Atatürk ve İdealizm

     Atatürk'ün idealist olması hiçbir zaman "olmayacak düşler peşinde koşması" anlamına gelmez. Tam tersine o, hiç kimsenin düşlemeye bile cesaret edemediği şeyleri düşleyip, gerçekleştirebildiği için bu denli yücelmiştir. Düşünceleri hiçbir zaman fantastik olmamış, neredeyse tümüyle gerçekliğe dayalı, siyasal ve sosyal hiçbir gelişmeden uzak kalmayan, onlarla birlikte adeta adım adım ilerleyen bir çizgi izlemiştir.

     Sözlük anlamı ile idealizm, birtakım toplumsal değerlere inanan, ütopik idealler besleyen kişi veya topluluk olarak tanımlanmaktadır. Güzel sanatlar bağlamında idealizm, sanatın ve edebiyatın amacının gerçekten daha güzel bir ideali dile getirmek, ortaya koymak olduğunu kabul eden öğreti biçiminde karşımıza çıkmaktadır. Ancak, idealizmin gerçek alanı felsefedir. Birçok filozofun paylaştığı idealizmin genel savı, varlığın düşünce olduğudur. Bu bakış açısına göre, bir düşünce (idea) olan yani gerçeklikten farklı, yadsınamayacak bir varlık vardır, gerçeklikse, bir eksik-varlık ya da varlık-olmayandır, ya da düşünceyle özdeşleşmiştir. Bu bakış açısı ile idealist kişi, elindeki eksik varlığı gerçek varlığa dönüştürebilme uğraşısı veren kişidir. Toplumu ya da bireyi daha iyiye götürmek için etik, toplumsal düşünsel düzlemdeki mutlak değerlere inanan ve bir ideale bağlanan kimse için kullanılır. Psikolojide Tutkulu İdealist tanımı ile gündeme getirilen uç noktalarda ise, idealist birey bütün etkinliği genellikle siyasal ya da dinsel bir idealin gerçekleşmesine yönelen paranoyak bir kişiliktir. Felsefe tarihinde idealizm başlıca iki dala ayrılmıştır; öznel idealizm ve nesnel idealizm.

     Öznel idealizm: Descartes, Berkeley, Kant ve Fichte'nin öznel idealizmi şu sorulara verdiği yanıtlarla belirlenir: Bilincin dışında var olan bir dünya var mıdır (tekbencilik); bir nesne konusunda edindiğim düşünce, o nesneyi algılamamdan önce var mıdır? Bu tür idealizm, söz konusu sorulara verdiği yanıtlar, varlıkbilim idealizmi veya bilgi kuramı idealizmi diye nitelenir.

     Nesnel idealizm: Başlıca temsilcileri, Platon, Schelling ve Hegel'dir. Hegel için mutlak, kendi sonal belirlenimlerini kendinden alan düşüncenin (diyalektik) hareketidir. Bu sonluluk idealitesi, felsefenin temel önermesidir ve her gerçek felsefe, bu nedenle bir idealizmdir. İdealizmin maddeci eleştirisi, madde olarak ele alınan varlığın düşünceden önce var olduğu savına ve bilgi öznesinin eleştirilmesine, yani kendinden var olan düşünceler var mıdır sorusuna dayanır.

     Nietzsche'nin ideal anlayışı farklıdır. Ona göre her ideal, sevgi ve nefretin, saygı ve horgörünün varlığını gerektirir. İlk neden olumlu ya da olumsuz bir duygudur. Örneğin, hınçtan doğan bütün ideallerin ilk itici gücü nefret ve horgörüdür.

     Atatürk hem bireysel olarak idealist hem de idealize edilen bir kişilik

     Yirminci yüzyılın başında Türk milleti her bakımdan bunalımlı bir hayatın içinde yaşıyordu. Devlet içte ve dışta saygınlığını yitirmişti. Vatandaşın devlete güveni kalmadığı gibi, devlet de milletin çeşitli sorunlarını çözümleyebilecek durumda değildi. Ekonomik durum iyiden iyiye bozulmuştu. Büyük devletler ülke üzerinde ticari ve ekonomik açıdan tam bir egemenlik kurmuşlardı. Kısa sürede birbirini izleyen savaşlar halkı usandırmıştı. Toplum düzeninde bozukluklar vardı. Vergiler adaletsizdi. Halk devlet kapısında eşit işlem görmüyordu. Devletin halka götürmesi gerekli hizmetlerin pek çoğu yapılmıyordu. Girilen Birinci Dünya savaşından da yenik sayılarak çıkmamız, siyasal egemenliğimizi de yitirmemize neden olmuştu. Böylece hem ekonomik hem de siyasal egemenlikten yoksun bir duruma düşen Osmanlı devleti içindeki aydınlar çeşitli fikir akımlarına itiliyor, vatanı kurtarmak, ekonomik ve siyasal bağımsızlığı elde etmek için çareler aranıyordu. Atatürk bunun ancak bir "bağımsızlık savaşı" ile mümkün olabileceğini ve ancak tek başımıza ayakta durmayı başarabilirsek gerçek anlamda bağımsız olabileceğimize inanıyordu. Bu da gerçekleştirilmesi çok zor hatta olanaksız bir ideal gibi görünüyordu.

     Mustafa Kemal Atatürk, yirminci yüzyılın ilk yarısını olağanüstü kişiliğiyle etkilemiş büyük bir asker ve devlet adamıydı. Atatürk, yalnızca yaşadığı çağa ışık tutan bir lider değil, kendinden sonraki çağları da aydınlatan ve yönlendiren bir düşünür, bir devlet adamı ve bir sembol olarak karşımıza çıkar. Atatürk, günümüzde kendi adına ve toplum adına idealleri gerçekleştiren bir yüce güç olarak tanınmaktadır. Ancak, kendisine ve Atatürk imgesine her gün yenisi yüklenen ideallerle bezelidir. Bir anlamda, toplumun ve toplumu oluşturan bireylerin benimsediği, bağlandığı bu kişi, fiziksel kişiliğinden, kendi varlığından soyutlanarak çok farklı bir noktaya taşınmıştır. Bağlanmak, bir eylemdeki veya bir süreçteki sorumluluğu kabullenmektir, hatta talep etmektir. Bu açıdan bakıldığında, Türk milleti Atatürk'e bağlanmıştır. Her ne kadar modern Türk milletinin ve Türkiye'nin oluşum süreci yeni nesillerden önce başlamış da olsa, bunun oluşum basamaklarında her bireyin bir ölçüde katkısı olacağının bilinci ile sonsuza dek devam edecek biçimde sürmesi amaçlanmaktadır. Sonuçta, Atatürk hem bireysel olarak İdealist olan hem de toplumun gözünde İdeal olarak görülen ve İdealize edilen bir kişiliğe sahip ender kişilerden biridir. İdealist sözcüğü, sözlük anlamı ile, toplumun, insanın gelişimi için etik, düşünsel, toplumsal mutlak değerlere bağlanılması gereğine inanan, bir ideale bağlanan, ülkücü kişidir. Bir kişinin idealist olması hem idealleri olması, hem de temelde idealizme bağlı, idealizmi savunan bir kişi olması anlamına gelmektedir. İdealist bir kişinin, ideallerini gerçekleştirme yolunda yürümesi kadar olağan bir şey yoktur, ancak burada Atatürk’ün en büyük başarısı, ideallerinin gerçekleşmesi yolunda yalnız yürümeyip, ideallerini bir ulusa aşılayarak hep birlikte yürünmesini sağlayabilmesinde yatmaktadır.

     Normalde, her insanın doğuştan yapısında kendini yönlendirecek bir ham madde vardır. Mustafa Kemal Atatürk de bu ham maddeyi kendi yetenekleri ve görüşleri ile yoğurarak kendini yönlendirmiş, bu da kendisini benimseyen ve destekleyen bir milletin enerjisi ile birleştiğinde Atatürk ideali olarak tarihe kazınmıştır. Böylelikle, bir milletin, bir çağın tarihinde bir dönüm noktası yaratarak, bir ulusun kaderine damgasını vurarak, her adımında destanlar yazılan bir dönüşüm, değişim ve ilerleme ile hem kendini hem de "Türk" olma kavramını tarihe mal etmiştir. İdeal sözcüğü, sözlük anlamı ile gerçekte var olmayıp yalnızca düşünce, kurgu olarak var olan, düşsel kurgusal olanı ifade etmektedir. Bu açıdan, Atatürk'ün ideallerini gerçekleştirmesi de gerçekte olmayan bir Türkiye'yi yaratması ve onu toplumsal olarak kendisinin düşlediği, kurguladığı noktayı toplumu ve ülkeyi taşıyabilmesi anlamına gelmektedir.

     "Sen bugünün adamı mı olmak istiyorsun, yoksa yarının adamı mı?"

Atatürk ve idealizm ilişkisi açısından bakıldığında, Atatürk'ün gerçekleştirmeyi düşlediği bir tek ideali olmadığını, daha çok parçalara ayrılmış gibi görünen ancak belki de bugün bile halen göremediğimiz yüce bir idealin parçalarını bir araya getirme uğraşı içinde olduğunu anlayabiliriz. Onun hem birey olarak kendisi için, hem de toplum olarak Türkiye için öngördüğü idealleri yaşamına tümüyle egemen olmuştur. Bir görüşe göre, edebi eserlerde kahramanın gerçek anlamda kişiliğini bulabilmesi, kendini ve ideallerini tam anlamıyla gerçekleştirebilmesi için bağımsız olması, kararlarını bağımsızca alabilmesi ve uygulayabilmesi gerekmektedir. Bu nedenle, edebi kurgularda, kahraman kız çocuk ise annesini, erkek çocuk ise babasını oldukça erken bir yaşta tümüyle ya da geçici bir süre için kaybeder. Bu tür bir kayıp çocuğun kendisini modelleyebileceği bir yakını olmadığından kendini ve içinde yaşadığı yaşamı, ortamı, çevreyi daha çok sorgulamasına ve sonuçta daha zengin bir düşünsel ve duygusal etkinliğe geçmesine zemin hazırlamaktadır. Modelleyebileceği ya da kendisini doğrudan etki altına alıp fikirlerini aşılayan bir yönlendirenin etkisi olmadan büyüyen ve yaşamın gerçekleri içinde kendi yollarını bulan bu kişiler genellikle sağlam bir karaktere, sistematik bir düşünce gücüne sahip olurlar, büyük eserlere ve oluşumlara imza atarlar. Kahramanları, gerçek yaşamdaki sıradan insanlardan ayıran bazı farklar vardır. Sıradan insanların yapamadıklarını yapabilmeleri, zamanlama ve öngörüdeki başarıları onları kahraman ve ideal haline getirir. Atatürk de böylesi bir metnin, olağanüstü bir anlatının kahramanıdır. Ancak, tüm söylemler bir yana, Atatürk'ün idealleri ve onları gerçekleştirme biçimi gerçektir ve biz de bu gerçeklik içinde yaşamaktayız.

     Çocukların idealleri var mıdır, yoksa kendilerini yetiştirenlerin, yönlendirenlerin ideallerini mi zaman içinde edinirler? Bu, yanıtlarını halen tam olarak veremediğimiz ve tüm yönleri ile araştırdığımız bir sorudur. Ancak, küçüklüğünden başlayarak Atatürk'ün yaşamına baktığımızda, onun çevresindekilerden çok farklı görüşleri ve hedefleri olduğunu görebilmekteyiz. Annesinin tüm farklı beklentilerine ve yönlendirmelerine karşın, daha küçüklükten başlayarak okuması ve “adam olması” gerektiğini düşünmüştü ve bu idealini de Askeri Rüştiye'ye giderek gerçekleştirebilecekti. On iki yaşında, kendi isteği ile üç yıl süreli Selanik Askeri Rüştiyesi’ne girerek kendi yolunu kendisi çizmiş ve belirlemiş oluyordu. Dönem arkadaşları onu, ciddi, ağırbaşlı bir öğrenci olarak anımsarlar ve daha o zamandan "idealleri olan" bir insan olarak tanımlarlar. Ancak öğrenci Mustafa Kemal, bu "ideallerin" ne olduğu sorulduğunda sadece "önemli bir insan olacağım" demekle yetinmiştir. Daha sonra Manastır şehrindeki Askeri İdadi'ye gidip üç sene de burada okuduktan sonra 13 Mart 1899'da İstanbul Harbiye Mektebi’nin Piyade sınıfına girmiştir. Üç yılın sonunda 459 kişilik öğrenci grubu içinde sekizinci olarak mezun olması, onun idealleri için nasıl çalıştığının bir göstergesidir. Benzer biçimde Harbiye'yi 21 yaşında çok parlak bir derece ile bitirdiği için Kurmay sınıfına da seçilmesi, Erkan-ı Harbiye'nin birinci sınıfında bir rütbe terfi edip üsteğmen olması, 11 Ocak 1905'te akademiyi 37 kişi arasında beşincilikle bitirmesi ve 24 yaşında kurmay yüzbaşı olması da rastlantı değildir.

     Öğrencilikteki okul başarısının, yaşamdaki başarıya koşut olmadığı, yaşam başarısı için okul başarısının gerekli ve yeterli bir koşul olmadığı günümüzde daha farklı örneklerle de açıklanmaktadır. Ancak, Atatürk, hem okulda hem de yaşamda başarılı olabilen ender insanlardan biridir. Okul yaşamı boyunca çalışkan bir öğrenci olduğunu gösterip idealinin ilk aşamasını başarı ile tamamlayarak kurmaylık stajını yapmak üzere Şam'a 5. Ordu emrine, süvari alayına gönderildiğinde, artık okuldan ve kuramsal bilgilerden kopmuş, yaşamın ve gerçekliğin içine girmiştir.

     Bu dönem ülkede adaletsizliğin, yolsuzluğun, güvensizliğin, yönetimde çöküntünün en üst dereceye çıktığı, tüm aydınların duruma bir çözüm aradığı, vatanı, milleti kurtarmak için kötülüklerin yok edilmesi gerektiğini kavradığı bir dönemdir. Dönemin diğer düşünürleri gibi gece gündüz bu düşüncelerle yanan Mustafa Kemal, Şam'daki diğer arkadaşları ile "Vatan ve Hürriyet" adlı gizli bir cemiyette sık sık toplanmaya başladı. Genç subayların "ihtilal uğruna can vermek" gibi isteklerle coştuğu bir gün Mustafa Kemal onları bu rüyadan uyandırdı. "Amacımız ölmek değil, ihtilali başarıya ulaştırmak ve düşüncelerimizi gerçekleştirmektir. Bunları halka benimsetmek için de yaşamak zorundayız." Kısa bir süre sonra, daha da gelişerek çevre kentlerde de kollar kurmaya yönelen cemiyet daha sonra İttihat ve Terakki ile birleşecek ve büyüyecekti. Sonuçta, bu cemiyet padişaha baskı yapıp 1908 yılında Meşrutiyet yönetimini kurduracaktı. 5. Orduda görev yaptığı günlerden birinde bir olay üzerine arkadaşı Müfit'e (Sonradan Ankara'dan milletvekili olan Müfit Özdeş) şöyle sorduğu bilinir: "Sen bugünün adamı mı olmak istiyorsun, yoksa yarının adamı mı?"

     Bir açıdan bakıldığında, hem bir topluma hem de bir çağın ve daha sonraki çağların olaylarına ve bakış açılarına yön verecek kadar güçlü ve etkili bir idealist kişiliğe sahip olmak, neredeyse olağanüstü niteliklerle donatılmış olmayı gerekli kılar. Kendi kişiliği göz önünde bulundurulduğunda, Atatürk'ün hayalperest ve maceracı bir kişiliği olmadığı konusunda hemen herkes uzlaşacaktır. Kendisine yakın pek çok insanın tanıklığına göre, yargılarına, kararlarına daima akıl ve mantık hakim olmuştur. Yaptıklarını da bir şey yapmış olmak için, gösteriş için değil, yapılması gerektiğine inandığı için yapmıştır. Sürekli gözlem ve değerlendirme yapan, çok az konuşan ancak, konuşup paylaştığında düşüncelerini açıklıkla anlatan, nazik ve titiz bir insandır. İnanmadığı görevleri üstlenmez, üstlendiklerini de hakkıyla yerine getirmeden bırakmaz. Bunun temelinde kendisinin düşünür ve sanatçı kişiliğinin yattığını belirtmek hiç de yanlış olmaz. Sonuçta, içinde taşıdığı "başkaldırı ruhu" dönemin olayları ile birleştiğinde, bunlara sebep olarak gördüğü, o güne dek hem yönetimde hem de toplum içinde baskın olmuş her türlü dini, ahlaki, estetik, toplumsal, ideolojik ve ekonomik baskıdan kurtulmanın gerekliliğini ilan etmesi çok da şaşılacak bir şey değildir. Asıl şaşılması gereken şey, sürekli bir cepheden diğerine koşarak savaşlara giren, insanların gerçek anlamda içinde bulunduğu fiziksel, düşünsel ve duygusal durumları bizzat gören, savaşlardaki acıları ve umutsuzlukları yaşayan bir insan olarak, yaşanılan tüm olumsuzluklara karşın yaşama ve geleceğe yine umutla bakabilmesi, içinde yaşamda kalıcı eserlerin yaratılabilmesine ve yeni bir ülkenin doğuşuna, yepyeni bir sistemin kuruluşuna önderlik edebilecek enerjiyi bulabilmesidir. Bu, belki de kendisinin aynı imgede birbirinden farklı gerçekliklerin rastlantısal yakınlaşmasıyla ortaya çıkan bir parıltıyı görebilmesinden ve tam da bu anda yaratıcılığını kullanabilmesinden kaynaklanmaktadır.

     İdealist bir kişiliğin tek bir idealinin olması olanaksızdır

     Bugün, Atatürk'ün ideallerine ve bunları gerçekleştirme biçimine baktığımızda onun son derece sistematik ve bilinçli bir biçimde hareket ettiğini görebilmekteyiz. Tıpkı bir sanatçının uzun bir sürede yarattığı bir tablo ya da kolaj gibi, üzerinde düşünmekte olduğu herhangi bir konu için titiz bir biçimde çevresindekilerin de düşüncelerini alır, benimser, sağduyudan uzaklaşmadan ve istenilen amaca doğru adım adım ilerlemek için sabırsızlığını frenlemesini de bilerek, uygun zamanı bekleyerek en etkin biçimde bunun gerçekleştirilmesini sağladığı görülmektedir.

     İdealist bir kişiliğin tek bir idealinin olması olanaksızdır. Bir ideal gerçekleştirildiği anda, ona bağlı olan başka alanlardaki diğer ideallerin gerçekleştirilmesi durumu ortaya çıkar ve bu zincir sonsuza dek uzar gider. Atatürk için de aynı şey söz konusu idi. İçinde bulunulan zor durumda, öncelikle askeri açıdan güçlü olmak gerekliydi ve olabilen en az toprak kaybı ile tüm cephelerden galip biçimde çıkılması sağlanmalıydı. Bunu, saltanatın ve hilafetin kaldırılması ve yerine yepyeni bir yönetim biçiminin Cumhuriyet'in konulup benimsetilebilmesi ideali takip etti. Bu da gerçekleştiği anda, devlet örgütünün laikleştirilmesi ve yeni Türk Devleti Anayasası'nın Esasları'nın belirlenmesi söz konusu oldu. Bu da hukuk alanında bir dizi değişiklikler ve bunların toplumsal yaşama yansımaları anlamına geliyordu. Buna paralel olarak yürüyen eğitim ve öğretimdeki gelişmeler, öğretimin birleştirilmesi ve yüksek öğretimdeki gelişmeler beraberinde alfabe değişikliğini de getirmekteydi. Hemen ardından kültürel alanda ve sosyal alanda yapılması gerekli değişiklikler ve atılımlarla yepyeni bir Türkiye'nin oluşturulması gündeme gelmiştir.

     Atatürk, çok yönlü bir insandır. Kendisini olabildiği, şartların olanak tanıdığı kadar her yönüyle geliştirmiş olması nedeniyle, yalnızca tek bir alanda değil, çok değişik alanlarda ifade edebilecek bir zenginliğe sahip olması, ideallerinin de farklı alanlarda çeşitlenmesi anlamına gelmekte ve bir bakıma hepsinin birden gerçekleştirilebilmesini olanaksız kılmaktadır. Onun ne kadar çok ideali gerçekleştirebildiğini gördüğümüzde bugün bile şaşırmaktayız. Ancak asıl şaşırtıcı olan, anlık düşünmeyen, temelleri atılarak oluşturulan ve günümüzde de etkilerini ve kalıcılığını gerçekten somut biçimde görebileceğimiz ideallerin gerçekleştirilmiş olmasıdır. Örneğin, dili çok seven, okumayı çok seven bir insan olması nedeniyle Türk dilinin özleştirilmesi, alfabenin değiştirilmesi ve okuma yazma seferberliği, eğitim ve Türk dili konusundaki ideallerini Türk Dil Kurumu aracılığı ile gerçekleştirmeye başlamıştır. Müziğe olan düşkünlüğü onun Türk müziğinin gelişmesi çabalarına girişmesine bunun için çeşitli sosyal etkinliklerin düzenlenmesine yol açmıştır. Tarihe olan tutkusu, bir Türk Tarih Kurumu ile kalıcı bir yapıya kavuşturulacak ve çağdaş Türkiye ile ilgili ideallerini gerçekleştirmesine olanak tanıyacaktır. Çocuklara ve eğitime olan sevgisi, zamanın en yüksek okullaşma oranına erişilmesine neden olmuş, kız çocuklarının okula gönderilmesi, çağdaş Türkiye'nin oluşmasına büyük katkıda bulunmuştur. Farklı ülkelerde bulunması, değişik dil kültür ve inançtan insanlarla olan iletişimi, onun çok yönlü, çok dilli ve çok kültürlü düşünebilmesine olanak tanımıştır. Farklı ülkelerin farklı kılık kıyafetteki insanları ve kendi bireysel giyim zevki bir ulusun dış görünümünün tümüyle değiştirebilecek denli etkinleşebilmiş, fiziksel olarak modern bir dış görünüme kavuşmasına olanak tanımıştır. Hakka, adalete olan düşkünlüğü yepyeni bir yönetim biçiminin ve yepyeni bir anayasanın doğmasına zemin hazırlayacaktır. Toplumsal olarak askeri, ekonomik ve siyasal bağımsızlığın kazanılmış olması, elde kaynakların daha iyi değerlendirilmesi gereğini gündeme getirmiş, bu nedenle kültürel ve ekonomik varlıklarımızın tümü aktive edilerek her birinin en üst düzeyde verim sağlanabilecek biçimde yeniden ele alınıp geliştirilmesi, çağdaş ve güncel bir yapıya kavuşturulması amaçlanmıştır. Tüm bu zincirleme değişiklikler göz önünde bulundurulduğunda, Atatürk'ün kendisine bir ideal seçtiği ve bu yolda ilerlemeye başladığı ve sonuçta ideallerinin gerçekleşme noktası olarak verilebilecek tarihler yoktur. Bunun yerine, tüm yaşamının gözden geçirilmesi gereklidir ve ancak bu şekilde değerlendirildiğinde her bir idealin tohumlarının ne kadar gerilerde olduğu ortaya çıkacaktır.

     Bugün bizlere miras kalan ilkelerine ve görüşlerine bakıldığında, her birinin içinde ayrı bir ideali barındırdığını görebilmekteyiz. Cumhuriyetçilik, Milliyetçilik, Halkçılık, Laiklik, Devletçilik, İnkılapçılık ilkeleri aynı zamanda birer idealdirler de. Benzer biçimde, "Kayıtsız Şartsız İstiklal", "Milli Birlik ve Beraberlik", "Muasır Medeniyet Seviyesinin Üstüne Çıkmak", "Yurtta Sulh, Cihanda Sulh" görüşlerinin de birbirinden farklı ancak birbirinden ayrılmaz bir bütünün yüce bir idealin parçaları olduğunu görebiliriz. Milli dil ve tarih bilinci, vatan ve millet sevgisi, bağımsızlık ve özgürlük düşüncesi ile egemenliğin millete ait oluşu görüşleri ile kendinden sonraki nesillere gösterdiği çağdaş uygarlık düzeyinin üstüne çıkma hedefi, milli kültürü geliştirme hedefi, Türk milletine inanmak ve güvenmek, milli birlik ve beraberlik anlayışının yanı sıra, ordunun, okulun ve dinin siyaset dışında tutulması görüşlerine içtenlikle bağlanmak ve yaşatmak, bir anlamda Atatürk'ü yaşatmak anlamına gelmektedir.

     Bugün bakıldığında, Atatürk'ün hemen her açıdan mükemmel bir insan olduğunu görebilmekteyiz. Yaşamı, toplumu olduğu gibi doğal, tarihsel ve sosyal gerçeklik ile yepyeni bir ilişki içinde görebildiği için gerçekçi bir insandır. Kendini çağdaş konularla uyum içinde tutmaya özen gösteren, yalnızca içinde bulunduğu düzeni değil, diğer ülkelerin, toplumların ve onların bireylerinin de dünyayı nasıl gördüğünü irdeleyebilen bir yapıya, hümanist düşünceye sahip bir insan olarak karşımıza çıkar.

     Atatürk gibi, bilgilenme kapılarını sürekli ve ardına kadar açık tutan bir başka bireyle karşılaşmak çok zordur. Kitaplardan, gerçek yaşamdan, başkalarından öğrendiklerini sürekli karşılaştırır, günceller, yeniden değerlendirir. İnandığı şeylerden biri şudur: Dünya değişmektedir, kendimiz, dünyamız, çevremiz ve toplumumuz hakkında bildiklerimiz, inandıklarımız değişirken, dünya ile, toplum ile olan ilişkilerimiz de derinden değişmelidir, Türk milleti de bu değişime ayak uydurmalı ve çağın gerisinde kalmamalıdır. Bu toplumsal kalkındırma uğraşısı, cephelerde girişilen tüm çatışmalardan daha etkin, daha çetin bir savaştır, çünkü özünde, geçmişe karşı açılan bir savaşı da barındırmaktadır. Bu aşamada, her kültürün kendini bu yeni karşılaşılan gerçekliğe uydurma çabaları olması gerektiğinin farkına varabilmiş olması ve kendi toplumu adına bunu en uygun biçimde yerine getirebilecek adımları atabilmesi onun değerini göstermektedir.

     Atatürk'ün idealist olması hiçbir zaman "olmayacak düşler peşinde koşması" anlamına gelmez. Tam tersine o, hiç kimsenin düşlemeye bile cesaret edemediği şeyleri düşleyip, gerçekleştirebildiği için bu denli yücelmiştir. Düşünceleri hiçbir zaman fantastik olmamış, neredeyse tümüyle gerçekliğe dayalı, siyasal ve sosyal hiçbir gelişmeden uzak kalmayan, onlarla birlikte adeta adım adım ilerleyen bir çizgi izlemiştir. Bu bakış açısı, zamanın gazetelerinde yayınlanan tefrika romanların etkinliğini anımsatır bizlere; her gün yazılan yeni bölümün toplumdaki yansımalarını görüp romanın geleceğinin ve yeni bölümlerinin bu yansımalara göre biçimlendirildiği bir anlayıştan söz edilebilir. Bu şekilde, idealleri ve gerçekleri sürekli toplumla karşılaştırmış, hatta harmanlamıştır.

     Toplumsal olarak tümüyle ulaşmayı düşlediği son noktayı hiçbir zaman söylememiş, hatta bunu özellikle yapmıştır. Tıpkı bir bilim adamı titizliğinde, belli maddelerin belli şartlar altında bir fiziksel ve kimyasal reaksiyona girmesini beklemiş, sonuçta ortaya çıkan yeni maddeyi başka yeni maddelerle karıştırıp karşılaştırabilmiştir. Bu durumda gerçekteki amacı, toplumun fiziksel ve toplumsal değerlerini gerçek anlamda ortaya çıkarmak, derinlerdeki doğasını dile getirmek, bireyi dönüştürerek kendi kendisine tanıtmak gibi zorlu bir işlev yüklenmektir. Bu bağlamda, Atatürk, hiçbir zaman kolayca gerçekleştirilebilecek şeylerin peşinde koşmamış, tam tersine, erişilmezi, ulaşılmazı, ideali hedeflemiştir. Askeri alandaki ideallerinin gerçekleşmesinden sonra, en az toprak kaybı ile bir bağımsızlık hareketine girişmek, daha sonra kurulan yeni yönetim biçiminde ise her bir toplumsal değişikliği kabul ettirip uygulayabilmek hiç de kolay değildir. Tıpkı, kurtuluş savaşında farklı cephelerde birden savaşılması gerektiği gibi, toplumsal alanda da birbirinden bağımsız ancak birbirini tamamlar nitelikteki değişimlerin de öncüsü olması gerekmiştir.

     Atatürk, yaşamındaki "anlamı" sürekli irdeleyen ve sorgulayan, zaman zaman ona yeni anlamlar yükleyen bir anlayışa sahipti. Ona göre, insan bir anlamı olmadan var olamaz, amaçsız bir yaşam yoktur. Ancak yaşam "tek kişilik bir gösteri" de değildir. Yolun sonuna varabilmek için en az iki kişi olmak gerekir. Bu yüzden yalnızca idealleri olan bir insan olmaktansa, çevresindekilerden, toplumdan aldığı güçle ideallerinin hiç değilse bir kısmını gerçekleştirebilmiş bir insan olmayı seçtiği açık bir biçimde görülebilmektedir. Bu amaçla, her idealinin gerçekleştirilmesi aşamasında toplumla aynı adımda, aynı hızda gittiği, adeta nefesini tutarak ondaki yansımaları gözlemlediği ve yeni adımlarını buna göre biçimlendirdiği gerçeği göz ardı edilmemelidir.

     Atatürk, çok hızlı düşünen ve çok çabuk karar verebilen kişiliğine karşın, gerçekleştirmek istediği her şeyi bir anda ve hızlı bir biçimde yapmak ve herkesin tüm değişimlere birden ayak uydurmasını beklemek yerine, bu değişimleri yavaş yavaş ve karşısındakilere de benimseterek gerçekleştirme yolunu seçmiştir. Bu durumda yalnızca kendi ideallerini gerçekleştirmediği, topluma ideallerini aşıladığı ve onların da aynı idealleri benimsemeleri ve dolayısı ile gerçekleştirmeleri için olanak tanıdığı görülmektedir. Ancak, ağırlık ister savaşlarıyla, umutlarıyla, sefaletiyle ve geçirmekte olduğu değişimle toplumsal gerçekte, isterse düşleri, kuşkuları ve sorgulamaları ile kendisinde olsun, Atatürk'ün hepsini güçlü bir dinamizm içinde eritip harmanladığı ortadadır. Onun idealindeki toplumun bireyleri, kendi içinde her biri ayrıcalıklı, kendi iç sesini dinleyen ancak, başkalarının isteklerine de kulak veren ve bu iki ayrı sesin ortak nota ve ritimlerini arayan ve bulmayı hedefleyen bireylerdir. Bu yüzden yeni kavramlara, oluşumlara anlamını veren, gösteren, anlatan ve dünya tarihinde ilk kez yalnızca kendinden değil, herkesten söz eden ve herkese seslenmek isteyen odur. Ne bir birey olarak kendini, ne de bir ulus olarak yalnızca kendi toplumunu ön plana almadan "herkes için, her şeyin en iyisini amaçlama" düşüncesi içinde olması onu yücelten en önemli yanlarından biridir. Bu bakış açısı ile kozmopolit bir yapıya bürünen, önyargılardan ve köklerin etkisinden kendisini kurtarmış, insanlar ve özgür halklar arasıdaki dayanışma düşüncesini benimsemiş bir kişidir. Bu açıdan bakıldığında, topluma kazanım olarak sunmak istediği tüm yenilikler, bir anlamda umutsuzluğun sözcülüğünü üstlenen umut dolu birer haykırıştır. Ancak, ölçülü üslubuyla yalnızca tek tek insanların değil, tüm toplumların kendilerinde bir şeyler bulacağı şeyler düşlediği, dile getirdiği ve gerçekleştirebildiği için, yalnızca güne yönelik değil, tüm zamanlara yönelik evrensel düşünceleri ifade edebildiği için de yalnızca Türkiye'nin gözünde değil tüm dünyanın gözünde bir idealisttir ve bir idealdir. Bu bakımdan, Atatürk'e bağlanmak, gelecekle ilişkili olarak bireysellik ve topluluk arasında bir bağ kurmaktır, çünkü her türlü bağlanmacı tutum ileriye yöneliktir: Tüm davranışlara, yaşamda atılan tüm adımlara yön veren ideal, anlam ve değerler gelecektedir. Bu yüzden çocuklara, gençlere ve toplumun her kesimine her zaman ileriyi, her zaman geleceği hedef olarak göstermiştir. Çünkü dünya dönmekte, yaşam akmakta ve dünya değişmektedir. Bu değişim içinde elindekine razı olmakla, daha iyiye, daha güzele doğru ilerlemek arasında bir seçim yapmak durumundayız. Atatürk'e göre, toplumların bu değişimlere hazır olması, değişime açık olması gereklidir. Bu bilinç pekiştirilmezse, çağdaş olarak tanımlanan nokta sürekli olarak güncellenmezse, toplumların kendilerine duydukları güven azalır. Bu yüzden, her zaman gerçekleştirilecek yeni bir ideal, ulaşılacak yeni bir nokta vardır ve toplum olarak, birey olarak durağan olmamalı, bu devingenliğin bilincinde olarak bu ideallere doğru ilerlemeliyiz.

     Kaynaklar:

     1- Şevket Süreyya Aydemir, Tek Adam, Mustafa Kemal, 1. Cilt, , 6. Baskı Remzi Kitabevi, 1976

     2- 2-Şevket Süreyya Aydemir, Tek Adam, Mustafa Kemal, 2. Cilt, , 5. Baskı Remzi Kitabevi, 1975

     3- Şevket Süreyya Aydemir, Tek Adam, Mustafa Kemal, 3. Cilt, , 5. Baskı Remzi Kitabevi, 1975

     4- Lord Kinross, Atatürk, Bir Milletin Yeniden Doğuşu, Sander Yayınları, Çeviren Ayhan Tezel, 6. Baskı, İstanbul, 1978

     5- Büyük Larousse, Cilt 11, İstanbul, 1998.

     6- Thema Larousse, Cilt 5, İstanbul, 1998.

     7- Grand Master Ansiklopedisi, Cilt 3, İstanbul, 1998.

Öğr. Gör. Dr., Nilüfer Öcel
İ .Ü. İletişim Fakültesi, Radyo Televizyon Sinema Bölümü


 
   

---------------------------------------------------------------------------
Webmaster : webboyut@istanbul.edu.tr
Sık Kullanılanlara Ekle

Sayfamiz 1024*768 Çözünürlükte Hazırlanmıştır.
4.Boyut Design © Copyright 2003

---------------------------------------------------------------------------
İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi. Tüm Hakları Saklıdır.
Kaptanı Derya İbrahim Paşa Sokak 34452 Beyazit / İstanbul
Tel: 0212 512 52 57 (159) Faks: 0212 511 35 02