Cumhuriyet düşüncesi, siyasal hayat ve birey

     Cumhuriyet düşüncesi, siyasal hayattan yanadır.Yaşanılan sorunlar, bir üst yapı olan siyasete bağlanamaz. Bunun sonucu siyasetten uzaklaşmaktır ve bu, daha büyük bir sıkıntıdır. Cumhuriyet düşüncesi; siyaseti, müzakereyi destekler. Katılımı, olmazsa olmaz koşul olarak ön-varsayar.

     Cumhuriyet düşüncesi ussallıktır, rasyonelliktir. Bunun tersi, anti-Cumhuriyetçi düşüncedir. Ne ki rasyonellik-karşıtı, o düşünüş Cumhuriyet düşüncesinin de karşısındadır. Kendisini Cumhuriyet düşüncesinden görmesi ise bir yanılsamadır.

     Cumhuriyetle demokrasi aynı şeydir. Genel kabul bunun tersidir. Cumhuriyet ile demokrasi ayrı şeylerdir, denir. Gerçekte, bu, sadece ve sadece genel bir yanılsamadır.

     Siyaset kuramındaki, polis-demokrasi ile res-publica Cumhuriyet arasındaki ayrımı ortadan kaldırıyorum; biçimi ve özü ayrılmaz siyasal öğeler olarak görüyorum. Hal bu olunca, biçimsel Cumhuriyet ve özsel demokrasi ayrımı ortadan kalkıyor. Dolayısıyla, örneğin İngiltere, monarşik bir demokrasi olmaktan çıkıyor.

     Siyaset teknik-uzmanlık gerektiren bir iştigal değildir, bunun tersini düşünmek hiyerarşikletici dogmatizmdir. Bu noktada, tüm siyasal hayat bir hal-yanılsamasıdır. Hal yanılsaması pratiği içerir; kent-devleti, res publicayı, monarşileri ve tüm ulusal devletleri. Ve de kuramı; Platon’dan Hannah Arendt ‘e kadarki siyaset düşünüşünü.

     Birey, hakkında çok konuşulan ancak kendisinden pek de bahsedilmeyen bir kavram. Birey, kendi olan-olabilendir. Edilgen değil, aktiftir, o belirler.

     Siyasal kurumların olması, siyasal hayatın varlığına delil olmaz. Bürokrasi ile siyasal hayat başka başka şeylerdir. Siyasetin olmadığı yerde, bürokrasi vardır. Siyasal kurumlar biçimsel olarak varlıklarını sürdürürler. Bu ise Cumhuriyet karşıtlığıdır.

     Rejimin adının Cumhuriyet olması, o rejimin Cumhuriyet düşüncesini içerdiğine de delil olmaz. Devrimin Fransa Cumhuriyeti bir despotluktu.

     Cumhuriyet düşüncesi kadar despotluk düşüncesi de olağandır, olmuştur. Sorun kimlik şizofrenisinden kaynak alır.

     Cumhuriyet düşüncesi; ussal, bireyli bir siyasal hayata gereksinim duyar. Böyle bir siyasal biçim-öz bütünlüğüne Cumhuriyet denir.

     Ussal olmayan- yani anti-rasyonel ve övünmeci olan, bireyin olmadığı, vatandaşın ve tebaanın olduğu ve sonuç olarak bürokrasi yoluyla bir siyasal hayattan yoksun olan toplum ve yönetimler Cumhuriyet olarak anılsa da, Cumhuriyet değildirler.

     Cumhuriyet düşüncesi ussallık olduğu kadar toplumsallıktır da. Tarihi toplumsallık örer, tek tek bireyler tarih yapamaz ama bu, bireylerin tarihte yüklendiği işlevi de onaylamamak anlamına gelmez. Çünkü, Cumhuriyet düşüncesi, bireye dayalı bir toplumsallık ile belirgindir.

     Cumhuriyet düşüncesi tarihçi-gelenekçi değil, toplumcu- pragmatik bir düşüncedir. Tarih putlarını aşmak, hep ama hep bir insan başarısına olanak sağlar. Bu, Cumhuriyet düşüncesinin geliştirici yanıdır.

     Cumhuriyet düşüncesi bir kamusal rasyonalite projesidir. Bu anlamda, mümkün tek siyasal alan ve hayat olanağına imkan tanır. Aslında, bu, siyasetten-güdülen tebaadan politikaya, bireyler toplumsallığına dönüşmektir. Böylece siyaset ve politika arasındaki etimolojik fark; gütmek ve ortak karar almak arasındaki fark gerçeklik kazanabilir.

     Burada Nietzsche gibi söyleyelim; mutlu bir tesadüf eseri orada burada, şu ya da bu çağda ortaya çıkan bir varlık; birey. Ussallık; bireyler-birey olabilenler arasındaki iletişimin adı. Siyasal hayat; birey olabilenler arasındaki iletişimin ussal polemiği. Tüm bu belirsiz bütün ise kurumsal-özsel Cumhuriyet. Bu yapının ideolojisi ise, Cumhuriyet düşüncesi.

     Evet, Cumhuriyet düşüncesi bir ideolojidir. Burada ideoloji, klasik kullanımından farklı algılanıyor. İdeolojiyi, Marx’ın iki ayrı ideoloji tanımlaması olarak değil, toplumsal gerçekliğin çarpıtılıp ters yüz edilmesi ve bir sınıf bilinci olarak değil, ussal bireyin politik formasyonu olarak ele alınıyor. Ne Lukacscı, ne Gramscian, ne de pejoratif ideoloji vurgusu Cumhuriyet düşüncesini kuşatamıyor.

     Cumhuriyet düşüncesi; liberalizm türünden bir ideoloji değildir. Liberalizmi belirleyen varolan pazar yapılanmasıdır. Hak ve özgürlükleri belirleyen de bu yapılanmanın yönüdür. Dolayısıyla , liberalizm varolanın bir epifenomenidir-görüntüsüdür. Bir edilgenliktir. Cumhuriyet düşüncesi ise bir politikadır, aktif olmak, bunu birey rasyonalitesine oturtmaktır. Cumhuriyet düşüncesi belirleyendir.

     Ve Türkiye...
     Osmanlı-Türk modernleşmesi...
     80 yıllık Cumhuriyet...

     Cumhuriyet düşüncesi açısından Türkiye özelini nasıl değerlendirmek gerekiyor; işte şimdi bu sorunsala değinelim.

     Osmanlı’da siyasal sistem açmaza girince reform arayışları başladı. Avrupa’da ise, Fransız Devrimine varan süreç, burjuvazinin talep ettiği hakları vermeye yanaşmayan klasik aristokrasinin tahttan indirilişiydi. Osmanlı ters yönde bir merkezileşmeye yöneldi. Aristokratik-bürokratik üst yönetim, icra gücünü arttırdı. Karlofça’dan beri gerileyen bir devlet, sıkıntıyı askeri alanda görüyordu; buna bağlı olarak çözümü de. Öyle ki batılı anlamda ilk okutulan kitaplar ilm-i harb adını alıyordu. Askeri yenilenme ve bu yenilenmenin bürokratik karakteri hep belirgindi. Bozulan toprak düzeni, bürokrasi-ayan denklemine yol açtı. Bu yöndeki gelişmelerin simgesi, Sened-i İttifak idi. Gayri müslim-zımmi nüfuzu ve yeni tip münevver hareketleri kurumsal-anayasal dönüşümü gerektirdi. Toplumsal bir talebin alttan gelmemesine karşın, zımmi-münevver baskısı ve dış faktörler nedeniyle yeni ıslahatlara-düzeltmelere gidildi. Bunalım ve yenilenmeler yanlış nedenlere bağlanmak istendi, örneğin dinden sapmaya. Oysa sorun, toprak düzeninin bozulması ve kapitalizmle beraber düşünülmesi gereken azgelişmişliğin periferik karakteriydi. Yeni tip münevverlerin kafası karışıktı; liberal olanlar bile hiç olmayacak biçimde Fransa üzerinden bilgilendiler. Bürokratik-tebaa kültürünü, meşrutiyet koşulları dönüştüremedi. Gerek Abdülmecid ve Abdülaziz dönemi yeni-Osmanlı muhalefeti, gerek Abdülhamid dönemi yeni-Türk hareketleri padişaha muhalefet dışında pek fazla oydaşıma sahip değillerdi. İçlerinde liberalinden devrimcisine, muhafazakarından İslamcısına kadar geniş bir yelpazeyi barındırıyorlardı. Bu bağlamda, Sait Halim Paşa’nın ‘Eğer Abdülhamid olmasaydı, çağdaşları başka bir Abdülhamid çıkarırdı’, yargısı anımsanabilir. Talat Paşa’yı, Enver Paşa’yı, Ahmed Rıza’yı, Prens Sabahattin’i aynı klik etrafında düşünmek mümkün değildir. Birilerinin devrimciliğini ya da Sabahattin örneğinde, liberalliğini sorgulamak gerekir. Dönemin Türkçü aydınlarından Akçuraoğlu Yusuf; alternatif siyasaları ve çözüm önerilerini üçe indirger ve buna, ünlü makalesine de ad olacak biçimde, ‘Üç Tarz-ı Siyaset’ der. Bunlardan biri Osmanlıcılık, diğeri İslamcılık ve üçüncüsü ise Türkçülük siyasasıdır. Osmanlıcılık olanaksızdır, çünkü çağ çok-uluslu imparatorlukların sonunu hazırlamaktadır. Akçuraoğlu, Fransız ve Kara Avrupası Devrimleri özelinde, bu yöndeki evrimi iyi biliyordu. Geriye mümkün iki siyasa kalıyordu; İslamcılık ve Türkçülük. Her ikisinin de artı ve eksileri olduğunu vurgulayan Akçuraoğlu, tercihini Türkçülük siyasasından yana kullanmıştır. Bu siyasa, daha sonra Ziya Gökalp’te ve Cumhuriyetin kurucu kuşağında yeni boyutlar kazanacaktır.

     Osmanlı modernleşmesi- batılılaşması, toplumsal taleplerden yoksun olduğu oranda başarısız kalmıştır. Yeni Türk devletinin kuruluşu öncesinde ise durum daha farklıdır. Toplumsal bir talepten söz edilebilir ama bu tam bağımsızlık talebidir. Cumhuriyetin kurucu ideoloji ise, toplumsal bir talepten ziyade, yönetici elitler istemiyle hayata aktarılmaya çalışılmıştır. Toplumsal talebin kısmi yetersizliği, bir yığın siyasal sistem sıkıntıları ortaya çıkarmıştır. Başında Mustafa Kemal’in bulunduğu yönetici kadro, ulusal bir Cumhuriyet için toplumsal dönüşümü hedeflemişlerdir. Bunun için, Batı Avrupa’nın yüzyıllar boyu geçirdiği somut süreçlerle ulaştığı kazanımları, kısa bir sürede ilkeler ve inkılaplar yoluyla kendi toplumlarına aşılamayı denediler.

     Evet, Cumhuriyet düşüncesi ussallıktır. Ve Cumhuriyet de ussal olmak durumundadır. Kurucu kadro ussal davranmışlardır. Buna, dış dünya konjonktürünün katkısı yok değildir. Toplumsal kalkınma sorununa ve 1930’a kadarki zorunlu liberal politikalara rağmen, iki dünya savaşı arasındaki uluslararası siyasal sistemin esnekliği, pragmatik ittifaklara ve dolayısıyla faydalara neden oldu. Toplumsal yapıda, örneğin köylülük-kentlilik oranında, büyük değişiklikler

     olmamasına karşın, İkinci Dünya Savaşı sonu dış konjonktürü nedeniyle çok partili siyasal yaşama geçildi. Tercihin, yeni batı blokundan yana kullanılması, tarihsel tercihlere uygun görülüyordu. Çok partili hayata geçilmiş ama çoğulcu demokrasiye geçilememiştir. Azgelişmişlik siyasal sisteme yansımıştır.

     Marshall yardımını izleyen Demokrat Parti kent politikaları, yeni toplumsallıkları gündeme taşıdı. Yığınlaşma, köysel-kentleşme ve toplumsal alanın-popüler olanın politik alanı toplumsal taleplerin ötesinde işgal etmesi arabeski ve varoşu hazırladı. Buna bir tepki olarak, siyasal alan boşluğu, askeri bürokrasi tarafından dolduruldu. 60 askeri müdahalesini; yeni bir anayasa ile planlama yılları izledi. Sol ve sağ arasındaki kutuplaşma, antagonistik bir hal aldı. Dünya 68 Mayıs hareketinin etkisi altında 70’li yıllara girildi; petrol şoklarıyla çözülen Amerika Birleşik Devletleri merkezli uluslararası-para sistemi Bretton Woods’un sonu, müdahale sendromuyla sarsılan ABD otoritesini iyiden iyiye sarstı. Türkiye-ABD ilişkilerinde göreli bir bozulma yaşandı. Toplumsal ve siyasal istikrarsızlıklar, bir darbe anayasası olan 61 anayasasının ‘özgürlükçülüğüne’ bağlandı. Aslında lehinde ve aleyhinde olanlar, 61 anayasasının özgürlükçülüğünü abartmışlardır. Türkiye’deki anayasa sorunlarının genel mahsurlarını bu metin de içermektedir. Kanun-i Esasi’den beri, kurucu meclis sorunu yaşanmaktadır. Anayasa yapım tekniklerindeki farklılıklar bu sorunu giderememiştir. Metinlerin içeriği ise başlı başına bir sorundur. Oysa Cumhuriyet düşüncesi; biçimsel-özsel bütünlüğü ön-varsayar. Bu, anayasalar için de geçerli bir ön-varsaymadır. Yönetimi kuvvetlendirmek adına, siyasetin önü kesilmemelidir ya da hükümeti denetleme adına yeni hükümetçikler-bürokrasiler yaratılmamalıdır. Cumhuriyet düşüncesinden 61 ve 82 anayasalarına bu açıdan bakıldığında, çok büyük sorunlar gözlenmektedir. Cumhuriyet düşüncesi anayasalcıdır, siyasal hayatın geliştirilmesinden yana bir ussallıktır. Anayasalar da bu doğrultuda yapılanmalıdır.

     24 Ocak kararları ve 12 Eylül müdahalesi yeni bir döneme denk düşmektedir. Detantın sona ermesini izleyen müdahale yılları, ABD- SSCB ilişkilerinin gerginleşmesi dönemidir ama hemen 80’lerin ortalarında Gorbaçov ile beraber ters yönde bir süreç yaşanmaya başlamıştır. Çağın ruhu; Sovyetler’de glasnost ve perestroika olarak yaşandı. Neo-liberalizmin yükselişi ve dışa açık büyüme politikaları, Özal eliyle Türkiye’de de gündeme geldi. 50’lerle başlayan ilk dalga köy-kent hareketliliği, ikinci bir dalgaya girmiş oldu. Politikanın ve eski politikacıların yasaklı ve içerde oldukları yılları izleyen Özal siyasası, varolan dört eğilimi birleştirdiği iddiasındaydı. Bu iddianın gerçekte bir tür neo-bonapartizm olduğu açıktır. Artık politika sınıflara değil, yığınlara karşı yapılmaktaydı. Yığın herkesti. 80’ler göreli bir siyasal istikrara tanık oldu. Yığınlara karşı siyasete rağmen, yeni kimlikler ve bireysellikler yaşanmadı değil. Bunda en önemli etken, kuşku yok ki, dış dünyayla ilişkilerin yoğunlaşması ve medya teknolojilerinin ülkeye girişiydi.

     Berlin Duvarı’nın yıkılışını izleyen Demir Perde’nin dağılması, tüm dünya ile birlikte Türkiye’yi de derinden etkiledi. Yeni bir uluslararası siyasal sistem yapılanıyordu. ABD ve Avrupa Birliği başat aktörler olarak sistemi etkilediler. Bu yönde, ABD’nin Körfez müdahalesi ve AB’nin Maastricht süreci, yeni düzenin kurgusu bağlamında hayati öneme sahipti. Türkiye; ABD ile ilişkilerini sıkı tutuyor, bir yandan da 40 yıldır bir biçimde etkileşim içinde olduğu Avrupa Birliği’ne tam üyelik yolunda adımlar atıyordu. İncirlik üssünün kullandırılması ve gümrük birliğine geçilmesi bu amaçlar doğrultusundaydı. Hep 1 koyup 3 alınacaktı ama 3 koyup 1 alındı. 90’lar, koalisyonlar ve ekonomik istikrarsızlıklar yılları oldu. Fiyatlar genel düzeyindeki artışlar, üretim maliyetlerinin yüksekliği, artan tüketim talebi ve kamu finansman yetersizliği büyük darboğazlara neden oldu.

Araş. Gör. Serdar Taşcı
İ .Ü. İletişim Fakültesi, Gazetecilik Bölümü


 
   

---------------------------------------------------------------------------
Webmaster : webboyut@istanbul.edu.tr
Sık Kullanılanlara Ekle

Sayfamiz 1024*768 Çözünürlükte Hazırlanmıştır.
4.Boyut Design © Copyright 2003

---------------------------------------------------------------------------
İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi. Tüm Hakları Saklıdır.
Kaptanı Derya İbrahim Paşa Sokak 34452 Beyazit / İstanbul
Tel: 0212 512 52 57 (159) Faks: 0212 511 35 02