İç evrenimiz

İnsanları hayata bağlayan ve onu keşfetmesini sağlayan bütün içsel değerlerin tabiat ile benzerliği, tarih boyunca pek çok filozofun ve düşünürün en değerli çalışma alanı olmuştur. Nitekim "varoluş"u entelektüel zihinle araştırmak mümkün olsa da, elde edilen bilgilerin pek azının pratikte bir değere sahip olduğu görülür.
Aslına bakılırsa, asırlar önce farklı zamanlarda ortaya çıkmış bazı medeniyetler, insan-evren ilişkilerini fark etmişler ve bunları hayatın göreceli alanlarına taşımayı başarmışlardır. Antik Mısır, Yunan, Çin ve Hint uygarlıklarında, dış evren -belki şimdiki kadar sür'atli olmasa da- araştırılırken, bu çalışmaları yapan insanın yeteneklerini geliştirebilecek, farkındalığını artıracak pratiklere de önem verilmiştir. Ki bu iki alanda dengeli bir çalışma yapan insanın, özünde saklı olan erdemleri de fark ettiği, dolayısıyla hayatı sevdiği, daha doygun ve mutlu olduğunu görüyoruz.
Hayatı deneyimlemek ve buluşları daha evrimcil kılabilmek için, insanın kişiden bireye yükselmesi gerektiği, modern çağımızda apaçık ortadadır. Dünya toplumunun artık salt mucitlikle ya da keşiflerin tekrar tekrar araştırılmasıyla doğru anlamda yönlendirilemediğine şahit oluyoruz.
Bilimin her alanında daha derin ve sağlıklı araştırmaların yapılabilmesi için öğretmenlerin ve öğrencilerin öncelikle iç farkındalığı artıracak çalışmalara yönelmesi gerektiğini düşünüyorum. Zihni berrak, hayatı algılayışı doğal ve yaşadığı coğrafyada imkânlarını en ileri seviyede kullanabilen bir insan, çok daha faydalı çalışmalar yapacaktır.
Hayatın iki yönü vardır: Dış evren ve iç evren. Bu iki evrenin birbiriyle doğrudan ilişkide olduğuna şahit oluruz. Örneğin; zihni stres ve endişeden uzak, duyuları güçlenmiş ve iç farkındalığı canlı olan bir bireyin yaptığı çalışmalar tabiatıyla verimli olacaktır. Böylece sadece aldığı sonuçlar başarılı olmakla kalmayacak, o kişi aynı zamanda doğayı zedelemeden en ergonomik olasılıkları da değerlendirebilecektir. Yalnızca işlerine yoğunlaşmış bir kişi ise, yeni şeyler fark etse ve çalışmaları kabul edilse bile, enerjisinin çoğunu tüketecek ve yaptığı işler onu tatmin etmeyecektir.
Karar verme, ayırt etme, anlama, iletişim kurma ve birbiriyle sayısız kombinasyonda ilişki kuran yetileri kullanabilme, duygusal ve sezgisel algıdaki berraklık ve enformasyonlarımız, dış evren ile ilişkilerimizi belirliyor. Günümüzde tüm bunların, fiziksel olarak da kanıtlanmış doğa yasalarına tâbi olduğu düşünülüyor. Örneğin; etkiye karşı tepkinin gelmesi, bir doğa yasasıdır. Bu, fizik biliminin ortaya koyduğu bir gerçektir.
Davranışlarında samimi ve şefkatli bir insanın, çevresini iyileştirdiğini görüyoruz. İç evrenini düzene sokan ve günlük sıkıntılarını çözebilen bu insanın yaptığı her eylem, en başta yakın çevresini, sonra da çok daha geniş bir çevreyi etkilemektedir. Gayet doğal ve erdemli davranan bu insanın, çevresinden de benzer davranışları göreceği şaşırtıcı olmasa gerek. Bu insanın çevresinde hâlâ bir şeyler yanlış gidiyorsa da, bunun, geçmişte yaptığı bir etkinin sonucu olduğunu fark edecek ve bunu kabul ederek mümkün olan en pratik çözümleri uygulayacaktır. Yaptığı her hareket, sahip olduğu bilinç sayesinde, kendisinin ve başkalarının hayatını verimli hâle getirecek ve doğa yasalarıyla ilgili herhangi bir sorun yaşamayacaktır.
Yalnız bu arada diğer insanların ve uzak-yakın geçmişimizdeki hareketlerin de atmosferde yarattığı etkilerle yaşantımıda belirleyici bir rol oynadığını gözden kaçırmamamız gerekiyor. Modern bilim, etki-tepki yasasını ispatlamıştır ama bunun, hayatın bütüncül durumunda matematiksel tespiti mümkün gözükmemektedir. İç içe geçmiş sayısız etki ve tâbi olunan diğer yasaların sürekli işleyişi…
Demek ki yapılan her eylem, bir etki yaratıyor ve bu yakın ya da uzak gelecekte ve çevrede yankılanıyor. O hâlde erdemli bir insanın, çevresi tarafından neden daha çok sevildiğini anlamak zor olmasa gerek.
Hayatı daha iyi yaşayabilmek ve çevrede olumlu etkiler yaratabilmek için iç evrenin zamanla düzenlenmesi ve tazelenmesi gerektiğini gördük. Yani dış evrende uyumlu bir yaşam sürmenin ardında bir iç evrenimizin olduğunu anladık.
Peki bu iç evrenimizi nasıl geliştirebiliriz? Nasıl olur da, sürekli mücadele içinde yaşayan bizler, kalıcı bir huzur elde edebilir ve her şeye rağmen gülümseyebiliriz? Bu gerçekten mümkün mü? Cevabı, evet. Öncelikle kendimiz hakkında samimi bir şekilde düşünmeli ve çevremizle olan ilişkileri incelemeliyiz. İkinci aşamada, kişisel gelişimi hızlandıran çeşitli bilinç teknikleri ve bilgelik öğretilerini araştırmalıyız. Üçüncü aşamada ise, bu yolda yürüyen diğerleriyle bağlantı kurmalı seminer ve konferanslara katıldıktan sonra, bize uygun gelecek bir metodu hayatımıza dahil etmeliyiz. Bu üç basamak, oldukça sade ve doğaldır. Ancak buradaki püf nokta, "hayatımıza dahil etmek"tir. Yani sadece okuyarak bilinç güçlenmiyor, deneyimleme sürecinin yaşanması gerekiyor. Eğer kitaplarda yazılı bilinç metotlarını deneyimleme imkânımız olsaydı, sorun kalmazdı. Fakat bilincin ve varoluşun prospektini bilen bir öğretmen, her zaman daha faydalı olacaktır. Herkes birbirinden farklı yaratılışta olduğundan, izlenecek yöntemler de kişiye özel olacaktır elbet.
İzlenecek yol, hayatımızla uyum içinde pratiğini yapabileceğimiz bir yol olmalıdır. Yani hayat felsefemizle, ailemizle, arkadaşlarımızla, inançlarımız ve kültürümüzle ters düşmeyecek tekniklerin pratiğini yapmalıyız. Bilginin yapılandığı bilinç pratikleri düzenli uygulandığı takdirde kişi, zamanla stresin azaldığını, sağlığının güçlendiğini, arkadaşlarıyla olan ilişkilerinin düzeldiğini ve sahip olup da fark etmediği yeteneklerinin canlandığını, kısaca hayat kalitesinin arttığını görecektir. Sonuçta kişinin, gün geçtikçe farkındalığı artacak, pozitif enerjisi ve üretkenliğiyle çevresini en güzel şekilde değerlendirecektir.
Bütün bunları yaşayabilmek için ülkemizde de çeşitli bilinç okulları bulunuyor. Kişi, kendi anlayışına ve zevkine göre bunlardan birini seçebilir ve daha erdemli bir yaşam sürerek, evren ile olan ilişkisini daha uyumlu kılabilir. Gerisi, kişinin arayışına bağlıdır. Gerçekten de, daha yapıcı ve huzurlu bir yaşam arzulayan her insan aradığı takdirde, ARADIĞINI BULACAKTIR!

(Mayıs 2001)