Gözetle(n)dim   

Siyah bulutların istilâsına uğramıştı göğüs boşluğu. Akciğerlerinin altında, pankreasın üstünde sağnak yağış vardı. Kinin -belki de intikamın- kanlı pençeleriyle sıkboğaz olmuştu damarları. Gergin vücuduyla loş ışık altında yılları mı yoksa dostları mı gözden geçiriyordu bilinmez. Araba gürültüleri kulaklarına fısıldasa da geçtiklerini -verilmiş bir iznin sorgulanmamasından mıdır nedir- o, bir silüetin üzerinde tüm yanlışlarını gösteriyordu. Bir sıkıntı ve çaresizlik yumağıyla örülen kazağın giyilmediği bu yılın ilk aylarında böylesi bir hâlin vuku bulması onun için tek anlamıyla şanssızlıktı. Kaderle barışık olmayan hayatına rağmen isyan noktasında durup geri dönmesini biliyordu. Ufak konuşmalar çalındı kulağına. Mekânın hâlindendir, dedi. Ancak mekânın özelliğine binaen yapılan konuşmalar hariç fuzuli mecralara akan konuşmaların boşlukları ifade etmesi, daha doğrusu sandalyelerin kuru kalabalıklar tarafından doldurulması, mekânın kontrol edilmediğine ve yanlış kullanıldığına dair sağlam bir delil. Önemli bir husus daha var ki, o da çizilen kalpten akan iyiliklerin dışarı çıkarıldıkları için yazdıkları intikam şiiri. Aslında yitirilen duyguların -şu an olduğu gibi- ardında kalan boşluktaki siyahlığın beyazlıkla konuşmasından -dedikoduya göre aradaki aşktan ve hoş sohbetten- doğan bir çıkar anlaşmasına ait bu şiir. Siyah, beyaza kendi üzerinde yaşama hakkı verirken ondan doğruluğun beyaz sayfalarda olduğunu ve bu sayfalarda yazılanların dosdoğru olduğunu göstermesini istiyordu. Beyaz ise yıllardır zıt gösterilen düşmanının bir kalesinin fethi uğruna kötü emellere alet olurken, bir gencin duygu sarayında yıktığı kulenin öneminden habersiz, şahsında zaferin en şatafatlısını yaşamakta. Beyaz mutlu ve huzurlu. İçeride böyle bir şey olmuşken, genç, genelde manasız olan bakışlarının bugüne has çatık kaşlarla birleştiği, yazılan şiirin meydan okuyan havasında haklı olduğuna inanıyor ve sildiği isimlerin silinmişliklerine aldırmadan, üzerlerinden bir fasıl daha geçiyor.

“Heyhat dostum! Yanlış işlerin son deminden bir öncesinde bir sessizliğin kendince tek mana taşıdığı bu yerde iradesizliğin ağır yükü altında ezilmektesin şu an. Olmuşsa bazı şeyler yıllardan çalma onları, gönder geri. Ve ayrıca sobeledikten sonra yediğin darbeleri ispiyonlama geleceğe. İyilikleri ve güzellikleri topla gelecek için. Satır başlarına küçük harfle başlayan, başta kaybettiklerini sonda arayan mükemmeller gibi! Sen de yaşının olgunluğunu -biraz da durgunluğunu- fark ettiğin şu günlerde hissî davranma. Biliriz ki öfke yenmez...”

Çocuğu seyrediyorum on dakikadır. Aklımdan geçenler serilmeyen unların ipine dizilirken, birer birer patlayan ışık toplarının rahatsızlığıyla irkildim. Flâştı bunlar. Dört koldan saldırmışlardı. Sessizliğin esir alındığı, gürültüden belliydi. Ellerim savunmada. Aradan bir bayan mikrofon uzattı. Yanıma geliyor. Şaşkınım. Şok denen şey, bu her hâlde. Sesler, uğultular, bende durgunluk. Kadın geldi. Gözlerim büyümüş.

- Korkmayın bey efendi. Tebrik ederim, başardınız. Üç gündür bu kütüphanedeyiz ve ilk defa siz robotumuzun yönlendirilmiş hareketleri için fikir yürüttünüz. Biz de bunu özel olarak dizayn edilmiş alıcılarımızla duyduk. Ayrıca bunu sadece biz değil, altmış milyon Türk insanı da canlı yayında bizim aracılığımızla duydu, izledi.

Âcizliğin en kötü hâli: Gözetlenme.

- Düşüncelerim okunmuş, olamaz! Eyvah! Ne düşündüm acaba? (Elim başımda, büzüldüm.) Teknolojiye bak ya da bu bir şaka mı? Nasıl olur?

- Ne eyvahı efendim, eyvah edilecek bir şey yok. Çok güzel şeyler söylediniz. Hiçbir yarışmacı bu yönlü düşünmemişti. Çok iyiydiniz, ayrıca çok insancıl şeyler söylediniz. İsminiz?

- Kâmil. Kâmil Apsuva. (Titrek bir sesten ancak bu kadar çıktı.)

- Evet Kâmil Bey, evli misiniz, bekâr mısınız? Ne işle uğraşıyorsunuz? Kısacası bize biraz kendinizden bahseder misiniz?

- Ben, şeyy... Evli ve iki çocuk babasıyım. (Soğuk terler dökülür.) Aynı zamanda psikoloğum.

Gerisi gelmedi. Kamera çekiyor, kadın gözlerimin içine bakıyor. Arkadaki ışık gözümü aldı. Gözlerim kırpışıyor. Aydınlık noktalar çoğaldı. Başım dönüyor, kusma hissi. Terler çoğaldı. Kadın konuşuyor. Sallanıyorum, hafif bir üşüme.

- Kâmil Bey, neyse, yarışmayı siz kazandınız ve ödülü -yani yüz milyar lirayı- hak ettiniz.

Alkışlar... Kütüphanedeki herkes oyuncuymuş meğerse. Başım daha hızlı dönüyor. Bayılacağım galiba.

(Yıkıldı Kâmil Bey, olduğu yere.)

Eğiliyorlar. Spiker:

- Evet sayın seyirciler, bu haftaki programımız...

Derken, sanırım burada bitiş cümlesini söylüyor. Arkada koşuşturmaca, Kâmil Bey’e su geliyor, yakası açılmış.

* * *

Ne garip bir durum. Ava giden avlanır, sözü uygun mu acaba böyle bir son için. Bir tarafta gözetlenen insanlar, diğer tarafta yardım edenleri. Televizyon dünyasında olanlar, hep yeninin, daha önce olmamışın peşinde koşuşturulan yalanlar... Oyun içinde oyun. Hepsi rüya mı dersiniz? Bu dünya, evren, aşk, ihtiras, kutsallık... Yoksa toleranslı olarak verilen bir müddet içinde Tanrı’nın bir nimeti mi? Düşünmek elimizdeyken düşünmek. Yanlışlar doğruları götürür mü veyahut da zararın neresinden dönülse kâr mı? Düşünmek, insan için, insanlığı... Medyanın itelemesiyle çağı atlamak yerine, onun geminden kurtulup, eskiden olduğu gibi bizim iteklememizle dünyanın, medyanın çağ atlaması. Televizyonun kucağında büyümeyen sağlıklı nesiller için ya da eğitmesini bilen televizyon dünyası için düşünmek umuduyla. Oyunu biz başlatmadık. Kâmil Bey gözetle(n)di. Birileri de gözetle(n)di. Belki de şu an biz...

(Nisan 2001)