir.

Kültürel çalışmalar geleneğindeki alımlama araştırmalarında egemen, muhalif ve müzakereye açık (uzlaşım) okumalar arasında bir ayırım yapılagelmiştir (Hall, 1980b, Fiske’in de belirttiği gibi).

Bu tanıma göre,  “egemen” okumalarda okuyucuların metinlere egemen kültürün ilgileri ve metnin ideolojik niyetleri bağlamında yaklaşır. Mesela, Die Hard (Zor Ölüm) filminde kahraman ve otoritenin temsilcileri gökdeleni,  ele geçiren teröristlerden geri aldıklarında izleyici (okuyucu) erkek gücünün hukuk ve düzenin ve sosyal istikrarın yeniden onarılmasından haz duyar. Diğer yandan muhalif bir okumada, okuyucu metne bu tip yaklaşımı direnir. Mesela, Fiske’in (1993) aktardığı şu olayda olduğu gibi: Aynı filmin evsizler için bir barınaktaki gösteriminde evsiz insanlar, filmdeki polisin yenildi ve otorite figürlerinin tahrip edildiği sahneleri büyük bir coşkuyla alkışlamışlardır.

Bununla beraber kültürel çalışmalarda, değişik direniş biçimleri arasında bir fark gözetmeden  tek başına direnişi öne çıkarma eğilimi vardır (benzer bir problem, bazı alımlama çalışmalarında değişik formları arasındaki ayırım gözetmeden sadece izleyici memnuniyetini öne çıkarma yaklaşımında da görülmektedir). Böylece evsiz insanların Die Hard’ı (Zor Ölüm) izlerken sosyal otoritenin yıkılmasını kutlamaları bir direniş anlamına gelirken aynı zamanda onlarda sosyal problemleri fiziksel güç yoluyla çözme ve şiddete dayalı erkek egemen davranışlarda bulunma eğilimini de güçlendirmektedir.

Bununla beraber şiddetin iki formu olabilir. Bir, Sartre, Fanon, Marcuse ve diğerlerinin belirttiği gibi kurtuluşa yönelik yani baskıcı güçlere karşı mücadele şeklinde olabilir. İki,  baskıcı güçlere karşı savaşan sosyal gruplara yönelik bir araç olabilir.

Öbür yandan birçok feminist genel olarak şiddeti vahşi erkek egemen davranışın yansıması olarak görmektedir. Barış çalışmalarında yer alan bir çok insan da şiddeti çatışmaların çözümü için sorunlu bir yaklaşım olarak görmektedir. Bundan başka metne direniş çeşitlerinin hepsini iyi olarak nitelemek de, kültürel dokularda metin ve izleyici memnuniyetinin popülist bir yaklaşımla kullanılması anlamına gelir. Bu yaklaşımın doğal sonucu da eleştirel perspektifi kaybetmek, çalışılan konu üzerindeki izleyici deneyimini öne çıkartmaktır. Böyle çalışmalar, kitle iletişim kültürünün bazı muhafazakar ve manipülatif yönlerinin gözden kaybolmasına sebep olur ve böylece varolan kültürel endüstrilerin menfaati yönünde çalışır.

Son zamanlarda yapılan bazı araştırmalardaki izleyici memnuniyeti  fetişizminden ciddi anlamda rahatsız oldum. Eski radikal teorideki belirli kültür kategorileriyle ilgili  bir çeşit münzevi tavır alışa muhalif olarak 1970’lerden bu yana belirli film türleri, TV veya diğer kültür formları gibi toplumun zevk aldığı konulara gerekli ilginin gösterilmesi ve bu zevk alma tarzının olumlu görülmesi gerektiğine dair bir tartışma vardır. Pek çok açıdan faydalı bir yaklaşım olmasına rağmen bazı kültür formlarının korkarım ki sırf popüler oldukları ve halkın zevkine hitap edebildikleri için değerli görülmesine kapı açmıştır. Böylesine kapsamlı ve eleştirellikten uzak olan yaklaşım, zevkler ve bireyleri, muhafazakar, cinsiyetçi veya ırkçı davranışlar sergilemeye iten zevk unsurları arasında bir ayrım yapmaya uzak durur. Nitekim Rambo veya Zor Ölüm gibi filmler  aşırı erkek egemen ve şiddet davranışlarını yaygınlaştırmıştır.

Zevk bizzat nötr veya masum değildir. Zevk öğrenilen bir şeydir, dolayısıyla bilgi ve güçle sıkı sıkıya bağlantılıdır. Foucault’a gelinceye kadar bilgi ve gücün birbiriyle sıkı bir ilişki içinde olduğu oldukça sıradan bir düşünce olarak aktarıla gelmiştir fakat zevk de bu ikisiyle bağlantılıdır. Neden hoşlanacağımız ve neden kaçınmamız gerektiği bize öğretilir. Bir güç ve imtiyaz sistemi beğenimizi toplumsal onaydan geçmiş belirli zevkleri arayan ve diğerlerinden kaçınan/ veya diğerlerini dışlayan bir bağlamda konumlandırır. Stuart Hall’in de belirttiği gibi: “Pozitivist araştırmada soyut unsurlara -etki, kullanımlar, haz- dair tanımlanan tipik süreçlerin kendileri, bir algılama zincirinin sonunda gerçekliklerini şekillendiren ve söylemde ifade edilen anlamların (sosyal değer ve siyasi etkililik kazanmak üzere) eylem ve bilince aktarılmasına imkan veren sosyal ve ekonomik ilişkiler tarafından üretilmesinin yanında anlamanın unsurlarıyla da çerçevelenmiştir” (1980b, 130).

Bu yüzden zevkler çoğunlukla belirli durumlara karşı gösterilen şartlı reflekslerdir. Bunun için davranış biçimleri ve bilgi ile bağlantılı olarak tartışma konusu edilmeli, daha iyi bir hayat ve toplum kurulmasında katkıda mı bulundukları yoksa nihayetinde bizi baskı altına sokan ve alçaltan gündelik hayatın içine hapsolmamıza mı yardım ettikleri sorgulanmalıdır. Direniş ve zevkler bu yüzden doğaları gereği kültürel metinlere yaklaşmanın ilerlemeye müsait unsurları sayılamazlar. Ancak izleyici memnuniyeti ve direniş kavramlarının ortaya çıkmasına yol açan özel koşulların da açıklanmasına da ihtiyaç vardır. Eğer  eleştirel bir perspektif inşa edilmek istenirse, verili bir tecrübeye veya esere dair direniş, muhalif okuma veya zevkin ilerlemeci mi tepkisel mi, özgürleştirici mi yıkıcı mı olduğuna dair normatif ayrımlar ortaya konmalıdır. Eleştirel tecrübe eleştirinin normlarını araştırmalı ve kültürel tecrübe ve eserlerin doğası ve etkilerini değerlendirmede eleştirel ayrımlar kullanmalıdır.

Hala pek çok, seyirci ve alımlama çalışmaları metinsel eleştirellikten ve siyasi eleştiriden kaçınmakta ve kültür algısını güç ve hakimiyete dayalı sosyal ilişki bağlamına yerleştirmede sıklıkla başarısız olmaktadır. Dahası kültürün üretimi ve ekonomisin hatta tarihi bağlamını çalışmaktan kaçınma olarak yorumlanabilecek, farklı ülke bölge ve tarihi dönemlerde farklı formlar alan kültürün kurumsal organizasyonundaki üretimi, algısı ve yer etmesini göz önüne almadan teorik okumalarla uğraşan metin merkezli yaklaşımlar hala vardır.

Seyirci  ve algı üzerine yapılan vurgu saf metinsel analizin tek boyutluluğuna iyi bir düzeltme getirmesine rağmen bence son yıllarda yapılan kültür çalışmaları algı ve metinsel analize aşırı vurgu yaparken kültürün üretimi ve ekonomik yapısına yetersiz bir ilgi göstermiştir[10]. Önceleri ise Birmingham grubu dikkatini düzenli olarak medya kurum ve uygulamalarına ve  medya formları, sosyal formlar ve ideolojiler arasındaki ilişkilere yoğunlaştırmıştı. Bu yoğunluk son zamanlarda azaldı. Mesela “kodlama/kodaçımlama” adlı makalesinde analizine başlarken Stuart Hall Marx’ın Grundrisse’ını modelini “üretim-dağıtım-üretim”i içeren zincirin halkalarının birbirine eklemlenmesini açıklamada kullanmıştır (1980b, 128ff.). O bu modeli; medya kurumlarının nasıl mesaj ürettikleri, bu mesajların nasıl dolaşıma girdiği ve seyircilerin/izleyicilerin bunları nasıl kullandıkları veya anlamı üretirken bunları nasıl deşifre ettiklerine odaklanarak somutlaştırmıştır.

Zaten, 1985/1986 yıllarında yayınlanan 1983 konuşmasında Richard Johnson, Hall’un önceki kültürel çalışmaları modeline benzer olarak, Marx tarafından belirtilen sermaye akışı (sayfa 47’deki diagrama bakınız) diagramında -şema- olduğu gibi, üretim, metinsellik ve alımlamaya dayanan bir kültürel çalışma modeli vermiştir. Bununla birlikte Johnson kültürel çalışmalarda üretim analizinin önemini vurguluyor ve Ekran’ı (Screen) daha idealist ve metinsel yaklaşımlar uğruna üretim perspektifini terk ettiği için eleştirmekte, kültürel çalışmalarda yapılmış olan çalışmaların da, bu ihmali devam ettirdiğini, aynen kopya ettiğini düşünmektedir. En son yapılmış olan kültürel çalışmaların izleyici ve metin tabanlı basit analizler uğruna üretim ve ekonomi-politik akış analizini ihmal ettiği de gerçekten tartışmaya açıktır. Bununla birlikte, dünyanın bir çok farklı yerindeki kültürel çalışmaların, Britanya ve başka bir yerdeki kültürel çalışmanın eleştirel ve politik avantajını kaçırabilir.

Kültürel çalışmalar kolaylıkla, Celebratory ve kullandığı metinsel alet(artifact)lerde eleştirel olmayan Popüler Kültür Birliğinde açık bir şekilde eklektik popülizme dönüşerek yozlaşabilir.

Ekonomi-politiği, sosyal sınıfları ve ideolojileri ihmal etmek, izleyici ve popüler olmanın verdiği hazzı devam ettirmek ve kültürel metinlerin politikasını eleştirmekte ve analiz etmekte başarısız olmak, kültürel çalışmaları sadece başka bir akademik alt bölüm haline getirecek, zararsız ve eninde sonunda kültür endüstrisinin yine kendisine faydalı hale gelecektir.

Bu şekilde muhafazakar bir kültürel çalışma gelişiminden kaçınmak, bence, kültür üretimine, metinlerin kendilerine ve izleyici tarafından kabule önem veren çok perspektifli bir yaklaşımı gerektirmektedir. Ve bu da, disiplin ve eleştirel perspektif çeşitliliği ve kültürel çalışmaların sosyal teori ve politikalar ile ilişkilendirilmesini gerektirmektedir.

Burada böyle bir iddiayı geçerli yapamasam da, kültürel çalışmaların sosyal bir teori olmadan yapılamayacağını söylerim ve kültürel çalışmaların en değerli etkilerinden birinin günümüz sosyal ve politik teorilere eleştirel bir gelişimde katkıda bulunabilmesidir.

Bu tabii ki Marx’ın kapitalist teorinin sosyal, politik ve kültürel fenomenlerce ve gelişim ile aydınlatılmasına gereksinimi olduğu ve bu son söylenen alanlarda yapılacak yoğun araştırmaların kapitalist teorinin gelişimine katkıda bulunacağı iddiasıyla da paralellik arz etmektedir.

Fakat Birmingham’ın klasik kültürel çalışma yaklaşımı ile diğer yaklaşımlar arasında bir ayrım yapabilmek için ana kriterin kültürel çalışmaların politik kararlarında ve kültür çalışmasının gelişen politika ile birleşmesinde yattığını düşünüyorum.

Bir şekilde, Frankfurt okulunun belirli eğilimleri kültürel çalışmaların sınırlarını düzeltmekte, şu an yapıldığı gibi ve tam da İngiliz kültürel çalışmalarının Frankfurt okulunun kendi sınırlamalarıyla baş etmesine yardımcı olduğu gibi. Frankfurt okulu sosyal teorisi analiz objelerini her zaman modern kapitalizmin gelişim şablonu içine yerleştirmiştir.

Tabi bu bazen tüm kültürün bir meta, ideoloji ve hakim yöneten sınıfın bir enstrümanı haline indirgenmesine neden olmuş ve ayrıca kapitalist üretim ve birikim çerçevesindeki yoğun üretilmiş kültürel aletlerin kaynaklarını açığa kavuşturmuş ve böylece popüler kültürün bir çok aletinin ideolojik doğasına ve ekonomik sebeplerine dikkat çekmeye zorlamıştır.

Aynı şekilde Frankfurt okulu da, kültür endüstrisinin aletlerinin cazibesine, gücüne ve bireyleri kurulu bir düzene katıştırma yollarına dikkati çeken manipülasyonlar üzerinde durmuştur.

Frankfurt okulu kültür endüstrisinin “herkes için bir şey var ve kimse kaçamaz” ı nasıl üretiyor olduğu üzerinde durmuş ve farklılığın ve çoğulluğun bireyleri varolan toplum içinde kaynaştırmak için nasıl kullanılacağı üzerine fikir yürütmüşlerdir.

 

Cooptation hakkındaki vurguları , her ne kadar görünüşte radikal ve yıkıcı güçlerin “dirençli okumaların” (resistant readings) etkileri ve doğasına dair soruları arttırsa da , bir takım kültür teorisyenleri tarafından beğenilmektedir.

Bu görüşe göre, “seçilmiş anlamlara” (preferred meanings) karşı alternatif anlam ve dirençlerin üretimi bile bireyleri kurulmuş toplumda absorbe etmenin (içine çekme) efektif yollarına hizmet edebilir ve direnç taraftarı olanları ne çeşit bir direnç, hangi etkiler ve direncin meydana getireceği farklılıklar nedir gibi sorulara yöneltmeye zorlamaktadır.

Aslında gerçek anlamda kültürel çalışmalar geleneği Frankfurt okulunun bir takım zayıflıklarını paylaşmakla sonuçlanmaktadır ama her şeye rağmen, benim de söylediğim gibi, bu okulun bir takım hareketleri aktif izleyicinin görüşü ve alt kültürle üst kültür arasındaki ayrımın reddi gibi, Frankfurt Ortodoksluğunun bir takım sınırlamalarının üstesinden gelmiştir.

Fakat hala Frankfurt okulu ve kültürel çalışmaların çağdaş versiyonlarının bir çoğu ekonomi-politiği ihmal etmiş, ekonominin etkileme gücü yüksek somut çalışmalarını kültür ile angaje de başarısız olmuş, izleyicileri metinleri alma ve kültürel üretim sisteminin metinlerin limitlerini ve anlamlarını oluşturma yöntem ve yollarında da bu güçlü etkiyi kullanamamışlardır.

Frankfurt okulu her zaman kapitalizm ve ekonomi-politiğe jest yapmıştır, analiz objesinin önemli bileşenleri gibi, fakat çok nadiren ekonomi-politiği derinlemesine sorgulamış veya somut analizlerle birleştirmiştir.

Bu arada İngiliz kültür çalışmalarının ekonomi-politik ve üretimin önemine dikkat çektiği belirli zamanlarda, bu temalar sıklıkla ihmal edildi ve özellikle kuzey Amerika’daki versiyonlarında olmak üzere, kültürel çalışmalar çevresinde modası geçmiş şeklinde algılandı.

Hem İngiliz hem de Frankfurt okulu kültürel çalışmaları, eleştirel bir medya okur-yazarlığının sağlanmasında gelişen pedegojilerin önemini kavrayamadı ve sıklıkla anti-medya politikalarından yoksun kaldı. Her iki gelenekte—Frankfurt dairesinin kenarında yer almış olan Walter Benjamin’in önemli bir istisna olduğunu belirterek— ne medya müdahalesi için bir strateji ve pratik geliştirdi ne de alternatif bir medya üretimi.

Her iki gelenekte radyo televizyon, film ve diğer medyanın nasıl dönüştürüleceği ve sosyal bir aydınlanma için kullanılabileceğini tartışmadı. Frankfurt okulu medya teknolojilerine şüphe ile yaklaştı ve hepsini de tamamıyla kapitalist kurumların kontrolünde olarak gördü.

Aslında kültür endüstrisinin klasik teorileri şekillendirilirken az veya çok mesele buydu. Bugün kültürel çalışmalarının başarısızlığını alternatif medya meselesine angaje etmek çok şaşırtıcı ve affedilemez bir durumdur çünkü günümüzde gelişmelerin bir arada olabileceği alternatif film, video üretimi, radyo kanalları, bilgisayar haber ve tartışma grupları ve birçok farklı formda haberleşme imkanlarının buluşabileceği yerler vardır.

Frankfurt okulu medya politikalarında da zayıftı ve kültür endüstrisinin kati surette manipülatif ve ideolojik olduğuna inanıyordu. Ve onun mesajlarından kaçınmak, Frankfurt okulunun kritiğinin sonucu gibi gözüküyor. Fakat bu medya burada “kalmak” için var ve artarak güçlenmekte ve popülerleşmekte. Bununla birlikte gelişen bir eleştirel medya projesi ve medya mesajları ve onların komplike etkilerinin eleştirel bir şekilde nasıl çözülebileceğini öğrencilerimize ve kendimize öğretmemiz önem arz etmektedir.

Genel kültürümüz içinde yer alan aletlerdeki çeşitli ideolojik sesleri ve kodları kavrayabilmek muhafazakar ve liberal ideolojileri ayırabilmek ve hakim ideolojiyi devirmeye çalışan imaj, söylem ve metinleri ayırt edebilmek çok önemlidir. McLuhan,nın dediğine zıt, günümüzün kafası medya ile doldurulmuş genç kuşağının doğal olarak ne medya eleştirmeni olduğunu ve ne de medya eğitimi aldığını belirtmektedir. Aksine gelişen eleştirel medya okur yazarlığı, gelişen net stratejiler gerektirir ve çağdaş teorinin birçok ana okulları – Frankfurt okulu, kültürel çalışmalar, ve en çok Postmodern teori gibi—eleştirel bir medya pedagojisi ve politikası veya alternatif bir medya geliştirmekte başarısız olmuştur.(11)

  Ekonomi-Politike ve uygun bir medya politikasının geliştirilmesine dair başarısızlıklar, Tony Bennett tarafından da eleştiri gelen (1992, in Grosberg) kültürel çalışmalar içindeki halk politikasının kaygı ve tasalarından kaçınılmasının ana sebebidir. Daha büyük sosyal güçlerin (yayın endüstrisinin doğası, iletişimdeki devlet politikaları vb.) günlük yaşamı nasıl etkilediğini bilmeden, toplumdaki iletişim sistemlerinin ve kültürün doğasındaki medya politikası ve halk politikası ilişkisini kavramak imkansızdır. Yeni iletişim teknolojilerinin kültür, boş zaman aktiviteleri ve günlük yaşamda yarattığı dramatik değişiklikler bağlamında, toplumdaki iletişim şablonu ve sistemin hangi yollarla ne çeşit bir programlama ve etki ürettiğini ve medya politikalarının önemini anlayabilmek çok önemlidir.

Ama hakim olmanın ve gücün şu anki konfigürasyonunu analiz eden bir ekonomi-politik  sosyal teori bağlamında, halk politikası tartışmasını yerleştirmeden yapılacak olan bir halk politikası tartışması çok soyut ve lüzumsuz olacaktır. Reagan ve Bush yönetimindeki Amerika’da (1980-1992) gerçekten ilerici bir halk politikası müdahalesi için fırsat yoktu. Bunun yerine, politik zorunluluklar, muhafazakar hücumlara karşı geçmişteki liberal faydaları savunmaktaydı (Buna benzer bir durumun İngiltere’de Thatcher döneminde olduğunu da düşünebilirim.). Bu gibi geçmişi korumaya yönelik operasyonlar önemli olduğu gibi, gerçek reformları savunan bir halk politikasının yapacağı müdahaleler de önemlidir.

Bu tür bir medya politikasını savunması gereken eleştirel iletişim ve kültürel çalışma geleneği ile yapmış oldukları bu ihmal üzücü ve şu anki entelektüel hayatın apolitikleşmesinin (depolitizasyon) bir işaretidir.

 

Alan çatallaşmasının ötesinde

İlginç bir şekilde, Frankfurt okulu ve İngiliz kültürel çalışmaları gibi politik kaygılarla yola çıkmış iki okul da somut politik pratikler ve medya ve siyaset stratejileri önerme alanında zayıf kalmışlardır. Ama en azından meta-teori düzeyinde de olsa, çağdaş iletişim çalışmalarındaki çatallaşmayı aşma konusunda önemli modeller üretmişlerdir. Kültürel çalışmalar asıl vurgusunu kültür üzerine yaptı ve kitlesel-medya iletişimi, politik ekonomi, kurumlar ve pratikleri ihmal etti. Öbür yandan, birçok iletişim araştırmaları da kültürel metinlerin özelliklerini, etkilerini ve izleyicilerce nasıl kullanıldığını ihmal etti, veya iletişim ve kültür arasındaki etkileşimin sadece tek yüzüne baktı, veya kandi metod ve yaklaşımlarını iletişim alanında çalışma yapmak için tek meşru yol olarak sundu. Alandaki çatallaşmayı ve yaklaşımların tek yanlılığını aşmak için, disiplinerlik krizini aşmanın da bir yolu olarak, medya, iletişim ve kültürün araştırılmasında içinde 3 şeyi barındıran meta-teoriyi öneriyorum: 1- kültürün üretimi ve ekonomi-politiği 2- metinsel analiz ve kritik 3- izleyici alımlaması çalışması ve medyatik/kültürel metinlerin kullanımları.[12]

Bu öneri öncelikle kültürel çalışmaların kendisinin ekonomi-politik, metin analizi ve izleyici alımlamasını içererek çok-perspektifli bir yapıya kavuşmasını içerir. Metinsel analiz ve izleyici alımlaması çalışmalarının da metinsel analiz yaparken ve değişik öznelerin ve izleyicilerin kültürel metinlere yaklaşırken kullandıkları değişik perspektiflerin konumlarını saptarken birden fazla yaklaşımdan ve eleştirel metoddan faydalanması gerektiğini de öne sürüyorum. (Bkz.: Kellner 1991) Kültürel çalışmalarda izleyicinin ve alımlamanın önemine dikkat çekilmesi çok önemli bir katkıyken, bu aşırıya götürülürse sadece izleyiciye odaklanma ve kültürel metinlerin üretim süreçlerinin incelenmesinin ihmaline neden olabilir.

Kültürel araştırmalarda, özellikle ekonomi-politiğin ve kültür üretiminin ihmal edilmesi tehlikesi vardır. Metinleri ekonomi-politik bağlamında okumak sırf metinsel bir okumanın gözden kaçırabileceği bazı özelliklerinin ve etkilerinin ortaya çıkmasına yardımcı olabilir. Sonuç olarak, kültüre birbirine zıt yaklaşımlar olmaktan ziyade, ekonomi-politik metinsel analiz ve kritiğe aslında katkıda bulunabilir. Gerçekten de, ekonomi-plitik kültürel metinlerin ve izleyicilerin dışında bir şey değildir, tam tersine kültürel üretim alımlamanın içinde gerçekleştiği ortamı üreterek, hem metinleri, hem izleyicileri önemli oranda şekillendirir.

Bundan başka, medya ekonomi-politiğinin analizi içinde yaşadığımız toplumun doğasının anlaşılmasına bir kapı açar. Medya sahipliğinin, büyük şirketler arasındaki ilişkilerin, medya şirketleriyle devlet arasındaki ilişkilerin, ve ticari sistemin demokrasinin işleyişine nasıl engel olduğunun, nasıl belli sesleri duyulmaz kıldığının ve kültürel üretimin doğasını ve içeriğini nasıl kısıtladığının araştırılması, ne tür bir toplum içinde yaşadığımızı anlamamıza ve kültür endüstrilerinin çağdaş kapitalist tüketici toplumlarda niye bu kadar önemli ve merkezi bir yeri olduğunu kavramamıza yardımcı olur. Benzer şekilde, küresel iletişim çalışmaları da kültürel emperyalizmin nasıl çalıştığını ve uluslararası şirketlerin nasıl da aslında “Amerikan yaşam tarzı”ndan başka bir şey olmayan yeni bir dünya kültürü ürettiğini görmemizi sağlar.

 

Bundan başka, üretim süreci çalışmaları medya kurumlarının yapılanmalarının haber ve eğlence programlarını nasıl şekillendirdiğini ve bu yolla neyi görüp/görmeyeceğimizi, neyi duyup/duymayacağımızı nasıl belirlediklerini açığa çıkarır. Çünkü üretim sistemi çoğu zaman hangi ürünlerin üretileceğine, nelerin söylenip/söylenemeyeceğinin yapısal kurallarına ve metnin ne tür etkiler doğurması gerektiğine tek başına karar verir. Kodların gösterge-bilimsel araştırması, mesela, televizyon, film ve müzik ürünlerinin formüllerinin ve üzerinde anlaşılmış anlamlarının incelenmesinden büyük oranda faydalanmıştır. Bu kültürel formlar açık kurallar ve geleneklerle şekillenmiştir ve kültür üretiminin incelenmesi gerçekten kullanımda olan kodların açıklanmasına yardım edebilir. Mesela, Amerika’da, kar amaçlı büyük şirketler tarafından kontrol edildikleri için, film ve televizyon ürünleri en popüler biçimlerden oluşmaktadır. Bu ekonomik belirleyicilik niye belli tiplerin ve formların tekrar tekrar kullanıma girdiğini, niye devam filmleri çekme hastalığının olduğunu ve popüler sinema filmlerinin niye televizyon dizilerine dönüştürüldüğünü ve basit formüller, katı jenerik kodlar ve belli ideolojik sınırlamalar içinde tek-tip bir üretim yapıldığını açıklar.

 Madonna’nın ve etkilerinin kapsamlı ve geçerli bir incelemesini yapmak, Fiske’in (1989a) yukarda alıntıladığım metninde belirttiği gibi sadece Madonnan’nın ürettiği ürünlere, söylediği şarkılara ve izleyicilerin bunları nasıl alımladığına bakılarak yapılamaz. Reagan döneminin muhafazakar yapısı içinde maddeci kız imalının taşıdığı kültürel gücü ve Madonna’nın o zamanın kültürel trendlerini nasıl dile getirdiğini ve onlara nasıl karşı çıktığını da dikkate almak gerekir. Madonna fenomenini tam olarak anlamak, Madonna’yı MTV’nin yükselişine ve kliplerle görsel imajların popüler müzik üretimi ve alımlamasında merkeziyet kazanmasına da bağlamak demektir. Madonna fenomenini aynı zamanda dış görünüş, stil ve modanın önemli pozisyonlar üstlendiği yeni imaj kültürünün yükselişine de bağlamak gerekir. Madonna’nın alımlanmasını inceleyen biri, genç kız imajının toplumda nasıl yapılandırıldığına ve üretim alışkanlıklarının nasıl yeni genç kültürü formları ürettiğine de bakmalıdır. Sosyolojik olaral, Madonnan’nın bir zamanlar nasıl orta-sınıf konformizmine karşı bir başkaldırıyı temsil ettiği, bu imajın yeni nesil genç kızlarda nasıl güçlü bir karşılık bulduğu ve daha sonra bu başkaldırının nasıl tüketiciliğe ve imaj üretimine dönüştüğü incelenmelidir. Sonra Madonna’nın siyahları ve İspanyolları, eşcinsel ve lezbiyenleri ve akademisyenleri dinleyici/izleyici kitlesine birarada almayı başarabildiğini ve bu süreçte kendi imajının ve halkla ilişkiler uzmanlarının rolünü analiz etmeliyiz. Son olarak, Madonna’nın kendisinin nasıl önemli bir medya endüstrisi ve şirketi haline geldiğinin de anlaşılması gerekir. Ancak böyle aracıları kültürel analizimizin bir parçası yaptıktam sonradır ki, Madonna’nın metinlerinin değişik anlamlarını ve etkilerini (ve bir metin olarak Madonna’yı), ve bu metinlere değişik yaklaşımları anlayabiliriz. [13]

 

İletişim alanında çalışanlara da kültürel çalışmaların sağladığı imkanlar ihmal edilemez. “Körfez savaşı” metninin üretimi ve etkilerinin araştırılması için kültürel çalışmaların metodları kullanılarak “Körfez krizi” imajı ve retoriğinin ve sonra da “Körfez savaşı” ifadesinin izleyicilerde nasıl Amerikan müdahalesi için destek oluturduğu anlaşılmalıdır. Kültürel çalışmaların araçlarının kullanılarak ırk, cinsiyet, teknoloji, otorite, “askerlerimiz”, “düşman” gibi imajların ve olayın diğer elementlerinin izleyicinin Amerikan liderliğinde bir askeri müdahaleyi onaylamasını nasıl sağladığı gösterilebilir. Savaşın dili ve retoriğinin çalışılması aynı zamanda savaşı Irak’a karşı bir medya olayı (vakası) olarak analiz etmede de önemlidir. Böylece, kültürel çalışmaların metodları iletişim araştırmalarına bir çok yönden katkı sağlayabilir.

 Öbür taraftan, propaganda ve yanlış bilgilendirme kampanyaları, medya kaynaklarının kontrolü, sansür, kriz durumlarında standart medya pratikleri gibi iletişim araştırmalarının daha geleneksel kavram ve araçları da “Körfez savaşı” olayını açıklamaya yardımcı olabilir. [14] Körfez gösterisini sadece medya ve izleyiciler arasında olup biten bir olaymış gibi algılamak Amerikan hükümeti ve ordusunun “Körfez savaşı” metnini nasıl yonlendirdiğinin ve kontrol ettiğinin gözden kaçmasına ve genel-geçer medyanın Amerikan askeri gücünün sergilenmesi, Amerikan askeri teknolojisinin harikalarının göz önüne serilmesi ve Bush yönetiminin ne kadar milliyetçi ve muktedir bir hükümet olduğunun ilan edilmesi gibi savaş yöneticilerinin amaçlarına bilerek isteyerek nasıl hizmet ettiğinin anlaşılmamaına neden olabilir. “Körfez savaşı”nı gerçek anlamıyla anlamak için soğuk savaşın bitişi, Amerikan askeri gücündeki düşüş, Avrupa’nın birleştirilmesi yönündeki çabalar ve Ortadoğu’daki karmaşık durum gibi olayda etkili olan daha geniş jeo-politik bağlamların da göz önünde bulundurulması gerekir.

Bu kapsamlı çok-perspektifli analizin her kültürel çalışmada, her küçük iletişim araştırması projesinde kullanılması gibi uygulanması imkansız bir öneriyle gelmiyorum. Tabi ki, ekonomi-politik, izleyici alımlaması veya metinsel okuma ve kritik tek başlarına da çok değerli ve önemli katkılar getirebilir anlayışımıza. Ama sade ve sürekli olarak ve diğerlerini dışlayarak bu yaklaşımlardan biri üzerine odaklanmak, kültürel çalışmalar gibi kapsamlı bir kültür yaklaşımına ve iletişim araştırmaları gibi geniş ufukları olan bir yaklaşıma zararlıdır. Bundan başka, böyle teoriler üstü bir yaklaşım değişik metodların değerlerinin daha iyi görülmesine yardımcı olur ve belli bir yaklaşımın en iyi yaklşım olduğu şeklindeki inançların da kırılmasına yardımcı olur. Daha önce de not ettiğimiz gibi, sadece kültürel ve iletişim çalışmaları arasında bir çatışma yok, bu yaklaşımların kendi içlerinde de en iyi metodun hangisi olduğu, meşru bilginin hangi yolla sağlanabileceği yolunda çatışma ve tartışmalar var. Yani, iletişim araştırmalarındaki akademisyenlerde kendi bilimsel, katı-kafalı, kantiatif (nicel) metodlarını öne çıkarma ve karmaşık, belirsiz metinsel ve kalitatif (niteliksel) metodları küçümseme eğilimi var. Aynı şekilde kültürel çalışmalar akademisyenleri de yapay, pozitivist ve bir sonuca götürmeyen rakamlar yığını olarak kantitatif metodları eleştirirler ve kendi eleştirel ve kurtarıcı bir rol üstlenmiş metodlarını överler. Ve aynı zamanda kültürel çalışmaların kendi içinde de, psiko-analiz, feminizm, kavramsal yıkımcılık gibi yaklaşımlar arasında kültürel yorumlama ve kritiğin doğru adresi olma noktasında bir çatışma vardır.

 Benim önerdiğim şu ki, birbirine zıt metod ve yaklaşımlar birbirinin eksiğini tamamlayacak şekilde kullanılabilir ve diyaloğun ve sentezin mümkün olduğu yerde metodolojik savaşlara girişmak anlamsızdır. Bununla beraber her somut konuda ve incelemede, kuramcılar ve araştırmacılar hangi metodları, yaklaşımları, teorileri ve kavramları kullanacaklarına karar vermek zorundadırlar. Bazen sadece metinsel analiz yapmak uygun olabilir, başka zamanlarda da bir araştırmacı metni izleyici alımlaması ve kullanmasıyla birleştirmek isteyebilir, veya analizine metinleri ve izleyicileri de üreten daha geniş sosyal ve kültürel bağlamları dahil edebilir. Herkesin özel niyetleri, projeleri, hadefleri ve kısıtlamaları verili bir durumda hangi metod ve yaklaşımların en uygun olduğunu dikte eder. Şurası da açık ki, bir insan her şeyi yapamaz, veya verili bir proje veya bağlam dahilinde istediği şeyleri tam olarak yapamayabilir. Ama yine de bir araştırmacı değişik metod ve yaklaşımları kullanmanın kendi vizyonunu nasıl genişletebileceğini görmeli, ve araştırmasını yaparken tek yanlı yaklaşımların kısıtlamalarından ve faydasız çatışmalardan  kurtulmak için çok perspektifli yaklaşımlar benimsemelidir.

         

             Sonuç

 

Bu makalede kültürel çalışmaların, kendi zararlarına olarak kitle iletişim çalışmalarını ihmal ettiklerini, iletişim araştırmalarının da, kültürel çalışmaların metod ve yaklaşımının değerini yeterince idrak edemediğini ileri sürdüm. Kültürel çalışmalarda kültür üretimi analizlerinin ve egemen üretim sistemlerinin belli formları, içerikleri ve etkileri nasıl yapılandırdığı ve bazılarını nasıl engellediği bilgisinin de içerilmesinin önemine işaret etttim. Öbür taraftan, indirgemeci ve bilimselci bazı iletişim çalışmalarının perspektiflerini genişletme ve kültürel çalışmaların yaklaşımından faydalanma ihtiyacı olduğu da açıktır. Tabi ki sadece üretim ve ekonomi-politik üzerine yoğunlaşan ekonomicilik ve indirgemecilik gibi yaklaşımlar sorunludur. Üretimi ve ekonomi –politiği analiz sürecinin parçalarından biri olarak almak --metinlerin anlam ve etkilerine ve izleyici alımlamasına da gereken önemi vererek-- metinlerin doğası ve etkilerini sadece üretim sürecindeki kaynaklarına indirgeyen veya bütün kültürü sadece kapitalist şirketlerin ideolojik ürünleri olarak gören --kapitalizm ve ideolojiyi tek-parçalı modellerle açıklayan-- yaklaşımların etkisini de azaltacaktır. İyi ve kötü kültürel çalışmalar olduğu gibi, iyi ve kötü ekonomi-politik analizlerin varlığı da bir gerçektir.

           

Sonuç olarak, kültürel üretimi, kültürel metinlerin analizini ve alımlama sürecini içinde barındıran birleştirici bir yaklaşım öneriyorum. Bu makalede, bugünkü akademik işbölümünde değişik fakültelerin içinde rastgele yerleştirilmiş iletişim bölümlerinin olduğunu varsayıyorum. Önerimin bir sonucu da şu ki, kültür ve iletişim çalışmalarının hangi kurumsal yapı içerisinde yer aldıkları o kadar da önemli bir mesele değil. Önemli olan, alanın tek taraflı tanımlarından ve rastgele metodoloji belirlemekten sakınan geniş perspektifli yaklaşımların, ve belli bazı bireylerin, bölümlerin veya fakültelerin yaptığı iletişim alan tanımlamalarının içinde sıkışıp kalmayan yaklaşımların benimsenmesidir. İddiam şu ki, iletişim ve kültür alanını uzayıp giden bir kontinum olarak algılarsak, alanı birbirinden ayrı iki parçaya bölme işleminin ne kadar da rastgele yapılan bir tasarruf olduğunu açıkça görebiliriz. [15]

 

            Şurası açık ki, iletişim, kültür ve medya alanı ekonomik, politik ve sosyal hayatın, ve çağdaş deneyimimizin diğer alanlarının oluturulmasında merkezi bir yer tutar; ve bundan dolayı iletişim alanı diğer akademik disiplinlere de açık olmalıdır, çünkü tanımı gereği multi-disiplinerdir. İletişim ve kültürel çalışmalar bölümlerindeki akademisyenlerin, diğer disiplinlerdeki akademisyenleri medya, kültür, iletişim ve toplum alanında çalışmaya teşvik etmeleri faydalı olacaktır. Sosyoloji, siyaset bilimi, felsefe ve diğer bölümlerdeki akademisyenlerin kültür ve iletişim alanında çalışmalarının ve bu alanlara kendi disiplinlerinin yaklaşımlarının neler getirdiğini göstermelerinin, kendileri açısından da faydalı olacağını düşünüyorum. Böylece, medya, kültür ve iletişimi bir disiplin olarak çalışanlar, diğer disiplinlerde geliştirilen perspektif ve akademik tavır alışlardan kendi çalışmalarında yararlanabilirler. Bunun sonucu olarak her akademik disiplinin tek yanlılığını ve kısıtlamalarını aşmak mümkün olacaktır.

           

Bir diğer önerim de, iletişim uzmanlarının, kültürel çalışmaların kültür ve iletişim alanındaki araştırmaları nasıl genişlettiğinin ve zenginleştirdiğinin farkında olmaları; kültürel kuramcıların da, kültürel ürünlerin nasıl bir üretim ve alımlama sistemi içerisinde varlık kazandığının farkına varmaları, ve iletişim araştırmalarına daha fazla önem vermeleri. Bu alanlar arasındaki verimli bir diyalog, şu anda alanda gereksiz bir çatışma ve tansiyon yaratan çatallaşmanın aşlmasına yardımcı olacaktır. Böylece çatallaşmayı ve çatışmaları aşmak, her iki alanı da birbirinden faydalanmaya teşvik ederek ve sosyal teori, ekonomi-politik, ve kültür ve iletişim çalışmalarına katkısı olabilecek diğer disiplinlere açık olmayı sağlayarak, kültürel çalışmaların ve iletişim çalışmalarının bir çoğunda karşılıklı bir dönüşümü getirecektir.

 

            Alandaki kriz bu yolla alanı zenginleştirecek önemli ihtimaller üretebilir. Yine de, bütün bölünmeleri aşacak büyük bir sentez önermiyorum. Değişik yaklaşımlar arasındaki verimli tartışmalar yeni açılımlar sağlayabilir. Her proje ve her araştırmacı diğerlerinden farklıdır ve değişik bir metodlar ve perspektifler kombinezonu kullanacaktır. Medya, kültür ve iletişim alanında daha yapılacak çok araştırma var ve hangi metod ve yaklaşımların daha verimli olduğunu bizzat somut araştırmalar yapılmadan da göremeyiz.

 

            Yine de, insanın zaman zaman sürdürdüğü projelerden şöyle kendini biraz geri çekmesi, rastgele belirlenmiş disipliner sınırlamalardan kendini kurtarmak ve yeni proje ve perspektifler geliştirmek için meta-teorik bir yaklaşımla içinden çalıştığı çerçeveyi ve diğer rakip perspektifleri yeniden gözden geçirmesi faydalı olabilir. Meta-teorik düşünümsel çaba böylece, varolan pratiklerin kısıtlamalarına, ve iletişim ve kültür çalışmalarında yeni perspektifler üretilmesine ve ilerlemeye yardım edecek yeni pratiklere olan ihtiyaca dikkat çekebilir. Sadece belli bir alanda uzmanlaşmayı ve alandaki çatallaşmayı hem kültür hem iletişim üzerine sosyal teori bağlamında eşit oranda odaklanarak aşan tam anlamıyla interdisipliner bir yaklaşım önerdim. İnanıyorum ki, kültür ve iletişim alanlarına yoğun bir odaklanma daha iyi sosyal teorilerin ortaya çıkmasına yardımcı olabilir, ve bunun karşılığında iletişim ve kültür çalışmaları da sosyal teorilerin kendi çalışma konularına uygulanmasından büyük fayda görebilir. Metateori böylece değişik disiplinler arasında verimli ilişkiler, ve kısıtlamaları aşma ve daha iyi teorik perspektifler geliştirme bağlamında yeni yollar önerir.

 

Notlar

 

0 “Kitle iletişim” kavramını kullanmayı reddedişimin sebepleri makale okundukça daha iyi anlaşılacaktır. İleride göreceğimiz gibi, iletişim, kültür ve medya çalışmaları alanındaki çalışma konularını isimlendirme bile, alanın sınırlarının belirlenmesi konusunda olduğu gibi, ateşli tartışmaların konusu olmuştur. David Sholle’un da bu sayıda belirttiği gibi, bu durum belli sorunlar ve tehlikeler içermekle birlikte, verimli açılımlar sağlama ihtimali de vardır.

 

1 Frankfurt Okulu’nun kültürel endüstriler teorisi için bkz.: Horkheimer&Adorno 1972; Rosenberg&White (ed.) 1957; Bronner&Kellner 1989; ve Kellner 1989a’daki Frankfurt Okulu yaklaşımı üzerine tartışma.

 

2 Bu etkilerin bir kısmını Michael Ryan’la Hollywood analizlerimizde (1988), Amerikan televizyonu üzerine iki kitabımda (Kellner 1990 ve 1992) ve yakında yayınlanacak olan medya kültürel analizlerini bir araya getiren kitabımda (Kellner 1994), yeniden yapılandırılmış bir eleştirel teori perspektifinden incelemiştim.

 

3 Bu ‘klasik’ modelin tabi ki istisnaları ve sınırlamaları vardı: Adorno zaman zaman kitle kültürü içinde kritik veya ütopik bir role ve kitleden farklı izleyici okumalarının imkanına işaret etmiştir. (Bkz.: Kellner 1989a’daki örnekler) Zaman zaman yüksek kültürle alçak kültürü arasındaki çatallaşmayı, kitle kültürünü bir manipüle aracı olarak görmeyi ve alımlama sürecini bireylerin varolan toplum ve kültüre entegre olmaları olark algılamayı sorgulasalar da, genel olarak Frankfurt okulu fazlasıyla indirgemeci ve tek-parçacıdır, bu nedenle de bir yeniden yapılandırmaya ihtiyacı vardır, benim son son yirmi yılda yaptığım çalışmalar de bu amaca matuftur.

 

4 Lazarsfeld (1941) tarafından Frankfurt okulunun editörlüğünü yaptığı bir dergide tasvir edildiği gibi iletişim alanı, Institute for Social Research’le ilişkilendirilen eleştirel okulla Lazarsfeld’in kurulu medya ve sosyal kuruların parametreleri içinde araştırma yapan ve bu kurumların işine yarayacak materyal üreten yaklaşım diye tarif ettiği  --Lazarsfeld’in kendisi de bu yaklaşımla özdeşleştirilebilir-- idari araştırmalar arasında bir çatallaşmaya uğramıştır. Bu nedenle, eleştirel iletişim araştırmalarını başlatan Frankfurt okuluydu ve ben de bu orjinal modelin yeniden yapılandırılmış bir halinin medya ve kültürel çalışmalar için faydalı olacağını öne sürüyorum.

 

5 1930’ların eleştirel teorisinde teori, daha geniş bir politik hareketliliğin bir parçası ve aracı olarak düşünülüyordu. Ama 1940’larda kültür endüstrileri teorisinin Adorno ve Horkheimer tarafından formüle edilmesi, somut politikadan uzak durmayı tercih ettikleri ve direnişi sosyal gruplar, hareketer veya muhalif pratiklerden ziyade eleştirel bireyde gördükleri pesimistik bir döneme mukabil gelir. Yani Frankfurt okulu egemen karşıtı kültürel stratejilerin ve muhalif pratiklerin geliştirilmesi konsunda zayıf kalmıştır.

 

6 Önceden, postmodern teorinin daha radikal formlarının kültür, iletişim ve toplum çalışmalarına getirdiği eleştirileri de tartışmayı planlıyordum bu makalede. Özellikle Baudrillard’ın bu alanları kendi üstlerine kapandıkları ve böylece çalşma alanlarını kaybettikleri şekindeki iddiasını. Ancak yer darlığından dolayı sadece eleştirel teori, kltürel çalışmalar ve postmodern teori arasındaki disipliner sınırları aşma ve kültür ve iletişim çalışmalarında interdisipliner bir metod kullanma şeklindeki meta-teorik benzerliklere değinip geçiyorum.

 

7 “Kültürel çalışmalar” kavramıyla İngilterede’ki Birmingham okulunun başlattığı, özellikle toplum, politika ve kültürün üst-üsteliğini tasvir etmede zengin ve faydalı çalışmalar üreten, kültüre ve topluma eleştirel ve multi-disipliner bir perspektiften yaklaşma projesini kastediyorum. Son yıllarda amerika, Kanada ve Avustralya’da Birmingham okulunun taşıdığı eleştirel ve politik yönü kaybeden bir çok versiyonları da ortaya çıktı kültürel çalışmaların. Burada öncelikle klasik Birmingham modelini tartışmakla beraber, diğer kültürel çalışmalar versiyonlarını da ilgilendiren bir öneride bulunacağım: İletişim, kültür, toplum ve çağdaş siyaseti de içinde barındıran açık, esnek bir kültürel çalışmalar alanı. Bkz.: Kellner 1994b. Şu anda İngilter’de birkaç ayrı dalda ilerleyen kültürel çalışmalar versiyonları var. Bkz.: Hall 1980a; Johnson 1985/6; Fiske 1986; O'Conner 1989; Grossberg 1989; Turner 1990; ve Agger 1992. Ayrıca çağdaş kültürel çalışmaların bazıörnekleri için bkz.: Grossberg, Nelson, Triechler 1992

 

8 Şu anda bir iletişim bölümünde çalışmakla beraber, kültürel çalışmaların meta-teorik sunumuna -- daha önceden bu kavramı eleştiren başka bir çalışmadan da faydalanarak (Grossberg 1982)-- iletişim kavramını etkin bir şekilde eleştirerek ve kavramsal geçerliliğini ciddi anlamda sarsarak başlamıştı. Ben burada birini diğerine tercih etmeden kültür ve iletişim kavramları arasındaki zıtlaşmayı çözmeyi ve çağdaş medya kültürüyle kitlesel-medya iletişiminin kültürel endüstri ürünlerinde nasıl karşılıklı bir şekilde birbirine bağımlı oluğunu göstermeyi amaçlıyorum. Ayrıca beşeri bilimlerden ‘kültür’ü açıklamak için alınan metodlarla sosyal bilimlerden ‘iletişim’i açıklamak için alınan metodların ikisinin de kültürel çalışmalar için değerli olduğunu öne sürüyorum.

 

9 İkinci Dünya Savaşı sonrası konjonktürünün baskın kültürel çalışmalar yaklaşımı olan kuzey Amerika’daki “metinselcilik” ve diğer edebi pratikler özellikle tek yanlıydı. İzleyici ve alımlama üzerine odaklanan İngiliz kültürel çalışmalar yaklaşımları ise, Frankfurt okulunun başlattığı geleneğe dayanır: Walter Benjamin’in 1930’lar gibi erken bir tarihte alımlama çalışmalarının önemi üzerine yoğunlaştığı bir dönemde Adorno, Lowenthal ve Frankfurt okulunun başka mensupları alımlama çalışmaları yapıyorlardı. Bkz.: 1989a, ss.121. Frankfurt okulunun pasif bir izleyici anlayışı vardı, bu yüzden Benjamin’in aktif izleyici kavramı bir ilerleme olarak kabul edilmelidir, ama bu konuda da bir takım aşırılıklar oldu ve aktif izleyici kavramı şu anda bir yeniden gözden geçirilmeye muhtaçtır.

 

10 Bir çok Kuzey Amerika kültürel çalışmaları ve postmodern teoriden etkilenen başka kültürel çalışmalar aynı şekilde üretimi ve ekonomi-politiği ihmal ederler. Bunun Baudrillard’ın “ekonomi-politiğin sonu” fikrinden mi, sadece tembellik ve ekonomi-politiği görmezden gelmekten mi, yoksa kültürel çalışmalar akademisyenlerindeki ekonomi-politiğin “katı” meseleleriyle ilgilenmekten rahatsızlık duymaya sebep olan bir tür “yumuşaklık”tan mı kaynaklığından emin değilim.

 

11 Bu konuda bkz.: Kellner 1990 ve eleştirel medya pedagojisi ve siyaset üzerine Hammer, McLaren, Reilly, Shotte ve diğerlerinin yakında yayınlanacak olan kitabına yazdığım önsöz.

 

12 Bu çok perspektifli yaklaşımı bir kültürel olay ve medya vakası olarak Körfez savaşı üzerine yazdığım bir makale ve kitapta geliştirmiştim (Kellner 1992) ve yakında yayınlanacak olan Vietnam savaşı ve onun kültürel metinleri, Reagan döneminde Hollywood sineması, MTV, reklamcılık, Madonna, siber-punk kurgu ve diğer konular üzerine yaptığım araştırmalarda bu yaklaşımın örneklemelerini sunacağım. Burada sadece birkaç kısa örnekle meta-teoriyi anlatıp geçeceğim. Bununla beraber, önerilerimin gerçek bir değeri olması için somut araştırma projelerinde kullanılması ve böylece örneklenmesi gerektiğinin de farkındayım. Bu tartışmadan “yeni” bir model değil, Frankfurt okulu ve İngiliz kültürel araştırmalar geleneğinden devşirdiğim bazı perspektifler önerdiğim de açığa çıkmalıdır.

 

13 Kellner 1994’teki Madonna üzerine çalışmam bu tür bir yaklaşım girişimidir.

 

14 Bu farklı yaklaşım ve metodları Persian Gulf TV War (1992a) adlı kitabımda ve böyle çok perspektifli bir yaklaşımın değişik kültürel metinlerin analizinde nasıl kullanılabileceğini somut olarak gösteren bir makalemde (1992b) bir araya getiriyorum.

 

15 Kültür ve iletişim kavramlarının kompleks yapısı aslında daha ayrıntılı bir kavramsal analiz gerektiriyor ve muhtemelen iki kavram arasındaki katı zıtlaşmayı çözmak için bir yıkım faaliyeti de gerekiyor, ama mekan kısıtlamalarından dolayı böyle bir analizi burada yapamıyorum.

 

*http://www.gseis.ucla.edu/faculty/kellner/kellner.html
künyeana sayfadosya |  | arşiv | e-posta | linkler