GÖRSELLİĞİN EGEMENLİĞİNE KARŞI VAROLMA SAVAŞI:NEİL POSTMANHediyetullah Aydeniz
Postman, “Tarihimizin farklı devirlerinde, çevresine ışık saçan Amerikan ruhunun odak noktasında farklı şehirler durmuşlardır” ifadesiyle, kendisinin de “bu ruh”un bir parçası olduğunu ortaya koyarak kitabına başlamaktadır. Amerikan tarihinin farklı devirlerinde Amerika’yı sembolize eden şehirleri sıralarken ilk etapta, on sekizinci yüzyılın sembolü Boston’a değinir: “Bostan bir politik radikalizm merkeziydi. Bunun duyulması üzerine Virginialılar dahil olmak üzere bütün Amerikalılar Bostoncu kesilmişlerdi.” [1] On dokuzuncu yüzyıla gelince ise Bağımsızlıkla beraber yaratılmaya çalışılan yeni ulusun sembolünü New York devralır: “19. yüzyılın ortasında New York, Amerika’nın çeşitli ulusların kaynaştığı bir pota olması fikrinin (en azından İngiliz olmayan bir Amerika’ya sahip olma fikrinin) sembolü haline gelmişti.”[2] Kendi ulusal kimliğini oluşturduğu, uluslararası arenada da belirleyici bir güç olduğunu göstermeye başladığı 20. yüzyılın başlarında ise, bu gücün ardındaki ekonomik üretimin sembolü olarak Chicago, “çevresine ışık saçan Amerikan ruhunun” sembolüdür: “20. yüzyılın başlarında, Amerika’yı, sanayi alanındaki enerjikliğiyle dinamizmi, geniş omuzların ve sert rüzgarların şehri Chicago sembolize etmeye başlamıştı.”[3] Günümüze gelince, diğer selefleri gibi yüzyılın geçmesini beklemeden Las Vegas, sembol olma görevini devralır: “Bugün de, sembolü otomatik bir büfeyle bir kabare kızının on metre yüksekliğindeki kartondan dev resmi olan Neva’daki Las Vegas şehrine, ulusal karakter ve özlemlerimizin bir metaforu gözüyle bakmalıyız.”[4] Postman Amerikan toplum yapısındaki değişimleri, şehir tarihindeki değişimlerle sembolize ederek anlatmaya çalışır. Bu değişim-dönüşümü kategorize ettiğimizde ilk üç sembolizasyon ile Les Vegas’ın iki farklı kategori oluşturduğunu görmekteyiz. Postman da iddialarını bu doğrultuda sürdürerek kanıtlamaya çalışır. İlk üç şehrin sembol haline geldiği devirlerde Postman’ın özlem duyduğu tipografinin egemenliği söz konusu iken son dönem değişim farkını şöyle ifade eder: “Bugün için, ölesiye eğlenme noktasına gelmiş bir topluluğuz. (...) Zira, Las Vegas tamamen eğlence fikrine adanmış bir şehirdir ve bu vasfıyla her türlü kamusal söylemin giderek eğlence biçimine büründüğü bir kültürün ruhunu yansıtmaktadır.”[5] İcat edilen tekniklerin, “toplumsal ve entelektüel bir ortam yaratma” anlamında bir araç (medium) olarak neden olduğu değişim ve dönüşümü Amerikan tarihi ekseninde ortaya koymaya çalışan Neil Postman’ı, düşüncelerini anlamaya çalışarak kendisini tanımayı ve tanıtmayı deneyeceğiz. Postman, teknolojik gelişimden önce bir iletişim aracı olarak dilin yazılı formu olan Alfabe kullanımının zihinsel değişime yaptığı katkıdan matbaanın geliştirilmesiyle de giderek zirveye ulaşan tipografinin egemenliğinin tarihsel seyrini örneklerle ortaya koymaya çalışır. Daha sonra telgraf, fotoğraf ve televizyonun icat edilişiyle başlayan fotoğrafinin egemenliğini anlamaya çalışır. Gösteri Çağı (Show Business) dediği bu yeni çağın epistemolojik olarak getirdiği değişimi ortaya koymaya ve bunun geleneksel yapılar üzerindeki etkisini açığa çıkarmaya çalışır. Biz de Postman’ın ortaya koyduğu bu düşüncelerini anlamaya çalışarak belli bir çerçeve içerisinde onu tanımayı sağlayacak şekilde anlatmaya çalışacağız.
Postman, iletişim aracı olarak geliştirdiğimiz sistemlerin, bilgi üretme mekanizmalarımızı, hakikat tanımlarımızı belirlediğini kanıtlamaya çalıştıktan sonra iletişim araçlarının doğasına ilişkin bir şeyler söylemeyi yeğler: “Ben bilhassa, hakikat tanımlarının en azından bir ölçüde enformasyonu taşıyan iletişim aracının karakterine bağlı olduğunu, medyanın epistemolojilerimize ne kadar işlemiş olduğunu göstermeyi istiyorum.”[6] İletişim aracının epistemolojilerimizi belirleyebilecek konumda olduğunu kanıtlamaya çalışırken ilk başvurduğu araç, alfabedir: “Alfabenin insan ile insan arasında yeni bir konuşma doğurduğu, bilimciler arasında şimdilerde yaygın kabul gören bir düşüncedir. Alfabe, dilden yararlanma organı olarak kulaktan göze doğru bir kaymayı temsil ediyordu.”[7] “Bir fikrin iletiliş biçiminin o fikrin içerdiği hakikatle ilgisinin bulunup bulunmadığı tartışması”nda Postman, “hakikat kavramının, ifade biçimlerinin içerdiği yönelimlerle yakından bağlantılı olduğu” düşüncesindedir ve buna üç örnek verir:
Kültürü de bu bağlamda şöyle tanımlar: “Kültür, sözün eseri olmakla birlikte, resimden hiyeroglife, alfabeden televizyona kadar her iletişim aracıyla yeni baştan yaratılmaktadır. Dilin kendisi gibi her araç da (medium) düşünceye, ifadeye ve duyarlılığa yeni bir yönelim kazandırarak benzersiz bir söylem tarzının ortaya çıkmasını sağlar. Bir kültür sözlü iletişimden yazıya, basılı yayınlardan televizyon yayınlarına kaydıkça, hakikatle ilgili fikirleri de değişir. Nietzsche’nin dediği gibi, her felsefe yaşamın bir evresinin felsefesidir. Bizim buna ekleyebileceğimiz bir saptama, her epistemolojinin medyanın gelişmesinin bir evresinin epistemolojisi olduğudur. Hakikat, zamanın kendisi gibi, insanın kendi icat ettiği iletişim teknikleri hakkında ve bu teknikler aracılığıyla kendisiyle yaptığı konuşmanın bir ürünüdür.”[9] Aslında sözün eseri olarak tanımladığı kültürün çeşitli iletişim araçlarıyla yeniden yaratıldığını ifade ederken dillerin gramatik yapılarının hakikati belirleme gücüne sahip olduğunu da belirtir: “İnsanların zaman ve mekan hakkındaki, şeyler ve süreçler hakkındaki düşüncelerinde, kendi dillerinin gramatik özelliklerinin büyüt etkisi olacaktır. McLuhan’ın “araç, mesajdır “ demekle kastettiği kuşkusuz budur.”[10] “Doğayı, zekayı, insanı motivasyonu ya da ideolojiyi “olduğu” gibi değil, yalnızca dillerimizdeki gibi görürüz ve dillerimiz bizim medyamız, iletişim araçlarımızdır. Medyamız metaforlarımızdır. Kültürümüzün içeriğini metaforlar yaratır. (....) Galileo, doğanın dilinin matematikle yazıldığını söylediği zaman, bunu yalnızca bir metafor olarak aktarıyordu.[11] Epistemolojilerimizi yani “hakikate” (Postman’ın ifadesi) ulaşma biçimlerimizle ulaştığımız hakikatin bilgisini belirleyen iletişim araçlarımızın etkisine yaptığı vurgunun dışında bir başka önemli nokta daha var. Postman’ı tanımamız açısından da önemli olduğunu düşündüğümüz bu önemli nokta Postman’ın şu sözlerinde yatmaktadır: “Bana göre, hakikati ortaya çıkarmanın çeşitli biçimlerinde keyfiliğin belli ölçülerde ağırlığı vardır. (...) İnsanlık tarihinin büyük bölümü açısından doğanın dili aynı zamanda mitosun ve ayinin dili olmuştur.”[12] Bu düşünce, Postman’ın, klasik sosyal bilim geleneğinin temelini oluşturan ve hâlâ etkin olan pozitivist bilimsel bilgi anlayışına mesafeli olduğunu ortaya koymaktadır. Daha sonra değineceğimiz bu özellik, kendisini tanımamız ve bir kuramcı olarak nerede durduğunu belirleyebilmemiz açısından önemlidir.
İletişim araçlarının kültürel formlarımızı, hakikat anlayışlarımızı, epistemolojik söylemimizi belirlediği düşüncesine ek olarak Postman’ın en temel düşüncesinin bir başka ayağı da teknolojiye dair düşünceleridir. Teknoloji ile araç (medium) arasında ayırım yapar: “Teknoloji ile araç (medium) arasında bir ayrım yaparak işe başlamam gerekiyor. Beyin zihin için ne anlam taşıyorsa, teknolojinin de araç (medium) için o anlamı taşıdığını söyleyebiliriz. Beyin gibi teknoloji de maddi bir aygıttır. Teknoloji, özgül bir sembolik kod kullandıkça, özgül bir toplumsal ortamda yerini buldukça, ekonomik ve politik bağlamlara adımını attıkça bir araç (medium) haline gelir.”[13] Postman, teknolojinin başlı başına bir içerik taşıdığını ve tarafsız olmadığını söyler: “Araç, bir makinenin yarattığı toplumsal ve entelektüel ortamdır. (...) Her teknolojinin kendi gündemi vardır. Teknolojinin bütünüyle tarafsız olduğuna , ancak onun tarihinden habersiz olanlar inanabilir.”[14] Hatta iddiasını bir adım daha ileriye götürür: “kamusal bilinç henüz teknolojinin ideoloji olduğu saptamasını özümseyebilmiş değildir. Bir teknolojinin kendine göre bir toplumsal değişim programıyla donanmış olduğunu fark edememek, teknolojinin tarafsız olduğunu iddia etmek, teknolojinin daima kültürün dostu olduğunu sanmak bu son saatte artık düpedüz aptallık olur. Dahası, iletişim biçimlerimizdeki teknolojik değişikliklerin ulaşım biçimlerimizdeki değişikliklere göre daha fazla ideoloji yüklü olduğunu yeterince anlamış bulunduğumuzu söyleyebiliriz.”[15] Teknoloji ile araç (medium) arasındaki bu ayırımdan sonra iletişim aracı ile hakikat arasındaki ilişkiye dair düşüncelerine değinelim. Hakikat tanımlarının, onu taşıyan iletişim aracının yapısına bağlı olduğu iddiasına ek olarak Postman’ın ikinci önemli iddiası da, teknolojinin insan düşüncesinde yapısal bir değişime neden olduğudur. “...yaratılan her araçta şeyin kendi işlevinin ötesine giden bir fikrin içerili olduğu varsayımından yola” çıkarak şu iddiada bulunmaktadır: “İşaret etmek istediğim nokta, yazı gibi bir teknik ya da bir saat kültürüne geçişin salt insanın zamanı dondurma gücünün bir uzantısı olması değil, aynı zamanda insanın kendi düşünme biçiminin (ve elbette, kültürün içeriğinin) yapısal bir değişim geçirmesini yansıtmasıdır. Bir saat, zamanı bağımsız, matematiksel bakımdan kesin bir devamlılıkla yeniden yaratır; yazı, zihni deneyimin üzerine kazındığı bir tablet olarak yeniden yaratır; telgraf, haberi bir meta olarak yeniden yaratır. On ikinci yüzyılda gözlüğün bulunmasının, sadece görme kusurlarını gidermekle kalmayıp insanların doğanın lütuflarını ya da zamanın yarattığı tahribatları nihai olarak kabullenmeleri gerekmediği düşüncesini sunduğuna dikkat çekilmiştir. Gözlüğün bulunması, bedenlerimizin geliştirilebileceği düşüncesini doğurarak anatominin kader olduğu inancını çürüttü. 12.yy.da gözlüğün bulunması ile 20.yy.da genbölünmesi araştırmaları arasında bir bağlantı bulunduğunu söylemenin büyük bir abartı olacağını sanmıyorum. Gündelik kullanımımızda hemen hiçbir işimize yaramayan mikroskop gibi bir alet bile, kendi bağrında, biyolojiyle değil de daha çok psikoloji ile ilgili hayret edilesi bir fikir taşımaktaydı. O zamana kadar gözle göremediğimiz bir dünyayı herkesin gözü önüne seren mikroskop, zihnin yapısıyla ilgili çeşitli olasılıklar üzerinde kafa yormamızı sağladı.”[16] Bu temel düşünce bir eğitmen ve iletişim kuramcısı olarak Postman’ın modern kitle iletişim araçlarına yönelik ortaya koyduğu analizlerin de çerçevesini oluşturmaktadır. Telgraf-fotoğraf-televizyon araç zincirini açıklamaya çalışırken değineceği gibi, bu araçların doğalarından gelen etkilerle değişim-dönüşümlere neden olacağını savunacaktır. Asıl kuramsal çerçeveyi burada olduğu gibi tüm teknik ürünlere yönelik bir hipotezi ortaya koyarak kuramsal çerçevesini çizer. Postman, bu çerçevede, değişim-dönüşümü getiren teknik araçlara verdiği örnekle ilgili düşüncesinde epey iddialıdır: “Lewis Mumford, Technics and Civilization’da, 14. yy.dan başlayarak saatin bizi nasıl önce zamanı ölçen, daha sonra zamanı tasnif eden, şimdi de zamana uyan kişiler durumuna getirdiğini göstermektedir” derken referansı ile beraber saatin durmayan tik taklarının Tanrı’nın ululuğunu zayıflamasıyla ilgisinin, Aydınlanma filozoflarının yazdıkları bütün bilimsel incelemelerden daha fazla olduğunu söyleyebiliriz herhalde.... saat insan ile Tanrı arasında, Tanrı’nın kaybeden taraf olarak göründüğü yeni bir konuşma biçimi doğurmuştur”[17] iddiasını ortaya koyar.
Bir iletişim aracı olarak alfabenin kullanımından sonra 15.yüzyılda matbaanın geliştirilmesiyle, basılı söz Avrupa’da yükselişe geçer. 18. ve 19. yüzyıllar, basılı sözün hayatın her alanına hakim olduğu yani zirvede olduğu yüzyıllardır Batı için. Neil Postman, yazılı söz geleneğini “Tipografi” olarak kavramsallaştırır. Tipografi kavramının çerçevesini kendisinden sunmaya çalışacağız.. “Tipografik bir metaforun kamusal söylem bakımından içerdiği sonuçlar nelerdir? Onun içeriğinin niteliği nedir? İnsanlardan ne talep etmektedir? Düşüncenin hangi yanlarını takip etmektedir?”[18] soruları ile tipografik yapıyı anlamaya girişir. Bu sorulara cevap arayan Postman’ın düşüncelerini aktarmaya çalışarak tipografinin insanlardan ne talep ettiği ile başlayalım: “Okur metnin karşısında tek başınadır. Okurken tepkiler yalnız kalır, zekâ kendi kaynaklarını arka plana atar. Basılı cümlelerin cansız soyutlamalarıyla karşı karşıya gelmek, ya güzel görünüşün ya da topluluğun yardımı olmaksızın çıplak dili aramaktır. Demek ki, okumak doğası gereği ciddi bir iştir. Ayrıca okumak, elbette, temel bir rasyonel etkinliktir.” “Okumakta bir kutsallık bulunurdu; öyle olmasa bile, en azından özel anlamla donatılmış günlük ya da haftalık bir ayine benzerdi.”[19] Temel bir rasyonel etkinlik olarak basılı sözü anlamak olan okumayı açıklayan Postman, bunun 16.yüz yıldan günümüzdeki seyrine dair şunları söylemektedir: “On altıncı yüzyıldaki Erasmus’tan yirminci yüzyıldaki Elizabeth Einstein’a kadar, okumanın düşünme alışkanlıklarına katkısı sorunuyla boğuşmuş olan hemen her araştırmacı, sürecin rasyonelliği özendirdiği, yazılı sözün ardışık, önermeci karakterinin Walter Ong’un deyişiyle “bilginin analitik biçimde işlenmesi” olgusunu güçlendirdiği sonucuna varmıştır. Yazılı sözü benimsemek, önemli ölçüde sınıflandırma, sonuç çıkarma ve akıl yürütme yetisini gerektiren bir düşünce çizgisi takip etmektedir. Yazılı sözü benimsemek, yalanları, kafa karıştırıcı sözleri ve aşırı genellemeleri açığa çıkarmak, mantık ve sağduyu istismarlarını saptamak, ayrıca fikirlere ağırlık vermek, savları birbirleriyle karşılaştırmak, bir genellemeyi diğeriyle ilişkilendirmek demektir. Bunu başarmak için sözcüklerle araya belli bir mesafe koymak gerekir ve bu da aslında tek başına duran, gayri şahsi nitelikli metnin özendirdiği bir durumdur. Bu yüzden iyi bir okur yerinde bir cümleden sevinç duymaz, hatta esinlendirici bir paragrafı bile alkışlamaya kalkmaz.(...) Analitik düşünce buna izin vermeyecek kadar yoğun ve mesafelidir.”[20] Bunları söylerken şu uyarıyı yapmayı da ihmal etmez: “Burada analitik düşüncenin yazılı sözden önce ortaya çıkamayacağını kastediyor değilim.” Kamusal söylem açısından içerdiği unsurlara gelince: “Basılı sözün egemen olduğu bir kültürde, kamusal söylem daha çok bütünlüklü, düzgün biçimde düzenlenmiş olgular ve fikirlerle karakterize edilir.” Tipografinin yayılmasının düşünsel etkisi ise, “dünyanın ve onun çeşitli sırlarının hiç olmazsa kavranabileceği, öngörülebileceği ve denetlenebileceği umudunu canlandırmıştı. Bilimin (bilginin analitik biçimde işlenmesinin başlıca örneği), dünyaya yeni bir şekil vermeye başlaması on sekizinci yüzyıla denk düşer.”[21] “Basılı sayfalar, dünyayı, akılla yönetilmeye, mantıklı ve geçerli eleştirilerle düzeltilmeye uygun olan ciddi, bütünlüklü bir yer olarak satır satır, sayfa sayfa gözler önüne seriyordu. Demek ki on sekizinci ve on dokuzuncu yüzyıllara bakan hemen herkes, basılı sözün yankılarına, özellikle de basılı sözün her tür kamusal ifade biçimiyle kopmaz ilişkisine rastlayabilir.” Tipografinin egemen olduğu yüzyıllar diye tanımladığı döneme (18. ve 19.yy) Postman’ın verdiği isim ise “Yorum Çağı”dır: “Yorumlama bir düşünce tarzı, bir öğrenme yöntemi ve bir ifade aracıdır. Tipografide yorumlamaya doğru çok güçlü bir eğilim vardır. Bunu, gelişmiş bir kavramsal, tümdengelimci ve ardışık düşünme yeteneği, akla ve düzene büyük değer verme eğilimi, çelişkiden nefret etme, mesafeli ve nesnel yaklaşma becerisi ile gecikmiş tepkiye hoşgörüyle bakma tavrı da dahildir.”[22] Postman, Tipografik İnsan’ı, mesafeli, analitik, düşünen, mantığa bağlı, çelişkiden nefret eden insan tipi olarak tanımlar.[23]. Amerika’daki hem tipografi örneği hem de onun yıkılışını gösteren güzel bir örnek olarak reklama dikkat çeken Postman, “gerçekten de Amerika’da gazete reklamlarının tarihi, tamamen kendi başına, tipografik kafanın akılla başlayıp eğlenceyle noktalanan çöküşünü anlatan bir metafor olarak düşünülebilir”[24] tespitini yapar.
“1858’de, Akıl İmparatorluğu’na son verecek yeni bir epistemolojinin öncü müfrezesi olarak fotoğraf ile telgrafın icat edilmiş olduğu”[25] nu belirten Postman, bu icatların tipografi için sonun başlangıcı olduğunu söylemektedir. Telgraf19. yüzyılın ortalarında telgrafın icadıyla “ulaşımın ve iletişimin birbirinden ayrılabileceği, enformasyon akışında mekanın kaçınılmaz bir kısıtlayıcı etken olmadığı düşüncesi ortaya çıktı.”[26] Bu keşfin Amerikan Ulusu’nu yarattığını söyleyen Postman, 1840’larda Amerika’nın hâlâ her biri kendi ağzıyla konuşan ve kendi çıkarlarının peşinde koşturan bölgelerden oluştuğunu belirterek kıta çapında bir konuşma modeli henüz mümkün olmadığı tespitini yapar. “Samuel Finley Breese Morse’nin bulduğu telgraf eyalet sınırlarını silmiş, bölgelerin önemini azaltmış ve kıtayı bir enformasyon şebekesiyle sararak birleşik bir Amerikan söyleminin zeminini yaratmıştı.”[27] Bu buluşun bireysel ve toplumsal etkilerine gelince Postman karamsar bir hâl alır: “Telgraf, ilgisizlik, etkisizlik ve tutarsızlığı geniş ölçüde yayarak tipografinin söylem tanımına üç koldan saldırmıştı. Telgrafın bağlamsız enformasyon fikrine bir tür meşruiyet kazandırması, bu söylem iblislerini canlandıran bir etkendi; bağlamsız enformasyon fikri de enformasyonun değerinin onun toplumsal ve politik kararlarla eylemlerde görebileceği işlevle bağlı olmasının gerekmediği, ama değerinin onun yeniliği, ilginçliği ve özgüllüğüne bağlanabileceği düşüncesini içeriyordu. Telgraf enformasyonu bir meta; yararı ya da anlamına bakılmaksızın alınıp satılabilecek bir “şey” haline getirmekteydi.”[28] Telgrafın buluşunun gazetelere ne tür bir etkide bulunduğunu şu sözlerle açıklar: “Çok geçmeden gazetelerin talihleri, ilettikleri haberlerin kalitesi ya da yararlılığından çok, hangi uzaklıklardan ve hangi hızla ne kadar çok haber verdiklerine bağlı olmaya başladı. New York Herald’dan James Bennet, 1848’in ilk haftasında, gazetesinde telgrafla sağlanan 79.000 sözcük bulunmasıyla övünüyor, ama bunun okurları için ne anlam taşıyabileceğinden söz etmiyordu. Morse’nin 27 Mayıs 1844’te ülkedeki ilk telgraf hattını çalıştırmasından yalnızca dört yıl sonra Associated Press kuruldu ve bütün ülkede hiçbir yerden gelmeyen, özel olarak hiç kimseye hitap etmeyen haberler ağır basmaya başladı. Halkın “günün haberleri” dediği gündemde, savaşlarla, işlenen suçlarla, kazalarla, yangınlarla ve sellere ilgili haberler vardı artık.”[29]. Tüm bu gelişmeler sonucunda oluşan toplumsal-entelektüel ortama ilişkin Postman şu değerlendirmelerde bulunur: “Telgraf, ilgililiği, ilgisizliğe çevirmişti. Enformasyon akışındaki bolluğun, hitap edilen insanlar açısından, yani bu insanların içinde yaşadıkları toplumsal ve entelektüel ortam açısından ya çok az önemi vardı ya da hiç yoktu. Coleridge’nin içecek bir damla olmadığı halde her yerin suyla kaplı olduğunu anlatan ünlü dizesindeki gibi, bağlamından koparılmış enformasyon denizinde işe yarayan çok az enformasyon vardı. Telgraf ülkeyi ‘bir mahalle’ haline getirmiş olabilirdi, ancak bu, özgül türde bir mahalle, birbirleri hakkında sadece en yüzeysel bilgileri bilen yabancıların oturduğu bir mahalleydi.” Telgrafın asıl mirası bu olgudur: Telgraf bol miktarda ilgisiz enformasyon yaratarak, “enformasyon-eylem oranı” diye adlandırabilecek tabloyu baştan aşağı değiştirmiştir. Hem sözel hem tipografik kültürlerde enformasyonun önemi, kendisinin yarattığı eylem olanaklarına dayanır. İnsanlar, insanlık tarihinde ilk defa enformasyona doyma problemiyle karşılaşmışlar ve bununla eşzamanlı olarak, toplumsal ve politik etki alanlarının daralması sorunuyla yüz yüze gelmişlerdir. İnsanlar, hakkında bilgi sahibi oldukları şeylerin eylem değerlerini biliyorlardı. Telgrafın yarattığı enformasyon dünyasında ise bütün dünyanın haber alanına dönüşmesi nedeniyle bu etkili olabilme duygusu kayboldu. Telgraf kamusal söylemi özünde tutarsız bir hale getirmişti. Lewis Mumford’un deyişini kullanırsak, telgraf zamanın ve dikkatin bölündüğü bir dünya yaratmıştı. Telgrafın asıl kuvveti onun enformasyonu taşıma yeteneğinde yatıyordu, toplama, açıklama ya da analiz etme değil. Bu bakımdan telgraf tipografinin tam zıddıydı. Dünyanın her yerindeki uygar insanlar bir kitabın yıkılışını anti-entelektüalizmin alçakça bir biçimi sayarlar. Oysa telgraf bizden kitabın içindekileri yakmamızı talep eder. Süreklilik, kalıcılık ya da tutarlılık testinden geçirdiğimizde telgrafın hiçbir değeri kalmaz. Olgular başka olguları, değerlendirme yapmaya ne olanak tanıyan ne de bunu gerekli gören bir hızlılıkla bilincin önce gerisine, daha sonra dışına atar. Telgraf açısından zekânın anlamı, şeyler hakkında enine boyuna bilgi sahibi olmak değil, şeyleri duymuş olmak demekti.[30] FotoğrafTelgrafın oluşturduğu bu toplumsal-entelektüel ortama fotoğrafın katkısı ise, başlayan bu süreci tamamlayan bir unsur olarak iş görmesidir. Fotoğraf, mekân-zamanın “nesnel” bir kesiti olarak, birisinin orada olmasına ya da bir şeyin gerçekleşmesine tanıklık eder. Fotoğrafın tanıklığı etkilidir ama hiçbir düşünce iletemez. Fotoğrafi öncelikle bir olgular dünyasıdır; olgular hakkında tartışma ya da onlardan sonuçlar çıkarma dünyası değildir. Ne var ki bununla fotoğrafinin epistemolojik bir yönelimden yoksun olduğunu söylemiş oluruz.[31] Ancak, fotoğrafinin epistemolojik bir yönelimden yoksun olduğunu söylerken Postman Sontag’tan şunu aktarır: Fotoğrafların gerçekliği kendine özgü biçimde parçalama, anları bağlamlarından koparma, olayları ve şeyleri birbirleriyle mantıksal ya da tarihsel bir bağ kurulamayacak şekilde yan yana koyma yeteneğinden bahsetmektedir. Dünya atomlaşmıştır. Bir tek şimdiki zaman vardır ve onun da anlatılabilecek herhangi bir öykünün parçası olması gerekmez. Fotağrafinin oluşturduğu etkiler hakkında ise Postman: “Ön cephede fotoğrafinin durduğu yeni imgelem dünyası basitçe dili tamamlayıcı bir işlev görmüyor, aynı zaman da gerçekliği yorumlama, anlama ve sınama çabalarımızın başlıca aracı olmayı da amaçlıyordu. Görüntüde odaklanan yeni yönelimle, geleneksel enformasyon, haber ve gerçeklik tarihe karışmıştı. 19.yy.’ın sonunda ‘çoğu Amerikalı açısından inanmanın temeli okumak değil, görmek olmuştu artık.’ Fotoğraf, kaynağı belirsiz haber selinin kusursuz bir tamamlayıcısıydı. Zira fotoğraf, tuhaf görünen isimlere yüzler de eklemiştir.”[32] Genel olarak yeni teknolojilerin süregelen geleneksel yapıya yaptığı etki, Postman’ın düşüncelerinde şöyle yer almaktadır: “Yeni teknolojiler eskiden beri süregelen enformasyon sorununu tepe taklak etmiştir: İnsanlar bir zamanlar enformasyona gerçek hayat ortamlarını kendileri yönlendirebilmek amacıyla ihtiyaç duyarlarken, şimdilerde, aslında hiçbir işe yaramayan enformasyonların görünüşte yararlı olabileceği bağlamları yaratmak zorunda kalmaktadırlar. Çapraz bilmece bu tür sahte bağlamlardan birisidir, televizyon ve radyo bilgi yarışmaları da... Birbiriyle bağı olmayan bu olgularla ne yapacağım” sorusuna şu veya bu biçimde bir yanıt verirler ve yanıt da şu veya bu biçimde hep aynıdır: Niçin onlardan vakit geçirmek için, eğlenmek için ya da oyun olsun diye yararlanmayalım? Ancak sahte bağlamın sağladığı yarar ne eylem ne bir problemin çözülmesi ne de değişimdir. Yaşamlarımızla hiçbir hakiki bağı olmayan enformasyona kalan tek yarar da bu, yani eğlendirmektir. Sahte bağlam, ilgisizlik, tutarsızlık ve acizliğin sultasında bulunan bir kültürden bize kalan son sığınaktır.”[33] Kuşkusuz, fotoğrafi ile telgraf, tipografik kültürün oluşturduğu muazzam yapıyı bir hamlede yıkabilmiş değillerdir. İşin doğrusu, yirminci yüzyılın ilk on yıllarına damgasını vuran da dilin ve edebiyatın parlak ürünlerinin her tarafa yayılmasıydı. Düzyazı: American Mercury ve The New Yorker gibi dergilerin sayfalarında, Faulkner, Fitzgerald, Steinbeck ve Hemingway’in romanlarıyla öykülerinde, hatta gazete devlerinin (Herald Tribune, Times) sütunlarında, kulağa ve göze hoş gelen bir coşkululuk ve yoğunlukla etkili oluyordu. Ne var ki bu, yorumun son ötüşü, sarkıcının ölüme yaklaşırken en parlak ve en tatlı sesiyle söylediği son şarkısıdır. Onun ölüm melodisinde yeni bir notanın sesi duyulmuş, bunun anahtarını da fotoğrafi ile telgraf sağlamıştır.[34] Televizyon ekolojisiTelgraf ile fotoğrafinin geleneksel yapıya getirdikleri tahribatın tamamlayıcı ve asıl unsuru olan televizyona ilişkin Postman’ın düşünceleri ve vardığı sonuçları derlemeye çalıştık: “Fotoğrafi ile telgrafın dili görüntü ile çılgınlıktan oluşan bir düetti ve böylece Amerika’da yeni türde bir kamusal söylemin tonunu belirliyorlardı. Bir psikiyatristin söylediği gibi, hepimiz kumdan şatolar yaparız. Sorun bu şatoların içinde yaşamaya kalktığımız zaman ortaya çıkar. Merkezinde telgraf ile fotoğrafinin bulunduğu 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başının iletişim medyası bir “ce-cee” dünyası yarattı, ama televizyon çıkana kadar bu dünyada yaşamaya başlamış sayılmıyorduk. Televizyon çıktıktan sonra kumdan yaptığımız şatolarda yaşamaya başladık ve asıl sorun da burada başladı. Şöyle ki; “Televizyon yeni epistemolojinin kumanda merkezidir.” En önemlisi, kamuoyunu ilgilendiren hiçbir konu (politika, haber, eğitim, din, bilim, spor) televizyonun ilgi alanının dışında kalmaz. Yani, halkın bu konuları kavrayış biçimi tamamen televizyonun yönelimleriyle şekillenmektedir. Diğer medya araçlarından yararlanışımız ağırlıkla televizyonun yönlendiriciliğiyle olmaktadır. Televizyon iletişim ortamımızı, başka hiçbir iletişim aracının gücünün yetmeyeceği tarzlarda bizim adımıza düzenler. Ancak, bilgisayarlarla ve onların yaşamlarımızdaki yerleriyle ilgili en önemli nokta, bütün bunları televizyondan öğrenmemizdir. Televizyon, “üst-araç” (meta-medium) statüsüne; yalnızca dünyaya ilişkin bilgimizi değil, aynı zamanda bilme yollarına ilişkin bilgimizi de yönlendiren bir araç statüsünü yüklenmiştir. Televizyonun sunduğu bakış açısının özelliğini pek fark etmeyiz. Televizyonun bizi nasıl etkilediği sorusu bile arka plana atılmıştır. Bu soru, sanki, kulağımız ve gözümüz olmasının bizi nasıl etkilediğini soruyormuş gibi bazılarımıza acayip görünebilir. Televizyonun ekolojisi (buna hem onun fiziksel özellikleri ve sembolik kodu hem de olağan biçimde ona atfettiğimiz koşullar dahildir) tartışılmaz bir veri sayılmakta, doğal olarak kabul edilmektedir. Kültürümüzün televizyonun epistemolojisine uyum sağlaması şu ana kadar hemen hemen tamamlanmış durumdadır; televizyonun hakikat, bilgi ve gerçeklik tanımlarını o kadar gözü kapalı kabul etmekteyiz ki, ilgisizlik bize anlamlı görünmekte, tutarsızlık ise özellikle akıllıca davranmak gibi gelmektedir. Televizyon, kültürümüzü yapısal bir değişikliğe uğratarak muazzam bir gösteri sahnesi yaratmıştır. Ancak benim burada ileri süreceğim nokta, televizyonun eğlendirici olmasından öte, eğlenmeyi, her türlü deneyimlerimizin temsilinin doğal çerçevesi haline getirmesidir. Televizyon aygıtımız bizi dünyayla hep yakın ilişkide tutar, ama bunu bize gülümseyen çehremizin hiç değişmediği bir yüzle yaptırır. Sorun, televizyonun bize eğlendirici temalar sunması değil, bütün temaların eğlence olarak sunulmasıdır ve bu da bambaşka bir sorun oluşturur. Eğlence, televizyondaki her türlü söylemin üst-ideolojisidir. Düşünmek televizyonda etkili olmaz. Düşünmenin görülecek yanı pek yoktur. Düşünmek bir bakıma, bir temsil sanatı değildir. Oysa televizyon bir temsil sanatı ister. Kesinlikle televizyonun bütünlüklü bir dil ya da düşünme süreci ileticisi olarak hiçbir işe yaramayacağını söylüyor değilim Görsel ilginin gerekliliklerini karşılamak, yani gösterinin değerlerini karşılamak amacıyla fikirlerin içeriğinin geri plana atılması zorunluluğu bu aracın (medium) doğasından gelmektedir. Televizyon her türlü söylemi kapsar. Bir zamanlar politika, din, iş, eğitim, hukuk ve diğer önemli toplumsal alanlardaki üslubu tipografinin belirlemesi gibi, şimdi de ipleri eline geçiren televizyondur. Amerikalılar artık birbirleriyle konuşmamakta, tersine birbirleriyle eğlenmektedirler. Televizyonun metafor olarak ilettiği mesaj, yalnızca bütün dünyanın bir sahne olduğu değil, aynı zamanda sahnenin Nevada, Las Vegas’da kurulmuş olduğudur. Tüm bu gelişmelerin dinden eğitime etkilerine ilişkin birkaç ilginç örnek sunmak dikkate değer olsa gerek: Amerika’da dinsel kuruluşların sahip olup çalıştırdığı otuz beş televizyon kanalı var. Örneğin Chicago’da Roma Katoliği olan Peder Greg Sakowicz dinsel vaazını rock’n roll müziği eşliğinde verir. Rahip Sakowicz: “Kutsal olmak için sıkıcı olmak zorunda değilsiniz.” der televizyonun doğasına ayak uydurmak için. Kalp ameliyatı olan Mr. Schuler: “Eğer naklen yayında öleceksem cehenneme gitsem bile fark etmez” derken, çocuklara yönelik hazırlanan “Susam Sokağı” programı, eğitimin eğlenceden ayrılamayacağı fikrinin pahalı bir örneğini temsil eder. Florida’da, cinayet dahil olmak üzere ciddi nitelikli bazı davalar düzenli olarak televizyonda gösterilmekte ve en kurgusal mahkeme dramalarından bile daha eğlenceli bulunmaktadır. Gerçek ile kurgu ayırımı ortadan kalkmaktadır. Televizyonun yaptığı en iyi şey, insanların özgün argümanlar ortaya atmaktan ziyade izlenim “bırakmaya” ilgi duymalarını sağlamaktır. Her geçen gün gösteri olan şeyler ile olmayan şeyleri birbirinden ayırmak zorlaştıkça kültürümüzün söyleminin niteliği de değişmektedir. Rahiplerimiz, başkanlarımız, cerrahlarımız, avukatlarımız, eğitimcilerimiz ve televizyon habercilerimiz, kendi disiplin alanlarının gerekliliklerini karşılamaktan ziyade iyi bir şovmenliğin gerektirdiği davranışlara kafa yormaktadırlar. Televizyon şu çerçevede yeni bir hakikat tanımı sunar (ya da muhtemelen, eski bir tanımı yeniden gündeme getiri): Bir önermenin doğruluğunun nihai ölçütü anlatıcının güvenirliliğidir. Buradaki “güvenirlilik” sözcüğü ile anlatılan, anlatıcının gerçekliği sınayan katı ölçütleri başarıyla atlatan açıklamalar yapmadaki sicili değildir. Burada kastedilen, aktörün/muhabirin uyandırdığı içtenlik, sahicilik, hassaslık ya da çekicilik izlenimidir yalnızca. Çok önemlidir bu; zira hakikatin televizyondaki haber programlarında nasıl algılandığı sorununun ötesine gider. Televizyonda hakikati iletmenin kesin ölçütü olarak gerçekliliğin yerini güvenilirlik almışsa, politik liderler, icraatlarının tutarlı biçimde gerçeğe yakın olma duygusu uyandırması koşuluyla, gerçekliğin kendisine kafa yorma zahmetine katlanmaya fazla gerek duymazlar. Örneğin, şu anda Richard Nixon’un ismini lekelemiş olan onursuzluğun, kendisinin yalan söylemesinden değil, televizyonda yalancı görüntüsü sunmasından kaynaklandığını düşünüyorum. Bir haber programını önemsiz bulmamamızın nedeni nedir? Bunun nedeni, eminim, kitaplardan, hatta diğer araçlardan (sinema gibi) anlatının tonunda bir tutarlılık, içerikte bir süreklilik beklerken, televizyondan, özellikle haber programlarından yana böyle bir beklentimizin olmamasıdır. Televizyonun kopuk kopuk programlarına o kadar alışmış durumdayız ki, bir muhabirin nükleer bir savaşın kaçınılmaz olduğu haberini verdikten hemen sonra “... ve şimdi de reklamlar...” demesine hiç şaşırmamaktayız. Zarar, özellikle dünyaya nasıl tepki göstereceklerinin ipuçlarını çoğunlukla televizyondan alan genç izleyiciler açısından büyüktür. Bu konuda, bir televizyon haber programının sürrealist çerçevesinde, mantığı, aklı, ardışıklığı ve çelişki kurallarını terk eden bir söylem tipini öne çıkaran bir anti-iletişim kuralı yattığını söyleyecek kadar ileri gitmem gerekiyor. Bence bu kurama verilen isim estetikte Dadaizm, felsefede nihilizm, psikiyatride şizofrenidir. Tiyatronun sözlüğünde ise vodvil olarak bilinir.”[35]
Sonuç
Bu yazımızda, Neil Postman’ı bir iletişim kuramcısı olarak nasıl tanıyıp tanıtabilirizin cevabını arama peşindeyiz. Şüphesiz, kendisinin ortaya koyduğu tüm düşünceleri burada ortaya koyabilme imkanına sahip değiliz. Zaten bu araştırmanın kapsamını da aşmaktadır. Genel itibariyle bir iletişim kuramcısı olarak Postman’ın düşüncelerini biraz da sınırlayarak karikatürize bir biçimde anlatmaya çalıştık. Burada ilk olarak üzerinde durulması gereken özellik, “bir toplumsal ve entelektüel ortam” yaratabilme anlamında arac (medium)’ın insan zihni üzerinde dolayısıyla tüm zihni formasyonu etkilemesi ve bunun pratik hayattaki yansımaları üzerinde durmanın, Postman’ın temel yaklaşımını oluşturuyor olmasıdır. Ulusal Kiliseler Konseyinin ‘Teoloji, Eğitim ve Elektronik Medya Komisyonu’ üyesi olarak[36] Postman, üzerinde durduğu olguları sadece bir sosyal kuramcı olarak ele almamakta, aynı zamanda aktif yaşamın aksayan yönlerini bulup düzeltme anlamında bir sorumluluk taşıdığını ve bunu fiilen de yürütmektedir. Bir eğitimci ve iletişim kuramcısı olarak Postman, insanın sözlü gelenekten Alfabe’ye geçişle yaşadığı kültürel devrimin, ardından 15. yüzyıl Avrupa’sında geliştirilen matbaa ile egemen olmaya başlayan basılı söz ve 19. yüzyılın sonu ile 20. yüzyılın başlarında başlayan ve hâlâ sürmekte olan görselliğin egemen olduğu dönemlerin ve bu devrimlere neden olan iletişim araçlarının doğası üzerinde kafa yormaktadır. Bu kültürel devrimlerin, Batı tarihi içindeki seyrine değinmekte ve özellikle de Amerika tarihindeki izlerini araştırıp ne tür etkilere-sonuçlara neden olduğunu ortaya koymaya çalışmaktadır. Bu üç kültürel form değişimini sağlayan araç (medium)’lar üzerinde kafa yorarken bunların nasıl bir insan tipolojisi, nasıl bir toplum, siyaset, eğitim ve tarihsel perspektif ortaya koyduğunu amaçlamaktadır. Bu değişimleri bir eğitim krizi olarak adlandırıp Batı’ın tarihinde yaşadığı üç önemli kriz olarak kategorize etmektedir: Günümüz “Amerika (sı), Batı eğitimindeki üçüncü büyük kriz diye düşünülebilecek aşamanın başlıca örneğidir.
Temel düşüncelerini, Türkçe’ye de çevrilen Televizyon: Öldüren Eğlence Gösteri Çağında Kamusal Söylem adlı kitabında ortaya koyan Postman, bunları ayrıntılı olarak incelemek için de yine Türkçe’ye çevrilen Çocukluğun Yokoluşu[38] ve Teaching as a Conserving Activity adlı kitaplarıyla ortaya koyduğu kuramı daha da somutlaştırmaktadır. Çocukluğun Yokoluşu’nda basılı sözün egemenliği yani tipografi dönemiyle ortaya çıkan yetişkin-çocuk (tabii ki Avrupa’da) kategorizasyonlarının nasıl Gösteri Çağı’na girişle beraber yok olmaya yüz tuttuğunu ortaya koyar. “Teaching as a Conserving Activity adlı daha önceki kitabımı tamamen iki öğretim programının (televizyon ve okul) uzlaşmaz niteliğinin ayrıntılı irdelemesine ayırdığım”[39] diyerek bu kitabında da Gösteri Çağı’nın belirleyici aracı televizyon ile tipografinin kurumsallaşan eğitim kurumu olan okul’u ayrıntısı ile karşılaştırdığını ifade eder. Hemen hemen tüm kitaplarında bahsettiğimiz üç devrimi ve onların Batı tarihindeki serüveni üzerinde durduğunu söyleyebiliriz. Ve bu devrimler hakkında şunu ifade eder: "Teknolojik değişim toplama-çıkarma yapmaya benzemez. Teknolojik değişim ekolojiktir. ‘Ekolojik’ kelimesini çevre bilimcilerin kullandığı anlamda kullanıyorum. Tek bir önemli değişiklik toptan bir değişiklik yaratır. Bir tırtılı verili bir yaşama alanından çekip alırsanız karşınıza aynı yaşama alanı eksi tırtıl değil, yepyeni bir yaşama alanı çıkar ve hayatta kalma koşullarını yeniden oluşturmuş olursunuz. Matbaanın icadından elli yıl sonra, 1500 yılında, karşımızda eski Avrupa artı matbaa durmuyordu. Artık başka bir Avrupa vardı. Televizyondan sonra Birleşik Devletler, Amerika artı televizyon değildi; televizyon her siyasi kampanyaya, her eve, her okula, her kiliseye, her endüstriye yeni bir kolorasyon kazandırdı.”[40] Postman’ın tüm iddiası ve temel kuramı alfabe, matbaa ve görselliği yaratan telgraf-fotoğraf-televizyon zincirini oluşturan teknik değişimlerin yaptığı değişim-dönüşümü ifade eden devrimlerdir ve bu devrimlerin, içinde yaşadığı toplumun (Amerika veya Batı) kültürel dokusunu korumada, eğitim, din, siyaset, çocuk-yetişkin vb. tüm alanları kapsamasıyla, hangisinin yararlı olup olmadığını araştırmalarıdır. Nitekim, tipografiyi yüceltip görselliği bir kültürel yokoluş olarak kanıtlamaya çabalaması da bunu göstermektedir. Bir akademisyen ve kuramcı olmanın ötesinde fiili hayatta üstlendiği görev, incelediği konulara “bilimsel” kavramını bağlayan kavramsal çerçevenin dışına çıktığı izlenimini de vermektedir. Bazı dinsel terminolojiyi kullanarak televizyona yaklaşımı bu anlamda bir örnektir ki, Huxley’ci anlamda kültürel bir yokoluşa doğru gittiklerini ifade ederken ”Tanrı”nın yok olmasına göz yumuşumuzun keffâreti olduğu”[41]ndan bahsetmektedir. “Ulusal Kiliseler Konseyinin Teoloji, Eğitim ve Elektronik Medya Komisyonu’nun üyesi olarak, “yerleşik” protestan dinlerin, protestan törenlere televizyonda gösterilmeye daha uygun olacak biçimde yeni bir şekil verilmesinden dolayı duydukları derin kaygıların farkındayım. Ulusal Kurul’da tehlikenin, dinin televizyon programlarının içeriğine girmesinde değil, televizyon programlarının dinin içeriğine girmesi olasılığı çok iyi anlaşılmış durumdadır.”[42] Bu tespiti okuduğumuzda Postman’ın hem akademisyen olarak olgulara yaklaşımını hem de Ulusal Kiliseler Konseyi’nin bir üyesi olarak dini bir sorumluluk taşıdığını görmekteyiz. Muhtemelen bu duruş, kendisini görselliğe karşı tipografi yani basılı sözün dünyasını şiddetle ayakta tutmasını sağlamaya çabalatan unsurdur ki, kitabı okunduğunda bu hissedilebilir. Neil Postman, sonuç olarak kendisine görev bildiği, görselliğin hakimiyetine karşı geleneksel Amerikan kültürün korunmasına ilişkin, bazı önerilerde bulunmaktadır: “Bir kültürün ruhunun tükenmesinin iki yolu vardır:
........sadık bir Amerikalı olarak , kitabımı aşağıdaki önerilerle noktalayacağım: Kendimizi makine düşmanı, mantığa aykırı düşüncelerle kandırmamalıyız. Sonuçta benim dikkat çekmek istediğim nokta, enformasyonun yapısı ve etkileri hakkında gelişkin ve sağlam bir bilince ulaşarak, medyayı gizeminden arındırarak, televizyon, bilgisayar ya da başka bir araç (medium) üzerinde denetimi ele geçirme umudu bulunduğudur. Umutsuz olan yanıt ise kâğıt üzerinde sorunumuzu halledebilecek biricik kitlesel iletişim aracına (okullar) güvenmektir. Bütün tehlikeli toplumsal problemlere getirilen geleneksel Amerikan çözümü budur ve elbette eğitimin etkili olduğuna duyulan çocuksu ve gizemli inanca dayanmaktadır. Bizim okullarımız henüz kültürümüzün şekillenmesinde basılı yayınların rolünü irdeleme noktasına dahi gelememiştir. Hakikaten, yüz lise öğretmeni arasında alfabenin ne zaman bulunduğunu (beş yüzyıllık bir hata payıyla) söyleyebilecek iki kişi bulamazsınız. Amerika’da aklını kullanarak oy kullanan kesim olarak herhalde yalnızca siyahlar kalmışlardır. Yoksa çoğumuz çıkarlarımıza bakarak oy veririz, ama bunlar ağırlıkla sembolik çıkarlar, deyiş yerindeyse psikolojik nitelikli çıkarlardır. Biz şimdi, ağır hareket eden basılı sözler etrafında örgütlenmiş bir eğitimin varsayımlarının hızla çözülerek zayıflaması ve bununla aynı derecede olmak üzere ışık hızıyla yayılan elektronik görüntülere dayalı yeni bir eğitimin hızla kendini göstermesiyle karşı karşıyayız. Her ne kadar aralarındaki bağ hızla çözülüyorsa da derslik şu anda hâlâ basılı sözlere bağlıdır. Benim tek söylemek istediğim, alfabe ya da matbaa gibi televizyonun da gençlerimizin zamanı, dikkati ve bilme alışkanlıklarını denetleme gücü sayesinde, gençlerin eğitimini denetleme gücünü yakalamış olduğudur. Dolayısıyla televizyonu bir öğretim programı (curriculum) diye adlandırmanın uygun olacağı kanısındayım. Sözcükten anladığım kadarıyla, bir öğretim programı özel olarak kurulmuş bir enformasyon sistemidir ve gençlerin zihinleri ile karakterlerini etkilemeyi, eğitmeyi, yetiştirmeyi ya da bir şeyler aşılamayı amaçlar. Demek istediğim, o lanet olası kutunun okul öğretimini neredeyse tamamen gölgede bıraktığıdır. Televizyonun eğitim felsefesine başlıca katkısının, öğretim ile eğlencenin birbirinden ayrılamayacağı fikri olduğudur Sonuçta Huxley, Brave New World’deki insanların başına gelen belaların, bu insanların düşünmek yerine gülmelerinden değil, neye güldüklerini ve düşünmeyi niçin bıraktıklarını bilmemelerinden kaynaklandığını anlatmaya çalışıyordu.”[43] Amerikan kültürünün, Huxleyci anlamda yokolma tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu düşünen Postman, buna karşı geleneksel kitle iletişimi kurumu olarak basılı sözün egemen olduğu Okul’un yeniden canlandırılması veya yeni araçlarla benzer bir iletişim sisteminin inşa edilmesi gerektiğini söylemektedir.
KAYNAKÇA -Postman, Neil: Televizyon: Öldüren Eğlence, Çev. Osman Akınhay, Ayrıntı yay., İstanbul, 1994 - Postman, Neil: Çocukluğun Yokoluşu, Çev. Kemal İnal, İmge yay., Ankara, 1995 - www.medyaronik.com - www.nyu.edu/education/culturcomm - www.edtechnot/notPostman.html - www.ac.uk/media/sections/info4.html
Ek 1
Hayat hikayesi ve eserleri
New York Eyalet Üniversitesi ile Columbia Üniversitesi’nde öğrenim gördü. Eğitim alanındaki çalışmalarından ötürü Christian Lindback Ödülü’ne değer görüldü. Şimdi New York Üniversitesi İletişim Sanatları ve Bilimleri Bölümü’nde öğretim üyesi, ayrıca genel semantik dergisi olan Et Catera dergisinin yayın kurulunda göevli ve editörlerinden. Eğitim ve İletişim kuramı alanındaki çalışmalarının yanı sıra eleştirmen olarak da tanınan Postman’ın başlıca yapıtları: - Technopoly, - How to Watch TV News (Steve Powers’la birlikte); - Teaching as a Conserving Activity; - Amusing Ourselves to Death (Televizyon: Öldüren Eğlence, Ayrıntı yay., 1994). - The Disappearance of Childhood (Çocukluğun yokoluşu, imge, 1995, Ankara)
Postman evli, üç çocuk babası ve Flushing, New York’ta oturmaktadır.
BAŞVURU KAYNAKLARI - “The Surrender of Culture to Technology” by Neil Postman - www.stemnet.nf.ca/~elmurphy/technop.html “Postman” by Nancy Kaplan - http://metalab.unc.edu.cmc/mag/1995/mar/hyper/Postman_409.html - Transcript of a 1991 Progress and Prophesy interview by Peter Dowie with Neil Postman - www.myna.com/~davidck/Postman.htm - www.pbs.org/newshour/forum/january96/Postman_1-17.html - www.nyu.edu/education/culturcomm - www.edtechnot/notPostman.html - www.ac.uk/media/sections/info4.html
[1] Neil Postman, TV:Öldüren Eğlence, Ayrıntı, İstanbul, 1994 s. 11
[2] a.g.e. s.11 [3] a.g.e. s.12 [4] a.g.e. s.12 [5] a.g.e. s.12
[6] a.g.e, s. 26 [7] a.g.e, s. 21 [8] a.g.e,. s. 28–34 [9] a.g.e. s. 18, 34 [10] a.g.e, s. 18 [11] a.g.e, .s. 24 [12] a.g.e, s. 33 [13] a.g.e, .s. 96 [14] a.g.e, .s. 97 [15] a.g.e, .s. 170-171 [16] a.g.e, s. 22-23 [17] a.g.e, s. 20 [18] a.g.e, s. 61 [19] a.g.e, s. 61, 73 [20] a.g.e, s. 61,62 [21] a.g.e, s. 63 [22] a.g.e, s. 75 [23] a.g.e, s. 69 [24] a.g.e, s. 70 [25] a.g.e, s. 59 [26] a.g.e, s. 76 [27] a.g.e, s. 77 [28] a.g.e, s. 78 [29] a.g.e, s. 79 [30] a.g.e, s. 80-84 [31] a.g.e, s. 85 [32] a.g.e, s. 86, 87 [33] a.g.e, s. 88 [34] a.g.e, s. 89 [35] a.g.e, s. 89-117 [36] a.g.e, s. 137 [37] a.g.e, s. 158 [38] Neil Postman, Çocukluğun Yokoluşu, Çev. Kemal İnal, Ankara, 1995, İmge yay. [39] a.g.e, s. 159
[40] Neil
Postman, Technopoly: The Surrender of Culture to
Technology, New York, Vintage Books. p. 18 (çevrimiçi: www.medyakronik.com)
[41] Postman, Televizyon Öldüren Eğlence, s. 14 [42] a.g.e, s. 137 [43] a.g.e, s. 149-176 (Mayıs 2006) |