|
Gözetle(n)dim
“Heyhat dostum! Yanlış işlerin son deminden bir öncesinde bir sessizliğin kendince tek mana taşıdığı bu yerde iradesizliğin ağır yükü altında ezilmektesin şu an. Olmuşsa bazı şeyler yıllardan çalma onları, gönder geri. Ve ayrıca sobeledikten sonra yediğin darbeleri ispiyonlama geleceğe. İyilikleri ve güzellikleri topla gelecek için. Satır başlarına küçük harfle başlayan, başta kaybettiklerini sonda arayan mükemmeller gibi! Sen de yaşının olgunluğunu -biraz da durgunluğunu- fark ettiğin şu günlerde hissî davranma. Biliriz ki öfke yenmez...” Çocuğu seyrediyorum on dakikadır.
Aklımdan geçenler serilmeyen unların ipine dizilirken, birer
birer patlayan ışık toplarının rahatsızlığıyla
irkildim. Flâştı bunlar. Dört koldan saldırmışlardı.
Sessizliğin esir alındığı, gürültüden belliydi.
Ellerim savunmada. Aradan bir bayan mikrofon uzattı. Yanıma
geliyor. Şaşkınım. Şok denen şey, bu her hâlde.
Sesler, uğultular, bende durgunluk. Kadın geldi. Gözlerim büyümüş. - Korkmayın bey efendi. Tebrik
ederim, başardınız. Üç gündür bu kütüphanedeyiz ve
ilk defa siz robotumuzun yönlendirilmiş hareketleri için fikir yürüttünüz.
Biz de bunu özel olarak dizayn edilmiş alıcılarımızla
duyduk. Ayrıca bunu sadece biz değil, altmış milyon Türk
insanı da canlı yayında bizim aracılığımızla
duydu, izledi. Âcizliğin en kötü hâli: Gözetlenme.
- Düşüncelerim okunmuş,
olamaz! Eyvah! Ne düşündüm acaba? (Elim başımda, büzüldüm.)
Teknolojiye bak ya da bu bir şaka mı? Nasıl olur? - Ne eyvahı efendim, eyvah
edilecek bir şey yok. Çok güzel şeyler söylediniz. Hiçbir
yarışmacı bu yönlü düşünmemişti. Çok
iyiydiniz, ayrıca çok insancıl şeyler söylediniz. İsminiz? - Kâmil. Kâmil Apsuva. (Titrek bir
sesten ancak bu kadar çıktı.) - Evet Kâmil Bey, evli misiniz, bekâr
mısınız? Ne işle uğraşıyorsunuz? Kısacası
bize biraz kendinizden bahseder misiniz? - Ben, şeyy... Evli ve iki çocuk
babasıyım. (Soğuk terler dökülür.) Aynı zamanda
psikoloğum. Gerisi gelmedi. Kamera çekiyor, kadın
gözlerimin içine bakıyor. Arkadaki ışık gözümü
aldı. Gözlerim kırpışıyor. Aydınlık
noktalar çoğaldı. Başım dönüyor, kusma hissi.
Terler çoğaldı. Kadın konuşuyor. Sallanıyorum,
hafif bir üşüme. - Kâmil Bey, neyse, yarışmayı
siz kazandınız ve ödülü -yani yüz milyar lirayı- hak
ettiniz. Alkışlar... Kütüphanedeki
herkes oyuncuymuş meğerse. Başım daha hızlı
dönüyor. Bayılacağım galiba. (Yıkıldı Kâmil Bey,
olduğu yere.) Eğiliyorlar. Spiker: - Evet sayın seyirciler, bu
haftaki programımız... Derken, sanırım burada
bitiş cümlesini söylüyor. Arkada koşuşturmaca, Kâmil
Bey’e su geliyor, yakası açılmış. * * * Ne garip bir durum. Ava giden avlanır,
sözü uygun mu acaba böyle bir son için. Bir tarafta gözetlenen
insanlar, diğer tarafta yardım edenleri. Televizyon dünyasında
olanlar, hep yeninin, daha önce olmamışın peşinde koşuşturulan
yalanlar... Oyun içinde oyun. Hepsi rüya mı dersiniz? Bu dünya,
evren, aşk, ihtiras, kutsallık... Yoksa toleranslı olarak
verilen bir müddet içinde Tanrı’nın bir nimeti mi? Düşünmek
elimizdeyken düşünmek. Yanlışlar doğruları götürür
mü veyahut da zararın neresinden dönülse kâr mı? Düşünmek,
insan için, insanlığı... Medyanın itelemesiyle çağı
atlamak yerine, onun geminden kurtulup, eskiden olduğu gibi bizim
iteklememizle dünyanın, medyanın çağ atlaması.
Televizyonun kucağında büyümeyen sağlıklı
nesiller için ya da eğitmesini bilen televizyon dünyası için
düşünmek umuduyla. Oyunu biz başlatmadık. Kâmil Bey gözetle(n)di.
Birileri de gözetle(n)di. Belki de şu an biz... (Nisan 2001)
|