|
Türk
oyun yazarlığında 1970 kuşağı içinde yer alan, yazdığı oyunlarla
Türk Tiyatrosu'nu birçok ülkede tanıtan, sanatındaki başarısını
aldığı birçok değerli ödülle kanıtlayan yazarımız Tuncer Cücenoğlu,
şu anda da, en son yazdığı, Cumhuriyetin 75. yılında Kültür Bakanlığı
tarafından açılan oyun yarışmasında Başarı Ödülü alan "Neyzen"
adlı oyunu ile bir uluslar arası yarışmaya daha hazırlanıyor.
Toplumsal içeriğin ağır bastığı oyunların
yazarı Tuncer Cücenoğlu 10 Nisan 1944 tarihinde Çorum'da dünyaya
geldi. İlk, orta ve lise eğitimini aynı kentte tamamladı. 1964 yılında,
Ankara'da, Millî Eğitim Bakanlığında memuriyete başladı. Aynı zamanda
Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesinin Kütüphanecilik
Bölümünde eğitimini sürdürdü. Mezun olduğu 1972 yılında, gecekondu
insanının çilesini ele aldığı ilk oyunu "Kördöğüşü"nü
yazdı. Oyun aynı yıl sahnelenip ödüle lâyık görüldü. Bunu diğer
oyunları Öğretmen, Çıkmaz Sokak, Kadıncıklar, Kaçış, Dosya, Yıldırım
Kemal, Helikopter, Ziyaretçi, Matruşka ve Şapka izledi.
Genç tiyatro sanatçılarımızdan Burak
Sergen'in başarılı yorumuyla yönetmen Işıl Kasapoğlu tarafından
"Tiyatrokare"de sahnelenen "Neyzen", şair Neyzen
Tevfik'in yaşadığı toplum içinde yöneticilere, baskılara ve sınırlamalara
karşı verdiği mücadeleyi konu alan tek kişilik bir oyun. "Neyzen"
Karadağ Cumhuriyeti'nin Niksiç kentinde düzenlenen Tek Kişilik Oyunlar
Festivali'ne katılacak. "Konusu İstanbul'da ve her yerde geçen,
zaman olarak geçmiş ve günümüzü işleyen" Tuncer Cücenoğlu'nun
"Neyzen" adlı oyununun her dalda verilecek ödüllere aday
olduğu, 18-22 Haziran tarihlerinde yapılacak festivale, aralarında
Yugoslavya, Romanya, Yunanistan, Makedonya, Moldova'nın bulunduğu
toplam dokuz ülke katılıyor.
Yakında "Neyzen" adlı
oyununuzla, uluslar arası bir festivale katılmış olacaksınız. Acaba
uluslar arası tiyatro arenasında günümüz Türk Tiyatrosu'nu nerede
buluyorsunuz?
Uluslar arası arenada Türk Tiyatrosu'nu
henüz göremiyorum. Ama bu durum, biz oyun yazarları yüzünden değil,
kendi yazarına, sanatçısına, kültürüne inanmayan birtakım kişilerin,
köşe başlarını tutmaları, karar verme noktalarını ele geçirmeleri
ve "Ulusal Tiyatro, Ulusal Kültür" diye bas bas bağıranları
görmezlikten gelerek hareket etmeleri sonucunda oluşmuştur. Kaldı
ki devletimizin bir kültür politikası da yoktur. Yabancı ülkelerden
alınan davetler söz konusu olduğunda bile anlaşılması imkânsız bir
tavır takınıp oralara yabancı yazarların oyunlarıyla giden bir zihniyetle
nereye varılabilir.
Tiyatro yazarları arasında beğendikleriniz
kimlerdir?
Türkiye dışından Shakespeare, Brecht,
Çehov, Gogol, Miller, Gorki vazgeçemeyeceğim yazarlardır. Türk yazarlarından
ise Orhan Asena, Melih Cevdet Anday ve Güngör Dilmen'i biraz daha
ayrı tutarım diğerlerinden.
Peki, tiyatro eserinin evrenselliğe
ulaşabilmesinde sizce göz önünde bulundurulması gereken en önemli
noktalar nelerdir?
Ön koşul, oyun metninin dünya ölçütlerine
uygun olmasıdır. İkinci olarak kişilerin karakter boyutunda işlenmiş
olması gerekir. Dünyadaki diğer insanları da ilgilendiren bir iletisi
(önermesi) olmalıdır metninizin... Sonuncu özelliği ise sahneye
uygulanabilir bir metin olmasıdır... Bu özellikleri taşıyan bir
metne sahipseniz evrenselliği yakaladınız demektir.
Sizce bir tiyatro eserinin sanatsal
değeri, başarısı, oyunun sahnelenmesiyle, oyunculukla ne kadar ilişkilidir.
Sahneleme, oyunculuk eseri nasıl etkiler?
Sinemada bir kural vardır. "İyi
bir senaryodan kötü bir film çıkabilir, ama kötü bir senaryodan
asla iyi bir film yapılamaz..." Bu doğru bir yaklaşımdır. Bu
yaklaşımı tiyatro için de düşünmemiz, sorunuzun yanıtını daha kolay
vermemize yardımcı olacaktır. Eğer metniniz başarılıysa, başarılı
bir rejisör ve oyuncu kadrosu oyununuzun gerçek değerini sahneye
de taşır... Başarısız bir kadro ise tam tersini yapar... Başarılı
bir metnin, başarılı uygulayıcılarla gerçek yerini bulacağı kaçınılmaz
bir gerçektir...
Bu bağlamda, oyunlarınızın kimler
tarafından sahnelendiğine dikkat ediyor musunuz?
Hiçbir oyun metni yalnızca okunmak
için yazılmaz... Bir oyun metni sahneleniyorsa vardır... Önümüzdeki
yıl oyun yazarı olarak 30. yılıma ulaşacağım... Yazar olarak kendimi
kabul ettirene kadar, rejisörümü, oyuncumu seçmem asla mümkün değildi.
Özellikle 1995 yılından sonra istemediğim bir rejisörün oyunumu
sahnelemesine karşı çıkabiliyorum.
Telif hakkı...
Tabiî, tabiî, telif hakkı alıyoruz.
Bir oyun oynandığı zaman -yurt dışında veya yurt içinde-, yazar
iki türlü telif hakkı alır. Ülkemizde ödenekli tiyatrolarda belli
bir yüzde alırsınız... Her
oynayışta gişe gelirinin % 40'ı yazarındır. Bu yüksek bir rakamdır.
Özel tiyatrolarda bu oran % 10'dur. (Çünkü özel tiyatroların bilet
fiyatları daha yüksektir...) Yurt dışındaki telif olayı daha da
sağlam esaslara bağlanmıştır... Ya yüzde ile ya da fiks bir ücretle
verirsiniz oyununuzu... İzleyiciyle buluşan oyunlar yazarsanız oyununuzun
telifiyle rahatça yaşayabilirsiniz...
Sinemanın ortaya çıkışı, ardından
geçirdiği gelişim süreci, şu andaki konumu dikkate alındığında,
tiyatronun bu durumdan olumsuz etkilendiği söylenebilir mi?
Sinema daha geniş bir kitleye ulaşma
olanağına sahip. Nihayetinde filmi takıyorsunuz makineye ve oynatıyorsunuz.
Bu açıdan bakıldığında, tiyatronun sinema karşısındaki dezavantajı,
fazla geniş kitlelere ulaşamamasıdır. Meselâ bir filmi, bir günde
bin kişilik bir salonda beş kere gösteriyorlar ve beş bin kişi seyrediyor.
Ama bir tiyatro salonunda böyle bir şansımız yok. Haftanın bir günü
dışında, bir oyun her gün oynansa bile dört yüz kişilik bir salonda
ancak iki bin kişiye ulaşabilmesi mümkün. Ne var ki tiyatro izleyiciyle
birebir, göz göze yapılan bir sanattır... Bu bakımdan etkileme gücü
sinema ile karşılaştırılamaz... Bu nedenle de dünya durdukça tiyatro
etkisini sürdürmeye devam edecektir...
"Dosya" adlı oyununuzda,
bir devlet memurunun, yolsuzlukları ortaya çıkarmasına karşın sürülmesi
ve ardından yaşadığı sorunlar, verdiği mücadele anlatılıyor. 1980
sonrasında Türkiye'de birçok aydın bu tür sorunlarla karşılaştı.
Bu ağır sorunlar beyin göçüne neden oldu. Hâlâ yaşamakta olduğumuz
bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Türkiye'de yaşanan en büyük sorunlardan
biri demokratikleşme anlamında yeterli düzeye gelinememiş olması.
Türkiye'nin dışarıdaki görünümü pek iç açıcı değil... Bunun da tek
nedeni Türkiye'de insan haklarının ve demokratikleşmenin önündeki
engellerin kalkmamış olması. Dolayısıyla bu durum Türkiye'deki insanları,
Türkiye'deki aydınları çok zor durumda bırakıyor. Dünyada ülke olarak
yalnızlaştırıyor bu durum bizi. Ama biz yılıp kaçanlardan değiliz...
Bu ülkeyi çok seviyorsak eğer, daha yaşanılır kılmak için mücadele
etmeliyiz...
Gençlere ithaf ettiğiniz "Yıldırım
Kemal" adlı oyunda, 1919 İzmir kuşatmasında bir gencin ailesi,
sevgilisi ve toplumsal sorumlulukları arasında yaşadığı çelişkiler
anlatılıyor. Sizce günümüzdeki gençlerin çelişkileri nelerdir?
Bugünlerin gençlerinin olumlu yanları
da, olumsuz yanları da var. Gençler 12 Eylül'den sonra, özellikle
politika dışı bırakılmak istendiler. Kendi ülkeleriyle ilgili düşünmemenin,
düşünce üretmemenin daha doğru olduğu gibi bir noktaya getirildiler.
Özellikle 12 Eylül Anayasasıyla gençlerin önündeki düşünmeye, örgütlenmeye
yönelik birçok yol kapatıldı. Ben bunu tabiî ki yanlış ve ülke zararına
görüyorum. Gençler ellerine silâhları alıp sokağa çıkıp "ben
bu düzeni değiştireceğim" derlerse de bu yanlıştır. Doğru olmadığını
bedelini ödeyerek öğrendiler... Ama gençlerin düşüncelerini söylemeleri,
yeni düşünceler üretmeleri, ülkenin gelecekteki sahipleri olarak
haklarıdır diye düşünüyorum. Gençler şiddet dışında her türlü yöntemi
deneyerek Türkiye'nin geleceği için çözüm aramalılar. Çünkü üç beş
kişiyle bu sistemi değiştirmek, düzeltmek mümkün değil... İnanılmaz
bir düzen kurulmuş Türkiye'de. Bazı insanlar bankaları önce devlete
satıyorlar, sonra geri alıyorlar, para topluyorlar, sonra tekrar
batırıp devlete yeniden satıyorlar... Böyle bir sistem kurulmuş
Türkiye'de. Bu yüzden gençlerin her yerde bu sistemin yürümediğini,
bu sistemin Türkiye'yi kötüye götürdüğünü insanları ikna ederek
söylemeleri lâzım. Bir de gençlerin eğitim yapma fırsatlarını en
iyi şekilde değerlendirmeleri gerekir... Yani kendilerini tam donanımlı
hâle getirmeleri fırsatını, zamanlarını en iyi şekilde değerlendirerek
kullanmaları gerekir. Hepsinin üstünde ise lâiklik konusunda çok
duyarlı olmaları gerekir... Çünkü Mustafa Kemal Atatürk'ün Cumhuriyeti
emanet ettiği bir gençliktir bu gençlik... Bunu hiç unutmamalılar...
Oyunlarınızın geneli toplumsal
içerikli. Sizin böyle bir tercih yapmanızın nedeni nedir?
Türkiye ile ilgili ciddi meselelerin
olması. Bir de yurt dışıyla sürekli bağlantı kurduğum için Türkiye'nin
giderek yalnızlaştırıldığını görüyorum. En önemlisi de kendi halkımı
seviyorum ve onların sorunlarını daha evrensel boyutta işlemek istiyorum.
Yaşadığımız son krizin size ve
sanatınıza etkisi ne oldu?
Evet, tabiî ki beni de etkiledi.
Sistem neredeyse tamamen çöktü. Cumhuriyetin kutsal saydığımız değerleri,
Kemalizm tehlikede. Zaten bunları yıllardır söylüyoruz. Türkiye
borçlanmayla bir yere varamaz. Çünkü Türkiye kapitülasyonlarla da
bir yere varamadı. Yeni Dünya Düzeni ve Küreselleşme Türkiye'ye
daha kötü günler getirecektir. Tıpkı Dünyaya daha çok savaş ve yoksulluk
getirdiği gibi... Ama şunu da hiç unutmamak gerekiyor... Bu umutsuz
gibi görünen durumda bile daha yaşanılır bir dünya umudumuzu hiç
yitirmemeliyiz... Bu bize yakışandır...
(Haziran
2001)
|