|
Ötekine doğru giden birey: İç içe geçmiş kimliklerle başkalaşım
Bireyin toplumsallaşma döngüsü içinde, değişik zamanlarda değişik etmenlerle edindiği temel kimlik ve buna bağlı yan kimlikler içinde zaman zaman farklı etmenlerin ön plana geçtiği kimliklerin diğer özelliklerini perdelediği görülmektedir. Örneğin belli bir çağda bireyin tutum ve davranışlarında bireysel özgürlük tutkusu ve buna bağlı diğer kavramlar ön plana geçebilmekte ve birey temelde çevresini ve yaşamını bu bakış açısına bağlı kalarak sorgulayıp, yargılayarak, çözümleyip çerçevelendirilebilmektedir. Zaman zaman da bireysel özgürlüğün yerini toplumcu katılımcı bir bireyin aldığı görülebilmektedir. Bu durumda da ailesine aşırı bağlı, çevresini, yaşamını bu bakış açısına göre çerçevelendiren bir birey çıkabilir ortaya. Her ikisi de aynı temel gereksinimleri olan, fiziksel özellikleri aynı olan bireyler olmalarına karşın özde değer verdikleri konular ve kavramlar farklılık gösterdiğinden bireyin tutum ve davranışları ile bunlara bağlı olarak gelişen iletişim stratejileri de benzer özellikler göstermeyecek biçimde değişebilecektir. Bu değişim döngüsü içinde bireyin zaman zaman vurgulamak istediği öncelikler genelde "olmak" kavramı ile özetlenebilir. Olmak kavramının farklı boyutlarında odaklanıldığında, bireyin belirgin özelliklerinin vurgulanabilir duruma gelmesi söz konusu olmaktadır. "Biri" olma, "özgür" olma, "kadın" olma, "erkek" olma, "anne" ya da "baba" olma, belli bir grup insanın sorumluluğunu taşıyan bir "görev sahibi" olma, "üretebilen bir birey" olma, "tüketen bir birey" olma gibi. Bir olma durumu kabullenildiğinde, zincirin halkaları gibi başka olma durumları da buna zaman içinde kendiliğinden eklenebilmekte, ya da birey bu seçenekler arasından kendisine uygun olanları benimseyebilmektedir. Kimi zaman bunların zorla kabul edilen öğeler olması da söz konusudur. Bir olma durumunun karşısında her ne varsa, o da kendiliğinden öteki konumuna oturtulmaktadır. Zaman zaman bir noktanın karşısında pek çok öteki noktanın bulunması da söz konusu olabilecektir. Örneğin, roman yazarı bir kadına göre pek çok öteki vardır. Eşi ötekidir, eşinin bir bayan arkadaşı da ötekidir. Diğer yazarlar ötekidir, diğer yazarların kadın olanları ötekiler içinde ayrı bir yer tutmaktadır. Eserlerini okuyanlar, tüketenler ötekidir, radyoda haber okuyan spiker, marketteki kasiyer kız, bir gazetede yazan bir kadın da ötekidir, şampuan reklamına çıkan bir bayan da. Zaman zaman kendi kızı, kız kardeşi, annesi bile öteki konumunda yer alabilmektedir. Bu geniş yelpaze içinde bireyin kendisinden en çok farklı olan, hiçbir konuda uzlaşamadığı ötekilerden, kendine daha yakın gördüğü ötekilere dek bir derecelendirme yapması olasıdır. Ötekilerle zaman zaman aynılıkların vurgulandığı zaman zaman da ayrılıkların ön plana çıkarıldığı bir dizi ilişkiye girecektir bu yazar kadın. Bireysel gelişim ve kimlik edinimi konusu hem toplumsal hem de bireysel açılardan son derece karmaşık ve değişken bir yapı sergilemesine karşın, genelde bireylerin kendi varlıklarının farkına varmaları, bu varlığı sorgulamaları ve kendileri ile ilgili belli çizgileri ortaya koyabildikleri ölçüde bireysel ve toplumsal varlıklara dönüştükleri de görülmektedir. Her ne kadar toplumun bir anlamda bireyi çerçevelediği ve böylelikle onu biçimlendirdiği düşünülse de, bireyin de kendi kimlik gelişiminde en etkin varlık olduğu kabul edilmelidir. Bireylere doğuşları ile birlikte toplum tarafından yapıştırılan kimlikler her ne kadar kalıcı izler bıraksalar da, değiştirilemeyecek denli kaçınılmaz da değildirler. Sonuçta bireylerin kendi seçimleri ile kimliklerinin tümünü, bir kısmını ya da belli özelliklerini değiştirebildikleri, hatta zaman zaman bunu zorunlu olarak gerçekleştirdikleri de bir gerçektir. Bireyselleşme ve biricikleşme günümüz insanının yaşam biçimi olarak sunulmaktadır. Bunu her tür iletişim biçiminde özellikle de sinema ve edebiyat eserlerinde görebilmek olasıdır. Örneğin, daha önceleri tektiplerin hakim olduğu bir sinema ve edebiyat anlayışı, daha sonraları yerini topulum içindeki özgün birey kimliklerinin irdelenmesine bırakmıştır. Bu bakış açısı ışığında, bireyin kadın ya da erkek birey olarak ön plana çıkması, bireyin tutum ve davranışlarında, seçim ve yönlendirmelerinde cinselliğin ön plana çıkması, bireysel olarak bireyin yaşamında önemli olduğu kadar, toplumun yaşamında da oldukça önemli bir yer tutmaktadır. O denli ki, temelde her iki cins bireyin de gereksinim duyabileceği konular, sanki farklı konularmışçasına iki ayrı biçimde sunulma gereksinimini ortaya çıkmaktadır. Bu tür yaklaşımların daha çok bireysel özelliklerin vurgulandığı, özgürlük ve sorgulamaların tarihin daha erken dönemlerinde başladığı Avrupa toplumlarında biçimlendiğini söylemek olasıdır. Bunun ötesinde, toplumların küresel açıdan bir bütün olarak görülmesinin yararları vurgulanmakla birlikte, ancak pazarlama ve satış açısından parçalanmış, küçük toplulukların yönelimlerini daha rahat izleyebilme ve hatta yönlendirebilme istemi ile günümüz dünyasında bireylerin birbirleri ile olan benzerlikleri yerine farklılıkları ön plana çıkarılmaktadır. Bu durumda, hem pazarlama, reklam ve satış stratejileri açısından daha iyi bir "pazar" yakalanabilmekte, hem de bireylerin biriciklikleri, teklikleri vurgulanarak başkalarından, "öteki"lerden ne denli farklı oldukları anlatılmaya çalışılmaktadır. Böylelikle, bireyler, bütünü, gerçeği, görüneni değil de parçayı, soyutu, kendilerine yöneltileni görmekte, hem bununla mutlu olmakta hem de kendi biricikliği ile avunmaktadır. Yaratılan kavramların ve imajların ne denli kendine yakın olduğunu hissederse o denli mutluluğu yakaladığını düşünen birey, bu kavram ve imajların kendisini sarıp sarmaladığını hissetmek, onlarla bütünleşmek arzusundadır da. Örneğin bir şampuan reklamı, aslında ötekini ön plana çıkardığı, onun üstünlüğünü vurguladığı için aynı cins izleyiciler açısından başlangıçta özde iticidir. Ötekinin üstün özellikleri ve ulaşılmazlığı ile bireyin biricikliği arasında pazarlama stratejileri ile kurulan bu köprü, şampuan ortak noktasını temel almaktadır. Böyle bakıldığında, ben, "ötekinin üstünlüğünü nasıl yok edebilir, nasıl ona benzeyebilirim" diye düşünmekte, ötekinin silahından edinerek ona karşı onun silahları ile savaşma ve sonuçta onun gibi olma yolunu seçebilmektedir. Böylece, reklamı yapılan şampuan satın alınarak bir yandan ötekinin silahsız bırakılması bir yandan da ötekinin özelliklerinin özümsenmesi, benimsenmesi durumu ortaya çıkmaktadır. Birey, ben, ötekinin özelliklerini kendi parçası haline getirebildiğinde, onu yendiğini, onu yok ettiğini düşünmekte, böylelikle ondan rahatsız olma durumunu ortadan kaldırabilmektedir. Bu durumda, birey ya yalnızca "kendisi" olmak, kendisi ile yetinmek durumunda kalacaktır, ya da değişimler dizgesi sürecinde ister bilinçli ister bilinçsiz olarak kendinden vaz geçip, özlenen, arzulanan, daha yüksek bir konumda bulunun "öteki"nin yerine geçmeye çalışacaktır. Bu durumda "öteki" ile bir anlamda özdeşleşilmiş, bütünleşilmiş bir kimlik çıkacaktır ortaya. Özde kendi kendisine karşı çıkıştır bu. Ancak bu bütünleşme gerçekleştiğinde "öteki"nin bütün özellikleri ile bütünleşildiğinden ve "ben"in ona karşı olan özellikleri en aza indirgenip hatta yok edildiğinden bu karşıtlık ortadan kaldırılmış görünmektedir. Bu örnekler kapsamında öteki, bir yandan kaçılan, kaçınılan bir yerde durmaktadır, bir diğer yandan da hedeflenen ya da geçirilen başkalaşımlar sonucunda özdeşleşilen olmaktadır. Ben kavramı yalnızca bizimle birlikte olduğundan, günlük yaşam içinde iletişim ortamlarında karşılaşılan iletilerde karşımıza sürekli öteki çıkmaktadır ya da çıkarılmaktadır. Bu durumda bireyin aldığı iletiler içinde ötekinin boyutu ve önemi gitgide artmaktadır. Kısacası, öteki kavramı ile daha sık ve daha yoğun bir ilişki içine girilmekte ve zaman zaman karşıt gibi görülmesine karşın zaman zaman da özdeş duruma gelinebilmektedir. Böylece gitgide içselleşen bir öteki kavramında söz etmek olasıdır. İçimizdeki öteki, hedeflenen, ayrıcalıklı olan, özenilen, ulaşılamayacak denli güzel ve cazip özellikleri olandır. Toplumdaki "öteki" kavramı öncelikle aile içinde karı-koca arasında ortaya çıkmaktadır. Örneğin eşlerin her biri diğerine göre "öteki" konumundadır. Toplumsal olarak ayırımsanan cinsel rollerin, aile içinde çok değişik biçimlerde uygulanması olasıdır. Pek çok tartışmanın ve uzlaşmanın temelinde de bu cinsel "ötekilik" yer almaktadır. Aynı tür bir kimlik değişimi de ailedeki çocuk için geçerlidir. Doğuşta eşit ilgi ve sevgi alınmış olsa da kız ve erkek çocuklar arasında gerek aile içi ilişiklerde gerekse toplumsal boyutta zamanla farklılıklar oluşmaya başlayacaktır. Bu durumda çocukların anne babaları tarafından kendilerine biçilen ve toplum tarafından giydirilen bu kimlikleri edinmekten başka bir şansları kalmayacaktır. Cinsiyet faktörü ile kardeşlerin birbirini "öteki" olarak görmelerinin yanında aynı cinsiyetten olan kardeşlerin de bu kez bir rekabet ortamında diğerini "öteki" olarak konumlandırması söz konusu olmaktadır. Kimi ortamlarda cinsel kimliğin ön plana çıkarılması söz konusu olabilirken kimi açılardan da bu kimliğin arka planlara itildiği görülebilmektedir. Cinsel kimlik açısından bakıldığında, özellikle bilim alanında tarafsızlığın tercih edildiği görülmektedir. Pek çok bilim ve uygulama alanında cinsiyetin ön plana çıkarılmadığı, yaratıcı düşüncenin, eserin, ürünün ön plana taşındığı görülmektedir. Bu anlamda, toplumda baskın bir cinsiyetin ön planda yer alması arzulanmaz, hatta bir biçimde böyle bir baskınlık engellenmeye çalışılır. Bu bakış açısı ile asıl olan da eril ve dişil özelliklerin ideal bir harman içinde sunulabilmesidir. Örneğin müzikte en güzel sesin, erkek-kadın arasındaki bir ses olduğu bilinir. Hatta bu amaçla, eski devirlerde seslerinin kalınlaşmasını engellemek amacı ile korolardaki çocukların hadım edildikleri de yine bilgilerimiz arasındadır. Resim söz konusu olduğunda, örneğin İngiltere'de belli dönemlerde erkeklerden çok kadınların resim yapmayı sosyal bir görev gibi inanç ve ciddiyetle yerine getirdikleri de bilinmektedir. Çizilen eserlerin konusal olarak ayrımı farklı bir çalışma alanının konusu içinde yer alsa da ilk bakışta, kadın ya da erkek çizerlerin, genel temaları seçtikleri görülmektedir. Doğal manzaraların, temel bir çalışma alanı olarak benimsenmesinde kadın-erkek karşıtlığına değinilmeden çizilebilmesi de yer almaktadır. İletişim açısından bu tür çalışmalar, erkek kadın ayırımı gözetmeksizin hem herkesle paylaşılabilecek denli masum, hem de sohbet konusu oluşturabilecek denli derindir. Resmin nesnesi olarak bir insan figürünün ele alınması, iletişimsel açıdan da sorunlar yaratmakta, en azından, kadınların resmedilişi daha çok, erkek-kadın çalışmasını gündeme getirmekte erkeklerin yansıtıldığı çalışmalara ise daha geç dönemlerde rastlanabilmektedir. Yine de eser söz konusu olduğunda eserin nesnesi, konusu herkes tarafından kolayca görülebilmekteyken, eserin sahibi konusunda yargılara ve çıkarsamalara varmak o denli kolay değildir. Bu yüzden zaman zaman tablolarda yansıtılan figürlerin de yine gizemli, erkek-kadın arası figürler olduğu görülebilir. Bir sanatçı duyarlılığı ile çizilen bu ince çizgilerden hareketle eserin bir kadın ya da erkek elinden, "öteki"nin elinden çıkmış olduğu kesin kanısına asla varılamaz. Nitekim, ünlü Mona Lisa tablosunda, Leonardo da Vinci'nin aynaya bakarak kendi resmini yaptığı savı da Mona Lisa'nın gizemli gülümsemesini açıklayabilecek bir olasılık olarak ileri sürülmektedir. Aydınlanmadan önceki Avrupa'da sosyal yaşam ve üretim biçimlerine bakacak olursak, erkek ve kadın arasında neredeyse tam bir eşitliğin oluştuğunu görebiliriz. Öte yandan kadınların yazarlık uğraşı aynı derecede kabul görmüştür diyemeyiz. Pek çok ünlü Avrupa'lı kadın yazarın eserlerini ne güçlüklerle bastırtabildikleri hemen herkes tarafından bilinmektedir. Yazın dünyasında kadının ürün veren birey olarak, yazar olarak ve bir okur olarak kendini kabul ettirebilmesi çok uzun zaman almıştır. Gazeteler, dergiler açısından bakıldığında da edebiyat eserleri ile benzer bir durum karşımıza çıkmaktadır. Gazete ve dergi sahibi olan kadın sayısı yok denecek denli az iken, bunlarda etkili haber ya da yorum yazıları ile sürekli gündemde kalabilenler de oldukça azdır. Bu aşamada iki tip öteki söz konusu olabilir. Üreten olarak öteki kavramı ve tüketen olarak öteki kavramı bireylerin farklı eğilimler gösterebilmesine sebep olmaktadır. Örneğin, iletişim açısından yazını ele alalım. Toplumsal Cinsel Kimlik ve Yazın söz konusu olduğunda konunun farklı iki boyutu gündeme gelmektedir. "Üretenin" toplumsal cinsel kimliği ve "tüketenin" toplumsal cinsel kimliği. Bu aşamada, üretenin daha şanslı olduğunu vurgulamakta yarar vardır. Üreten bireyin cinsiyeti ile tüketen bireyin cinsiyetleri çakıştığında ya bir kabullenme ve özdeşleşme, benimseme ya da tümüyle yadsıma, uzaklaşma ve "ötekileşme" gündeme gelmektedir. Örneğin, okuma seçimleri açısından, konusal değil de yazara bağlı seçimler yapıldığına kadın okuyucuların genelde kadın yazarları, erkek okuyucuların ise erkek yazarları seçmeleri bir rastlantı olamayacak denli üst boyutlardadır. Bu seçim tersine işlediğinde ise, yani erkek okuyucuların kadın yazarları ya da kadın okuyucuların erkek yazarları okuyucuların daha bir eleştirel oldukları da bir gerçektir. Üreten birey olarak bakıldığında da durum pek fazla değişmemektedir. Örneğin, yine yazın söz konusu olduğunda, kadın yazarların genellikle kadın kahramanları işledikleri, erkek yazarların ise dünyayı erkekler açısından görüntüledikleri daha sık karşılaşılan bir durumdur. Yazın içinde farklı cinsten kahramanların yer aldığı durumlarda da baskın kimlik daha ön planda tutulmakta, ikincil kimliğin ise işleniş ve ele alınış biçimi yazarın ne denli iyi bir yazar olduğunun kanıtı olarak görülebilmektedir. Bir yazarın karşı cinsten bir kahramanı yeterince iyi bir biçimde canlandırabilmesi, onun yazarlık adına iyi bir yolda olduğunun belirtisi olarak sunulmaktadır. Yazınımızın yavaş yavaş kimliğini kazanmaya başladığı Osmanlı döneminde ve Cumhuriyetin ilk yıllarından başlayarak kadın yazarlarımızın eserleri ile karşılaşıldığı görülmektedir. Bu ortamda da bireylerin kendi kimliklerini gizleyerek "öteki" imiş gibi yazma gereksinimleri ortaya çıktığından eski basınımızda kadınların erkek isimleri ile yazmalarının yanı sıra erkeklerin kadın isimleri ile yazmaları da söz konusu olmuştur. Bunun yanında yeterli okuyucu kitlesine ulaşabilmek amacı ile cinsiyeti vurgulanmayan yazarlardan, imzasız eleştirilerden de söz etmek olasıdır. Üretenin kimliğinin ürüne kattığı pek çok şey olduğu kuşkusuzdur. Bir yazının kimin tarafından, ne zaman, yazıldığını bilmek, okur açısından önemlidir. Onun bakış açısı ile olaylara bakabilmek, olayları onun hassaslığı ile yaşayabilmek için bir anlamda onunla bütünleşmek gerekmektedir. Benzer biçimde film yönetmenlerinin de kendilerine özgü biçemleri milyonlarca izleyiciyi filme çekebilen önemli bir parça olarak karşımıza çıkmaktadır. Sözcüklerle kendini ve dünyayı nasıl gördüğünü ifade edebilmek, bir erkeğin de bir kadının da yapabileceği bir şeydir. Bu durumda her iki tarafın da kendini "öteki" yerine koyabilmesi olasıdır. Nasıl ki tarafsız bilimsel bir çalışma ya da yazı söz konusu olduğunda, yazarın kimliği önemsizleşmekte, bilimsel sorunlar ve olası çözümleri önem kazanmakta ise, söz konusu bir edebiyat eseri olduğunda, yazında yazarın kimliğinin yansıyıp yansımadığı, kendine özgü dilsel öğeleri kullanıp kullanmadığı ön plana çıkmaktadır. Sonuçta iletişim biçimi olarak yazın söz konusu olduğunda, önemli olan yazarın toplumsal kabul görmesi, eserin kalıcılığının sağlanabilmesidir. Günümüze dek yapılan dilbilimsel, anlambilimsel ve göstergebilimsel pek çok araştırma, dil kullanımı açısından da kadın dili ile erkek dili arasındaki farklılıklara dikkati çekmekte, bunların özelliklerini ve ayırdedici yönlerini ortaya çıkarmaya yönelik araştırmalar yapmaktadır. Bu araştırmalar bir anlamda "öteki"nin özelliklerinin betimlenmesi, anlaşılması yolunda bir çaba içine girilmesi yolunda atılmış adımlardır. Tüketen ve öteki ilişkisi üzerinde durmak gerektiğinde de karşımıza bir dizi başka sorun çıkmaktadır. Eserlerdeki dilsel, sanatsal özellikler, zaman zaman bu eserin tüketicilerine, (okurlara ya da izleyicilere) yaratıcısı hakkında ipuçları verebilmektedir. Ancak, tüketciler, genelde eserin yaratıcısından çok eserde ele alınan kahramanlarla ilgilenmektedirler. Bu yüzden örneğin edebiyatta ya da sinemada "gender" cinsiyet kavramı ön plana çıkmış ve özellikle kadın kahramanların eserlerde, filmlerde nasıl yansıtıldıkları irdelenmeye başlanmıştır. Eser içindeki kahramanlar söz konusu olduğunda, ana kahramana karşı "öteki" gündeme gelmektedir. Öteki her ne kadar güçlü ve yenilmez olursa olsun, ana kahraman kendisiyle özdeşleşen tüketicileri mutlu edebilmek için bir şekilde "öteki"ni yenecektir. Eser ya da ürün için tüketenin kimliği de zaman zaman önemlidir. Örneğin bir otomobil reklamının genellikle erkek tüketicileri, bir temizlik ürünü reklamının da bayan tüketicileri hedeflemesi gerekmektedir. Zaman zaman alışılmadık yakıştırmalar yapılsa da eser için de hedeflenmeyen kitle öteki grubuna girmektedir. Bu ilişki, tüketenin seçimi biçiminde de karşımıza çıkabilmektedir. Tüketici, kendisinden olmayanı, ötekini kendi sınırları içine sokmamaya gayret etmektedir. Çocukluğun ilk yılları ile birlikte gündeme gelen bireysel kimlik, daha sonraları çocuğa yüklenen toplumsallaşma işlevleri ile donatılmaktadır. Kişilikten ayrı olarak gelişen başlangıçtaki bu kuramsal kimlik, gitgide bireyin yaşam boyu bir parçası olacak bir cinsel kimlik kimliğe dönüşerek sosyal yapıda davranışsal ve tüketimsel özelliklerle yerleşir. Toplum, yetişkinleşmeye çalışan bireylerden "bir kız" ya da "bir erkek" gibi davranmalarını beklemeye başlamaktadır. Farklı biçimlerde ortaya çıkabilen bu toplumsal kimliğe bireyin ne denli uyum sağlayabildiği de yine bireyin kişiliği, dünyaya ve yaşama bakış açısı, yaşamdan beklentileri ile ilintilidir. Çünkü toplumda bireye birden fazla kimlik yüklenebilmekte, bireyin bunlarla uyum sağlayamaması durumunda hem birey hem de çevresindekiler mutsuz olabilmektedir. Örneğin, bir erkeğin çocukluktan getirdiği "ailenin tek çocuğu olma", "ailenin tek erkek çocuğu olma", "ailenin çalışan bireyi olma" kimliklerinin yanı sıra, daha sonra kazanacağı "koca", "aile reisi", "baba" kimliklerinin de birbirlerini etkiler konumda oldukları görülmektedir. Çocukluktan başlayarak oluşturulan kimlikler, kadınları da etkilemektedir. Örneğin beş yaşındaki "Ayşe"'ye zaman içinde farklı kimlikler yüklenebilmektedir. "İstanbul'lu bir ailenin kızı", "ailenin tek kızı" ya da "ailenin beş kızından biri" olmak, "mühendis Muammer beyin kızı", "doktor Aylin hanımın kızı", "rahmetli Rıza Paşanın torunu Ayşe" olmak, "öğrenci Ayşe", "öğretmen Ayşe hanım", "Ayşenur'un annesi Ayşe hanım" olmak bireyin yaşam boyu edinebileceği kimliklerden sadece bazılarıdır. Toplumsal açıdan bakıldığında, edebi eserler, tiyatrolar, sinema filmleri, günümüzde oldukça yaygınlaşan televizyon dizileri, çizgi filmler ve daha pek çok alanda, toplumsal kimlik bireysel cinsel kimlik ile kol kola gitmektedir. Psikolojideki özdeşleşme kavramları gereği, kadınların/kızların öykü, roman ya da sinema filmlerindeki kadın/kız kahramanlarla erkeklerin de erkek kahramanlarla özdeşleşmeleri beklenir. Bu nedenle, örneğin çocuklara yönelik çizgi filmlerde kahramanların özellikle son yıllarda artan bir biçimde cinsler arasında eşit olarak paylaşıldığı, hatta zaman zaman cinsiyeti olmayan kahramanlara yerlerini bıraktıkları görülmektedir. Çizgi film kahramanı He-man erkeklerin she-man ise kızlarındır. Aynı biçimde örümcek adam ve örümcek kadın ayırımı ortaya çıkarken, yetişkinlere yönelik süperman'i, erkek çocuklar için süper boy, kız çocuklar için ise süper girl izlemiştir diyebiliriz. Disney'in Mickey Mouse'u önceleri cinsiyeti vurgulanmayan bir kahraman iken halkın gönlüne taht kurmuş daha sonra erkeksi özellikler göstermeye başlayarak dişi mouse'lar da çizilmeye başlanmıştır. Bunun yanı sıra, temelde cinsiyeti vurgulanmayan bazı kahramanların da çocuklar arasında daha bir yoğun kabul gördüğü de gerçektir. Örneğin Tweety, Pikaçu, cinsiyetsiz olanların, daha doğrusu cinsiyeti vurgulanmayanların bazılarıdır. Tarih yazma, bildirme, özetleme, aktarma, kendini ifade etme, kendini kabul ettirme gereksinimleri, insanların sürekli olarak iletişimde ve bildirişimde bulunmaları gereğini ortaya çıkarmaktadır. Yaşamları sürekli olarak çevrelerinde gördükleri, duydukları ile gelişen insanlar, aslında, bireysel deneyimlerinden öte, sanal bir dünya içinde yaşamaktadırlar. Çünkü, bireyler yaşam içinde ancak, gerçek yaşam deneyimi olmadan elde edilen bu bilgiler aracılığı ile sanal bir yaşam deneyimi sahibi olmaktadırlar. Bu durum aslında yeni bir olgu olmamakla birlikte, teknolojinin bilişim ve iletişim ortamlarının baş döndürücü bir hızla ilerlemeleri sonucu günümüzde daha da artmış ve yoğunlaşmış durumdadır. Bireylerin, birbirlerine başlarından geçenleri anlatmaları, tecrübelerini aktarmaları, nasıl iletinin göndericisi için dayanılmaz bir gereksinim ise, benzer şekilde, başkaları hakkında bilgi sahibi olma, onların deneyimleri hakkında fikir edinme de iletinin alıcısı için dayanılmaz bir gereksinim konumundadır. Buraya kadar pek de tehlikeli boyutlarda görünmeyen bu aktarım ve paylaşım günümüzdeki tehlike boyutlarına nasıl ulaşmıştır? İnsanların bireysel deneyimlerini başkaları ile paylaşmaları bir yana, kendilerini gerçek yaşamda hiç olamayacağı kadar gerçek bir biçimde bir başkasının yerine koyarak yaşadıkları deneyimleri de kendilerinin deneyimi imiş gibi yorumladıkları görülmektedir. İşte bu ikinci el deneyimin oranı, günümüz şartlarında bireysel deneyimden daha fazla görülmektedir. İnsanlar sürekli olarak başkalarının başlarına gelenleri, filmlerde gördüklerini diğer insanlara anlatarak ve bu olayları tekrar tekrar yaşayarak iletilerin yerleşikliğine ve devinimine katkıda bulunmaktadır. Bu durumda herhangi bir bireyin düş gücü ürünü olan bir filmin binlerce bireyin sanal yaşam deneyimi haline gelmesi söz konusu olmaktadır. İşin tehlikeli boyutu burada başlamaktadır. Bu aşamada, devreye giren bir başka etkenden de söz edilebilir. Bireyin edindiği bu sanal yaşam deneyimini başkalarına aktarma sıklığı ve yoğunluğu. Böylelikle, bireyler arasında dolaşan, dilden dile aktarılan bilgilerin, diğer bir deyişle sanal deneyimlerin yoğunluğu, bunların gerçekliğini de etkilemektedir. Örneğin, filmlerdeki düş gücü örneklerine bakarak sanal deneyimlerin gerçek yaşam deneyimlerine dönüştürülmesi çabaları toplumlarda sıkça ortaya çıkabilmektedir. İzledikleri filmdeki sahnelerden etkilenen iki genç bir banka soymayı planlayabilmekte, ya da seri cinayetler işleyen bir katil ortaya çıkabilmektedir. Filmlerin içinde yer alan ve bireylerin sanal yaşam deneyimlerine dönüşen eylemler incelendiğinde bunların çoğunun aslında gerçek yaşamda çok sık rastlanamayacak denli acı verici, itici ve adaletsiz olduklarını görebiliriz. Toplumda karşılaşmak istemediğimiz bu olayların film düzeyinde topluma aktarılmasının mantığı da şöyle özetlenebilir. Gerçek yaşamda bu denli dramatik olaylarla karşılaşmak, her bireyin yaşayabileceği, ya da gerçekte yaşamak isteyebileceği bir deneyim olmadığından, bu deneyimin yalnızca sanal ortamda tutulması ya da yalnızca orada yaşanması gerekmektedir. Bu şekilde, olası olumsuz duygulardan arınılmış ve rahatlanmış bir biçimde toplumdaki iyi vatandaş rolleri benimsenebilecektir. Toplumlar, her bir bireyin topluma aktarmak istediği ya da toplumdaki örneklerden alarak topluma yansıtmak istedikleri eylemlerin ve deneyimlerin neler olduğunu önceden belirleyici kurallar getirmek isteselerdi, kitaplar, gazeteler, filmler ve her tür iletişim aracı için, binlerce bireyin sansür kurulu olarak görev yaptığı oluşumlardan söz etmek gerekebilirdi. Bireylerin topluma göndermek istedikleri iletilerde özde ne denli kendilerini yansıttıkları daha bir araştırılır olmaktadır. Zaman zaman toplum tarafından biçimlendirilen öteki imgeleri bireyi o denli sarmaktadır ki, birey iletilerinin gerçekten kendine ait olan bölümlerini diğerlerinden ayıramaz hale gelmektedir. Bunca öteki arasında bireyin kendine ait dünyası gitgide daralmakta, küçülmekte ve anlamsızlaşmaktadır. Bu nedenle modern ve kalabalık toplumlarda kimi zaman bireylerin tümüyle kendileri olmaktan vaz geçerek bir başka kimlik altına gizlenmeleri söz konusu olmaktadır. Sosyal açıdan yalnızlaşan, kendi sesini kendine bile yeterince duyuramayan bireyin, ötekileşmekten başka çaresi de kalmamaktadır. Batı toplumlarında 21. yüzyılın ara sorunu olarak görülen bu kimliksizlik, çok kimliklilik ya da kişilik parçalanması/bölünmesi sorunları gitgide bireyin yalnızlaşması, sosyal yaşamdan uzaklaşması, sosyal yabancılaşma, kendine yabancılaşma, kendine ve ötekine duyulan büyük bir nefret ve acılarla örülü bir yaşam biçiminde karşımıza çıkmaktadır. Bireylerin öncelikle deneyimlerin
hangilerinin kendileri ve toplum için daha önemli ve değerli olduğunu
göz önünde bulundurarak hangilerinin paylaşılması hangilerinin ise sınırlanması
gerektiğini belirlemeleri gerekmektedir. Gerçekte, belki de böylesi bir
bireysel sansür gerekli de olmayabilir. Ancak, bireysel ya da toplumsal
olarak yaşanan acıların, olumsuzlukların çok yoğun ve sık bir biçimde
yinelendiği ortamlarda, bireylerin ne derece sağlıklı ve mutlu olabilecekleri
de büyük bir soru işaretidir. Bu olumsuzluklar öylesine büyük boyutlara
ulaşabilir ki, kimi zaman bilginin asla mutluluk getirmeyeceğini savunanlara
katılasınız gelir. Bu durumda, sürekli yinelemelerden ve karmaşık yoğun
bilgiden ve ötekileşmeden uzakta, hiçbir yeniliği izlemeyen bir dağ köyünde
yaşamak bir şehrin koşturmacalı sözde modern yaşamını yaşamaktan ve başkalaşmaktan
daha anlamlı gelebilir. Kaynakça
(Mayıs 2001)
|