Kategorileştirme söyleminde medyanın rolü


1- Giriş

Önce eski Yunan'da farkına varılan kendi / öteki ayrımı pek çok araştırmacının ilgisini çekmiştir. Karl Popper'in, kendinin ötekine yansıtılarak oluşumuna dayandırdığı yaklaşımı, yeni bilimsel teoriler ile önemli ölçüde paralellik göstermektedir. Bunlardan biri Lacan tarafından geliştirilen ayna safhasına ilişkin psikoanalitik teoridir. Bu teoriye göre, "kendi ben"in, "kendi" ve "öteki" ayrımı bilgisinin kökeni, "kendi" yansımasını ilk kez bilinçli olarak algıladığı deneyime dayanmaktadır. Bachtnis'in diyalog odaklı yaklaşımına göre ise, algılayanın kendisi ve algılanan öteki, bağımsız olmayan, karşılıklı olarak birbirini gerektiren büyüklüklerdir; "kendi", kendisini sadece ötekinin düşündüğü açıdan görebilmektedir. "Ben"in, içteki "kendi"ye ulaşması ancak dıştaki "öteki" aracılığıyla olanaklıdır. Saussure ve Jakobson "kendi" ile "öteki" arasındaki semiyotik bağımlılığı, genel karşıt konum prensiplerinin bir varyantı olarak kabul etmektedir. Buna göre, semiotik bir sistemin elemanlarının anlamı ve işlevi, onlarda ortak ve farklı olanın ortaya konulması ile belirginleşmektedir.

Farkların vurgulanarak oluşturulduğu yabancılık, kutuplaşmış bir dünyanın işaretidir: kendi anlayışı bir kutbu oluştururken karşı tarafta kendi yaşam alanından sınırlandırılmış başka bir kutup yer almaktadır. "Kendi" bakış açısına göre "yabancı", bilinmeyen düşünceler, yaşam alanları kişi veya gruplar olarak yorumlanmaktadır. Düzen düşüncesi içersinde yabancı, dezentegretif bir elementtir. O, kendi pozitif yaşam temelinin negatif diğer yanını ortaya koyar ve anlamsız olanı cisimlendirir. Yabancılık, ters olandır, türeyen ve anlaşılan her şeyin anlamsızlığıdır, normun karşıt kavramıdır. Farkı, kuralsızlığı, hatta karşı çıkışı içinde barındıran yabancı, çevresinde korku yarattığı için dışlanır, ona karşı ayrımcılık yapılır.

Politika, eğitim kurumları, bilim ve medya, pek çok söylemin olduğu gibi ayrımcı söylemin de üretim ve yayılma merkezidir. Problem, milyonlarca ekonomik, siyasi ve savaş göçmenlerinin yaşadığı Avrupa ülkelerinde medyanın, yabancıların kültürel hatta fiziksel farklılıklarını ön plana çıkararak onları ve yerleşik halkı farklı kategorilere yerleştirerek, "biz" / "siz" söyleminin dolaylı ve dolaysız üreticisi durumuna gelmesi ve yabancılarla yerleşikler arasındaki açık ve gizli çatışmaları şiddetlendirmesidir. Yabancıya yönelik söylemin üretildiği ve yayıldığı kurumlardan biri olan medya, yabancılığı tanımlamakta ve bir dışlama ilişkisi olarak belirlemektedir. Medya yabancıyı, dışlanması için okurun veya izleyicinin günlük yaşamına sunmakta, yabancılığı sivriltmekte ve yeni semboller kullanarak yeniden üretmektedir.

Bu çalışmanın amacı, "yabancı" ve "kendi" arasındaki ilişki türlerini ve ilişkinin boyutlarını ortaya koyarak, medyanın, ayrımcılık söyleminin üretilmesinde kullandığı dili ve üstlendiği rolü belirlemektir.

2- Kendinin Yabancıya Yansıtılması ve Yabancıyla İlişkinin Boyutları

Olmak ve olmamak birarada birbirini üretir; zor, sadece kolayın olduğu bir yerde olabilir. Büyük küçüğün olduğu, yüksek ise alçağın bulunduğu yerde var olabilir. Anlamı karşıt kutuplar oluşturmaktadır. Ülke içinden / ülke dışından ayırımında da kültürler, fark prensibine göre kendilerini kurmaktadır. "Kendi kültürünün ve dilinin varlığı yalnızca onun başka kültürlerden ve dillerden farkları ve benzerlilikleri (ortak yanları) ile kavranabilir. Kültürel farkların, yabancı düşmanlarının yaptığı gibi negatif kavranması onların sadece başkalarını anlamadaki acizliklerini değil kendi kültürlerinin yetersiz gelişimini de ortaya koymaktadır. Ötekini düşman olarak tasarlayan kişi, kendisini de deforme edilmiş olarak algılamaktadır". (Nöth: 1994 -26)

Ötekini somut gerçekliği içinde kavramaya çalışan kişi, kendini yabancının, ötekinin yerine koyarak anlamayı kolaylaştırır. Belirleyici olan yabancıya ilişkin bilginin, kendiyle ve toplumsal-kültürel deneyimlerle yüzleşme halinde edinebileceğidir. Kendinin yabancıyı yaşaması, izole edilmiş kendi aydınlanması üzerinden gerçekleşmektedir. Karşıdakinin ötekiliğine açık olmak, yabancıyla ilişkide bilinmeyen reaksiyonlarla karşılaşılabileceğinin hesap edilmesini gerektirir. Anlaşılmayanın anlamaya çalışılmasıyla, hangi sınırlarla kültürel, ulusal, sosyal ya da kişisel kimliklerin kendine özgülüklerinin türediği ve ötekinin karşısına yerleştirildiği görülebilir.

Nestvogel'e göre (1994- 27), yabancı ile kendi arasında üç tür ilişki yaşanabilir:
1) Esnek ilişki,
2) Ayırma ya da sınırlandırma ilişkisi,
3) Kendine mal etme, kabul etme ya da benimseme ilişkisi.

Bu üç ilişki biçimi, iç dünyamıza da taşıdığımız ve toplumsal temel örneğe yansıyan dış dünya düzeninin algılanması, düşüncenin temeli, duyumsama ve eylemde bulunmanın esasını ortaya koymaktadır. Kültüre özgü alışkanlıklar gibi süreçlerin kültürel biçimlendirildikleri momentler ve kişiliğin oluşum ve gelişme süreci olarak sosyalizasyon kavramı da, toplumsal olarak iletilen sosyal ve maddi çevreye karşılıklı bağımlılık olarak bu üç ilişki biçimine sahiptir. Her büyüme süreci çevreyle interaksiyon içinde seyreder ve tüm çevreden gelen verilerin selektif sınırlandırması ya da kendine mal edilmesi gibi yabancı ve kendine ilişkin karışımlar içerir.

Yabancıyla kendi arasındaki ilişkinin boyutları vardır: yabancı ile kendi arasında kalan alan ve paylaşılan alan ilişkinin boyutlarını gösterir. Bu alanlarda yabancı ve kendi tarihsel, politik, ekonomik, sosyal ve psikolojik olarak yer alır; bulundukları alanlara kendilerinden katkılarda bulunurlar. Tarih boyunca "yabancı" ve "kendi" isteyerek veya zorunlu olarak pek çok kez sembiyoz oluşturmuş, kendinde ve yabancıda yeniden tanımlanan yenilikler sağlamıştır. Yabancı ile kendi arasındaki ilişki, çok çeşitli, esnek, tarihsel-toplumsal tanımlara ve değişimlere tabidir. Yabancı ile kendinin karıştığı alanların yanı sıra ikisinin birbirinden kesin çizgilerle ayrıldığı ilişki biçimi de vardır. Ortadan kaldırılamaz ve değiştirilemez olarak görülen sınırlar ve karışımların oluşumu, bitmesi ve belirlendikleri yer, genellikle iktidar, şiddet, ayrıcalıkların güvenceye alınması, korkunun, uyuşan düşüncenin ve eylemin makro alanda dünya toplumunun birbirine geçmesidir; mikro alanda ise, insanlar arası interaksiyon ve iletişim ya da süjenin psikolojik dinamiğinde bertaraf edilmesidir. Yabancıda kendini, kendini yabancıda aramak ikili değere sahiptir; sınırlandırmaya, kabul etmeye yol açabileceği gibi kendine mal etmeye de neden olabilir. Bunun yanında ortaklıklar gibi kendi ile yabancı arasındaki sınırları tanımak ve onu tamamen sınıflandırmak, anlamak ya da belirginleşmek isteği olmadan yabancıyı eşsizliği içinde bırakmak da söz konusu olabilir.

Scheafter, (1991- 114), yabancıyı yaşama tarzlarının içeriksel anlamına işaret etmektedir: "Dışarıdaki yabancı, bir ülkedeki yabancı olarak yani mekansal ayrım çizgisi ile belirlenir. Yabancının mekanla ilgili durumu, "ulaşılabilen" ve "ulaşılamayan" olarak ayrımlanabilir. Şimdiye kadar ayrı olana lokal olarak erişilebilir. Bu perspektif aynı zamanda birlik alanı olarak "yurttaki" ya da "içerideki" nin güçlü vurgulanmasını gerektirir. Yabancı garip, egzotik, anormal anlamında, ait olmayan veya uymayan olarak kendine özgünün ve normalin yani bir anlam çevresinin kendine özgülüğünün karşısına yerleştirilmektedir. Henüz tanınmayan biri olarak yabancı, tanışma olanaklarını ve karşılıklı güven sağlama deneyim alanının olasılıklarını sunar. Hiç tanınmayan biri olarak yabancı, anlam çevresi için dışarıdadır ve prensip olarak tanışma olasılığı yoktur. Endişe verici (korkutucu) biri olarak yabancı, güvenin sağladığı esenliğin karşıtında anlamını bulmaktadır".

Kendinin ve güvenilenin de yabancıya dönüşebileceği endişesi rahatsız etmektedir. "Yerli" olan endişe verince, içerisi ve dışarısı arasındaki sınır belirsizleşmektedir. "Kendi" veya "biz", sınır çekme süreçleri ile kurulmaktadır. Bunlar real, sembolik ya da hayali olabilir. Sınır çekme, yalnızca bireysel ya da kurumsal bir eylem değildir; aksine interaksiyon süreci olarak anlamlı, tasarlanabilir ya da temsil edilebilirdir. Sınır çekerek, yabancıya ait olmadığı ve kendisine güvenilmediği hissettirilir.

"Yabancılık, ait olmama ve güvensizliği içerir. Ait olmama durumunda sosyal, güvensizlik durumunda ise, kültürel yabancılık gözlenir. Sosyal yabancılık, ötekinin ait olmamasının dikkat çekmesi halinde ortaya çıkar. Kültürel boyutta yabancı, bilişsel anlamda daha az tanınmaktadır. Kültürel yabancılık deneyimi, anlayabilme sınırlarımızı gösterir ve beklentilerimizin rastlantısallığını gözler önüne serer" (Ladwig ve Münkler: 1997-9).
Kavramsal ayrımlar daha çok analitik-bulgusal türdedir. Sosyal yabancılık, dışlayıcı sınır çekmenin bir sonucudur. "İç yabancılık", biçimsel olarak ait olan bir kişinin ya da grubun kendini ait hissetmemesi ya da geriye kalan topluluk, araya mesafe koyuyorsa söz konusudur. Ait olmamanın tüm yüklemeleri biçimsel sınırlandırmaya dayanmaz. Kültürel yabancılık deneyiminin deklaretif ve eğilimsel bir yanı da vardır: epistemik güvensizlik, bir şeyin bilinmemesi ya da anlaşılmaması durumunda, pratikteki güvensizlik ise, bir şeyin tanınmaması, bilinmemesi halinde söz konusudur. Sosyal yabancılık, içerme (dahil etme) ile, kültürel yabancılık ise, öğrenme yoluyla aşılabilir. Yabancıya yapılan göndermeler ve edinilen deneyimler duruma göre değişebilir. Yabancı, bir objenin özelliği değildir; o, ilişkisel bir kavramdır.

3- Yabancıya Yönelik Ayrımcılık Söylemi ve Medya

Ayrımcılık söylemine günlük yaşamda, eğitimde, politikacıların söyleminde, bilimsel söylemde olduğu gibi medya söyleminde de rastlanmaktadır. Medya, yabancıyı tasarlarken, kültürel farkları olduğu gibi fiziksel farkları da vurgulamakta ve ön plana çıkarmaktadır. Yabancıya yönelik söylemde, negatif imaj ve semboller sık sık kullanılmaktadır. Sosyal açıdan kategorize eden ya da ayrım içeren söylem, kendi ve yabancı grubun kurulmasına dayanmaktadır. Dilsel eylemler, toplumsal olarak denetlenmektedir; böylece ön yargıların ifade edilmesi haklılaştırma söylemine olanak sağlamaktır. Medyanın haberlerinde kurulan karşıtlıklarda genellikle kendi, kurban olarak sunulmakta, yabancı ise suçlanmaktadır. Bu türdeki söylemin daha çok iki kutuplu olduğu görülmektedir. Söylemde genellikle siyah-beyaz strateji uygulanmaktadır: biz ve öteki grup olarak kurulan ingroup ve outgroup ikili karşıtlıklar içinde değerlendirilmektedir.

"Sosyal kategorileştirmenin her söylemi için ana koşul kendinin (Ingroup) ve ötekinin (Outgroup) tasarlanmasıdır. Kategorileştirme ve tipleştirme, betimleme ve belirleme veya etiketleme aracılığıyla gerçekleşir. Biz / siz söylemi, birinci aşamada kendi grubunun pozitif, yabancı grubun ise aşağılanmasını içeren dışsal ya da içsel değerlendirmelere bağlı olabilir"(Matouschek, Wodak: 1993-147 v.d).

Dille bağlantılı olarak kategoriyal ilişki, sosyal kategori ile gerçekleşmektedir. Betimlenen kişi, birey olarak değil, sosyal kategorinin bir temsilcisi olarak görülmektedir. Ayrımcılığın çoğu negatif değerlendirme içermektedir. "Dilsel ayrımcık, dilsel olarak gerçekleştirilen sosyal ayrımcılığı; sosyal ayrımcılık ise, değerlendirme ile bağlantılı olarak bir kişiye kategoriye göre muamele edilmesini ifade eder" (Galliker, Wagner v.d: 1997- 231). Değerlendirme, kategorik nitelendirme şeklinde olabileceği gibi negatif özelliklerin yüklenmesi şeklinde de yapılabilir. Sosyal ayrımcılık, açık veya içeriksel olarak dilsel ifade edilebilir. Kategori betimlemesi ya da değerlendirme içeriksel ayrımcılıkta leksikalleştirilmemiştir; yani dilsel ifade ile kategorileştirilen ya da değerlendirilen içerikle vurgulanmamıştır. İçeriksel dilsel ayrımcılık, dilin yüzeyinde dolaysız belirlenemeyen ayrımcılıktır. Genellikle sosyal kategoriyi ya da değerlendirmeyi gösteren dilsel ifade kullanılmaktadır. Ayrımcılık olarak böyle bir ifadenin yorumu için, hangi kategorinin, hangi değerlendirmenin söylenmek istendiğine ilişkin ek bilgiye gereksinim vardır.

Potansiyel ayrımcılık, "pozitif ayrımcılık", "negatif ayrımcılık", ve "anti ayrımcılık" olarak ayrımlanabilir. Pozitif ayrımcılık, bir özelliğin ya da davranış esasının pozitif realize edilmesinin vurgulanması ve negatif düzenlenmiş sosyal kategorilerin yargılanmasının gösterilmesi halinde söz konusudur. Negatif ayrımcılık, karşı grubun açıkça ayırt edici negatif yönünün vurgulanmasını içerir. Anti- ayrımcılık, negatif ayrımcılık gibi yapısal özelliklere sahiptir. Ancak anti-ayrımcılıkta negatif değerlendirme ret edilmektedir. Medyanın söyleminde en çok negatif en az da anti-ayrımcılığa rastlanmaktadır.

Ayrımın tüm karakteristikleri dört grupta toplanabilen özelliklere dayandırılmaktadır:
1) Reel ya da var sayılan bedensel özellikler (deri ve saç rengi,
cinsiyet, fizyonomik özellikler v.b),
2) Zihinsel-kültürel özellikler,
3) Din,
4) Belirli bir ulusa ya da etniye ait olmak,
5) Sosyal, toplumsal yapı özellikleri,
6) Sosyo-ekonomik özellikler (ekonomik sistem, ekonomik göçmenler vb.),
7) Politik sistem.

Söylem içinde hangi özelliğin kullanılacağı ve hangi mantıkla birleştirileceği tarihsel, sosyal, psikolojik, toplumsal-ideolojik faktörlere bağlıdır. Ayrımcı söylemler, "biz" ve öteki grup arasında o gruba belli özellikler atfedilerek, herhangi bir biçimde sınırlandırma için anlamlı olan belirli özelliklerin seleksiyonu ile farkı belirten yorumlardır.

"Biz / siz söylemiyle tasarlanan grubun içeriği ve tasarlanan homojen biz-grubunun belirli dilsel biçimleri arasında sıkı bir ilişki vardır. Bunun da amacı kendi delillerinin güvenilirliğinin arttırılması ve meşruiyetinin sağlanması ya da karşıtların gücünün zayıflatılmasıdır. Gramere ait elementlerin kullanılması (şahıs zamiri, anonimlik, genelleştirme ve aynılaştırma) ve belirsiz nitelendirmelerin kullanılmasıyla (yabancı ülkeden gelenler gibi) bu gerçekleştirilebilir" (Januschek, Wodak vd.: 1989-49.vd.).

Medyada grupların kategorileştirilmesi ve tiplere ayrılması, dilsel olarak adlandırma ve etiketlendirmenin kullanılması, değerlendirmelerin yapılması veya önyargı içerikleri, dışsal (yüklem, sıfat), kişisel veya davranış özelliklerine ilişkin içsel göndermeleri kapsamaktadır. Kişi zamiri, anonimleştirme, genelleştirme ve özdeşleştirmek gibi dilsel elementlerin yanında belirsiz nitelendirmeler de kullanılmaktadır. Biz / siz söylemi, birinci aşamada dışsal ve içsel değerlendirmelerle bağlantılı olabilir. Değerlendirmelerde kendi grubu değerli görülürken, yabancı grup değersiz olarak nitelendirilmektedir.

4- Sonuç

Avrupalılar, kendi sıkıntıları ya da huzursuzlukları nedeniyle, tekrar canlanmak için sanat eseri olarak yabancı mitosuna gereksinim duymaktadır. Kendinin karşıt resmi olarak yabancının algılanması, kendi deneyimine tek yorumlu alternatif kazanmak ve sonuçta kültür düzenleyicisi olarak enstrümanlaştırmak için dengelemeye olanak sağlamakta ve ötekinin tek yanlı ve indirgenmiş çarpık resminin üretilmesini sağlamaktadır. Medya, bunun sağlanmasında en önemli enstrümanlardan biridir. Yabancılık, kutuplaşmış bir dünyanın işareti olmuştur. Kendi kültürü yalnızca pesimist bir kültür bakış açısı ile yaşanabileceği için başka kültürlerin yabancısı istenmektedir. Pek çok Avrupa ülkesinde entelektüel çevreler dahil yabancı problemi konusunda susulmaktadır. Yabancıyla ilişki, "yabancıyla çatışma" ya da "yabancı sorunu" olarak görülmemeli, kendinle bilinçli çatışma ve "biz"in belirlenmesi ile ilgili olduğu kabul edilmelidir. Yabancıya yönelik söylemde genellikle siyah-beyaz strateji uygulanmaktadır: "kendi" ve "öteki" grup, ikili karşıtlıklar içinde değerlendirilmektedir; diğer söylem alanlarında görülen bu strateji medya tarafından da kullanılmaktadır. Bu strateji, grubun kendi içinde sağlamlaştırılması, siyasi ve ekonomik çıkar çatışmalarının üstünün örtülmesi, psikolojik etki amaçlı enformasyonun işlenmesi ve projeksiyon edilmesi işlevini görmektedir. Medya tarafından negatif tasarlanan öteki birey ya da grup, önyargılı söylemde stratejik bir işlev üstlenmektedir. Bu söylemin esas fonksiyonu, önyargılı dilsel eylemin genelleştirmesi; yani sorumluluğun veya kişisel suçun karşı tarafa yüklenmesinin meşrulaştırılması ya da haklılaştırılmasıdır. Bundan en çok siyasi ve ekonomik problemlere çözüm üretemeyen politikacılar ile tiraj ve izlenme oranı kaygısıyla negatif haberciliğe yönelen medya yararlanmaktadır.

KAYNAKLAR:

GALLIKER, Mark; WAGNER, Franc; WEIMER, Daniel (1997). "Implizite Sprachliche Diskriminierung von Ausleandern zur Zeit der Wende". Karin Böke; Matthias Jung; Martin Wengeler (Der.). Die Sprache des Migrationsdiskurses. Opladen: Westdeutscher Verlag GmbH.
JANUSCHEK, Franz; Matouschek, Bernd; Wodak, Ruth (1989). Notwendige Massnahmen gegen Fremde? Wien: Passagen Verlag.
LADWIG, Bernd; MÜNKLER, Herfried (1997). Furcht und Faszination: Facetten der Fremdheit. Berlin: Akademie Verlag GmbH.
MATOUSCHEK, Bernd; WODAK, Ruth (1993)."Rassistische Diskurse in Österreich seit 1989". Siegfried Jeager, Jürgen Link (Der.). Die Vierte Gewalt. Rassismus und die Medien. Duisburg: Duisburger Institut für Sprach- und Sozialforschung, Basis-Druck.
NESTVOGEL, Renate (1994). "Fremdes" oder Eigenes? Freireaume zwischen Ausgrenzung und Vereinnahmung". Renate Nestvogel (Der.). Fremdes und Eigenes. Frankfurt am Main: IKO Verlag für Interkulturelle Kommunikation.
NÖTH, Winfried (1994). "Zur Semiotik des Anderen: Zwischen Spiegelbild und Feindbild". Horst Dippel (Der.). Zuwanderung Bedrohung oder Bereicherung? Wien: LIT Verlag.
SCHEAFTER, Ortfried (1991). "Modi des Fremderlebens". Ortfried Scheafter (Der.). Das Fremde: Erfahrungsmöglichkeiten zwischen Faszination und Bedrohung. Opladen: Westdeutscher Verlag GmbH.

(Mayıs 2001)

künyeana sayfadosya | akademi | avrupa gundemikültür-sanat | arşiv | e-posta | linkler