Şehir Yazıları-I :
Şehrin kökeni
Şehir üzerine söylenen her sözün tarihte de günümüzde de şehri tam olarak açıklamaya, şehrin bütün çevrelerini kuşatan göstergeler dizisini anlamlandırmaya yetmediği açıktır. Özellikle 1800'lü yılların ikinci yarısından sonra sosyolojinin kurulmasıyla birlikte ayrı bir alan olarak incelemeye alınan ve tartışılan 'kent sosyolojisi' günümüzde de tartışılmaya, konuşulmaya devam etmektedir. Doğal olarak sosyal bilimlerin kaygan zemini kent sosyolojisini ve kenti anlama çabalarını da etkilemiştir. Ancak her ne kadar tam açıklanamasa da şehir ve şehir sosyolojisi üzerine birçok düşünce öne sürülmüştür. Bizim bu konuyu ele alırkenki amacımız hem içinde yaşadığımız şehirleri tanıyıp anlamlandırma hem de şehrin insan üzerindeki etkilerini ortaya çıkarma çabasıdır. Her ne kadar çok iddialı bir düşünce ile ortaya çıksak da haddimizi bilerek ama aynı zamanda çorbaya bir kaşık tiz atabilme isteğinden başka bir şey değildir. Şehrin sadece taş binalardan, kilise veya camilerden, meydan veya kalelerden oluşmadığı herkesçe bilinen su götürmez bir gerçektir. Şehir; içerisinde insan unsurunu, tabiatı, havayı, suyu, sanatı, müziği, mimariyi bir orkestra şefi gibi birleştirip yeni bir sanat eseri ortaya koyma, ahenkli sesler çıkarma görevini üstlenmiş tarihsel bir birleşmedir. Kevin Lynch 1960'larda kaleme aldığı The Image of the City (Şehir İmajı) adlı eserinde şehrin tanımını yaparken şöyle der: "Tıpkı bir mimari eser gibi şehir de mekanda kurulur. Fakat şehir daha uzun sürede kavranılabilen bir şeydir. Her vatandaş şehrinin bazı kısımlarıyla uzun beraberlikler geçirmiştir. Ve onun imajı anılar anlamlarda ıslanmıştır." 1 Biz burada şehri ne salt sosyal yönüyle ele alıp onun mimari, estetik yönünü es geçmeye ne de tarihselliğe saplanıp şehrin içeri unsurlarını göz ardı etmeye niyetliyiz. Don Martindale'nin meşhur makalesi The teory of City (Şehir teorisi)'nde Amerikan şehir teorisiyle ilgili olarak ortaya attığı "ölüler şehri" iddiasının şehir arştırmalarında kullanılan yöntemlerin yanlışlığını ortaya koyma açısından önelidir. Martindale, ileriye sürdüğü görüşlerde bugünkü şehir araştırmaların sağlık kurumlarından veya devlet kuruluşlarından alınan istatistîkî bilgilerle ortaya atılan teoriler olduğunu bu teorilerde yaşayan, değişen, sıcak bir unsurun bulunmadığını söylüyordu.2 Aynı şekilde şehrin salt tarih açısından ele alınmasında da Nietzche'nin şiddetle karşı çıktığı durum oluşuyordu. Nietzche, şehrin bu günden koparılıp tarihsel bir materyal olarak değerlendirilmesine; " Taşkın, sersemletecek kadar gürültücü ve şamatacı bir tarihselcilik hastalığına, bir tarih hummasına yakalanmış" her şeyi tarihselleştirmek için "çırpınan, çırpındıkça bizzat dayanmak istediği şeyi yani yaşamayı"3 tutsak haline getiren bir anlayış olarak bakıyordu. Bizim yapmak istediğimiz, şehri, ne bugünü yaşamayı tutsak haline getiren bir tarihsellik ne de şehri tarihi köklerinden kopararak şehrin uzun soluğunu kesmektir. Şehri bir 'ölüler şehri'ne dönüştürmek olmadığı gibi şehrin içinde yaşayanları yaşadıkları mekandan soyutlayarak değerlendirmek de değildir.Mevlana Mesnevisinde söylediği bir cümle aslında bütün şehirsel düşüncemizi açığa çıkarmaktadır. Mevlana: " her şehrin insanının tedavisi ayrıdır."4 derken şehrin yaşam alanlarının bireyin düşünce sistematiğini etkilediğini hem fiziksel hem zihinsel göstergelerin şehrin göstergesi olduğunu söylemekteydi. Aksi halde ise modern insan ve modern şehrin anlamdan yoksun, mekansal duruşta eğretilik ve yüzeysellik durumuna düşmüş oluruz. Şehir ve insan ilişkisini açıklamaya çalışırken tarihi kökler itibariyle şehir ve medeniyet kelimelerinin birbirine yakınlığı birbirinden türeme ihtimali de oldukça dikkat çekicidir. Latince'de şehir anlamına gelen-civitas- kelimesi, uygarlık,yani insanlığın tarihsel birikimi anlamına gelen-civilization- kelimesi, aynı şekilde Fârâbî'nin meşhur eseri Medinetü'l Fazıla'da geçen Medine kelimesinin ve Müslümanların ilk şehir olarak kabul ettiği yere Medine adını vermeleri, medine ve medeniyet kelimelerinin kökünün aynı olduğu düşüncesini kuvvetlendirmektedir. Yapmaya çalıştığımız bu
giriş, şehrin ne olduğu ne olmadığı hususunda kısa bir bilgi verdiğini
umarak şehrin tarihi kökenlerine inmeye çalışacağız. Coulanges şehrin önemli kurumu olarak dini alıyordu. Şehrin kurulmasında kritik nokta dini birlik ve şehrin kalbinin kurulmasıydı. Şehir ortak ibadet için yeni bir sığınak biçimini aldı dediği ve kadim şehri de dini bir topluluk olarak ele aldığı kitabında şehir oluşumunun en etken unsurunu din olarak kabul ediyordu.6 Şehrin oluşumundaki en
etkin unsurun ne olduğu hususundaki tartışmalar uzadıkça uzar. Fakat
bu üç teoriden ikisi yani maitland ve coulanges'in teorileri en çok
kabul gören teorilerdir. Ünlü sosyolog Max Weber kentin yerleşim alanlarının
özelliklerini sayarken 1-kale 2-Pazar3-mahkeme 4- birlik biçimi(sanıyoruz
ki birada kastedilen dini bir birlik) 5-kısmi özerklik7 diye beşe
ayırır ve Maitland'a da bir göndermede bulunarak "garnizon şehri"nin
tam şehir olmadığını söyler ve ekler: "kelimenin tam anlamıyla
kentsel bir topluluk (yukarıda saydığı özellikleri taşıyan)gene bir
olgu olarak yalnızca Avrupa'da ortaya çıkmıştır."8der. "istisnalara
kısmen de olsa Yakındoğu'da (Suriye, Fenike, Mezopotamya) rastlanmıştır."diyerek
doğuyu görmezlikten gelemez. Ancak şunu biz biliyoruz ki (Weber'in kendisi de ifade etmiştir)ortaçağ Avrupasında çok çalkantılı, parçalı ve merkezi idareden yoksun bir yapı varken Çin, Mısır ve Mezopotamya'da oldukça güçlü merkezi yapılar vardı. Bu medeniyetlerde hem ticaretin, alışverişin hemde idare ve eğitimin oldukça ileri olduğu bir gerçektir. Bu dönemde güç kazanan ve imparatorluk halini alan İslam devletinin de siyasal, toplumsal,mekansal durumuna göz atmak gerekir. Weber kale veya surun normal olarak şark şehirlerine eski Akdeniz ve sıradan ortaçağ şehirlerine ait bir özellik olduğunu söylerken Nikita Elisseef: "doğuda islamî şehirlerin duvarları Doğu Roma döneminden kalmadır."9 Diyerek kale veya surun doğu zihniyetine ait olmadığını söylüyordu. Siyasal olarak İslam devleti biraz sonra bahsedeceğimiz 'cemaat ve cemiyet' ayrımından birincisi olan cemaate giriyordu. Özellikle peygamber ve ondan sonra gelen dört halife döneminde hem siyasal hem toplumsal açıdan bir birlik vardı. Ümmet kavramı üzerine inşa edilen bu birlik camiler vasıtasıyla tamamlanıyordu. Michon, caminin bu işlevini şu şekilde açıklıyor: "cami yalnızca bir namaz kılma yeri değil aynı zamanda şehrin güncel haberlerinin konuşulduğu, tartışıldığı bir yerdir."10 Bir tür formdur. Hem siyasal hem toplumsal alana işleyen cemaat fikri tam bir birlik oluşmasına vesile olmuştur. Cemaat ve cemiyet ayrımında orta çağ Müslüman kenti ile Avrupa kenti arasında ciddi farklılıklar göze çarpmaktadır. Elisseef 'e tekrar dönecek olursak "orta çağ müslüman şehirlerinde, dönemin Avrupa kentlerindeki kilise meydanı veya şehir meclislerinin önündeki geniş alana benzeyen kamuya ait bir toplanma yeri bulunmadığından dini toplantılarda genelde geniş bir iç avlusu bulunan cami kullanılıyordu."11 Cemaat ve cemiyet ayrımını nasıl yaptığımız hususuna gelince orta çağ toplumlarının kullandığı mekanlar ve onların mekana dahil olurkenki sıfatlarıyla ilgili bir ayrımdır. Orta çağ Avrupa'sında kentli insanlar arasında toplumsal tabakalaşma çok ciddi boyutlarda olduğu herkesçe bilinir. Aristokrat, burjuva, senyör, kont, papaz, parya vb. statü gösteren sıfatlarla toplum parçalanmıştır. Ayrıca kentlilik ve köylülük vurgusu kullanılmıştır. Weber'in söz ettiği özgür irade ile seçim sadece toplumun belirli bir kesimi için geçerlidir. Özellikle kaleler ve kiliseler arasındaki iktidar kavgaları, kilisenin çok siyasallaşmış yapısı ve dini toplumsal baskı aracı olarak kullanması toplumun tam bir birlik içerisine giremeyişine sebep olmuştur. Ortaçağ Avrupa'sında toplanılan yerler ise ya kilisenin dışında yer alan meydan ya da antik yunanda forum olarak bilinen meydanda yapılıyordu. Bu meydanlar genelde şehrin merkezindeydi. İnsanlar her yere olduğu gibi buraya da sosyal statüleriyle birlikte geliyorlardı ve statüleri kadar söz hakkına sahip oluyorlardı. Katılımcılık çok dar alanlıydı. Bu tür bir toplumsal tabakalaşma bireylerin kaynaşmalarını ve cemaat olmalarını engelliyordu. Bunun içindir ki bütün ortaçağ boyunca kuvvetli bir birlik ve şehir yapısı Avrupa'dan çıkmamıştır. Ferdinand Tönnies'in cemaat ve cemiyet arasındaki farkı anlatan tespiti şehir ve köy arasındaki yaşam farklarına formüle edilebileceği gibi modern şehir eski şehir arasındaki farklara da uygulanabilir. Bize öyle geliyor ki bu tespit ortaçağ doğu ve batı kültürleri arasındaki farka da uygulanabilir. Tönnies : "cemaat eskidir; cemiyet, gerek bir fenomen gerekse bir isim olarak yenidir. Kırsal hayata düzülen her türlü methiye, insanlar arasındaki cemaatin burada daha güçlü ve daha canlı olduğuna işaret etmiştir. Cemaat birlikte yaşamanın en uzun ömürlü ve en hakiki formudur. Dolayısıyla cemaat canlı bir organizma, cemiyet suni ve mekanik bir kitle olarak anlaşılmalıdır."12 Cemaat ve cemiyetin cemiyet ayağını temsil eden ortaçağ avrupasına baktıktan sonra cemaate yani doğu toplumlarına bakabiliriz. Çin, hindistan ve japonyada dinî yapıyı bir tarafa bırakırsak toplumsal ve siyasal alanda yukarıda bahsettiğimiz cemaat özeliklerine uyacak bir yapı yoktur. Özellikle Japonya'da tam bir feodalizm yaşanmaktadır. Hindistan'da kast sistemiyle oluşan toplumsal tabakalaşma kısmen de olsa Çin'de ihtiyarlar meclisiyle kırılıyordu.yerel alanlardaki yönetimi belirleye bu seçim bugünkü belediye başkanlığı seçimlerine denk düşebilir. Suriye, Mezopotamya ve Fenike'de siyasal ve dini yapılanmanın daha bir cemaate yakın olduğu söylenebilir. İslamın gelmesinden sonra kabile ve aşiretlerin yavaş yavaş şehirleşmeye başladığı ancak şehirlileşen toplulukların genelde zaten yerleşik kabileler olduğu söylenebilir. Bedeviler uzun bir dönem şehirlileşememişlerdir. İbn Haldun'un yaptığı medeni-bedevi yarımı dikkat çekicidir. Siyasal, toplumsal ve mekansal açıdan değerlendirirken bahsettiğimiz erken dönem İslam toplumunun toplantılarını cami avlusunda yapması toplumun bütün katmanlarından insanların katılabilmesi ve söz söyleyebilmesi cemaat oluşumunu hızlandırıyordu. İslam toplumu bu birlikteliğin artmasıyla birlikte kentsel oluşumdan imparatorluğa geçiş yaşadı.bu geçiş sırasında aldığı şehirlerin eski roma ve Helenistik yapısını bozmadan dönüştürmeye başladı. Alınan şehirlerin kilisesinin yanına cami yapıldı. Pazar kuruldu. Ticaret genelde merkezi bir çarşıda kuruluyordu. Özellikle değerli işlerin yapıldığı yerler özel olarak ayrılıyordu. Eğitim ilk önce camilerde veya yanlarına yapılan eklerde yapılırken daha sonra ayrı bir kurum olarak medrese kuruldu. Halkın eğitimi için her gün camide bir saat ders yapılır ve genelde esnaf dükkanları kapatarak bu derse katılırdı.İslam toplumunda Weber'in kentin oluşumu için geçerli olan beş maddenin bazılarının bulunmamasına rağmen şehirlileşebilmiş bir toplumdur. Örneğin seçim maddesi bu toplumda uygulanmayan bir toplumdur. Ancak şunu da unutmamak gerekir ki Avrupa'da dahi seçim yakın dönemde tam olarak uygulanmaya başlanmıştır. Sonuç olarak şunu belirtmeliyiz ki sadece Avrupa'nın değil Hindistan'dan Rusya'ya, Japonya'dan Afrika'ya kadar bütün dünya toplumları farklı farklı şehirleşme tecrübeleri yaşamışlardır. Bu farklı tecrübede etkin olan mekansal koşullar, kültürel ve dini koşullar, siyasal koşullardır. Bize düşen şehrin birikiminin insanlığın birikimi olduğunu kabul etmek ve her şehri kendi tarihsel koşulları içerisinde değerlendirmektir. DİPNOTLAR: 1 ARMAĞAN, Mustafa, Şehir,Ey
Şehir,7, İz Yayınları,İstanbul (Mayıs 2001)
künye | ana sayfa | dosya | akademi |avrupa gündemi | kültür-sanat | arşiv | e-posta | linkler |