Yaşasın panopticon ya da "Biri Bizi Gözetliyor"

Show Tv'de hâlen yayımlanmakta olan "Biri Bizi Gözetliyor" programı için çok fazla şey yazıldı, çizildi, söylendi. Bunun üstüne yeni bir şeyler yazmak kabak tadı verebilir elbette; fakat yazılıp çizilenler ve yapılan eleştiriler, genellikle hep işin cinsellik yönünde yoğunlaştı. Kızlı erkekli bu mahpus kurbanlar (kendilerine her nasılsa yarışmacı deniyor), bir ay uslu uslu oturduktan sonra, doğal olarak cinsel temayüller göstermeye başladılar. Kıyamet de burada koptu zaten. Vay efendim, o yarışmacı çocukla kızın samimiyeti ilerletmesi, Türk aile ahlâkıyla bağdaşır mıymış? Demek ki çocuk uslu uslu otursa mesele yok! Hatta İnegöl Aydınlar Ocağı Derneği, sırf bu sebepten ötürü bu yarışma programını genel ahlâk kurallarına aykırı olduğu gerekçesiyle RTÜK'e şikâyet etmiş ve yayından kaldırılması isteğinde bulunmuş, ama o başka bir konu.


Aslında işin başından beri beni düşündüren şey, çok farklıydı. Bu programı ekranda her görüşümde, aklıma ta on sekizinci yüzyılın başlarında yaşamış olan Jeremy Bentham'ın tasarladığı Panopticon geliyordu. Bentham, Panopticon adlı eserinde, beş köşeli yıldız şeklinde bir hapishane tasarımı geliştirmiş. Bu hapishane öyle bir şekilde tasarlanmış ki, yıldızın merkezinden, bütün mahkûmların hareketlerini izlemek mümkün. Bentham, yıllarını verdiği bu tasarıyı, o dönemin yöneticilerine benimsetmeyi de başarmış ve onun çizdiği plâna göre, İngiltere'nin Millbank kentinde kurulan hapishane, "ilk ayrı odalı hapishane" unvanını kazanmış.

İlginç olan taraf şu ki, o günlerde hapishanedeki mahkûmlara uygulanan bu yöntem, bugünün çağdaş ve özgürlükçü (!) gençlerine uygulanıyor. Onlar da bu işe seve seve boyun eğiyor ve neşeli kurbanlık koyunlar gibi zıplıyorlar. Vakit geldiğinde, içlerinden biri kurban ediliyor (eleniyor), diğerleri ise hapis kalmaya devam ediyor.

Kurbanlıklardan bir kız, "Biri Bizi Gözetliyor" stüdyosunda hıçkırıklara boğulurken, anlamakta güçlük çektiğim o cümleyi sarf etti: "O evde (Biri Bizi Gözetliyor evinde) çok büyük dostlar kazandım, dostluğun ne demek olduğunu öğrendim." Duyan da askerden yeni geldi filân zanneder. Böylesine yapay/üretilmiş, siber bir ortamda, iki hafta içinde dostluğun anlamı nasıl öğrenilir? Aslında bu da temel bir problem. Kapı komşusunu tanımayan bu garip modernler, mahremiyetin tüketildiği bu siber ortamda, daha öncesinde yüzlerini bile görmedikleri kişilerle dost olup, stüdyoda insanlık dersleri vermeye kalkışıyorlar. Mısır püskülü gibi gülünç sarı saçlı sunucu Tan Sağtürk de, masumiyetlerini ispatlarcasına: "Aslında biz burada barışı, dostluğu, kardeşliği öğreten güzel bir oluşumun içinde yer alıyoruz. Yapılan eleştiriler çok haksız." diyor. Dostluk, barış, kardeşlik, Sakarya vs. asıl anlamlarından boşandırılarak tüketilmiş bir yığın kelime...

İzleyiciler de gönüllü röntgenciler olarak, yarışmacı kurbanlara puan veriyor, onları değerlendiriyorlar. Ne kadar korkunç bir şey, "gözetleme arzusu"... Aslında bu, bir kısır döngü. Bu program da, toplumsal panopticon'un bir yansımasından başka bir şey değil. Gözetleyiciler (ya da seyirciler), "gözetlenme"nin nesnesi olduklarını bilmiyorlar ya da fark edemiyorlar. Gözetliyor ve gözetleniyorlar. Dinliyor ve dinleniyorlar. Önce takip ediyorlar, sonra zapturapt altına alınıyorlar.

"Biri Bizi Gözetliyor"un masaya yatırıldığı Ateş Hattı'nda, bir kadın kendini yırtıyor: "Hangi çağda yaşıyoruz? Burası Atatürk'ün çağdaş Türkiye'si! Bu programın kaldırılmasını isteyenler, irticacıdırlar!"

Fakültemizde geçtiğimiz günlerde düzenlenen "Kriz Sürgünü" sempozyumunda sevgili hocamız Necef Uğurlu, yıllar önce Abanoz Sokak'taki genel evlerin kapatılması girişiminde bulunulduğunda, aynı tepkiyi gösteren Nurseli İdiz'i hatırlatarak, o kadına şöyle karşılık veriyordu: "Aaa, kadına bak be! Çağdaşlık, lâiklik diye diye Atatürk'ü kerhaneci yaptı bunlar..." Öyle ya, bunca tehlikeli nitelendirmelere maruz kalmayı göze alıp da, kaç kişi bu programın yayından kaldırılmasını talep edebilir ki?

Hasılı böyle garip bir ülkede yaşıyoruz vesselâm. Nabi Avcı'nın da dediği gibi: "Bentham, 1832'de ölmüş. Oysa ne kadar da çağdaşımız gibi duruyor."

Bu arada İçişleri Bakanlığı, İstanbul Valisinin telefonlarını dinlemiş, diyorlar; duydunuz mu?

 

(Mayıs 2001)