Atatürkçü Düşünce Derneği İstanbul ve Kadıköy Sorumlusu Coşkun      Gürel ile 80. Yıl Üzerine

      80 Yıldan Günümüze...

     Amacı Atatürk'ün, "ilkelerini", "devrimlerini", "her türlü yeniliğe açık ve sürekli devrimi gerçekleştirecek nitelikteki düşünüş sistemini", "devrimlerinin bugünkü sonuçlarını ve yarınlara uzantılarını", "yapıtlarını" ve "toplumsal davranışlarını" inceleme, araştırma konusu yapmak, bunları tehlikeye düşüren gerici adım ve akımlarla, yasalar çerçevesinde düşün savaşımı vermek olan Atatürkçü Düşünce Derneği’nin İstanbul sorumlusu ve Kadıköy Şubesi Başkanı Coşkun Gürel ile, 80 yıllık cumhuriyetimizin dünü ve bugünü üzerine konuştuk.

     - Bu yıl Cumhuriyet’in 80. yılını kutlayacağız, 80. yılda Cumhuriyeti nasıl görüyorsunuz? Atatürk’ten bugüne 80 yıldan sonra neler değişti?

     Çok önemli bir soru sordunuz gerçekten, bu soruyu sadece sizin sormanız değil bütün aydınlarımızın insanlarımızın kendine sorması ve yanıtını bulması gerekiyor. Bu soru ve yanıtı saptamadan, Türkiye’nin yeni projeler üretip aydınlık bir geleceğe yönelmesi beklenemez. Çok kritik bir soru. Nasıl görüyoruz? Son derece kötü ve karanlık görüyoruz. Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet ile şimdi karşı karşıya kaldığımız, yaşamaya çalıştığımız Cumhuriyet, ileriye dönük beklentilerimizin hepsinin sıfırlandığını, tam tersine gelecekle ilgili olarak kara bulutların bize doğru yaklaşmakta olduğunu görüyorsunuz. İnsanı rahatsız edici hatta gerginliğe götürücü, baştan aşağıya insanın uyumunu bozucu bir durum. Neden öyle? Atatürk’ün toplumla ilgili görüşlerini içeren bir kitabı var.“Yurttaşlar İçin Medeni Bilgiler” Prof. Dr. Özer Ozankaya’nın yeniden yazdığı bir kitap bu. Kitabı okuduğunuz zaman Atatürk’ün topluma bakış açısını, bireye bakış açısını, bireyle toplum arasındaki ilişkilerin neler olduğunu, nasıl olması gerektiğini, toplumun görev ve sorumluluklarını, kişinin de toplumdan beklentilerinin neler olduğunu, zorunlulukları ve yerine getirmek durumunda oldukları davranış biçimlerinin hepsini orada görüyorsunuz. Bu uygar dünyada yaşayan insanların ve toplum yapısının fotoğrafı bir anlamda. Bunu Atatürk kaç sene önceden görmüş. Şimdi Atatürk’ün düşüncelerinin tam tersine başlatılan ve bugüne kadar ulaşan bir rüzgar var. 1946’lardan başlıyor, tablo giderek karanlıklaşıyor ama 1946’dan başlayarak daha koyulaşıyor, karanlıklaşıyor. 1946’da kurulan parti içinde yuvalanıyor bunlar. Bugüne kadar uzanan bir süreç var, bu süreç içerisinde her şeyden önce insanların yaşama özgürlüğü var, yaşama hakkı var, şimdi bu yaşama hakkı demek; insan önce beslenecek sonra barınacak, ondan sonra bir güvenlik şemsiyesi altında olacak. Bu şemsiyede sağlık olacak ve yaşantısının ileriki evrelerinde bu güvenliği duyumsayacak. Yaşantısında köklü bir değişiklik olmayacak, kendisi ve ailesiyle ilgili dışarıdan gelecek bir takım tehditler olmayacak. Bakalım bugünkü toplum içinde, bir akademisyenin aldığı maaşla rahat bir ekonomik seviyede yaşaması mümkün mü? Hayır. Bütün ülkelerin temelinde eğitim yatıyor, çağdaş eğitimi vermezseniz çağdaş düşünce sistemini de veremezsiniz.

     -Yeni kuşakların Atatürk’ü algılamaları nasıl? Atatürk’ün Cumhuriyete bakış açısını yakalayabilmişler mi?

     Buraya gençler geliyor, onlarla konuşuyoruz. Birkaç sene üst üste gençlere burs verdik. Bir tek şey istedik onlardan, buraya gelin... Bizden burs almanız ya da almamanız önemli değil. Burada bir ortam yarattık size, kitaplık var. Sadece Atatürk’le ilgili kitaplar da değil, çeşitli konularda kitaplar, çeşitli kaynaklardan yararlanın, kimsenin size karışması söz konusu olamaz, özgürce bir araya gelin. Aranızda görüşün, tartışın, eğer sorunlarınızı çözemezseniz gelin biz yardımcı olalım. Yeter ki bir araya gelin. Ne yazık ki, mümkün olmadı. Eğer gençlerimiz Atatürkçü Düşünce Derneği’nin çatısında bir araya gelemiyorlarsa hiçbir yerde gelemezler. Okula gittikleri zaman bilimsel olarak sorumluluk gösteriyorlar, toplumsal olarak bir varlık gösteriyorlar mı? Bilmiyorum. Toplumsal ilişkiler konusunda son derece zayıflar, burayı bir merkez olarak kabul etmelerini beklerdik ama bu konuda sonuç alamadık. Bu birincisi. İkincisi ise; Atatürk’ün temel eğilimleri ne yazık ki okullarda öğrencilere verilmiyor. Diyorlar ki, Atatürkçü Düşünce Derneği’nin ne gereği var? Biz okullarda çocuklara okutuyoruz. Peki ne okutuyorsunuz? İnkılap dersi okutuyoruz, bir defa neden ‘inkılap’ gibi acayip bir kelimenin altına sığdırılmış o ders. Bir defa o ders senenin öyle bir bölümüne yerleştirilmiş ki, o derse sıra geldiğinde öğrencileri bulamıyorsunuz. Öğrenciler kendi başlarının derdine düşmüş oluyor, ya bir üst kademeye gidecek oluyorlar ya da sınav geçme telaşında oluyorlar. Böylelikle çocuklar düşünsel olarak kendilerine aktarılmak istenen bilgiyi alacak durumda olmuyorlar. Üçüncüsü, devrim tarihini kesinlikle Atatürk’le başlayıp Atatürk’le bitirmek gerekir.

     -Neden?

     Çünkü Atatürk’ün öncesine fazla bir gönderme yaparsanız, çocukların kafasını şişirmiş olursunuz. Atatürk zaten kendi yaptığı devriminin nedenlerini açıkladı. Açın okuyun, ‘Nutuk’ta hangi ortamda ne gibi çalışmalar yaptığını okuyun. ‘Tek Adam’ı şöyle bir karıştırsanız o bilgileri göreceksiniz. Tarih verecekseniz özet bir biçimde verin. Ondan sonra geçin Atatürk’ün ne yapmak istediğini anlatın gençlere. Bu yapılmıyor, bu yapılmadığı için de çocuk o inkılap dersinden pek bir şey almadan çıkıyor. Üniversitelerdeki durumu bilmediğim için bir şey söylemek istemiyorum. Gençlerimizin Atatürkçü çizgide iyi eğitildiklerini söylemek çok zor.

     -Peki bunu aşmak için ne yapmak lazım, kim suçlu?

     Herkes suçlu ama öncelikle yöneticiler suçlu, yani bu ülkeyi yönetmek için istençlerini ortaya koyan insanların tümünü kastediyorum, kimseyi ayırt etmiyorum. 1946’dan itibaren söylüyorum, en kötüsü de şimdi... Bunların hiç birinin - bazı Cumhurbaşkanları hariç- Türkiye’yi yönetecek çapta olmadıklarını görüyorum. Hangi açıdan doğru dürüst bir iş yaptılar ki? Hangi uygar açılımla ilgili olarak olumlu politikaları vardı? Şimdi şunu ayırt etmek lazım, devlet adamı sokaktaki vatandaştan değişik bakacaktır konulara, sokaktaki insanın düşünceleri tabii ki saygındır. Ama devlet adamı sokaktaki insanların hepsinin düşüncelerinin toplamını alacaktır ve çağın gereklerine göre, bu ülkenin genel çıkarlarına göre yeni amaçlar, erekler ortaya koyacaktır. Akşam yatıyorlar, rüya görüyorlar, sabah uyguluyorlar. Böyle devlet mi yönetilir? Onun için de ilerlemiş çağdaş ülkelerin yöneticileriyle bizim yöneticilerimizi karşı karşıya koyun, bakın nasıl sırıtıyor. Aradaki fark, onlar ne kadar uygar davranırsa bizimkiler o kadar Ortadoğulu tipler olarak göze çarpıyor, giyim kuşamlarıyla, oturup kalkmalarıyla, davranış biçimleriyle, konuşma tarzlarıyla. Tam tersine giderek onlara daha da yaklaşıyoruz. Eskiden Atatürk sevgisi veriliyordu, şimdi o da verilmiyor. Atatürk sevgisiyle Atatürkçülük birebir örtüşmez. Atatürk’ü sevmek başka bir şeydir. O bütün yurttaşların temel görevidir. Atatürk bu ülkeyi kurtarmış, bugünleri çok daha sağlam biçimde yaşamaları için yurttaşlara gereken her şeyi yapmış. Buna sevgiyle yaklaşmak gerekir her şeyden önce. Atatürk’ün ülküsünü bütün kuşaklara aktarmak gerekiyor. Biz burada üç sene önce bir etkinlik yaptık, bütün basın ilgilenmek zorunda kaldı. Burada bir okulda 24 saat ‘Nutuk’u okuduk. O okuma eylemine çok tanınmış sanatçılar katıldı. Hala onu şükranla anıyoruz. İstanbul Üniversitesi başta rektör, rektör yardımcıları olmak üzere çok kalabalık bir grupla geldiler, destek verdiler. Radyolar, televizyonlar bu etkinliği yansıttılar.

     -Buna yapmaktaki amacınız neydi?

     Amacımız şuydu. Bizde biliyoruz ki hatim indirir gibi ‘Nutuk’u okumak değil amaç, istedik ki ‘Nutuk’ zorunlu ders olarak okutulsun okullarda. İlkokuldan başlasın, üniversiteye kadar okutulsun. İlkokulda öğrencilerin anlayabileceği basit bir düzeyde, orta ve lisede daha da geliştirilsin ve üniversite de akademik düzeyde okutulsun ki beyinlere işlensin. Bu o zamanki Milli Eğitim Bakanı tarafından olumlu karşılanmıştı, bizim genel merkezimiz tarafından bir takım olumlu adımlar atıldı ama sonra bu tasarı rafa kaldırıldı. Atatürk’ün iyi anlaşılması bu ülkenin yöneticilerinin işine gelmiyor. Tabii rahatsızlıkları var, çıkarları bozuluyor. Atatürk’ün ereklerini, bu toplum için tasarladığı temel ilkeleri öğrendikçe insanlar aydınlaşıyor, uygarlaşıyor, demokratikleşiyor. Şimdiki yöneticilerin ne denli çapsız oldukları ortaya çıkıyor. Bazı çevreler ‘Atatürkçülük zorbalıktır’ diyor, ne ilgisi var, tam tersine toplumsal ilişkileri gözden geçirirken insanların özgürlüğünü temel alıyor Atatürk. Toplumun bu insanlardan oluşarak son derece uygar, son derece özgür bir toplum olmasını öngörüyor. Atatürkçülükte zorlama yoktur. Atatürkçülükle ilgili olarak halkımızı uyarmaya, bilinçlendirmeye çalışıyoruz. Unutulmuş olan Atatürk’ün değer yargılarını yeniden hatırlatmaya çalışıyoruz. Ey Türk milleti diyoruz. Atatürk’le ilgili gerçekleri öğrenin, bir sürü kitap okumaya gerek yok. Atatürk’ün “Yurttaşlar İçin Medeni Bilgiler” kitabını oku, çünkü temel o.

     -Son dönemlerdeki gelişmelerle ilgili olarak Türkiye’nin diğer devletlerle ilişkileri konusunda ne düşünüyorsunuz? Irak’a asker gönderme konusunu ‘tam bağımsızlık’ açısından nasıl yorumluyorsunuz?

     Tam bağımsızlık düzleminde Irak’a asker gönderme konusu bir tek amaca yöneliktir; o da Türkiye’nin ulusal çıkarlarını ve toplumsal bütünlüğünü, düzenini koruma altına almaktır. Bunu yaparken Türkiye Cumhuriyeti’ni yönetenler elbette diğer devletlerle görüşeceklerdir ama hiçbir zaman onlardan izin alma durumuna düşmeyeceklerdir. Bu nedenle şimdiki yöneticiler Türk askerinin doğrudan doğruya Irak’a girmesi konusunu Parlamentoya götürmediler. Eğer götürselerdi yüzde yüz çoğunlukla bir karar çıkacaktı oradan, bu ulusal bir karar olacaktı. Bunu yapamadılar, yetersizliklerinden, bir takım kuruluşların, devletlerin korkusundan yapamadılar. Abuk-sabuk bir karışıklıkla TBMM’ye getirdiler ve bu karar çıkmadı. Çıkmayacak da, neden bizim ulusal çıkarlarımız bir yanda, başka devletlerin çıkarları bir yanda? Oysa Irak sınırı ve Kuzey Irak’ta olup bitenler Türkiye’nin doğrudan doğruya ulusal güvenliğiyle ilgili konular. Söylediğim gibi yapmayıp da ‘oradan çıkacak karara bakalım’, ‘oradan paranın gelişini gözleyelim’, ‘Irak’ta askerlerimizi başka yere konuşlandıralım’, ‘K. Irak halkı ne düşünüyor, ona bakalım’ gibi Türkiye’nin kendi seçimini duyurma konusunda kulakları tıkamak ve kulakları tamamen dışa açmak suretiyle başkalarının düşünceleriyle ulusal bağımsızlık savunulamaz. Laikliğin ulusal bağımsızlık ve egemenlikle çok sıkı birebir ilişkileri var. Laik olmayan hiçbir toplum boyunduruk altından kurtulamamıştır. Suudi Arabistan, İran, Afganistan, Pakistan bunlar egemenliklerini koruyabilmişler midir?

     -Eğitim konusunda 80 yılda hangi noktaya geldik?

     Başlangıçta şöyle deniliyordu; ‘bizim insanımıza dinini öğretecek insanlar yetiştirmek gerekiyor.’ İslam dininde imam yok, din adamı kimliğinde insanı reddediyor din. Siz ne yapıyorsunuz, imam yetiştiriyorsunuz. İmamlar bugün pek çok yere aday, devletin yönetimine de aday, tuhaflık burada. Atatürk bu ülke insanının dinini Türkçe öğrenmesi için Kuran’ı Türkçeleştirmiş, bu inanç sistemini kaynağından öğrensin diye. Hem de eğer istiyorsa bu inanç doğrultusunda hareketlerini ayarlasın diye. Bir koşulla kendi inanç sistemini başkasına zorla yaptırmamak kaydıyla. Kendi yaşantısını böyle düzenlemek istiyorsa kendi bileceği iştir. Ancak kişi yaşantısına din esasları doğrultusunda devam etmek isterse o zaman toplumun istençleriyle çelişeceğinden toplumdan soyutlanacaktır. İmam hatipler yerine topluma Türkçe Kuran okuyup öğrenecekleri bir yol açılsaydı, zaten sorun halledilecekti. İmam hatiplere gerek kalmayacaktı ki. 1960 yılında bu ülkede Devlet Planlama Teşkilatı diye bir teşkilat kuruldu. Bu teşkilat ülkedeki her şeyin planlamasını yapacaktı, yapmalıydı ama ‘bu ülke plan değil pilav istiyor’ diyen yöneticiler plan yapmak yerine halka pilav vermeyi tercih ettiler. Çin atasözü vardır. ‘İnsana balık verene kadar balık tutmayı öğretin’ diye. Türkiye’nin her köşesinde sağlıklı, refah içerisinde yaşayan insanlar için planlama yapmak gereklidir. Herkesin bulunduğu yerde, köyde olanın köyde, şehirde olanın şehirde bu şekilde yaşaması planlamaya bağlıdır. Nüfusun da planlanması gerekiyordu. Bütün saydığımız bu aksaklıklar Türkiye’nin plansızlığından kaynaklanmaktadır. Şimdi nüfusu 100 milyona doğru çıkartmaya çalışıyorlar. Türkiye eğer nüfus bakımından 40-45 milyonda kalsaydı şu an böyle bir yaşantı içinde olmazdı. İyi kötü üniversitelerimiz var. Yöneticiler genellikle Atatürkçü çizgide Atatürk’ü öğretmeye, sevdirmeye çalışan insanlar. Aradığımız ışık, çözüm var. Atatürk’ün çizdiği yol. Bu çizgiye dönülürse, Türkiye birkaç sene içinde esenliğe çıkar. Atatürk’ün döneminde olduğu gibi bütün dünya ülkeleri arasında masaya yumruğunu vurur.

     -Bu yola dönmek için ne yapmalı? Kadınların durumu ve yapabilecekleri konusunda ne düşünüyorsunuz?

     Çok önemli bir noktaya değindiniz. Eğitimli kadınlarımızın yolu kapatılıyor. Siyaset artık siyaset olmaktan çıkmış, ticarete dönmüş. Parlamento, Atatürk’ün kafasından geçirdiği parlamento değil. Atatürk zamanında da birtakım milletvekili önermeleri belki birkaç kişinin çalışması sonucunda ortaya çıkıyordu. Ama kullandıkları ölçüt farklıydı, gerçekten bu topluma hizmet verebilecek mi? Saygın bir kişi mi, erdemli bir kişi mi? Ona bakılıyordu. Şimdi öyle değil ahbap-çavuş hikayeleri var. Ticaret ve çıkar ilişkileri var. Böyle olunca kadınlar bu çevrime giremiyorlar kolay kolay. Erkek öncelikli bir toplum olduğumuz için, kadınlar bu entrikaların içine giremiyorlar, arkada kalıyorlar. İkincisi bir toplumun temel direği kadınlardır, erkekler değil. Bütün bunların amacı kadını ticari bir meta haline getirip, etkisizleştirmektir. İşte bu çevrim içinde kadın kendinden bekleneni veremiyor. Kendi gücüyle, aklıyla, bilgisiyle aşama yapmak isteyen kadın veya genç kızlarımızı hemen bastırıyorlar. Kadını bir mal gibi kullanmak istiyorlar. Örtünmenin altında yatan neden de bu. Kadın çağdaş bir şekilde eğitilmiyor. Çağdaş normlarda erkekle aynı kulvarda yarışamıyor. Ekonomik açıdan güçsüz bırakılıyor, toplumsal açıdan kapatılıyor. Bu kadınların yetiştireceği kuşaklardan ne bekliyorsunuz? Bütün bunları aşmak için insanlarımızın kafasına şunu koymak gerekir; şimdiye kadar Atatürk’ten sonraki bütün politik çalışmaların hepsi geçersizdir. Hepsini at bir tarafa, Atatürk’ün söylediğine bak. Atatürk’ün kurmak istediği düzene bak, o düzenin gereklerini yerine getir. Türkiye kurtulur, Türk insanı kurtulur. A’dan Z’ye bir planlama yapılmadı. Nüfusu ne olacak, bu nüfusta kimler yetişecek, insanlar nasıl yetiştirilecek? Üretim olmadan ne yaparsanız yapın, olmaz. Her türlü üretim, tarımsal, teknolojik, araştırma-geliştirme. Bunlar yapılırsa bu ülke bu karamsar tablodan, kısırdöngüden kurtulur.

Araş. Gör. Seçkin Özmen
İ.Ü. İletişim Fakültesi, Radyo Televizyon Sinema Bölümü


 
   

---------------------------------------------------------------------------
Webmaster : webboyut@istanbul.edu.tr
Sık Kullanılanlara Ekle

Sayfamiz 1024*768 Çözünürlükte Hazırlanmıştır.
4.Boyut Design © Copyright 2003

---------------------------------------------------------------------------
İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi. Tüm Hakları Saklıdır.
Kaptanı Derya İbrahim Paşa Sokak 34452 Beyazit / İstanbul
Tel: 0212 512 52 57 (159) Faks: 0212 511 35 02