Mankurtlaşma oğul! 

Bir neslin gelecek olandan beklentisidir bu. Gelecek olandan korkusu, endişesidir. Bir kuşağın, diğer bir kuşak tarafından anlaşılamayacak derecede başkalaşmasına, değişmesine bir başkaldırıdır, bir öğüttür aynı zamanda.

Gün olur asra bedel. Zaman gelir, insan, koca bir ömrü bir güne nasıl sığdırabilmiş olduğunun tecrübesini yaşar. İnsan geçmişinin, geleceğinin ve şimdinin ürünü olduğunu yeniden, bir kez daha anlar. Ve buna bir efsanenin dirilttiği isyanla kapı aralar. Naymanlı ananın destanıyla; destana göre, geçmişte yaşamış göçebe bir kabile olan Juan Juanlar(Avarlar), Sarı-Özek bozkırında yaşayan Naymanların topraklarını istilâ eder ve Naymanlı esirlere dehşet verici işkenceler yaparlar. Yapılan işkenceler sonrasında esirler ya ölür ya da mankurtlaşır, yani hafızasını yitirirler. Juan Juanlar tutsakların yaşayan anılarını ellerinden almak usulünü bulmakla insanlığa karşı en büyük cinayeti gerçekleştirirler. Mankurtlaşan esir artık efendisinden başkasını bilmemektedir. Ne anasını, ne babasını, ne de bir başka şeyi hatırlar. Ağzı olup da dili yoktur artık. İtaatli bir hayvandan; kaçmayı düşünmeyen, bu yüzden de hiç tehlike arz etmeyen bir köleden farksızdır. Köle sahibi için en büyük tehlike kölenin başkaldırması, kaçmasıdır. Ama mankurt isyanı ve itaatsizliği hiç düşünmeyen tek varlıktır yeryüzünde.

Yaşanan acılar sonrasında oğlunu mankurtlaştıranlara karşı onu kurtarmaya çalışan, umut ve korku dolu bir yürekle çalkalanan bir ananın insanlığa onur verici mücadelesi başlar. Mücadele, mankurtlaşan bir oğlun anası olan Naymanlı ananın, kendi öz oğlu tarafından öldürülmek pahasına da olsa ödediği bedeldir.

Bir ananın kendini insanlığa adayışı, feryadıdır.

İşkence ile sakatlanan aklını karanlığın örtüsü yavaş yavaş kapladığında; zorla elinden alınan hafıza bağını koparanda; öz anan dağ dibinden akan ve kıyısında oyun oynadığın derenin şırıltısı, kendi adın, babanın adı, sana utana utana bakarak gülümseyen kızının adı, aralarında büyüdüğün bacı-gardaş, hasım-yoldaş herkesin hayali gözünden silinende, seni karnında taşıyıp bu günleri göstermek için doğuran anana kargışlar okumadın mı? Oy balam, oy! Can balam, oy!..”

Bu efsane çağları aşan bir uyarıdır aslında; insanın ruhunda taşıdığı bütün erdemleri yok sayıp, iradesini elinden çalıp almaya çalışan iktidar düşkünlerinin acımasız yüzünün tasviridir.

Ne adına olursa olsun, insanı insan yapan düşünme yetisini ölüme yollama çabasıdır. Ve her şeyden evvel çağımız insanına bir öğüttür. "Bin kişinin ölümü istatistik bir kişinin ölümü dramdır", diyen zihniyetin dünya tasavvuruna bir başkaldırıdır. İnsanı bir yığın psikolojisiyle yorumlayan, niceliği niteliğin önüne geçiren, çürümeye yüz tutmuş bir kabulün bencil inadına karşı çıkıştır.

Bütün bu katletme çabalarına karşı insanın çağlar boyunca yaşatmaya çalıştığı şey, "tamamlanmış bir ütopya değil, hayalin ve umudun canlı ve hareketli olduğu bir dünyadır."

Tüm yok sayma uğraşları, "insanların duygusuz, hayal gücünün kısır ve “her zaman olanın” “olması gereken” olduğunun sanılması arzusudur."

Naymanlı ananın feryadı insanoğlunun her koşulda ve her çağda kendi gerçeğine kayıtsız kalamayacağının, kendi benliğinin farkında olmadan yaşayamayacağının bir müjdesidir. İnsanın yaradılışından getirdiği eşsiz yüceliği yeniden uyandırma çabasıdır.

Mankurtlaşan insanlığın kulağında çınlayan bir çığlık kopardı Naymanlı Ana. Bir ana merhametiyle oğluna beslediği dizginlenemeyen sevgisiyle ölüme yol aldı dudağındaki beyaz buse ile: "Mankurtlaşma oğul! Mankurtlaşma insan, mankurtlaşma!"

(Nisan 2001) 

künyeana sayfadosya | akademikültür-sanat | arşiv | e-posta | linkler