Müslüman âleminin minyatür dışında tasvire karşı ilgi duymayışı, resim zevkinin de yazı sanatında tecellisine vesile olmuş ve hüsnühat, âdeta mücerret bir resim anlayışı kazanmıştır. (1) Türk, İran, Moğol, Arap ve Berber asıllı
toplumların, Orta Asya'dan İspanya'ya kadar uzanan bir bölgede 7. yüzyıldan
çağımıza kadar geliştirdikleri "İslâm Sanatı", devir ve ülkelere
göre büyük farklar ortaya koyar. İslâm dünyasında Türk devletleri Varlığı ve diğer İslâm çevrelerinden ayrıcalığı artık tartışmasız olarak kabul edilen Türk minyatürü, köklü bir geleneğe sahiptir. İlk örneklerini Orta Asya medeniyetinde bulan bu sanat kolu, Türklerin çeşitli dönemlerde Yakın ve Orta Doğu'nun birçok bölgelerini idare etmeleri sonucu geniş bir alanda, yöresel ve diğer sanat gelenekleriyle karışarak az veya çok olarak etkenliğini gösterdi.
Türk resmi, ancak Osmanlı Sultanı II. Mehmed'in İstanbul'u fethinden sonra üzerinde önemle durulması gereken bir döneme girdi. Kaynaklar, Fatih'in özellikle resim sanatına olan ilgisinin hoşlanmadan öte olduğunu gösterecek niteliktedir. Kendi portresini yaptırmak amacıyla İtalyan ressamlarını davet etmesi, Müslüman sanatçılara onlardan ders aldırarak sarayında yerli portre ressamlarının yetişmesine yönelik çabaları, Fatih'in Batı sanat dünyasıyla bir uzlaşma ortamı yaratmak istediğini gösterir. Fatih'in ölümünden sonra, Osmanlı resmi Batı uygarlığı ile ilişkilerini keserek, İslâm minyatür ekollerinin etkisini sürdüren bir resim tarzını benimsedi. Bu davranışta, Doğu'da kazanılan önemli zaferler sonucunda İstanbul'a getirilen, Tebriz, Herat ve Hicaz okullarına mensup sanatçıların payı büyüktü. Saray atölyesinin en geniş düzeye ulaştığı ve Osmanlı minyatürünün gerçek temellerinin atıldığı Kanunî Sultan Süleyman devrinde, çeşitli sanat akımlarını yansıtan pek çok eser hazırlandı. Bir yandan İran okullarının etkisini sürdüren, kalıplaşmış minyatür anlayışının yaşatıldığı, klâsik edebiyata ait eserler resimlendirilirken, bir yandan da yeni üslûpların ortaya çıktığı görülür. Bunların en ilginci, Kanunî Sultan Süleyman'ın 1534 yılında yaptığı "Doğu" seferini, Barboros'un "Akdeniz" ve Kanunî'nin "Macaristan" seferlerini konu alan kroniklerde karşımıza çıkar. Yol boyunca geçilen şehirler, kaleler ve limanların gerçekçi bir yaklaşımla resmedildiği bu eserin yazarı ve ressamı çok yönlü bir kişiliğe sahip olan Matrakçı Nasuh'tur. Sanatçının özellikle, liman tasvirlerinde, Batı dünyasının topografik haritalarından esinlendiği ve bu gerçekçi tasvirlerin İslâm resminin yüzeysel doğa anlayışı ile kaynaştırdığına dikkati çeker. Nasuh'un eserlerindeki gözlemcilik Türk minyatürünün geleceği üzerinde önemli rol oynamıştır. Matrakçı Nasuh, eserini yazarken nelere
dikkat ettiğini şöyle dile getiriyor: Diğer taraftan, Fatih'in Batı'ya yaklaşımı
ile başlatılan portre sanatı da, devrin ünlü portre nakkaşı Nigârî'nin
eserlerinde varlığını sürdürdü. Yüzyılın ortalarına doğru saray nakkaşhanesinde
Kanunî Sultan Süleyman'ın tahta çıkışından 1558 yılına kadar olan olayları,
konu alan 'Süleymanname' adlı şahname tarzında yazılmış bir eserin resimlendirilmesi,
Türk kitap resminde önemli bir dönüm noktası
Diğer taraftan, Osmanlı-Türk resminin bir diğer özelliği olan ve Fatih devrinin devamlılığını sürdüren portre sanatına da Osmanlı sultanlarının kişiliklerinin anlatıldığı eserlerde belgeleme amacına yönelik tarzda yer veriliyordu. Klâsik dönem nakkaşları, bu konuları yepyeni
bir görüş ve anlayışla resimlendirirler. Sanatkârlar için olaylar, olay
kahramanları en önemli unsur olmuş ve bu olayları çevresiyle birlikte
kendine özgü bir gerçeklikle resmetmişlerdir. Yaşadıkları devri belgeleme
amacına yönelik çalışmaları sonucu Türk sanatkârlarının yapıtları çağdaşları
olan diğer İslâm minyatürcülerinin kalıpçı, geleneksel ve sadece kitabı
süslemeyi amaçlayan eserlerden ayrılır. Osmanlı minyatüründe doğa; olay
kahramanlarını kavrayan basit bir fon durumundadır. Genellikle bir, iki
tepe veya ağaçla belirtilir. Doğanın, renklendirilmesinde Mimarî görünümler için de aynı şeyi söyleyebiliriz. Binalar, şehirler genellikle hayalî olmaktan uzaktır ve Osmanlı mimarîsinin ölçülü süslemeciliğini yansıtır. Birçok defa da, belirli bir yapının devrindeki durumunu belirtecek gerçekliktedir. Türk sanatçılarının, kompozisyonlarında genellikle düz çizgilere eğilimli oldukları görülür. Özellikle hükümdarın elçi kabülü, tahta çıkş törenleri ve ordunun yürüyüşünü canlandıran resimlerde, bu eğimleri sayesinde imparatorluğun kudretini başarılı bir şekilde aktarırlar. Klâsik dönemde, tarih kitapları ve şehinşahnamelerden
başka Osmanlı halkının günlük yaşantısını, kültürünü, ekonomik gücünü
görüntüleyen büyük bir eserin hazırlanması, Türk minyatürüne yepyeni bir
renk katmıştır. Sultan III. Murat'ın şehzadesi Mehmed için 1582 yılında
düzenlenen sünnet düğünü şenlikleri, bu eserin hazırlanması için vesile
olmuştur. Atmeydanında düzenlenen eğlenceleri, Sultan ve davetliler, İbrahim
Paşa Sarayı'ndan izlemiştir. Geceleri şölenlerin verildiği, fişeklerle
aydınlatılarak çeşitli gösterilerin yapıldığı meydandan, Sultan Murat, saltanatının sonlarına doğru
dev bir eserin resimlendirilme hazırlıklarını başlatmıştır. Metni 14.
Yüzyılda yazılan 'Siyer-i Nebi' adlı bu eser Aynı yıllarda imparatorluk merkezinden
oldukça uzak bir eyaletin merkezi olan Bağdat'ta da bir minyatür okulunun
varlığı hissedilir. Bağdat'ta vali olarak bulunan sanatsever şahısların
koruyuculuğunda 1595-1615 yılları arasında gelişen bu okulun sanatçıları
tarikat mensubu ve muhtemelen Mevlevî dergâhlarında Bağdat okulu çeşitli nedenlerle daha sonraki
yıllarda varlığını koruyamadı. Bunun aksine, saray okulu klâsik dönemindeki
kadar verimli olmasa da, kitap ressamlığında varlığını 17. yüzyılın ortalarına
kadar sürdürdü. Özellikle Osmanlı kitap resmi 17. yüzyılın ikinci
yarısında kesin bir duraklama devri geçirdi. Kuşkusuz bunda imparatorluğu
sarsan siyasal olayların ve değişen resim zevklerinin payı büyüktür. Bu
dönemde, tarihî kitap ressamlığı yerini günlük hayat Osmanlı Türk minyatürünün ikinci ve son parlak dönemi 18. yüzyılın ilk yarısına rastlar. Türk minyatüründeki bu atılımda, Sultan III. Ahmed ve çevresindeki kişilerin sanata karşı duydukları ilginin payı büyüktür. Bu dönem resim üslûbunun en büyük temsilcisi, son derece verimli ve yaratıcı bir sanatkâr olan Levnî'dir. Sanatkâr şahsiyetiyle bir ekol meydana getiren Levnî'nin en büyük eseri III. Ahmed'in oğullarının sünnet düğününü konu alan "Surname" adlı düğün kitabındaki minyatürlerdir. Levnî'nin üslûbunun en önemli yanı, bir dereceye kadar hacim kazanmış ve resim yüzeyi içinde daha büyük ölçüde yer alan figürlerdir. Sanatkâr çevreden çok şahıslar üzerinde durmuş ve onların en belirgin biçimde sahnede yer almalarını sağlamak için çeşitli şemalar kullanmıştır. Ayrıca figür gruplarını diyagonal, yuvarlak ve derinliğe doğru uzanan kavisli hareketlerle sıralayarak sahnelere derinlik kazandırmaya çalıştığı dikkati çeker. Gerek bu tip sıralamalar, gerekse gölgeli boyama ve drapelerin belirtilmesi ile bir dereceye kadar hacim kazanan figürler Levnî'nin Batı sanatından aldığı etkileri gösterir. Zaten konu gereği tek bir yere bağlı kalmak durumunda olmayan sanatkâr çok çeşitli şekiller deneyerek gösterileri değişik bir şekilde aksettirtmiştir. Levnî, esnaf loncalarının alaylar hâlinde geçişlerini, çeşitli eğlenceleri, ziyafetleri, hediye takdimlerini, geceleri yapılan ateş oyunlarını, Haliç'te yapılan eğlence ve gösterileri gerçekçi bir yaklaşımla resmetmiştir. Surname minyatürleri, sadece bu devrin üslûbunu göstermesi bakımından değil, eğlencelerin birinci plânda geldiği Osmanlı tarihinde 'Lâle Devri' olarak adlandırılan bu yılların kültür tarihi hakkında bilgi veren önemli bir kaynak eser olarak da değer kazanır. Devrin diğer eserleri arasında, yine Levnî tarafından yapılmış, o günün kadın ve erkek kıyafetlerini yansıtan çeşitli tiplerin belirtildiği bir albüm ile Osmanlı Sultanlarının portrelerinin resmedildiği "Silsilename" adlı eser de yer alır. Levnî'yi takip eden yıllarda, Abdullah Buharî gibi bazı sanatçılar yetişmişse de, bunların sadece tek figür ve çiçek resimleri yaptıklarını biliyoruz. Levnî ve Abdullah Buharî, Türk minyatürünün geleneksel estetik kurallarına bağlı kalmalarına rağmen, bazı detaylarda üçüncü boyutu aramaya başlamışlardı. Bunda, Osmanlı saray çevresinin Avrupa kültür ve sanatına karşı duyduğu hayranlığın payı büyüktür. Yüzyılın ikinci yarısında bu ilgi giderek artmış, Batılı anlamda ilk resimler denenmeye başlamıştır.(4)
(Nisan 2001)
|