GEORGE GERBNERÜnsal ÇIĞ Kavramlar: Ekme Hipotezi ve Analizi (Cultivation Hypothesis and Analysis), Kültürel Göstergeler Projesi (Cultural Indicators Project), Ana Akıma Dahil Etme (Mainstreaming), Rezonans (Resonance), Mutlu Şiddet (Happy Violence), Acımasız Dünya Sendromu (The Mean World Syndrome), Televizyon Cevabı (TV Answer), Yoğun/Seyrek İzleyiciler (Heavy/Light Viewers)George Gerbner
Kökeninde Macaristan doğumlu umut vadeden bir şair olan George Gerbner, 1939 yılında ülkesindeki faşizmden kaçarak Amerika Birleşik Devletlerine sığınır. Burada 101. Hava İndirme Bölüğüne ve Stratejik Araştırmalar Servisine askerlik yapmak üzere kaydolur. Almanlara karşı savaşmak üzere Doğu Avrupaya gönderilen paraşüt bölüğünde yer alır ve partizanlarla birlikte çatışmalara katılır. Düşman saflarının arkasında gösterdiği başarılar sayesinde “Bronz Yıldız”a layık görülür.
Los Angeles’taki Kaliforniya Üniversitesinde psikoloji eğitimi gören Gerbner, üniversitenin Berkley’deki bölümünden Gazetecilik derecesi alır. San Fransisko Chronicle’de muhabir ve editör olarak çalışır. Daha sonra Güney Kaliforniya Üniversitesinde ileri akademik kariyerine başlar. 1951 master derecesi alır ve bunu 1955 yılındaki doktora takip eder. “Genel Bir İletişim Teorisine Doğru” adlı tezi, Güney Kaliforniya Üniversitesi tarafından yazılan en iyi tez ödülünü alır. Çalışma, Gerbner’in daha sonra ortaya koyacağı “Ekme Teorisi” nin temellerini içinde barındırır.
1960’lı yılların başında George Gerbner, Annaberg İletişim Okulu’nda, daha sonra Kültürel Göstergeler Projesi (Cultural Indicators Project) olarak uzun dönemde etkisini gösterecek olan araştırma sürecinin başlangıç çalışmalarını gerçekleştirir. Bu dönemde Gerbner, televizyonun sosyal “ekme” sini , şiddete ve etkilerine vurgu yaparak incelemeye başlamıştır artık. 1968 yılında, başkan Johnson denetimindeki ulusal komisyon, “Şiddetin Nedenleri ve Engellenmesi” konusundaki araştırmalarında çalışması için George Gerbner’i göreve çağırır. Böylece dünyadaki en uzun soluklu medya araştırması olan Kültürel Göstergeler Projesi hayata geçer. Gerbner, Pensilvanya üniversitesine bağlı olan Annaberg İletişim Okulunda dekan olarak görevine uzun yıllar devam eder ve 1989 yılında emekli olur. Şu anda Gerbner, Temple Üniversitesi’nde öğretim görevlisidir ve krucusu ve başkanı olduğu Kültürel Çevre Hareketinin (Cultural Enviroment Project) çalışmalarını yürütmektedir.
Ekme Hipotezi
Gerbner’in çalışmalarına yön veren temel hipotezi, kültürel imgeleme yoğun olarak maruz kalmanın, izleyicilerin gerçeklik kavrayışına nüfus edeceği yönündedir. Ekme hipotezi, televizyon seyretmenin yaşam boyu süren kümülatif etkisini belirten etkili argümanlardan birisidir (Gerbner and Gross, 1976; aktaran Pierce). Gerbner, sistemli biçimde televizyon dünyası ile gerçek dünyanın farklılıklarını açığa vuran bir araştırma yürütmüştür. Araştırma sürecinde, Gerbner, “sembolik imha” adını bir fenomene dikkatini yoğunlaştırmıştır. Örneğin bu fenomende, temel sosyal gruplar (beyaz, yetişkin, erkek, orta sınıf) aşırı bir şekilde temsil edilirken, diğerleri neredeyse görmezden gelinir (Gerbner 1980; aktaran Pierce) . Gerbner, bu kitlesel çarpıtmanın televizyon izleyicilerinin bir bütün olarak dünya görüşünü nasıl etkilediğini ölçmeye çalışır. Onun çalışması, televizyon dünyasının en fazla çarptıldığı noktalarda, “yoğun izleyicilerin” televizyonun gösterdiği şekliyle dünyayı tanıdıkları ve bu dünyanın, gerçek dünyadan farklı olduğunu belirtir. Bu sahte dünyanın “ekilmesi” ve ona göre davranılmasını sağlayan iki mekanizma, Gerbner ve arkadaşları tarafından “ana akıma dahil etme” ve “rezonans” olarak kavramlaştılır. (Condry, 1989 , s.125-127; aktaran Pierce). Bu hipotezin bir araştırma stratejisiyle test “edilmesi ekme analizi” olarak adlandırılır. Gerbner, daha başka isimler mevcutsada, bu alanda çalışan en ünlü kişidir.
Ana-akıma Dahil Etme ve Rezonans
Televizyon dünyası, gerçekliğin dengelenmiş ve tektipleştirilmiş betimlemelerini sağlayan bir araç olarak tanımlanır. Televizyon, yoğun izleyiciler olan bireylerin, televizyonda gördüklerinin gerçek olarak algılamasını sağlar ve bu kişilerin görüşlerini ve inançlarını çarpıtır. Gerçeklik algısının “ekilmesini” ve ona göre davranılmasını sağlayan iki mekanizma bulunur. Bunlar ana-akıma dahil etme ve rezonanstır. Ana-akıma dahil etme, farklı alt-kültürlere veya sınıflara dahil olan bireylerin farklılıklarının, “seyrek izleyiciler”e oranla “yoğun izleyiciler”in zihninde daha az yer bulmasını sağlayan süreçtir. Başka bir deyişle, yoğun izleyiciler, benzer birikimlere sahip seyrek izleyicilere oranla daha homojen hale gelirler. Rezonans ise, kültürel bir “ekme” ye tabi tutulmuş izleyicilerin, gerçek hayatta bu ekme sonrası oluşan düşünceleriyle hareket etmelerini vurgular. Buna kanıt olarak Gerbner, “çift doz etkisi”ni (double dose effect) gösterir. Elbette bu, yoğun izleyiciler için daha fazla geçerlidir. Örneğin yoğun bir izleyici için, komşusu televizyonda gösterilene uygun bir görüntüdeyse, ekme etkisi daha fazladır. Ya da kadın yoğun izleyiciler televizyondaki şiddet eylemlerinin kubanlarının çoğunun kadın olduklarını izlediklerinde, çifte doz etkisi altındadırlar. Televizyonun yargısı, hayattaki gerçekle örtüştüğünde, etki aynı değil, iki katıdır çünkü Gerbner’e göre telvizyon gerçeği yansıtmaz, o bizzat kendi olarak bir dünyadır. Böylece kadınlar sokakta salt kadın oldukları için daha kaygılı olarak dolaşırlar. Bu da, televizyonun ektiği kültürün pekişmesine ve artmasına yardımcı olur. Böylece, kişiler ne kadar fazla televizyon izlerse, o kadar çok ana-akıma dahil olurlar ve televizyon kökenli kültürel tanımlamaların etkisinde davranış kodları benimsedikleri açığa çıkar. Gerbner , örneğin, televizyonda sık sık şiddet içerikli suç ve cinayet üzerine dramalar izlemenin, toplum içerisindeki suç eylemleri ve bunun polis tarafından önlenmesi ve kontrolü hakkındaki abartılı algılayışlarla sıkı sıkıya bağlantılı olduğunu iddia eder (Pierce).
Kültürel Göstergeler Okulu ve Mutlu Şiddet
Kültürel Göstergeler Projesi kapsamında Gerbner ve arkadaşları, televizyonda “part-time” da yer alan şiddeti nicelik –bir gecede kaç şiddet eylemi yer alır- ve nitelik açısından incelemiş ve bulguları sunmuşlardır. Bu proje, binlerce gözlemin dökümünü yapar ve televizyon dünyasında yer alan programlarda ve karakterlerdeki tekrar eden konulara, demografik verilere ve diğer özelliklere ilişkin bilgileri içerir. Kültürel Göstergeler Projesi, 1967’den beri televizyon programcılığı ile ilgili verilere sahiptir. Bugün arşivinde 3000’den fazla programa ve 35000 den fazla karaktere yönelik gözlem verileri mevcuttur (Stossel).
Araştırmalar göstermiştir ki, bugün Amerikada ekran karşısına geçen herhangi bir kişi, gözlerinin önünden geçen bir şiddet karnavalının tanığı gibidir. Bulgulara göre, bir saatlik “prime-time” içerisinde ortalama olarak beşten fazla şiddet sahnesi ve gecede beş cinayet gözlenmiştir. Cumartesi sabahı çizgifilmleri içerisinde, bir saatlik zaman diliminde 25 şiddet eylemi bulunur – ki bu programlar her hangi bir gözetim olmaksızın çoğunlukla çocuklar tarafından seyredilir-. Ve bu bulgular, sadece antenle izlenebilen televizyonlara aittir. Medya ve Kamu İşleri Merkezi (Center for Media and Pubic Affairs), kablolu televizyonuda içine alacak şekilde 7 Nisan 1994 tarinde Washington D.C de bir araştırma yürütmüş, söz konusu günde, özellikle çocukların ayakta olduğu sabah vaktinde , ekranda 2605 şiddet eylemi gözlemiştir. Kültürel Göstergeler Proje’sinin raporunda belirttiği gibi, ortalama bir Amerikalı çocuk, ilkokulu bitirdiğinde 8000’den fazla cinayete ve 100.000 ‘den fazla diğer tipte şiddet eylemine tanık olmaktadır. Gerbner, son zamanlarda yazdığı bir makalesinde şöyle der: “Zamanımıza değin hiç bir kültür, şimdi bizim tanık olduğumuz gibi, şiddetin her rengiyle dolu bir ortamda var olmamıştır.” (Stossel). Televizyondaki şiddetin boyutları şaşırtıcı biçimde çok büyüktür. Ama Gerbner için asıl önemli olan, şiddet gösteriminin niteliği, örneğin hangi yollarla uygulandığı ya da nasıl tasvir edildiğidir. Gerbneri kızdıran nokta ana-akım medyanın şiddetin nicelik yönüne ilgi göstermesi, fakat nitel yöndeki ararştırma bulgularını ısrarla görmezden gelmesidir. Gerbner, ekranda gördüğümüz şiddetin büyük çoğunluğunun ifade etmek için bir terim üretmiştir: “Mutlu Şiddet” (Happy Violence). Elbette masallarda kan, mitolojide kin, Shakepeare’de cinayet ve kitaplarda savaş ve çarpışmalar yer alır. Şiddetin bu tip temsilleri kabul edilebilir kültürel betimler olabilir ve hatta ölümcül itkilere karşı trajik sonuçları dengelemk için gereklidir de. Ama tarihsel olarak belirlenmiş, bireysel olarak yaratılmış ve sembolleri dikkatle seçilmiş, kahramanlığa, tacize ya da gerçekçi bir trajediye ait şiddet, dramatik bir çizgide üretilen, mutlu sonlarla biten şiddetle yer değiştirmiştir. Gerbner için televizyon şiddetinin bu biçimi “Mutlu Şiddet” tir.
Ekme Analizi
Gerbner “Ekme Analizi” ni Kültürel Göstergeler Projesi için veritabanı oluşturmada bir araç olarak kullanır. Kültürel göstergeler projesi birbirini tamamlayan içerik ve “ekme” çözümlemelerini içeren iki araştırmadan oluşur. İleti sistemi çözümlemesi için televizyon programlarının örnekleri kaydedilir ve içerik çözümlemesine tabi tutulur. İçerik analizi, ekme teorisyenleri tarafından, “televizyon dünyası” nda yer olan olağan “konu” ve “karakterleri” tespit ve karakterize etmek amacıyla kullanılır. Konuya yönelik içerik analizinde, Gerbner ve arkadaşları şu soruların cevaplarını ararlar: Eylem ciddi mi yoksa eğlenceli midir? Çatışmanın çözümüne yönelik tek alternatif olarak mı önerilmiştir? Şiddetin gerçekçi canlandırmaları yapılmış mıdır? En fazla şiddet eylemini kim gerçekleştirmiştir? Şiddetten zararı en fazla kim görmüştür? Krakter gözlemlerinde ise, diğer özelliklerin yanı sıra, özellikle cinsiyet, ırk, boy, kızgınlık derecesi ve uyuşturucu, alkol ve sigara kullanımı kaydedilir. Her çatışma ve uzlaşmazlıkta karakterin nasıl davrandığı gözlenir: Sinirlendi mi? Çatışmayı nasıl çözdü? Eğer karakter şiddet eyleminin parçası ise, kişinin şiddetin faili mi yoksa mağduru olduğu belirlenir. Daha sonra sonuçlar, karakterdeki davranışsal eğilimleri belirlemek için istatistik olarak analiz edilir. Söylemde, kurban olma ya da alkol tüketme yüzdesinde örneğin cinsel kimlik açısından istatistiklrere geçen belirli farklılıklar var mıdır? Ya da eğitim seviyesi, ırk, veya sosyal statü açısından? Bu tip bir araştırma yöntemi, Kültürel Göstergeler Projesinin “içerik analizi” ayağını oluşturur. Ama içerik analizinin sınırlılıklarından biri, alıcılar üzerindeki televizyonun içerik etkisi iddialarına özlü bir neden gösterememesidir. Bu yönde bir nedene ulaşabilmek için, bir izleyici araştırmasının araştırmaya dahil edilmesi gerekir (Pierce). Bu tip bir çalışma ekme analizidir. Böylece Gerbner’in araştırmacıları izleyicilerin anlayışına televizyonun ne derece katkıda bulunduğunu ölçmeye çalışan “Ekme Analizi”ni gerçekleştirirler. Başka bir ifadeyle, “Ekme Analizi”, televizyonun bizim dünyayı algılayışımızı ne derecede “ektiğini” kendine problem edinir ve “televizyon dünyası”nı anlamaya çalışır. George Gerbner’e göre bu ikinci analiz, araştırmanın en önemli ayağıdır çünkü, deneysel bir biçimi vardır. O, bu tip bir analizi, çoğu analiz tipinden üstün tutar, analizin bu üstünlüğüde, bireylerin deneyimlerini algılamasında ve anlamlandırmasında, bilişsel yapılar üzerinde televizyonun uzun-dönemli etkilerini gösterebilmesinden gelir. Ekme analizi, temsil niteliği olan örnekler üzerinde çalışır. İçerik analiziyle televizyonda egemen imajlar olarak seçilen televizyon dünyasının kültürel göstergeler değişkenlerini belirler ve bu imajların izleyicilere etkisini alan araştırması (survey) yoluyla inceler. İncelemede elde edilen televizyon izleme yoğunluğuyla imajlar arasındaki istatistiksel ilişkiyi anlamlandırır. İzleme yoğunluğu belirli programları kıstas almaz, bütün olarak televizyon izleme ele alınır. Bu incelemede, sadece izleme yoğunluğu üzerinde de durulmaz, aynı zamanda sosyo-demografik değişkenler de (örneğin yaş, meslek, eğitim, gelir, cinsiyet) ilişki analizine katılır. Ayrıca bu değişkenlere, azınlık grup ve siyasal tutumlar da eklenmektedir (Dominick, 1990; aktaran Erdogan). İzleyici değişkenleri yine de çoğunlukla izleme yoğunluğu; kültürel göstergeler ise günlük yaşamı ve televizyon dünyasını yansıtma kategorileri içinde toplanır. “Ekme Hipotezi”, yoğun izleyicilerlerin (Günlük 4 saatin üzerinde televizyon seyredenler. Sadece TV şovları değil, genel olarak televizyonu salt televizyon olduğu için seyredenler.), seyrek izleyicilerlere (günlük 2 saatin altında TV seyredenler. Sadece belirli TV şovları seyredilir) (Grigorovici) oranla daha fazla “ekme” etkisinde kaldığı öngörüsünü dile getirir.
Örneğin şu soru, televizyon dünyasının “ekme”sini ortaya çıkarmak için sorular arasındadır: “Tüm çalışan erkek nüfus içerisinde, yüzde kaçlık bölüm polis departmanında da yada güvenlikle ilgili bölümlerde yer alır? Yüzde 1’lik mi yoksa 10’luk bölümü mü?”. Amerikan Televizyonun da, erkek karakterlerin yaklaşık yüzde 12’si bu tip işlerde görünür ve erkeklerin gerçekte yaklaşık yüzde 1’I Amerikada bu tip işlerle yaşamını sürdürür. Böylece %10 “televizyon cevabı”, %1 ise “gerçek dünya cevabı” olarak değerlendirilir. (Dominick 1990, s.512; aktaran Chandler) Yoğun izleyicilerle, seyrek izleyiciler karşılaştırıldığında, yoğun izleyicilerin cevabı, yani televizyon dünyasını yansıtan “televizyon cevabı” (TV Answer), “ekme etkisi” delili olarak yorumlanır. 1979 yılında yapılmış bir çalışma (Gerbner et. Al.; aktaran Pierce), izleyicileri yoğun bir şiddet ve cinayet gösterimine tabi tutmuşlardır. Böyle yaparak, yoğun izleyişlerin, etrafımızı saran dünyanın gerçeğinden çok daha kötü algılanmasına yol açtığı saptanmıştır. Başka bir alan araştıması, New Jersey’de 450 orta öğretim öğrencisi arasında yapılmış, %73 oranındaki yoğun izleyiciler ile, %62 oranındaki seyrek izleyicilere herhangi bir hafta içerisinde ne kadar şiddet eylemi olduğu sorulmuş ve “televizyon cevabı” sorgulanmıştır. Araştırma sonucunda, yoğun izleyicilerin sokakta yalnız yürümekten daha fazla korktuğu ve gerçekte ciddi cinayetlere karışan insanlar sayısında abartılı görüşleri oldukları saptanmıştır. Bu örnekler, analizin sistemli bir biçimde medya içeriği içerisindeki hakim mesajı ve konuları nasıl tespit ettiğini (içerik analizi) ve sonra da mesajların yoğun izleyicilerler arasında benzer “eğilimler” oluşturup oluşturmadığı tespiti için ayrı bir alıcı araştırması yapımını (ekme analizi) ortaya koyar. Ve Gerbner’e göre, televizyon içeriğinin, mesajlarıyla, gerçekliten çok daha “tutarlı” bir biçimde davranış ve eğilimleri “ektiğini” gösterir (Chandler). Gerbner için, “Televizyon, dünyaya açık bir pencere ya da onun bir yansıması değil, aksine bizzat kendi içinde bir dünyadır.” (Greunke).
Bu incelemelerin ana sonucuna göre, “televizyon uzun dönemli” etkilere sahiptir; bu etkiler küçüktür; dolaylıdır; fakat artan bir şekildedir; üst üste birikir ve anlamlıdır.
Gerbner’in ekme analizinin en önemli vurgularından biri, televizyon şiddetinin sadece bir şiddet davranışı olarak algılanmaması, daha çok bir “güç ve kurban edilmenin kompleks bir senaryosu” olarak okunması gerektiği yönündedir. Şiddet eylemi sadece kendisi olarak önemli değildir, asıl olan kimin kime ne yaptığıdır. Gerbner bu düşünceyi sık sık dile getirir. “Kime karşı kim neyle paçayı kutarır?” Televizyonda bu “paçayı kurtarma” oyununda, yaşamlarının en verimli döneminde olan egemen beyaz erkekler güvenlik bakımından en iyi durumdadırlar. Kurban olma yerine, kurban edendir. Bunun aksine yaşlı, genç, azınlık ırkın kadınları ve genç oğlanlar vahşi çatışmalarda kurban olanlardır. Kültürel Göstergeler Projesi’nin 30 yılı aşkın incelemerinde elde ettiği bulgular, tüm diğerlerinin yanında, şöyle sayılabilir.
- Amerikalılar boş zamanlarının 1/3 nü televizyon karşısında geçiriyorlar. Bu, sıralamadaki diğer 10 boş zaman aktivitesinin toplamından fazladır. - Alt sınıflar, televizyonda neredeyse görünmez durumdadırlar. Amerikan nüfus idaresine göre, az gelirli insanlar da dahil olmak üzere, nufusunun %13 ü fakirdir. Fakat bu insanlar televizyonda “prime-time” da sadece % 1.3 lük yer kaplar. - Her siddet kurbanı beyaz bir erkek için, televizyonda 17 beyaz kadın kuban görülür. - Her bir beyaz erkek kurban için, azınlık gruplarına dahil olan 22 kadın kurban yer alır. - Her 10 kadın saldırgana karşılık, 16 kadın kurban ekranlarda kendini gösterir. Azınlık gruplara ahil olan kadınların kurban olma ihtimali, saldırgan olmaları ihtimalinin 2 katıdır. - Ulusal gelirin hemen hemen yarısı nüfusun üstteki %20 sine gittiği gerçeğine rağmen, saf Amerika olarak sunulan “orta sınıf” efsanesi televizyon dünyasına egemendir. Televizyon dünyasında hemen herkes ortalama bir gelirle rahat bir yaşam sürüyor görünür. Amerikan televizyonunda yaklaşık olarak 10 televizyon karakterinden 7 tanesi orta sınıfta görünür. Çoğu profesyoneller ve menajerlerdir. - Hizmet sektörü dahil işçi sınıfı Amerikalıların yüzde 67’sini oluşturur, fakat televizyon karakterlerinin sadece %10’u işçidir. Televizyon dünyasındaki düşük oranlı temsil, izleyicilerin sınırlı yaşam koşullarını, sınırlı etkinlikler alanını ve katı bir şekilde önyargılanmış imajlarını ekmeyi ima eder.
Tüm bunların önemi, ilk olarak, televizyondaki şiddet gösteriminin nicel çokluğu, saldırgan davranışın normal olduğu düşüncesini destekler. İzleyiciler uyuşturulur. Bunun dışında zihin, Gerbnerin belirttiği gibi “ militarize” olur (Stossel) Bu da, Gerbner’in “Acımasız Dünya Sendromu” (The Mean World Syndrome) dediği şeye götürür. Bu sendromda, yoğun izleyiciler üzerinde, dünyanın olduğundan çok daha kötü bir yer olarak algılanması sonucuna yol açar. Televizyon dünyayı olduğundan daha kötü sunduğu için, daha tedirgin ve kaygılı hale gelinir .Ve kişiler otoritelere, kapalı topluluklara ve diğer polis-devleti uygulamalarına destek vermeye daha gönüllü hale gelirler. Gerbnere göre Amerikalıların ölüm cezasına 30 yıl öncekinden daha fazla destek vermelerinde “Acımasız Dünya Sendromunun” etkisi büyüktür (Stossel). Gerbner şöyle yazar: “Şiddet yüklü bir kültür içinde büyümek, bazan belirli tipte bir saldırganlığı, çoğunluklada yalıtım, güvensizlik, korunmasızlık ve kızgınlığı ortaya çıkarır…Acımasız bir dünyada karanlık güçlere yönelik cezalandırıcı ve intikam alıcı bir eylem, özellikle çabuk, kesin sonuca ulaşan ve bizim güvenlik duygumuzu arttırıcı bir şekilde sunulduğunda çok çekicidir.” Kişi televizyonda ne kadar şiddet görürse, kendini şiddet tarafından o kadar tehdit altında hisseder. Araştırmalar, televizyon seyretme niceliğiyle dünyadan korku duyma arasında dolaysız korelasyonlar bulmuştur. Yoğun izleyiciler, seyrek izleyicilere oranla dünyanın çok daha tehlikeli bir yer olduğunu söylemişlerdir. Böylece, yoğun izleyiciler, daha katı kanun ve düzen oluşumlarına destek verme eğilimindedirler. Örneğin ölüm cezası, ağır hapis, yeni hapisanelerin yapımı ve diğerleri.
Yoğun izleyicilerin bir çoğu da özellikle alt gelir ve eğitim sınıflarına ait, yani toplumun en az destek görmüş sınıflarından çıkmaktadır. Ve bu kişiler, kendi kaderlerini, şimdiki hallerinin daha kötüye gitmesine sebep olacak sürekli gelişen askeri bir devlet yapısına teslim etmekteler. Politikacılar, bu şiddetle ekilmiş izleyici duyarlılığını, en iddialı politikalarını saldırgan ve askeri terimlerle ifade ederek sömürmektedirler: Uyuşturucuya karşı savaş ya da suça karşı savaş. Gerbner, insanların çok eğlenceli ve komik bir giysi içinde, hızlı bir şekilde artan neo-faşizme doğru yönlendirildiklerini düşünür. Ona göre televizyonun aciz hissettirici bir etkisi vardır. Gerbner, Nazilerinde buna benzer bir otorite ve güçsüzlük durumunda ortaya çıktıklarını belirterek, böyle bir şeyin her an hazırda beklediğini söyler. Gerbner’e göre şiddet tamamen güçle ilgilidir. Televizyondaki şiddet adeta bir güç dersi gibidir. Kimin zarar verip kimin zarar göreceği konusunda insanları kategorize eder ve bunları standartlaştırır. Örneğin, azınlık gruplarının üyeleri her zaman daha fazla zarar görür. Televizyon bu düşünceyi “eker”.
Diğer değişkenler sabit tutlduğunda, yoğun izleyicilerle seyrek izleyiciler arasındaki tepki farkı, “ekme farkı” dır (cultivation differential). Örneğin yaşlı insanlar televizyonda oldukça olumsuz yansıtılırlar ve özellikle genç yoğun televizyon izleyicileri yaşlılar hakkında , seyrek izleyicilere göre olumsuz yargılara daha çok sahiptirler. Diğer istatistik veriler de beraber düşünüldüğünde, bundan çıkan bir sonuç, çok televizyon izlemenin, daha üst gelir ve eğitim gruplarına dahil bireylerde bile, homojen bir dünya görüşü oluşturabilmesidir ve izleyicilerin pek çoğu televizyonun değer ve eğilim üretim etkisinin farkında değildirler. Gerçi televizyon seyretme olayı tutucuları, ılımlıları ve liberalleri bir araya getirir, ama çok izleyenler arasında liberal tutum en zayıf olandır. Televizyon seyretme geleneksel farklılıkları bulanıklaştırır; daha homojen bir ana akım, orta-yol siyasal görüş içinde kaynaştırır; ana akımı azınlıklar ve kişisel haklar konusunda kat bir konumuna doğru büker. Ulusal gelirin hemen hemen yarısı nüfusun üstteki %20’sine gittiği gerçeğine rağmen, saf Amerika olarak sunulan “orta sınıf” efsanesi televizyon dünyasına egemendir. Yeni Din ve Anlatılan Hikayeler
Gerbner “toplum ve hayat hakkındaki genel kanılarımızın oluşmasını sağlayan “hikayelerin” şimdiye değin aile ve okul tarafından bize anlatıldığını ve zaten bu işin de onlar tarafından yapılmasının doğal olarak düşünüldüğünü” yazar (Stossel). Gerçekte ise, çocuklar okul sırasına oturduğunda, zamanlarının büyük çoğunluğunu televizyon karşısında geçirmiş olacaklardır ve bu okul zamanından her zaman kat be kat fazla olacaktır. Televizyon, kısaca, şimdiye değin tarihte sadece din tarafından organize edilebilmiş, kültürel bir güç durumuna gelmiştir. Sadece din, her tipten sosyal gruba gerçeklik hakkında ortak mesajlar iletebilen bir güce sahipti ve dolayısıyla ortak bir kültür oluşturabilmişti. Pek çok insan için televizyonu beklemenin, planmanın, dışarı çıkmanın veya onu aramanın gereği yoktur. Televizyon, ortalama bir amerikan evinde 7 saatten fazla müddetle açıktır. Artık o ailenin bir üyesi haline gelmiştir ve hikayelerini sabırla, dayatarak ve usanmadan anlatır. Hangi gazeteyi okuyacağımızı, hangi yazara katılacağımızı, veya hangi şarkıyı dinleyebileceğimizi seçebiliriz. En azından radyoda da jazz veya pop müzik kanalından birini tercih edebiliriz. Ama televizyonu sadece seyrederiz. Televizyonu aç, ne varsa bak! (Stossel) Bu böyledir çünkü televizyonu genellikle tercihe bağlı olmayan bir şekilde ve programa göre değil, saate göre kullanırız (Gerbner, 1979:180; aktaran Erdoğan). Bu da, izleyicileri televizyon dünyasının kültürel dokusunda yatan anlamları emmeye eğilimli olmalarına yol açar. Televizyonun dünyayı algılayışımıza olan etkisi küçük görülmemelidir. “Televizyonun Etnik ve Irksal İmajlar Üzerine Etkisi” adlı Amerikan Yahudi Cemaati Enstitüsü sponsorluğundaki çalışma, ergenlik çağındaki gençlerin gerçek dünyadaki etnik ve ırk algılarının, güçlü bir şekilde televizyon tarafından şekillendiğini saptamıştır. Çalışmada, “ekilen” düşüncelerin eğlenceli veya başka yollarla sunulmasının, etnik veya ırk konularında iletilen mesajların etkisinin çok fazla değiştirmediği, mesajın yerini bulduğu belirtilir. Televizyonu her gün 4 saatten fazla seyredenler arasında yapılan bir araştırmada, %25’I televizyonun gerçek dünyayı yansıttığını söylemiş, %40 ‘I ise televizyondan çok fazla şey öğrendiklerini belirtmişlerdir. Özellikle Afrikalı Amerikalılar, çalışmanın gösterdiği gibi, dünya hakkındaki bilgileri konusunda televizyona fazlaca güvenirler (Stossel). Kısaca televizyon, bütün hikayeleri anlatır. Gerbner, 1704 yılında “Montrose Markizi”ni yazan İskoç vatansever Andrew Fletcher’dan şu alıntıyı yapar: “Eğer tüm türküleri, ezgileri benim yazmama izin verselerdi, ulusun kanunlarını kimin yaptığı hakkında en ufak bir kaygı hissetmezdim.” Flettcher, Gerbner’in kelimeleriyle, “merkezileşmiş ezgiler sisteminin” yönetici gücünü tespit etmiştir. Hem bilgi, hem de bizim eğlence olarak adlandırdığımız şeyleri ileten, şarkılar, efsaneler ve hikayelerdir bunlar. Televizyon gelecekteki tercihleri ve kullanışları etkileyen tutumları eker. Okuryazarlığın ve hareketliliğin tarihsel engellerinin ötesine geçen televizyon, nüfusun günlük kültürünün öncü ortak kaynağı olmuştur artık. Televizyon muhtemelen sanayi öncesi dinden beri ilk defa güçlü bir kültürel bağ sağlar (Gerbner et al.,1982; aktaran Erdoğan). Daha öncede belirtildiği gibi, televizyon seyretme olayı tutucuları, ılımlıları ve liberalleri bir araya getirir, ama çok izleyenler arasında liberal tutum en zayıf olandır ve televizyon geleneksel farklılıkları bulanıklaştırır; daha homojen bir ana-akım, orta-yol siyasal görüş içinde kaynaştırır. Televizyon kurulu endüstriyel düzenin ve devletin kültürel bir koludur ve, süregelen inanç ve davranışları değiştirme, tehdit etme veya zayıflatma yerine, öncelikle koruma, dengeleme ve destekleme hizmetini gören, merkezileşmiş bir sistemdir. Gerbner , “Televizyon, daha önceleri din tarafından doyurulan ortak bir ritüele katılma ve hayatın anlamına ilişkin ortak inançları ve doğru davranış biçimlerini paylaşma ihtiyaçlarını tatmin eder.” diye yazar ve ekler: “Bu yüzden, televizyona lisans vermenin, daha önceleri dinin devlet tarafından kurulumun modern işlevsel versiyonu olduğunu belirtmek, abartı değildir” (Stossel). Pek çok evde gece veya gündüz televizyon karşısında daha güçlü bir alternatif çıkmaz. Televizyon izlemenin seçici olmayan yapısı Gerbner için çok önemlidir, ve bu da Gerbner’in metodolojisinin sadece belirli programların içerikleriyle ilgilenmeyip televizyona bütün bir model olarak eşit muamele yapmasının nedenir. Ona göre, en iyi yaklaşım da budur.
Çizgi Filmler ve Die Hard
Gerbner’in araştırma yöntemi ve teorisi, özellikle belirli programlar yerine, kendisinin de ifade ettiği gibi, televizyonun bütün bir model olarak incelemeye dahil edilmesi fikri, pek çok kişi tarafından elştirilir. Çünkü Gerbner, açıkça şiddet üzerine kurulmuş “Reality Show”lar ve aksiyon filmleri gibi ürünlerle, çoğu zaman çizgi filmleri ya da komedi dizilerini biribirinden ayırmaz. ABC televizyonun başkan yardımcısı Christine Hikawa, 1993 yılında toplanan Ulusal Konsey’in Aileler ve Televizyon konulu konferansında, şöyle söylemiştir: “Araştırmacılr Tom ve Jerry ile “Mezarına Tükürürüm” ü eşit kabul ettiklerinde, artık inandırıcılık kredilerini tüketmişlerdir”. Elbette pek çokları için yukarıdaki serzeniş haklıdır. Bir çizgifilm, Kuzuların Sesssizliği gibi bir filme göre genç izleyicilere daha az zararlıdır. Ya da “Road Runner” çizgi filminde, “Seven” filmindeki gibi, iç organlara yönelik bir şiddet etkisi bulunmaz. Ama Gerbner’e göre, çizgi filmlerdeki eksik fiziksel hasar olgusu, şiddetin incelikli ve sinsice gizlenen varlığını örter. 1956 yılına ait bir araştırmada (Stossel), 4 yaşındaki 12 çocuğa pek çok şiddet içerikli bölüm içeren “Woody Woodpaker” çizgifilmi izlettirilmiş, bunun sonuçlarıda, diğer aynı yaşdaki 12 çocuğa seyrettirilen şiddet içeriği olmayan “Küçük Kırmızı Tavuk” çizgi filminin etkileriyle karşılaştırılmıştır. Çocukların davranışları oyun zamanında gözlendiğinde, ilk çizgifilmi seyreden çocukların diğer arkadaşlarına daha çok vurduğu, oyuncakları kırdığı ve genel olarak daha yıkıcı davranışlar sergilediği görülmüştür. Gerbner şöyle belirtir: “Bizim çalışmalarımızda ki şiddet ortadadadır. İnciten yada öldüren gücün fiziksel gösterimi. Onun ciddi ya da insancıl, espirili bir gösterimi arasında fonksiyonel bir fark bulunmaz. Espri, şiddetin bir hap gibi mideye kolayca inmesini sağlayan bir şeker kaplamasıdır, böylece o, kişinin bilişsel iskeletine kolayca dahil olur. Acıyı, acısız olarak görünür kılmak gücün, gücün mesajının şekerlemeyle kaplanmasıdır. İnsanlar esprinin çok şiddetli ve acımasız olabileceğini anlamıyorlar”. Gerbner, her tür şiddet gösteriminin gücün mesajını ilettiğini belirtir. “Kimin kime karşı neyle savuşabileceği” mesajını. Komedi dizilerinde bile olsa şiddet, sokakta şiddet olduğu algısını insanlara iletir ve bu mesaj, güçlü varlığın kim olduğunu bilgisini de içinde taşır. Komik hikayelerin hazmı her zaman kolaydır. Gerbner: “Biz, eğlence için kitle üretimi içerisinde formüle edilmiş şiddetle uğraşıyoruz, buna ben “mutlu şiddet” diyorum. O akışkan, acısız ve etkilidir ve her zaman mutlu bir sona bağlanır.” diye yazar. “Mutlu şiddet” hem çizgi filmlerde, hem de “True Lies” ve “Zor Ölüm” gibi filmlerde görünür. Bu yapımların hepsinde problemler şiddet yoluyla çözülür ve şiddetin ciddi sorunlara yol açması söz konusu değildir. Filmler, farkına varılmalı ki, televizyonda ve genel olarak kütürümüzde, şiddete açılan düzenli kapılardır. Filmler, bizim şiddete karşı katılaşmış olan duyarlılıklarımıza ulaşabilmek için grafik olarak yükselen gösterimleri sunmak zorundalar. Gerbner, aksiyon sahnelerinde ceset sayısının sürekli olarak arttığına dikkat çeker: İlk “Zor Ölüm” filminde ölü sayısı 18, ikincisinde ise sayı 264 tür; ilk “Robocop” filmi 32 ölü içerirken ikinci bölümde sayı 81’e çıkar; ve “Baba” filmlerinde sayılar 12, 18 ve 53 olarak düzenli bir artış gösterir. Gerbner burada şu soruyu yineler: Bu durum çocuklara ve topluma nasıl bir “ekme”de bulunur? Gerbner’e göre: “Biz hikayelerle yönlendirilen bir dünyada yaşıyoruz ve hikayelerin çoğu da televizyon tarafından anlatılıyor. Bu hikayeler, hayatın nasıl işlediğini aktarırlar. Bu insanlar kazananlardır; bu insanlar kaybedenlerdir; bu tip insanlar haindirler. Her geçen gün dünya tektipleşmektedir. Hikayelerin eğlenceli mi yoksa yoksa ciddi mi olduğu farketmez. Ana fark, çizgi filmlerin daha başarılı olmasındadır. Bir toplum veya bir kültür için, çocuklara anlatılan hikayelerden daha önemli hiçbir iş yoktur.”. Hikayeler her zaman toplumsal eğitim ve kontrol için kullanılırlar. Ahlaki dersler veren şiddet içerikli masalların alatımı Hansel ve Gratel’den çok daha eskidir.Yeni olan, hikayelerin artık standartlaşmış ve ticarileşmiş olmasıdır ve televizyon bu görevi okuldan, aileden, kiliseden veya çeşitli cemaatlerden almıştır. Televizyon da, görece küçük ve gittikçe birleşen küresel holdinglerin elindedir.
Televizyon, Ekonomi ve Demokrasi
Çocuklar bu gün, pazarlama stratejileri tarafından üretilmiş kültürel bir çevrede doğmaktadırlar. Televizyondaki şiddet, Gerbner’e göre, aslında Amerika’da ki kültür politikasının içinde yetiştiği kitlesel saptırma buzdağının sadece görünen bölümüdür. Onun görüşünce, televizyon şiddeti, demokasiyi boğan ciddi bir problemin altını çizen sadece bir semptomdur. Bu semptom, kültür endüstirisinin yapısına işaret eder. Kabul edilebilir televizyon programcılığı hakkındaki en yoğun tartışma ifade özgürlüğü ve sansür hakkındadır. Ama Gerbner’e göre bu tartışmaların çoğu asıl noktayı kaçırır. Çoğu kimse, sansürün devlet tarafından yapıldığını düşünür. Ona göre ise sansürün uygulayıcıları bizzat özel şirketlerdir. Gerbner, yasa koyucuların, büyük holdinglerin birer özel hükümet gibi davranabileceklerini hesaba katmadıklarını yazar. Onlar sanal bir “kültür bakanlığı” ve “kurucu kilise” gibi davranarak Amerikalıların toplumsallaşmasını gerçekleştirmektedirler. Kongre, yaptığı yasalarla yayıncı şirketlere lisans vererek pazarı onlara açmış ve birkaç büyük holdingin ifade özgürlüğü kapsamını dilediklerince belirlemelerine fırsat vermiştir. Gerbner’e göre pazar bir demokrasi değil, aksine bir plutokrasidir. Yayıncılar, programlarının olumsuz sosyal etkileri konusunda uyarıldıklarında, bu sansürdür diyerek “First Amendment” a sığınmaktadırlar. Ama asıl sansür kendilerinden gelir: Medya monopolisi (1986 yılında ABC, CBS, ve NBC televizyon pazarının yaklaşık %70’ini elide tutuyordu) televizyon programcılığının içeriklerini standartlaştırarak insan deneyiminin çeşitliliğini birkaç basit formüle indirger. Konsantre bir pazar piyasası, temsil edici görüntülere sınırlamalar getirir. İnsanların yayınlardan ne alacağı konusunda hiç bir söz söyleme hakkı yoktur. Bu, Gerbner’e göre kesinlikle demokratik değildir. Amerikan yayın sisteminde, standartlar çoktan yerine oturmuştur. Artık alternatiflere yer yoktur. Bunun en önemli sebebide reklam temelli televizyonculuğun, bu temeli sürdürebilmesi için böylesi bir sınırlı çeşitliliğe ihtiyacı olmasıdır. Amerikanın politik kültürü kapitalizimle ilgili köktenci bir uyanışa asla izin vermez ve hatta altenatifleri düşünmenin bile totalitarizme götüreceğine yönelik inancı sürekli destekler. Ticari televizyon halkın elinden etkili bir şekilde soyutlanmıştır. Televizyon halkın doğrudan katılmasından uzaklaştırılmıştır. Halkın yönetiminden korunmuş ve özel şirketlerin yönetimine bağlanmıştır. Bu yönetimi sağlayan mekanizma ise, reklamdır. Reklam yapan firmalar televizyona müşteri çektiği, teslim ettiği, haber ve eğlence yoluyla öteki hizmetleri gördüğü için para öder. Gerbner televizyonu eleştirirken ana-akım için televizyonu oldukça “görevsel” olarak niteliyor (Erdoğan). Televizyon modern cehaletin (özellikle tüketim cehaleti ve inanç sömürüsünün) ekicisi ve teşvikçisi olarak oldukça görevsel bir araçtır. Televizyon, Amerika’da ve diğer ülkelerdeki resmi okullar gibi, kapitalist sistem için fonksiyonel açıdan “dinleyen, seyreden, öğrenen ve taklit eden” siyasal, kültürel ve ekonomik tüketim-cahilleri üretir. Televizyonla, halka neye gereksinme gerektiği ve nasıl tüketeceği öğretilir, fakat bu halk tüketimlerinin doğası ile ilgili en küçük bir gerçeğin farkında olmasına olanak verilmeyecek kadar cahilleştirilir. Modern dünyanın “tüketim bilgiçleri” yaratılır ve bu bilgiçler kitlesi Marlboro, Levi’s, Coca Cola, Punk ve Junk müziği kültürünün içinde, bireysel deneyimler ve bağımlılıktan geçerek eğitilmişleridir. Tüketim bilgiçleri üretim ilişkileri konusunda kölece-biçimlendirilmişlerdir ve hem özgür birey olarak sunulurlar hem de kendilerini özgür birey sanırlar.
Gerbner’e göre, tevizyon programcılığı, yapısı gereği şiddet içeriklerini destekler. İlginç olan nokta, en fazla reyting alan programlar sırasında dramalar ve komediler gibi şiddet içerimi çok sınırlı olan programlar yer alır. Ama prodüktörler yığınla kanlı şovlar üretmeye devam etmektedirler. Eğer tevizyon yöneticileri serbest piyasa güçlerine bu kadar bağlıysalar, nasıl oluyorda çok fazla tercih edilmeyen programların üretimi bu kadar yüksektir? Bunun cevabı Gerbner’e göre şudur: “ Televizyonda serbest piyasa yoktur.” (Stossel). İyi bilinirki, iç pazarda bile (özellikle Amerika için) birkaç televizyon programı kendine yer bulabilir. Todd Gittlin’nin “İnside the Prime Time” kitabına göre, kendi programını üretmenin 1 dakikalık maliyeti, dışardan alınan bir saatlik programa eşittir. Örneğin Kopenhaglı bir televizyoncu, “Dallas”ın eski bölümlerinden birini 5000$ altında satın alabilir ki bu, Danimarka yapımı bir dramanın bir dakikalık maliyetidir. Bu da yüksek bütçeli yapımların prodüktörlerinin, kar elde etmek için, yapımlarını yurtdışına veya ajanslara satmak zorunda olmaları demektir – ki yarısı bunu yapar- . Gerbner’e göre yurt dışına satımın garantili bir formülü de olmak zorundadır ki kara ulaşılabilsin. Bu formül de açıktır: Şiddet ve cinsellik. Bir İranlı ya da Fransız için bikini için deki Pamela Anderson’u algılamanın zor bir tarfı yoktur. Aynı şekilde silahlara sarılmış Sylvester Stollone de Peru da veya Macaristanda anlaşılır. Homurdanmanın çevirisi kolaydır. “Power Rangers” çizgi filmininde dünya çapında 300 milyon seyirciye ulaşmasının nedeni de budur. Şiddet ve cinsellik doğal televizyon kategorileridir. İmaja ve görüntüye dayalıdırlar. Kompleks diyaloglar veya kapalı kültürel kodlar içeren yapımlar küresel pazarda iyi dolaşamazlar. Böylece, basit, kanlı ve çıplak lehine sürekli gelişmekte olan küresel bir pazar söz konusudur. Ucuz üretim ve kolay dağıtım. Şiddet, karın en emin yoludur. İzleyicilere uygulanan kamuoyu araştırmalarında, şiddet içeren programlara ilginin az olduğu görülür, aynı şekilde Hollywood yapmcılarıda şiddet içeren yapımları sevmezler. Fakat söz konusu “her bin izleyiciye düşen maliyet” (the cost per thousand viewers-CPM) olduğunda, şiddet üretimi ya da alımı zorunludur. Reklamcılarda aynı şekilde, ürünlerinin bu tip yapımlarda görünmesini istemez fakat, CPM faktörü yine devrededir. Pazar güçleri çok reyting alan programları yüksek bütçelerle yaptıklarında, bunların reklam maliyetleride çoğu reklam verenlerin karşılayamıyacağı kadar fazla olmaktadır. Gerbner, bazı yüksek reytingli programların, reklam alamadıkları için yayından kaldırıldıklarını belirtir (Stossel). Son olarak, (her ne kadar komuoyu yoklamalrında aksi söylensede) izleyiciler şiddet içeren programları seyretmektedirler. Böylece seyirciler, reklamcılar, program yapımcıları, pazar güçleri ve yazarlar düşünüldüğünde hepsi birlikte ortak bir kültüre ve medya yapısına dahil olurlar. Özetle, Ekme Teorisi, ana akıma dahil etme, demokrasi, neo-faşist politikalar ve diğerleri beraber düşünüldüğünde, televizyon şiddeti sistematik bir probleme işaret eder. Sonuç olarak adres gösterilecek yer, tüm bir yapıdır.
Kültürel Çevre Hareketi George Gerbner, 1989 yılında Anneberg’teki dekanlığından emekli olduğunda, kendi deyimiyle “ part-time bir araştırmacı, full-time bir ajitatör” olur ve dünya çapında televizyon şiddeti üzerine konuşmalar yapmaya devam eder. Konuşmalarının sonunda insanlar sürekli, peki ama ne yapabiliriz şeklinde Gerbner’e sorular yöneltmektedirler. Gerbner’in karşılığı ise yayıncınıza, politikacınıza yazın ya da televizyonun formüllerini çocuklarınıza anlatın türünden cevaplardır. Fakat Gerbner bu tip önerilerin çok zayıf ve alçakgönüllü olduğunu farkeder ve gerçekten “hak” olan bir şeyin talebini yapmaya karar verir. Diğer ülkelerde, kısmen de olsa holdinglere ve yayıncılara karşı kişilerin haklarını ve seslerini duyuracakları platformları mevcuttur. Amerika’da da böyle bir yapının olması gerektiğini düşünür ve 1996’da Gerbner birkaç kişiyle bir araya gelip “Kültürel Çevre Hareket”ini başlatır. Bu girişimle amaçlanan, yurttaşlara sadece tüketerek yurttaş olunamayacağını anlatmak ve zihinleri çevreleyen kültür endüstrilerine karşı insanları harekete geçirmektir. Girişim, insan gelişimini pazarlama staretejilerine bağlamış kültürel ipleri çözmek ister ve insanlara, çocukların içerisinde doğdukları külltürel çevre oluşturulurken alınan politik kararkarda aktif birer rol de talep eder. Gerbner, kültürün standartlaşmasının ve insanların tektipleştirilmesinin nedeni olarak gördüğü “Gizli Kültür Bakanlıklarına”, yani bazı holdinglere ve büyük televizyon tekellerinin karşısına, toplumun her kesiminden birey ve grupların ekranda temsil edilmesi görüşüyle çıkar. Girişimin temel vurgusu çeştliliğedir. Bu bağlamda, girişimde sağ veya sol tartışması bulunmaz, ama inatçı bir özgürlükçü söylem yer alır. Bu özgürleşmede, kişilerin kendilerine sunulanın nasıl bir sisteme ait olduğunu farketmeleriyle gerçekleşebilir. Bu hareket, her kesimden insana açıktır ve bir düşünce ve karar platformu olmak niyetindedir. Kültürel tercihlerin insanlar tarafından yapılabilmesi hedeflenir ve böylece şu anki haliyle kültür politikasından soyutlanmış kişilerin kültürü seçmeleri, dolayısıylada politik bir müdahale yapabilmelerinin yolu açılmak istenir. İletişim Kuramlarında Gerbner’in Yeri
Gerbner ve arkadaşları, Lewis’e göre “medya etki” okulunun bir devamıdır. Ancak medya etkisini çeşitli, kısmi ve uzun dönemli olarak niteleyen bir kuramla onun, “reformcu kanadı” olarak nitelenebilir. Bu nitelemeden farklı olarak, ekme analizinin kültür konusunda Frankfurt okulunu anımsatacak içerikte eleştirel bir yaklaşım benimsemiştir ve Gerbner, televizyonun ekici etkisi bakımından Frankfurt Okuluna yaklaşır. Hirsch’e göre de , Gerbner ve arkadaşları eski doğrusal (linear) “uyaran-cevap-etki” yeniden formüle etmişlerdir. Fakat eleştirilerini niceliksel verilere dayandırarak yapması, bu yaklaşımı Frankfurt okulunun Amerika’daki deneyci temsilcisi olarak niteleyebilir. Gerbner’in yaklaşımı klasik deneyci\ampirik etki analizinden daha anlamlı olarak nitelenebilir; çünkü etkiyi kısmi, eklenen ve uzun dönemli olarak ele alır (Erdoğan) .
Başka bir açıdan da, izleyici Fiske’nin semiyotik demokrasisinin özgür insanı değildir, ayrıca Post-modern anti-yapısalcı insan da değildir. Gerbner, liberal-çoğulcu ve post-modernist tarzdaki “direnen izleyici birey” görüşünü ve kamu politikası alanında “kendi anlamını üreten izleyici” araştırmasını anlamsız olarak niteler; çünkü bu yaklaşım televizyonun ektiği ortaklıkları (genel ortak karakterleri) göz önüne almaz: “Kendi anlamını yaratarak direnen izleyiciler” incelemesi, televizyonun ektiği ortaklıkları hesaba katmadığı için, kamu politikaları konuları\sorunları için anlamsızdır. Kamu politikaları konusunda belirleyici rol oynayan müşterek olanlardır (Gerbner, 1991:8; aktaran Erdoğan). “Direnişçi okuma” olabilmesi için (karşıt anlamlandırmanın olabilmesi için), bu okumayı oluşturan ideolojik bir bilinç yapısının olması gerekir. “Direnişçi okumayı” sağlayan bilinç yapısı da ancak belli kültürel ve siyasal hazırlığa/hazırlanmaya bağlıdır.
Kaynakça
- Stossel, Scott: “The Man Who Counts The Killings” http://www.theatlantic.com/issues/97may/gerbner.htm, 02.12.2002 - Gerbner, George: “Recleaming Our Cultural Mythology”, http://www.context.org/ICLIB/IC38/Gerbner.htm, 29.11.2002 - Erdoğan, İ.: “Gerbner’in Ekme Tezi ve Anlattığı Öyküler Üzerine Bir Değerlendirme”, http://media.ankara.edu.tr/~erdogan/gerbner.html, 02.12.2002 - Chandler, Daniel: “Cultivation Theory”, http://www.aber.ac.uk/media/Documents/short/cultiv.html, 28.11.2002 - Pierce, “An Overview of the Cultivation Theory, http://www.ciadvertising.org/studies/student/99_fall/theory/pierce/index, 01.12.2002 - Grigorovici, Dan. M.: “Week 5 Handout Breakout section Lecture/discussion: TV and popular culture (based on chapters on TV and cable from textbook)”, http://www.courses.psu.edu/Materials/comm100_dmg261/George_Gerbner.doc, 01.12.2002 - Greunke, Le Ann: “The Cultivation Theory”, http://www.colostate.edu/Depts/Speech/rccs/theory06.htm, 28.12.2002 - http://www.medyakronik.com/akademi/kuramcilar/george.htm, 05.12.2002 - http://nimbus.temple.edu/~ggerbner/ci.html, 07.12.2002 - http://www.colorado.edu/communication/meta-discourses/Theory/cultivation/, 02.12.2002
(Mayıs 2006) |