Sevgi emek ister, özgürlük ise bedel ister

Şimdi size söyleyeceğim sözü söyleyebilmek için tam yirmi yıldır bekliyorum. Yirmi yıldır sizlere bu sözleri söyleyebilmek için atılmalar, istifalarla birlikte 27 iş yeri değiştirmek, zorunda kaldım.
Gazetecilikte, özdeşleşme denilen bir imge söz konusu. Nedir bu? Meselâ siz bir müddet polis muhabirliği yapıyorsanız yazılarınıza "malum şahıs olay yerine intikal etti" diye yazmaya başlarsınız. Diyelim ki sol bir görüşe sahipsinizsiniz, Milliyetçi Hareket Partisi'ni (MHP) izlemek üzere görevlendirildiniz. Çünkü öyle de gerekir, karşıt görüşte olsun ki olayı irdeleyebilsin, diye. Altı ay sonra o gazeteci arkadaşınız kurt işareti ile karşınıza çıkabilir. Gazetecilikte böyle özdeşleşme problemi var. Fikret İlkiz, gazetecinin işçi sayılabilmesi ile alâkalı çok güzel bir çorap örneğini verdi. Bir çorap işçisi hata yaptığı zaman o çorabı giyen kadıncağız birkaç kişinin önünde rezil olabilir. Ama gazeteci hata yaptığı zaman aynen bugün olduğu gibi bir ülke, bir toplum bütün dünyanın gözü önünde rezil olur. Aradaki fark, bu kadarcıktır.

Bugün basında meydana gelen hadise ekonomik krizle alâkalı değil, kerizlikle alâkalıdır; tam Türkçesi budur. Gerçekten bugüne kadar hiçbir şeyle ilgilenmedik. Haberi okuyup o haberin içindeki unsurlar yerinde mi değil mi, diye okumadık. Ne yaptık? İmzamız çıktı mı, çıkmadı mı, ona baktık. Yıllarca bütün derdimiz imza oldu. Hocam dedi ki: "Türk milleti esir olmaz".
Türk milleti esir oldu. Türk milleti paranın, promosyonların, tencere-tabağın ve Reha Muhtar'ın esiri oldu. Medyada en büyük sorun emek sorunu değildir; ahlâk sorunudur. Emeğinizi alırsınız. Yasalar emeğinizi nasıl alacağınızı düzenler. Düzenlemelerle emeğinizi nasıl alacağınızı hiç bilmiyorsanız, Fikret İlkiz size bir fırça çeker niye öğrenmedin, diye; ama buna rağmen sizi bilgilendirir. Onun karşılığında bir şeyler yapabilirsiniz; üç kuruş-beş kuruş da olsa emeğinizin karşılığını alırsınız. Ama ahlâkınız elden gittiğinde, onu alabilmeniz zordur. Gerçekten gazeteciler ellerinden alınan o ahlâk kavramını içerisinde o kadar âcizleştiler ki! Bu neye mal oluyor? Yani emek... Güzel, çalışıyorsunuz, bunun karşılığından bir şeyler alabilmek güzel bir şey.

Ankara'da 9 meslek örgütünün toplantısına ben de Gazeteciler Meclisi dönem sözcüsü olarak katıldım. Toplantıda sadece sendikalaşma diye bir karar çıkmadı. İlk çıkan karar şu idi: Öncelikle bugüne kadar neler yaptık bunları itiraf edelim ve şunu söyleyelim: Nitelik açısından "hepimiz Zafer Mutlu kadar temiziz" aslında. Öncelikle kendimize ve topluma itiraf edelim: Biz nerede, nerelerde hata yaptık?

Ben söyleyeyim! 20 yıldır neyle uğraşıyorum, biliyor musunuz? Günaydın gazetesinde sayfa sekreteri olarak çalışan kızın haberime attığı şu başlığa itiraz etmediğim ve onun altındaki haberi yazdığım için 20 yıldır didinip duruyorum. Bu yirmi yılın özetle son on küsur yılından bu yana medyada etik etik deyip duruyorum. Ve kefaret ödemeye çalışıyorum. O başlık şu idi: "Patronu odaya pantolonsuz girince, kendini pencereden attı". Cinsel tacize uğramış bir kızın namusunu kurtarmak adına hayatını tehlikeye atışı karşısındaki dehşet bir olayı, biz magazinleştirerek sunduk. Böyle bir başlık atan sayfa sekreterine itiraz etmeden başlığın altındaki haberi yazmak alçaklığını gösterdiğim için 10 küsur senedir uğraşıyorum ki, o kızcağızın uğradığı haksızlığın karşısında yaptığım edepsizliğin kefaretini bir nebze de olsa ödeyebileyim diye.

Bunu yapmadıkça, kefaretimizi ödemedikçe herkesin esiri olmaya devam edeceğiz. Patronun da, köşe yazarının da, siyasetçinin de esiri olmaya devam edeceğiz. Bu sadece gazetecinin sorunu değil, bütün Türkiye'nin sorunudur aslında. Feodal dünyanın en feodal milleti, toplumu olarak siyasetinde de, medyasında da, öğretim kadrosunda da, başka alanlarda da böyledir. Ağalar ve marabalar, birtakım insanlar ve peşinde sürüklenen insanlar... Gazetelerde, televizyonlarda hak aşireti transfer oluyor. Ali Kırca aşireti, M.Ali Birand aşireti, Uğur Dündar aşireti... Biraz aradan sıyrılabilirsek Ahmet Tezcan aşiretini de oluşturabiliriz belki. Bütün bunlardan kurtulmamız gerekir.

Biz gazeteciler olarak ne yaptık? Basit bir örnek vereceğim. Güneş Taner bakan olduktan sonra bir karar aldı. Bundan sonra gazeteciler benden beyanat almak istedikleri zaman on bin dolar vermek zorundalar; çünkü ben parayla konuşurum, dedi. Haklı! Ekonomi bilgisine sahip bir insan ki, Dünya Bankası'nda çalışmış biri olarak onun görüşlerinden istifade etmek istiyorsanız bedelini ödemek zorundasınız. Ama Türkiye Cumhuriyeti'nin Bakanı sıfatıyla, bırakın para almayı, icraatlar konusunda bilgi vermek, hesap vermek, boynunuzun borcu. Hiçbir gazeteci bunu sormadı. Hiçbir gazeteci sen zaten bilgi vermek zorundasın, buradan aldığın para haksız kazançtır, bunu Güney Doğu'ya gönderiyorum, dersen, siyasî kişiliğinden dolayı haksız kazancı katmerlemiş olursun, sahtekârlık yapmış olursun, demedi. Hemen kaçtılar oradan. Niye? Birtakım ilişkiler söz konusu.
Hiç kimse basın patronlarını, medya patronlarını karşılarına almak istemediler. Siyaset ahlâkı açısından böyle düşünen bakan, parlamenter, başbakan varsa milletvekilliğini bıraksın, cehennem olsun gitsin! Eğer Güneş Taner böyle bir gaf ettiği zaman "ilişkimi bozmayayım, belki bana bir tüyo verir de, manşete çıkarım" diyen gazeteci varsa, -ki var- cehennem olsun gitsin! Dolayısıyla bu sadece medyada değil, her alanda, siyasette de, okullar arasında da, habere talip olan kişiler arasında da en büyük sorun: Ahlâk. Ben şunu hatırlıyorum. On yıl önce İngiltere'de bir gazetecinin yazı işleri müdürü mahkemeye verildiği zaman haberden dolayı Londra'da halk miting yapıyor aynen Çekoslovakya'da olduğu gibi.

Türkiye'de 10 yıl önce bir gazete önündeki okur tepkisi Meydan gazetesi önündeydi ve gazetenin verdiği stres bilezikleri kalitesiz çıktığı için -tepki gösterenler- sahtekârlar, diye bağırmışlardı. Dolayısıyla bu toplum da bu tür gazetecilik anlayışını hak ediyor bence. Neden? Çünkü diplomalısından diplomasızına, bakanından müsteşarına, öğretmeninden hademesine varıncaya kadar herkes promosyon sevdasına düşmüştür.

Biz televizyon programında gösterdik, bunlar sizi kandırıyorlar. Bunlar, İtalyan hondi, çelik tencere değil, mukavva gibi cart diye yırttık. Buna rağmen, Günaydın gazetesinin buzdolabı olayından sonra bir daha almayacağım, diyenler oldu. Yani toplumun neresine bakarsanız, aynı hilyogramdaki o en küçük parçacığın bütün özelliklerini göstermesi gibi, aynı özellikleri gösteriyor.

Bütün sorunların temelinde ahlâkî problemler var. Özellikle insanlardan şunu rica ediyorum: Eğer gazetecilik yapmak gibi bir sevdayla yola çıktıysanız -ki bu ancak bir sevda ile yapılabilir- bunun karşılığını lütfen verin. Basın özgürlüğünü istedik ama bunun bedelini ödemeye asla razı olamadık.
Sevgi emek ister, özgürlük ise bedel ister. Bedelini ödemeye yanaşmayacağınız bir özgürlüğün ancak dilencisi olabilirsiniz. Biz bugüne kadar hep dilendik. Politikacılar bize versin, dedik. Onlara yalakalık yaptık. Parlamento Muhabirleri Derneği diye bir dernek kurduk. Bütün işimiz gücümüz bu derneğe devlet bütçesinde pay ayırmak oldu. Gazetecinin devlet bütçesinde pay alabildiği bir ülkede yapılan gazetecilik ancak bu kadar olur. Onun müşterisi, okurları seviyesi de ancak bu kadar olur. Dolayısıyla eğer çıtayı yükseltmek istiyorsanız ne pahasına olursa olsun benim 45 yaşına gelip de burada sesim titreyerek ödemeye çalıştığım kefareti siz de ileride çocuklarınıza ve önünüze gelecek öğrencilere dillendirmek istemiyorsanız, öncelikle bu gazeteciliğin emeğine değil, 70 bin dolara değil ya da Ali Kırca'nın aldığı 2 milyon dolara değil, gazeteci hak ve sorumlulukları bildirgesindeki her maddeye hayatınızda görebileceğiniz en büyük değer olarak yaklaşın. Eğer bunu yapmayacaksanız Allah aşkına bu işe hiç bulaşmayın, geleceğe kötülük etmiş olursunuz.

*Gazeteci, Dördüncü Kuvvet Medya sitesi

 


TRT, bir cinnet hâlindedir

Değerli gazeteciler, TV'ciler, iletişimciler, ve tabi ki gözümüzün bebeği öğrenciler... Son zamanlarda medyada yaşanan trajik olayların nedenleri hakkında naçizane tecrübelerimi sizlerle paylaşacağım. Bu bilimsel çatının dokunulmazlığına inanarak, sizlerle mutfakta edindiğim birikimler tecrübesinde söylenmesi gerekenleri korkmadan söylemeye çalışacağım.
İlk önce son zamanlarda basında işten çıkarılanlar olmasaydı her şey yolunda mı olacaktı, diye sormak istiyorum. Bizim ülkemizin âdetidir. İnsanları açlıkla, işsizlikle terbiye ederler. Bu eski bir şeydir. Geleneğimizde açlık, işsizlik gibi durumlara karşı çıkanlara o günün konjonktürüne uygun olarak şeriatçı, ilerici, gerici vb. sıfatları hazırdan yapıştırırlar. Canına okurlar adamın. Son günlerde yaşanan işten çıkarmalar da dahil olmak üzere yayın iletişim faciası medya dünyasının malî yapısından kaynaklanmaktadır. Gençlerin tabiriyle ben meseleye damardan giriyor, açık ve net söylüyorum.

Beni yüreklendiren bir yasa tasarısı, ki buna "telif" diyorlar. Telif meselesi çok önemlidir. Bu malî yapıda o kadar önemlidir ki TV yönetmenliği yaptığım bir dönemde bir sanatkârla talk show yapması için sözleşme yapılmış. Bülent Ersoy Hanım efendi talk showun her bir bölümü için ayrı para alacak. Sözleşmeyi yapan Kanal 6 televizyonu o zamanın en iyi TV'lerinden biri; verilen para ise o zaman için iyi bir ücret. Kanal 6'yı biliyorsunuz. O dünya tarihine bir pet şişe olarak geçti. Tabiat bile yok edemez onu. Öyle bir formülü vardı. Şu sözleşmeyi getirin bana, dedim. Bu çarpıcı bir şey. Bülent Ersoy Hanım efendiye 5 milyarın 4'ü talk show senaryosu için veriliyormuş. Güzel bir şey değil mi? Bu şu demek; benim bir talk show'um var. Herhangi birini davet ediyorum. Ortak çalışıyoruz, çabalıyoruz, ortaya bir program çıkarıyoruz. Ben bunun senaryosunu yazacağım, çalışacağız. 4 milyarını, yazıdan dolayı o alacak. Bir düşünün bakalım. Bülent Ersoy şarkı söyleyerek doymuyor, yazıdan kazanıyor; yani bizim sahamıza giriyor. Her türlü kepazelik bu medyada mevcut. Ben diyorum ki, bu medyanın malî yapısından kaynaklanmaktadır. Bu yapı hepimizin malûmudur. Artık adliyelik bir vakıadır. Bizi aştı bu iş. Kamu bankaları başta olmak üzere kaynak sağlayan bu yapı bu kaynak kesintiye uğradığı zaman kendince bir dara düşüyor. Önce üreten kesimi tasfiye ediyor. Niye? Üretime ve üretene hiç ihtiyaç yok da ondan.

Türkiye'de ne yazık ki siyasî yapı da dahil olmak üzere bütün bu kurumlar üretim, hukuk deyince hemen kalkıp ceketlerini alıyor ve gidiyorlar. Sevmiyorlar. Alerji yapıyor bu onları. Bakın malî konularla ilgili olarak para hep konuşuluyor. Özelleştirme, para birikimi hususunda sanki bunlar gitmiş Kur'an'a el basmış. Hiç konuşan yok. Şimdi medyanın da üretime ihtiyacı yok. Bunu görün. Bana üretim yapan bir tane özel kanal gösterin. Deyin ki, arşiv değeri dramlardan oluşan, programlarla, belgesellerle... Üretim yoktur bunlarda. Artık coştular, mobilya şirketlerine ısmarlıyorlar dizileri. Bunu yapan, TRT. Şimdi geleceğiz ona da. İşte durum bu. Şimdi medyanın neye ihtiyacı var? Bana göre iki şeye ihtiyacı var: Gündem mühendisleri, rant operatörleri. Gazeteciye yok, yönetime yok, hiçbir şeye yok. Meselâ gündem mühendisi diyor ki: "Biri Bizi Gözetliyor programı yapıyorlar, maliyet sıfır, kameranı koyuyorsun, adamları tıkıyorsun içeri, büyük bir rant, düşük maliyet." Yapan kim? Yapan yayıncı mı? Artık alay ediliyor bizimle. Bu tele kulak olayındaki adama: "Sen sağı solu dinledin, seversin bu işi, gel bir de gözetle." dediler. Hangi medya etiğinden bahsediyorsunuz, diye açık açık söylüyorlar bunu. Bakın şimdi gündem mühendisi, bugün sabahtan akşama kadar bunu konuşuyoruz. Nedir bu rezillik diyenler, çağdaşlık, Atatürk böyle mi isterdi, diye abuk sabuk lâflar söyleyenler Atatürk'ü mahvettiler. Atatürk mezarından çıkacak, Anıtkabir'den bir çakacak, göreceğim o günleri inşallah.

Nurseli İdiz, elinde mikrofon seçimler zamanı, Abanoz Sokak'ta, o sırada belediye başkan adayları "kapatırım, kapatamazsın" tartışmasında, yani Abanoz Sokağı'nda bir kerhanenin kapatılmasına endekslendi. Lâiklik, şeriatçılık... Nurseli İdiz, elinde mikrofon: "Burası lâik bir ülkedir, asla kapatılamaz!" dedi. Bak şimdi, biz lâikleri de kerhaneci yaptı. Böyle şey görülmemiş. Elbette yiğit insanlar da var. Dedikleri gibi, Susurluk, İSKİ ve daha neler... Yiğit insanlar var da, buna kapo diyorum. O temerküz kamplarında, gaz odalarına götürülenlerin başında yürüyenler de Yahudi'ydi. Üç gün daha fazla yaşayabilmek için o insanları oraya yürüttüler. İşte medyadaki kapoları istiyorum ben! Bir bir; affetmiyorum! Hepsini istiyorum!

Şimdi burada önemli bir nokta var. TRT kalesi düştü. TRT kalesinin diğer kanallarla aynı biçime dönmesi ve değişim adı altında özel medyanın uzantısı hâline gelmesi. Aynı güç odaklarının eline geçti, âdeta içi boşaltılan kamu bankalarının yerine geçti TRT. Dikkat edin, aynı gruplar iş yapıyor oraya. Jeneriklerde her şey yazılı. Şimdi benim anlamadığım, KİT komisyonu hangi uzmanlık alanıyla bunu çözecek? Lütfen bu çevrelerden bir uzman kuruluş oluşturalım. Bir jeneriğe baktığımızda, orada kimin çalıştığını, hangi yapılanmanın içinde olduğunu; artı, işi izlediğimiz zaman, kaç kilovat saat elektrik kullanılmış, kaç kamera ile çekilmiş, malî yapısı nedir, biz biliriz bunu. KİT komisyonu nereden bilecek? Bugün bazı diziler var. Bakıyorum bütçelerine, kullanılan elektrik kilovat saati, bunlar her hafta bir film çekiyorlar her hâlde.

Şimdi bu önemli bir şey. TRT, düşmemesi gereken bir kaleydi. 7500 personel, Tepebaşı'nda yeni bir stüdyo açılmış, 1 milyon dolar harcama yapılmış, bir yarışma çekilecek. STR'ye vermişler bu işi. Dışarıdan birine yani. Niye yaptınız bunu, dediğimizde, çekecek eleman yok, diyorlar. 7500 kişisiniz, çekecek eleman nasıl olmaz? Burası 7500 kişilik hantal bir yapıya sahip olan bir kurum. Takdir buyurursunuz ki, ancak bu duruma nepotik bir yapıyla gelinebilir. Üstelik bu işin içinde siyaset de var.

Keçeciler diyor ki, benim kızım fevkalâde belgesel yapar. Ben de şu Tepebaşı'nda çeksin, diyorum. İki lâf edip eleştirdiğimiz zaman bu nepotik yapıyı, ayaklara kalkıyorlar, böyle şey olur mu, diye. Benim kızım pek güzel mutfak belgeseli yaptı, diyor. Yayıncıların tabiriyle, kamera sabit, şahıs mütehallık. Bulmuş bir de otellerden yabancı aşçılar, yemek yapıyor, bunu belgesel zannediyor. Biz de bunu yüceltecek değiliz. Benim kızım tompiti değildir, diye 4.Kuvvet Medya'ya açıklamalar yapıyor. Sevgili Uluç Gürkan'ın oğlu TRT'de çalışıyor.

Şimdiden enselenmiş. Ne o? Çocuk, muhabir olarak İsmail Cem'le birlikte İsrail'e gidiyor. 4 yıldır bomba koleksiyonu yapıyormuş, yakalamışlar bunu. Hadi bakalım İç İşleri-Dış İşleri hâlledin bu meseleyi. Babası da bombacıydı, ben de öyleyim. Böyle talihsiz bir şey olur mu? Tezcan'a açıklama yolluyor: " Rica ederim, ben daha önce de çok büyük işler yaptım. Ben 1996'da Arafat'la görüşen tek gazeteciyim." Düşünebiliyor musunuz? Türk gazeteciler Arafat'la görüşmek isteyecekler, fakat o asla kimseyle görüşmüyor da, Uluç Gürkan'ın oğlu Devrim'le görüşüyor. Yahu sen TRT'nin muhabirisin. Tabi ki seninle görüşecek, yoksa ülkeler arası mesele çıkar. Sonra diyor ki: "Benim ikinci büyük haberim 'nipotizm'; yani deprem olduğunda başbakanın 1,5 saat haber alamadığı saatte ben yaptım haberi." Biri İsmail Amcasının yanında, diğeri Bülent Amcasının yanında. Şimdi TRT'nin yapısını tabi ki sorgulayacağız. Soruyorum ne ödüyorsunuz bu diziye; devlet sırrı! Ama ben biliyorum ki söylenemiyor. Bu malî yapı, bizi ilgilendirir. Çünkü TRT öyle bir yapı ki, bütün iletişim fakültelerinde o zekâ, birikim, sinerjiyi kullansak kâfi gelmez. TRT bunların hiçbirinden yararlanamıyor.

Eskiden bunların stratejileri falan yoktu, ama şimdi var. Kötü bir strateji, ama var. Sen diğer özel TV'lerle birlikte Senkron'a gidiyorsun. Bu çok tehlikelidir. Yapılmak istenen nedir, ben anlamadım. Sözlerimi sonlandırmadan hemen bir konu daha ekleyeyim. Bu kronik kapitalizmi tipik bir şekilde uygulayıp, serbest piyasa ekonomisi uygulamadılar. Rekabet erdemdir. Hiçbir özel TV birbiriyle rekabet etmedi. Tam aksi, bakın bunu iyi görmek lâzım, çünkü çok organize bir yapı, çok büyük bir kasıt arıyorum ben olanın bitenin arkasında. Yeni bir dizi tezgâhlandığı zaman, diğerleri geri çekilir. Çünkü her şeyi idare eden başka bir üst yapı var. Ulusal çıkarımız açısından, bunları yakalayıp stratejilerini çözmemiz gerekiyor. TRT bir cinnet hâlindedir, derhâl incelenmelidir. TRT'nin, siyasî yapıyla ruh sağlığı bozuk ilişkileri vardır. Meselâ, bir program yapılıyor, ünlü şahısların evlerine gidiliyor, o kişi evdeki nesneleri anlatıyor. En son Yılmaz Karakoyunlu'nun yeğeni anlatıyordu. Daha doğrusu çekmiş mikrofonu yeğeninin elinden oturmuş kendisi (Yılmaz Karakoyunlu) anlatıyordu. Ben bir yorgan olarak onun üstünü örterim, o altında yatar.

Şimdi iletişimciler olarak bize ihtiyaç var. Bu yasanın gerekçe bölümünde meselenin özüne çok inilmiş, ben kendi adıma teşekkür ederim. Artık çok daha nitelikli bir medyanın olacağı günlere gelmemiz gerekiyor.

 

Gazeteci hakkı için hassas olmalı

Cumhuriyet gazetesi Sorumlu Müdürü Av. Fikret İlkiz ise konuşmasında gazeteci ve hukukçu gözüyle, gazetecilerin çalışma koşullarını düzenleyen 5953, 212 ve 1475 sayılı yasalar ile bu yasaların realiteye yansımalarını değerlendirdi:

12 Eylül öncesi ve sonrasında sendikalar üzerine yapılan baskıları ve bu baskılara karşı mücadeleler konusunda, gazeteciler, kamuoyunu aydınlatma görevini yerine getirdiler, getirmeye de devam edilmektedir. Aynı şekilde eğer ulusal ve yerel gazeteler olmasaydı, 4 Kasım 1996 'da meydana gelen kaza (Susurluk) da basit bir trafik kazası olarak kalacaktı. İSKİ' de olup bitenler bir boşanma davası ile ortaya çıkarılmasa idi o zaman biz belki de pek çok insanı mahkûm etmemiş olacaktık. Konu, anlatıldığı gibi değildir.

Bugün gazetecilerin içinde bulunduğu durumu, açık yüreklilikle söylemek gerekir. Kendi meslekleri konusunda en âciz konumda olan, gazetecilerdir. Türkiye'deki iş yaşamına ilişkin önemli bilgileri kamuoyuna aktardılar. Ancak kendileriyle ilgili çalışma koşulları gündeme geldiği zaman, refleksleri akıl almaz derecede zayıfladı.

Bilgi sahibi olunmalı

Basında çalışanların çalıştıranlarla olan münasebetleri konusunda bilgi sahibi olmaları gerekmektedir. Burada bu bilgiyi aktarmayanlar, başta hukukçulardır. Diğerleri ise avukatlar. Ben bu grubun içerisindeyim. Ama aktarma konusunda gayret gösterilmesine rağmen, bunu reddedenler de gazetecilerdir. Bunun somut örneği olarak şunu söyleyebilirim. Bir gazeteci, bana elindeki 212 sayılı yasa ile yapılmış bir sözleşmeyi göstererek, işten çıkarıldığını ve haklarının neler olduğunu sordu. Ben de ne olabileceği ve nasıl bir yöntem izleyeceği konusunda kendisine bilgi verdim. Sözleşme, 953 sayılı kanuna göre düzenlenmiş sözleşme, diyor. Bu 5953 sayılı yasa nedir, diye sordu. Bir gazetede 8 yıldan beri görev yapan bir gazeteci olarak yaptığı yanlış, kendi yasasına gösterdiği ilgisizliği ve tavrı da yanlış.

1475 ile çalıştırılıyorlar

Gazeteciler, basın iş kanunu çerçevesinde çalıştırılması gerekirken, 1475 sayılı iş yasası kapsamında çalıştırılıyorlar. İş veren, kendi çıkarları için ve haklı olarak böyle istiyor. Ancak işin acı yanı, gazeteci 1475 sayılı iş yasası hükümlerine göre sözleşme yapmayı kabul ediyor. Radyo TV'de çalışanların durumları da, aynı şekilde 212 sayılı kanuna tâbidir. Ancak bu, bazen 3984 sayılı kanun ile karıştırılmaktadır. Yine Radyo TV'de çalışanlar da çoğunlukla 1475 sayılı yasa ile çalıştırılıyorlar.

Stajyerler

Stajyer gazetecilerin ise hiçbir akitleri bulunmamaktadır. Staj tecrübe süresi 3 ay olarak belirtilmesine rağmen, bu süreye asla uyulmaz ve uymayan gazetelerden birisi de biziz (Cumhuriyet). Stajyerler eğer çalışmaya devam ederlerse 5 yıl sonra 212 'ye alınıyorlar. Yasa ve realite birbirinden çok farklı şeyler söylüyor. 1475 sayılı iş yasası çerçevesinde çalışmak zorunda bırakılan gazeteciler, 27 sayılı gazetecilik iş kolu dışında (özellikle Radyo TV) bırakılmışlardır. Bu yasa ile hizmet büro elemanı kolunda kabul edilirler.

Diğer bir konu da telif ücreti meselesi. Gazetecilere neden telif ücreti ödenir? Gazetecilerin diğer iş kollarından ayrıldığı nokta, bir mevkutede çalışarak haber ve fotoğraflarının yanı sıra fikir ve sanat işlerinde çalışmalarıdır. Fikir ve sanat eserini gerçekleştirdiği zaman gazeteciye ücret ödenecektir. 5953 sayılı kanun bunu gerektirmektedir.

Daha sonraki yıllarda 5953 sayılı kanunun bazı maddelerinde küçük de olsa değişiklikler
yapıldı. Ancak burada önemli olan, iş veren zihniyetinin hiç değişmemiş olmasıdır. 1952
yılında çıkarılan 5953 sayılı kanuna ilâveten, 1961 yılında 212 sayılı kanun getirilirken fikir ve sanat işlerinde çalışan kişilerin büyük sermayeye karşı korunması amaçlanmıştı. Bu amaçla 5953 sayılı yasada 212. Maddede değişiklik yapıldı. Bu değişiklik nedeniyle iş verenler ayağa kalktı. Akşam, Cumhuriyet, Milliyet, Sabah, Hürriyet, Tercüman, Vatan, Yeni İstanbul, Yeni Sabah gazetelerinin sahipleri de gazetelerini kapatma kararı aldılar. Çünkü gazete sahiplerine göre gazetecilere çok fazla hak verilmişti. Bunun üzerine Gazeteciler Sendikası Birliği, 10 Ocak 1961 günü gazete sahiplerinin bu boykotu karşısında: "O zaman işsiz olan gazeteciler, kendi aralarında toplanarak bir gazete çıkarırlar." dedi. Ve Basın isimli, gazetecilerin çıkardığı gazete yayına girdi. Bu gazetedeki yazılarında, gazete çıkarmanın çorap fabrikası işletmeye benzemediği ve gazeteciliğin bir kamu hizmeti olduğu ifade ediliyordu. Yine aynı yazılarda kamu hizmeti olayına ağırlık verilerek hukuk düzenlenmesi yapılması gerektiği ve sözleşmelerin karşılıklı olarak yapılması , iş verenin istediği şekilde yapılan sözleşmelerin özgür iradeye dayanmayacağı için kamu yararı ve kamu hizmeti kavramından uzaklaştırılmış olacağı kaydediliyordu.

Bu noktada hukukun birleşmesi gereken yer kamu hizmeti kavramıdır. Ayrıca gazetelerin kapatılması sebebiyle 1961 yılında gazeteciler bir araya gelerek vilâyete kadar yürüdüler. Bu yürüyüşte taşınan pankartların bir tanesinde "Gazeteciler simitle ve ümitle yaşarlar" yazıyordu. 2001 yılına gelindiğinde ise, bugün görev yapan bazı gazeteciler dolar karşılığı sözleşme imzalamaktadırlar. Bu da Türkiye'nin bir gerçeğidir. Bu sözleşmeye imza attıkları andan itibaren, sözleşme iş verenin kasasında gizli olarak saklanmaktadır. Ama ayrıca da 1475 sayılı veya 212 sayılı kanuna uygun sözleşme yapılarak bu sözleşme Basın Yayın Enformasyon Genel Müdürlüğü'ne gönderilmektedir. Bunun nedeni, sarı basın kartının devamı içindir. Bu gazetecilerin kendi içlerindeki sorunları kesin çözülmelidir. Dolarla maaş almak, bu şekilde ücret sözleşmesi yapmak, ardından bunun yanında 212 sözleşmesi yapmak ve bu şekilde kamu hizmeti yapıyorum, demek kamu yararına aykırıdır.

Yasaya baktığımızda yasanın emredici kuralları vardır. Sözleşme yapılacak, yani gazeteciyle patronu, 212 sözleşmesi yapacak. Sözleşmede doğrudan doğruya çalışma süreleri, sözleşmenin feshi hâlleri ve yıllık maaş artış oranları düzenlenecek. Eğer iş veren bunu yapmazsa, ne olur? Gazeteci, gazeteci olmaktan çıkar mı? Çıkmaz. Yol İş sendikasının bir sendika gazetesinde çalışan ve sorumlu yazı işleri müdürlüğü yapan bir kişi, bir dava açmıştır. Dava sonunda da mahkeme, o kişiyi fiilen gazetecilik yapmış olması nedeniyle mutlak surette yazılı sözleşme yapması aranmaması gerektiğini, yaptığı işin gazetecilik olduğuna karar vermiştir. Ücret peşin ödenir. Eğer gecikme söz konusu olursa her gün için yüzde 5 faiz talep etme hakkı vardır. 5 yıl boyunca çalıştıktan sonra, geçmiş dönemlerdeki gecikmelerin faizini isteme hakkınız yoktur. Danıştay'ın bu yönde kararı vardır. Zamanında bu gecikmeyi talep etmeniz gerekmektedir. Karar doğrudur. Eğer iş verenler basın iş yasasında yazılı bulunan herhangi bir maddeye aykırı davranışta bulunurlarsa, haklarında cezaî işlem uygulanır.

Son söz

Gazeteciler, haklarını okuma alışkanlıkları olmadığı ve bilgiye ulaşıp kanun ne diyor, ne yazıyor diye bakma ihtiyacı duymadıkları için veya kendileri dolarla sözleşme yapıp, öbür tarafta işten atılan gazeteciler için: "Ne yapalım yasa böyle" deme yolunu seçtikleri için, bütün bu eleştirilerin tümü doğrudan gazetecilerin kendilerinedir. Ben gazetecilerin Türkiye'nin demokrasisi ve Türkiye'nin çağdaş bir ülke sıfatını kazanması için görevlerini lâyıkıyla yerine getirdiklerine inanıyorum. Avukat daha da önemlisi bir insan, bir kişi olarak en çok ben eleştiriyorum. Gazeteciler en çok kendi çalışma hakları konusunda hassas olmalıdırlar.

(Mayıs 2001)