"Doğum hatası": Kendimiz olamama

Üzerinde durmak istediğimiz, Osmanlı modernleşmesinin temellerinin atıldığı ve somutlaştığı dönemde yaşanan sorunların, bugüne dek yaşadığımız birçok sorunun temeli olup olmadığıdır.

Modernite ile girdiğimiz ilişkide ilk günden bugüne dek tam olarak bir hesaplaşma gerçekleştiremediğimiz için, yaşadığımız sorunların çoğu aynı temele dayanmaktadır. Bu düşünceyi -basının doğuşu ve gelişiminde yaşadığımız serüveni-, bir örnek ekseninde ortaya koymaya çalışacağız.

Modernleşme serüvenimizde Batı'dan transfer ettiğimiz ilk kurumlar arasında gazete yer almaktadır. Gazetecilik Batı'da, modernleşmenin bir sonucu olmasına rağmen, Türkiye'de modernleşmenin itici güçlerinden biridir. Bu karşıt durum ve farklı tarihsel gelişimle beraber o gün yaşanan sorunları, bugün katmerlenerek yaşayan bir toplum durumundayız.

Osmanlı'da, -azınlık basınını saymazsak- ilk gazete 1 Kasım 1831 yılında, doğrudan devlet eliyle çıkarılmaya başlandı. İlk Türkçe gazete olan Takvim-i Vekâyî yurt dışında Fransızca olarak da yayımlanmıştır. "Ecnebilere memleketteki vaziyeti vasıtasız anlatmak maksadıyla" (Tüfekçioğlu, 1993:80) çıkarılan Le moniteur Ottoman, Takvim-i Vekâyî'nin Fransızca yayınıdır. Tabi buradaki "ecnebi"ler Avrupalı ülkelerdir. Bu ülkeler, "düvele-i mütehabbe" yani "dost devletler" (Tüfekçioğlu, 1993:81) olarak adlandırılmakta ve devletin onlara yaklaşımı da ona göre şekillenmektedir.

Aynı zamanda ilk resmî gazete de olan Takvim-i Vekâyî ile başlayan gazetecilik serüvenimizin başlangıcında yaşadığımız sorunlar ile bugün yaşadığımız sorunlar arasında paralellik olduğu kanısındayız. Bugün olduğu gibi "merkez" ve "merkez dışı" olanların tablosunu ve "imaj alışverişi"ni Takvim-i Vekâyî ekseninde Hayati Tüfekçioğlu şöyle özetlemektedir: "Karşımıza günümüzde pek yabancısı olmadığımız bir anlayışa bağlı olarak ikili bir yapı çıkmaktadır. Fransızcası imparatorluktaki gelişmeleri ve reformları Avrupalı okuyucuya tanıtmaya ve beğendirmeye önem verirken, içeri hitap eden Takvim-i Vekâyî de resmî haberlerin yanında Avrupa'daki olayları, oradaki yapıyı, havayı yansıtmaya ve Batı'yı olumlu bir örnek olarak göstermeye yönelik bir tutum takınmıştır. Bir yerde bir 'imaj alışverişi' yapılmaktadır." (Tüfekçioğlu, 1993:81)

Takvim-i Vekâyî ile başlayan serüven 1839'da Tanzimat Fermanı ile somutlaşır ve "devlet kendisi için Avrupalılaşmayı resmî bir program olarak ilân eder." (Tanpınar, 1997:64) Devletin seçimi Batı'dadır. Fakat Batı ile aynı çıkarları, aynı dünya görüşünü paylaşma söz konusu değildir. Batıcı olunacaktır ama Batılı olunmayacaktır. Bu yüzden Osmanlı siyasetinde sömürgecilikten söz edilememektedir. Sorun, Batılı ittifaklarda devletin ayakta kalma (Tüfekçioğlu, 1993:80) çabasıdır. Avrupa devletlerinden artık düşman değil, dost devletler (düvele-i mütehabbe) diye bahsedilir. O tarihlerde Cezayir'i Osmanlı'dan koparan Fransa bile aynı niteleme ile anılır. (Tüfekçioğlu, 1993:81) Bu resmî program çerçevesinde gazete, "imaj alışverişi" doğrultusunda, dairesine geçmek istediğimiz medeniyetin aktarım ve benimsetme unrusu olarak kullanılagelmiştir. Bu kullanım, "halkın sorunlarını 'devlete' taşımak yerine, 'devletin resmî propagandası'nın halka pompalanmasını doğurdu." (Altan, 1995:30) Altan'ın ifadesiyle bu 'doğum hatası' hiçbir zaman düzeltilemedi.

Anlatmak istediğimiz örneğe dönersek, 14 Haziran 1830 yılında Fransa, Cezayir'e çıkartma yapar ve 5 Temmuz'da Cezayir'i işgal eder. (Luraghi,1994:216)
Cezayirli "barbarların" uygar olabilmeleri, Fransa'nın himmeti ile mümkün olabilirdi (!) ancak. Fransa olmadan Cezayir halkı uygarlığa kavuşamayacaktı. Bu nedenle uygarlaşmak istemeyen Cezayir'e baskı uygalanmaya başlandı.

Cezayir halkını uygarlaştırmak için Paris Emniyet Müdürü, başkentin önemli olan güvenlik ve selâmetini sağlamak amacıyla, en çok karışıklık çıkaran 1500 Parislinin Cezayir'de savaşması için büyük bir coşkuyla emir vermişti. (Luraghi, 1994:216-217) Cezayirli "barbarların" uygarlığa kavuşturulmaları görevi, Paris'te sorun çıkaran eşkıyalara kalmıştı.
Cezayirlilerin Fransızlara boyun eğdirilmelerinde, köyler sistematik bir şekilde yakıldı. Portakal bahçelerinin ve buğday tarlalarının tahrip edilmesiyle birlikte, idamlar, adam öldürmeler ve el kesmeler başladı. Bu durum, 1847 yılında Cezayir'in tamamiyle işgal edilmesine (Luraghi, 1994:219) kadar sürdü.

Osmanlı Basını'nın doğuşu ile Cezayir'in Fransa tarafından işgali, hemen hemen aynı döneme denk düşer. Avrupalılaşmayı resmî program olarak kabul eden Osmanlı, "Ecnebilere memleketteki vaziyeti vasıtasız anlatmak maksadıyla" çıkartmaya başladığı Le moniteur Ottoman'da ve içeri hitap eden Takvim-i Vekâyî'de Fransa'dan "dost ülke" (düvele-i mütehabbe) diye bahseder. Uluslar arası ilişkiler ekseninde önem atfedilen ve özellikle de bu doğrultuda kullanılan Takvim-i Vekâyî ve Le moniteur Ottoman'da "Batı'ya, özellikle onun sömürgeci yanına, herhangi bir eleştiriye de hiç değinilmez. Gazete sütunlarına, geleneksel Doğu ile İslâm dünyası ile ilgili haberler son derece sınırlı bir halde neredeyse görmezlikten gelinircesine yansırken, sürekli altı çizilen nokta Batı'daki ilerleme ve Batı'nın üstünlüğü temaları olmakta, dünyadaki değişmeye, yenileşmeye uymanın gerekliliği savunulmaktadır." (Tüfekçioğlu, 1993:81) "Ecnebilere memleketteki vaziyeti vasıtasız anlatmak maksadı" ecnebilerin işgalleri ve memlekette yaptıkları zulüm hariç, sadece uygulanan denge politikası ekseninde söz verilen değişimlerin isteklere uygun olarak yapılıp yapılmadığına ışık tutmaktı anlaşılan.

II. Dünya Savaşı'nın sonuna gelindiğinde, 1945'te, Cezayirlilerle Fransalılar arasında tekrar çok ciddî olaylar çıktı. Tutuklamalar, duruşmasız idamlar, köylerin denizden topa tutulması başladı. Sonuçta (Amerikan Konsolosluğu tarafından sağlanan verilere göre) 40.000 Cezayirli öldürüldü ve bütün örgütler kapatıldı. (Luraghi, 1994:288) Mahkemede yargılanan bir Cezayirli kızın ifadesiyle 8 Mayıs 1947'de, Sêtif, Bône, Guelma ve Batna'da 45.000 genç kurşuna dizildi. (Luraghi, 1994:294)

1954 yılında Cezayir Kurtuluş Savaşı başladı. Yığınla insan toplama kamplarına kapatıldı. Erkek, kadın, çocuk, yaşlı ayırımı yapılmaksızın, bazı bölgelerde yaşayan halkın tamamen bu toplama kamplarına taşınması ve boşaltılan yerlerde görülecek kişilerin, oracıkta öldürülmesi emri verilmiştir. Sağlık tesislerinin bulunmadığı; çoğunlukla açlığın, güneşin ya da olumsuz hava koşullarının hâkim olduğu bu yerlerde insanlar savunmasız bırakılmış, ölüme terk edilmişlerdir. Bir süre sonra kurşuna dizme ve bombalama olayları başladı. (Luraghi, 1994:291-292)

Tüm bu olup bitenler Fransa'da 6 hükümet düşürdü ve Fransız işbirlikçisi olanlarla birlikte yaklaşık 1 milyon Cezayirlinin ölümüyle sonuçlandı. Baştan beri anlatmaya çalıştığımız Fransa'nın Cezayir serüveni, 3 Temmuz 1962'de Cezayir'in bağımsızlığının kabulünün ardından en azından fiilen sonuçlandı. (Güzel, 1997:4)

Cezayir'de yaşanan tüm bu vahşete, 1830 yılında Cezayir'in işgali sırasında Osmanlı Devleti'nin kayıtsızlığını aratır bir politika da, Türkiye'nin 13 Aralık 1952'de Birleşmiş Milletler'de Fransa'nın tezi doğrultusunda Cezayir'in bağımsızlığına karşı oy kullanmasında (Ansiklopedi, ----:1940-41) görüldü. Oylamanın yapıldığı ve sonraki 4 gün içinde (13-17 Aralık) Cumhuriyet ve Milliyet gazetelerini gözden geçirecek olursak BM'de yapılan oylama ile ilgili herhangi bir habere rastlamanın mümkün olmayacağını göreceğiz. Demek ki aynı kasıtsızlığı resmî gazete olan Takvim-i Vekâyî'nin halefleri, "resmi olmayan" Cumhuriyet ve Milliyet gazeteleri göstermiştir. Yine aynı dönemde Fransa'nın sömürgeleri olan Fas ve Tunus'ta yaşanan bazı kargaşalar verilirken, sadece satır aralarında Cezayir'e atıfta bulunulmaktadır. Fas ve Tunus'ta yaşananlar ise "milliyetçi militanların yaptıkları saldırılar sonucu yaşanan çatışmalar" şeklinde gazete sütünlarına yansıtılmıştır. (Milliyet, 1952:13-17 Aralık). Zamanın Dış İşleri Bakanı olan Fuat Köprülü'nün 11 Aralık 1952 tarihli Milliyet gazetesinin manşetinde yer alan Orta Doğu ve sömürgelerde yaşananlar ile ilgili değerlendirmesi devletin ve de bunu yansıtan basının yaklaşımını açıkça ortaya koymaktadır. Köprülü, yaşanan olayların ülkelerin iç meseleleri olduğunu ve Türkiye'nin herhangi bir ülkenin iç işlerine karışmasının mümkün olamayacağını ifade etmektedir. Cezayir'de yaşananlara eleştirel bakışı yansıtıldığı söylenebilecek bir haber "hür Cezayir gazetesi kapatıldı" başlığı ile 14 Aralık 1952'de Milliyet'te yer almıştır. Türk basınının 1950'li yıllarda Cezayir'de yaşananlara ve de Cezayir Bağımsızlık Savaşı'na dair tutumu geniş çaplı bir araştırma ile ortaya konulabilir. Ancak Umur Talu'nun ifade ettiği gibi Cezayir olaylarını, Batılıların gözüyle algılıyoruz. Tarih boyunca da hep öyle algılanmıştır. Bağımsızlık savaşı yapan, örnek olmuş bir ülke olmakla övünmemize karşın, daha sonraki yıllarda yapılan birçok bağımsızlık savaşı karşısında, büyük emperyalist ülkelerle birlikte Birleşmiş Milletler'de aynı parmakları kaldıran bir ülke hâline gelmişizdir. (Talu, 2001:--)

Batı'nın özellikle sömürgeci yanına değinilmemesi, onunla ilgili eleştirilerin getirilmemesi ve gazete sütünlarına, geleneksel Doğu ve İslâm dünyası ile ilgili haberlerin son derece sınırlı ölçüde, hatta neredeyse görmezlikten gelinircesine yansıyor olması, Tüfekçioğlu'nun ifadesiyle Osmanlı'dan günümüze miras kalan özelliklerdir. Buna karşılık sürekli altı çizilen nokta ise, Batı'daki ilerleme ve Batı'nın üstünlüğü temalarıdır. Bu bağlamda dünyadaki değişmeye, yenileşmeye uymanın gerekliliği savunulagelmiştir. (Tüfekçioğlu, 1993:81)
Karşılıklı olaylar üzerinde değerlendirmeye tâbi tuttuğumuz 1830 ile 1950'li yıllardaki gazeteciliğin farklı işlev ve yapıda olduğu dikkatten kaçmamalıdır. Burada tartışılması gereken ve ayrı bir araştırmanın konusu olabilecek mesele, Osmanlı Devleti'nin hangi şartlarda ve ne tür bir zorunluluk ile bu politikayı gütmüş olduğudur. Bizim açımızdan üzerinde durulması gereken Takvim-i Vekâyî ile yaşadığımız gazetecilik serüvenimizin, meslekî açıdan günümüze miras bıraktığı ve belirleyici olan özellikleridir. Her ne kadar tarihî ve sosyal şartlar, işlevsel düzeyde yapılanlar, kullanılan tanım ve kavramlar farklılık arz ediyorsa da tarihî süreklilik temelde devam etmektedir. Türkiye'nin Osmalı'dan devraldığı, Fransa'ya karşı "dost ülke" tabirinden 13 Aralık 1952'de Birleşmiş Milletler'de, Fransa'nın tezi doğrultusunda Cezayir'in Ulusal Bağımsızlığı'na karşı oy kullanılmasına dek süregelen, geleneksel Doğu ve İslâm dünyasının ötekileştirilmesidir. Basın geleneğimizin günümüze dek devam edegelen belirleyici özelliği olan, siyasal iktidar doğrultusunda şekillenmesi ise hiçbir zaman düzeltilememiştir. Meslek düzeyinde gelinen noktada, mekanizmanın işleyişi çerçevesinde belirlendiği söylenen "meslek ahlâk ilkeleri" ise var olan subjektifliğin ve çürümüşlüğün kamuflâjından öteye geçememiştir. İşin acı veren tarafı ise kıyaslama yaptığımız Takvim-i Vekâyî ile 1950'li yıllar arasında 120 yılı aşkın bir sürenin geçmiş olması ve resmî gazeteciliğin yanında uzun bir "özel gazetecilik" tecrübesinin yaşanmış olmasıdır.

Belki atıfta bulunduğumuz dönemlerde siyasal düzeyde ve basın ekseninde Cezayir olaylarını Batılı'nın gözüyle algılıyorduk, ama günümüzde toplum olarak, artık tüm dünyayı birkaç Batılı ajansın (AFP, AP, UPI, Reuters) gözüyle algılıyor durumdayız.
Anlatmaya çalıştığımız asıl mesele, gazete örneğinde olduğu gibi siyasî, ekonomik ve kültürel eksenlerde modernleşme ile girdiğimiz ilişkide, kendimizle ve kulvarına girdiğimiz medeniyetle hesaplaşmaya girmeden "imajinasyon" ekseninde yapılanmaya çalışıyor olmamızdır. Hesaplaşmadan kasıt, dairesine girmeye talip olduğumuz medeniyetin, siyasî, ekonomik ve sosyo-kültürel eksenlerde içinde bulunduğumuz ülkenin bağlamını dikkate alarak kendi'leştirmenin olmayışıdır. Osmanlı'dan bugüne Batı, eksisiyle artısıyla olduğu gibi aktarılmadı. Hep kendimizi kandırarak yenilmişlik ve zayıflık psikolojisiyle olumsuz taraflarını da olumlu görme ve gösterme yolunu tercih edegeldik.

İmaj alışverişi ekseninde Batı, evrenselliğin, özgürlüğün, hukukun, dertlere deva olunacak alternatifsiz bir ilâç olarak sunulurken hem kendi gerçeklerimize hem de yöneldiğimiz Batı'nın geçeklerine uzak bir anlayışla hayata bakar duruma geldik. Reel hayattan uzak, oluşturulan olumsuz imajıyla zihnimizdeki "biz"le beraber kendimizden uzaklaşırken düşümüzdeki Batı'da, irrasyonel bir yaşantı sürdürür duruma geldik.

KAYNAKLAR

ALTAN, Mehmet (1995) SABAH'ın önerisi ve medya, Sabah Gazetesi, 25 Ekim.
GÜZEL, Şehmus (1997) Cezayir ve Berberiler, Doruk Yayınları, Ankara.
LAURAGHİ, Raimondo (1994) Sömürgecilik Tarihi, Sosyalist Yayınlar, İstanbul.
__________ (----) Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi, Cilt 6, İletişim Yayınları, İstanbul.
TALU, Umur (2001) Türk Medya Söyleminde "Öteki" Üzerine Söyleşi, www.istanbul.edu.tr/4.boyut, Nisan.
TANPINAR, Hamdi, Ahmet (1997) 19'uncu Asır Türk Edebiyatı Tarihi, Çağlayan Kitabevi, İstanbul.
TÜFEKÇİOĞLU, Hayati (1993) Sosyolojik Açıdan Gazete ve Osmanlı Gazeteciliğinin Temellendirilmesi, Yayımlanmamış Doktora Tezi, İ.Ü. Merkez Kütüphanesi, İstanbul.

(Mayıs 2001)

 

künyeana sayfadosya | akademi |avrupa gündemi | kültür-sanat | arşiv | e-posta | linkler