"Hatay
Benim Namusumdur. Hatay'ı Alacağım"
“İskenderun Sancağı” olarak adlandırılan bölgenin ana
vatana ilhakı Atatürk’ün bir asker ve devlet adamı olarak
liderlik yeteneğinin ve Türk diplomasisinin başarısının
en önemli kanıtıdır.
Bölgenin Tarihi
ve Jeopolitik Önemi
Antakya bölgesi dünyanın
en eski yerleşim birimlerinden birisidir. Bölgede yapılan
araştırmalar burada yerleşimin milattan çok öncelere dayandığını
göstermektedir.
M.Ö. 650’li yıllarda Antakya
yöresine Oğuzhan’ın geldiği rivayet edilmektedir. Daha
sonra Persler bölgeye hakim olmuştur. Antakya, bir ara
Doğu Roma İmparatorluğu, İranlılar, Emeviler, Abbasiler
ve Bizanslıların eline geçmiştir. Anadolu Selçuklu Sultanı
I.Süleyman’ın şehri almasıyla 1084’ten itibaren Antakya
tekrar İslam hakimiyetine girdi. 1098’de Haçlılar şehri
ele geçirip ahaliyi kılıçtan geçirdiler. Antakya bundan
sonra 170 sene Hıristiyanların elinde kaldı. Daha sonra
Memluk Sultanı Baybars 1268’de Antakya’yı ele geçirdi.
 |
Yavuz
Sultan Selim, Mısır Seferi sonrasında 1517’de Suriye ve
Antakya’yı Osmanlı topraklarına kattı. 1517’de Kahire
dönüşünde Şam’a uğrayan Yavuz Sultan Selim, Malatya, Divriği,
Darende, Besni, Gerger, Birecik, Antep ve Antakya’yı aldı.
Böylece uzun sürecek Osmanlı hakimiyeti başlamış oldu.
Bölge, Osmanlı idari yapısında önemli bir yere sahipti.
Antakya, 1918’de İngiliz ordularının istilasına uğradığı
zamana kadar Osmanlı İmparatorluğu’nun bir sancağı olarak
kaldı. Daha sonra Fransızların işgaline uğradı.
İskenderun Sancağı, gerek
ticaret yolları, gerekse Doğu Akdeniz’in güvenliği açısından
jeostratejik öneme sahip zengin bir bölge olmasından dolayı
18.yüzyıl başlarından itibaren Fransa’nın göz diktiği
bir yer olmuş; bölgeye eğitim, sağlık, din ve demiryolu
alanlarında yatırım yaparak nüfuzunu yerleştirmeye çalışmıştır.
İngiltere ve Fransa
Bölgeyi Sykes-Picot Antlaşması ile Gizlice Paylaşıyorlar
İngiltere ve Fransa I.Dünya
Savaşı içinde gizli olarak imzaladıkları Sykes-Picot Anlaşması
ile Ortadoğu bölgesini paylaşmışlardı. Bu anlaşmaya göre
Suriye, Lübnan ve Çukurova, dolayısıyla İskenderun Sancak
bölgesi Fransa’nın nüfuz bölgesine dahil edilmiştir. I.Dünya
Savaşı sonunda 30 Ekim 1918 tarihinde Mondros Mütarekesi
imzalandığı sırada, Sancak bölgesi Türk kuvvetlerinin
kontrolünde bulunuyordu. Fakat Mondros Mütarekesinin maddeleri
gereğince Osmanlı Devleti fiilen tarihe karışmış oluyordu.
9 Kasım’da İngiliz birlikleri Mondros’un 7.maddesine dayanarak
İskenderun Sancağı’nı işgal ettiler, daha sonra yaptıkları
gizli anlaşma uyarınca, bölgeyi Urfa, Antep, Adana ve
Mersin’i de işgal etmiş olan Fransız birliklerine bıraktılar.
11 Aralık 1918’de Fransızlar İskenderun Sancağını işgal
ettiler.
Ulu önder Atatürk’ün Hatay sorununa ilgisi bu tarihlerde
başlar. Bu sırada (31 Ekim 1918) Adana’da bulunan Yıldırım
Orduları Grubu Komutanlığına atanmış bulunan Mustafa Kemal
Paşa İngilizlerin İskenderun’u işgal isteklerine direnerek,
İskenderun’a yapılacak herhangi bir İngiliz saldırısına
silahla karşı konulması emrini verdi. Onun bu davranışı
Osmanlı Hükümeti’ni kızdırmış ve Yıldırım Orduları Grubu
7 Kasım’da dağıtılarak Mustafa Kemal Paşa Harbiye Nezareti
emrine verilmiştir. Mustafa Kemal’in Harbiye Nezareti
emrine alınmasından sonra bölgedeki direnme kırılmış,
İngiliz ve Fransız işgalleri kolaylaşmıştır.
Türkler Fransızlara Direniyor
11 Aralık 1918’de Fransızlar tarafından işgal edilen Sancak
bölgesinde Türkler yer yer direnişe başlamışlardır. Bu
direniş önce Dörtyol, daha sonra diğer bölgelerde ortaya
çıkmıştır. Reyhanlı ve Antakya’da teşkilatlar kurularak
mücadeleye başlanmıştır.
13 Temmuz 1919 tarihinde bölgede inceleme yapan Amerikan
King Came heyeti İskenderun Sancağı’na gelerek halktan
Fransız yönetiminden memnun olup olmadıklarını sormuş,
bunun üzerine Türkler Fransız yönetimine karşı olduklarını
ve Türk yönetimi istediklerini belirtmişlerdir. Türklerin
Fransız yönetimine karşı olan tavırları Fransızları kızdırmış,
tutumlarının daha da sertleşmesine yol açmıştır. Fransızların
yanında yer alan Ermeni çeteleri Türklere yönelik baskı
ve taşkınlıklarını giderek artırmaya başlamıştır. Bütün
bu baskı ve öldürmeler karşısında İskenderun Sancağı ve
havalisi Türkleri birlik halinde mücadeleye girmişlerdir.
Tayfur Sökmen Fransızlara
Karşı Direniş Hareketini Örgütlüyor
İskenderun Sancağı için mücadele veren, gerektiğinde tüfekle
çarpışan, zulme ve esarete karşı verdiği mücadelede büyük
Atatürk’ün güvenini kazanarak önce Antalya mebusu, daha
sonra da Hatay Devlet Başkanlığı’na seçilen Tayfur Sökmen’in
(TBMM eski Başkan vekili Murat Sökmenoğlu’nun babası)
Hatay’ın kurtuluşunda ve Türkiye’ye ilhakında büyük emeği
geçmiştir.
1892 doğumlu olan Tayfur Sökmen, aslen Reyhanlı olup,
seçkin bir aileye mensuptur. Dedesi, Karamürselzade Ahmet
Paşa, 1825’te devlete vergi vermemek için isyan eden Halep
eyaletinin merkezini, vergi vermeye zorlamak ve isyanı
bastırmak amacıyla görevlendirilmiş ve bu görevi başarı
ile neticelendirdiğinden dolayı Padişah tarafından Reyhanlı’ya
Ucbeyi alarak atanmıştır. Dedesinin ölümünden sonra babası
Karamürselzade Şevki Bey Aşiret Reisliğine seçilmiştir.
Rüştiye mezunu olan ve 1909’da Kırıkhan’da meydana gelen
Ermeni Vaka’sı nedeniyle yüksek öğrenimine devam edemeyen
Tayfur Sökmen, 1.Dünya Savaşı sırasında askerliğini Halep’te
yapmıştır. Atatürk’ü de ilk defa Halep’te Yıldırım Orduları
Grup Kumandanı olarak görmüştür.
Reyhanlı’da babasının ölümünden sonra arazilerinde çiftçilik
yapan Tayfun Sökmen, İskenderun Sancağının 11 Aralık 1918’de
Fransızlar tarafından işgalinden sonra yakın akrabalarıyla
görüşerek düşmanla mücadele etmeye karar verdi. Böylece
“HATAY” davası da doğdu.
O günlerde, 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkan Mustafa Kemal,
Erzurum ve Sivas Kongrelerini toplayarak Misak-ı Milli
sınırları içindeki toprakları kurtarmak için mücadele
ediyordu.
Tayfur Sökmen 29 Mayıs 1920’de Rumeli ve Anadolu Müdafaa-i
Hukuk Cemiyetleri Başkanı Mustafa Kemal Paşa’ya bir telgraf
çekerek İskenderun Sancağı ve havalisinin Misak-ı Milli
hudutları içinde olup-olmadığını sorar. Mustafa Kemal
Paşa Miralay Recep Bey vasıtasıyla verdiği cevapta İskenderun
Sancağı ve havalisinin Misak-ı Milli sınırları içinde
olduğunu ve Maraş’taki ikinci Kolordu ile temas ederek
faaliyetlere devam edilmesini ister. Maraş’taki İkinci
Kolordu Kumandanı Selahattin Adil Paşa, kendisiyle görüşen
Tayfur Sökmen’e yardım etme vaadinde bulunur.
Ankara İtilafnamesiyle
Sancak Bölgesi Suriye’ye Veriliyor
Sakarya Savaşı’ndan sonra, Fransa ile barış antlaşması
yapma olanağı doğmuştur. Fransa ile 20 Ekim 1921’de imzalanan
Ankara İtilafnamesi Hatay yöresinin siyasal statüsüne
ve geleceğine ilişkin önemli hükümler içeriyordu. Misak-ı
Milli sınırları içinde mütalaa edilmesine rağmen Fransa
ile silahlı mücadelenin durdurulması pahasına bu devlet
ile 20 Ekim 1921’de imzalanan Ankara İtilafnamesi’nin
8.maddesi ile güney sınırları çizilirken, Sancak bölgesinin
milli sınırlar dışında kalması zaruri ve Türkiye’nin menfaatleri
bakımından lüzumlu görülmüştür. İtilaf kanadından bir
ülkenin tek başına da olsa Ankara Hükümeti ile bir anlaşma
imzalaması onun bu hükümeti tanıdığının bir göstergesi
olmuş, bu da Ankara Hükümetinin diplomatik alanda kazandığı
önemli bir zaferdir.
 |
Ankara İtilafnamesi ile Sancak bölgesi
Suriye tarafında bırakılırken, TBMM Hükümeti bölgedeki
Türklerin menfaatlerini koruyacak ve bölgeye özerklik
verilmesi için gerekli zemini hazırlayacak özel hükümler
koydurmayı ihmal etmemişti. Örneğin, Türk parası orada
resmi niteliğe haiz olacaktı. Türkçe’nin resmi dil olması
ve Türk halkının kendi kültürlerini geliştirmelerine imkan
tanınacaktı.
Ankara İtilafnamesi’nden sonra, 2 Kasım 1921’de Tayfur
Sökmen’i kabul eden Mustafa Kemal Paşa, Sökmen’den sabırlı
olmasını istemiş, “inşallah ileride sizleri de kurtaracağız.
Şimdi memleketinize giderek çalışırsınız” demiştir. Bu
arada Lozan görüşmeleri sırasında 15 Mart 1923 tarihinde
Adana’ya gelen Mustafa Kemal Paşa, kendisini karşılayan
Sancaklılara “Kırk asırlık Türk yurdu düşman elinde esir
kalamaz. Günü gelecek siz de kurtulacaksınız” diyerek
Hatay konusuna bakış açısını net bir şekilde ortaya koymuştur.
Bu dönemde, Hatay’da yaşayan Türklerin Türkiye’ye göçmelerine
Halep Konsolosluğu aracılığıyla güçlükler çıkarılmış,
bölgenin terk edilmemesi yolunda propaganda yaparak göç
büyük oranda engellenmişti. Ayrıca Hatay Türklerinin Adana,
İstanbul ve bizzat İskenderun Sancağı’nda teşkilatlı bir
şekilde çalışmaları teşvik edilmiş, 1935 seçimlerinde
Tayfur Sökmen Antalya bağımsız milletvekili seçilerek
Hatay davasına sahip çıkılmaya çalışılmıştır.
Yukarıdaki gelişmelerden de anlaşılacağı gibi başta Atatürk
olmak üzere, Türk devlet adamları 1918-1936 döneminde
önce Milli Mücadele şartları, daha sonra karşılaşılan
iç ve dış sorunların halledilmesi gibi son derece hayati
konularla uğraşmak zorunda kaldıklarından geleceğe yönelik
faaliyetler yürütmekle beraber Hatay sorununu ön plana
çıkarmamışlardır. Atatürk sorunu ön plana çıkarmak için
iç ve dış sorunların halledilmesini ve Avrupa’da siyasal
konjonktürün elverişli duruma gelmesini beklemiştir.
Türkiye Sancak Bölgesine
Bağımsızlık İstiyor
Avrupa’daki gelişmelerin ve buhranların aldığı istikamet
karşısında Fransa, Suriye ve Lübnan ile münasebetlerini
yeni bir düzene sokarak 1936 Eylülü’nde Suriye’ye ve 1936
Kasımı’nda da Lübnan’a bağımsızlık verdi. Lakin Suriye’ye
bağımsızlık veren ve Suriye ile Fransa arasında ittifak
kuran 1936 Eylül antlaşmasında İskenderun Sancağı hakkında
hiçbir hüküm yoktu. Yani Fransa Suriye’den çekilirken,
Sancak üzerindeki yetkilerini Suriye’ye terk etmekteydi.
Bu sebeple, Türk hükümeti bu durumu kabul etmedi ve Suriye’ye
yapıldığı gibi, İskenderun Sancağına da bağımsızlık verilmesini
istedi. Atatürk de 1 Kasım 1936’da yaptığı Büyük Millet
Meclisi’ni açış konuşmasında, “Bu sırada Milletimizi gece
gündüz meşgul eden başlıca büyük mesele, hakiki sahibi
öz Türk olan İskenderun, Antalya ve havalisinin mukadderatıdır.
Bunun üzerinde, ciddiyet ve katiyetle durmaya mecburuz”
diyordu.
Fransız Hükümeti 10 Kasım’da verdiği cevapta, Sancağa
bağımsızlık vermenin Suriye’yi parçalamak demek olacağını
ve mandater devlet olarak da buna yetkisi bulunmadığını
bildirdi. Bundan sonra iki hükümet arasında birer nota
daha teati edildi, lakin görüşlerde herhangi bir değişme
olmadı. Yalnız bu arada Fransa meselenin Milletler Cemiyeti’ne
havalesini teklif etti ve Türkiye de bu teklifi kabul
etti.
Atatürk Hatay’ı
Almaya Kararlı
Türkiye ile Fransa arasında bu tartışmalar olurken, bir
yandan Türk kamuoyu, öte yandan da İskenderun’daki halk
heyecanlanmış ve İskenderun’da halk ile polis arasında
çarpışmalar olmuştu. Bu durum üzerine Atatürk Fransızlar’a
ve bütün dünyaya işin önemini anlatmak gerektiğine inanarak
bir gösteride bulunur. İstanbul‘dan Eskişehir ve Konya’ya
gider. Dönüşte Çankaya Köşkü’nde Bakanlar Kurulu’na başkanlık
eder.
Atatürk’ün o sıradaki ruh durumunu belirtmesi bakımından
Genel Sekreter Hasan Rıza Soyak’a söylediği şu sözler
önemlidir:
“Hatay benim şahsi meselemdir. Keyfiyeti Fransız büyükelçisine
ta bidayette açıkça ifade ettim. Dünyanın bu durumunda
böyle bir meselenin Türkiye ile Fransa arasında müşellah
bir ihtilafa müncer olması katiyen varid değildir. Fakat
ben, bunu da hesaba kattım ve kararımı vermiş bulunuyorum.
Şayet ufukta bu yolda binde bir ihtimal belirse, Türkiye
Cumhuriyeti Reisliğinden ve hatta Büyük Millet Meclisi
azalığından da çekileceğim. Ve bir fert olarak bana iltihak
edecek birkaç arkadaşla beraber Hatay’a gireceğim. Oradakilerle
el ele verip mücadeleye devam edeceğim.”
Atatürk bu sözlerin benzerini sofra arkadaşlarına da söylemiştir.
Hatay’da ise çatışmalar sürüp gitmektedir. Atatürk’ün
bu davranışı Fransızlara işin ciddiyetini anlatmış ve
çok geçmeden bu anlayışın belirtileri görülmüştür. Atatürk’ün
Eskişehir ve Konya’ya yaptığı gösterişli gezisinden 10
gün sonra, 18 Ocak 1937’de Fransa Başbakanı Lean Blum,
Türk Büyükelçisine bir mektup yazarak, Sancak konusunu
Milletler Cemiyeti’nin çözmesi önerisinde bulunur. Türkiye’de
bu öneriyi kabul eder.
Milletler Cemiyeti’nin meseleye el koyması ve özellikle
İngiltere’nin de arabuluculuğu ile Konsey, 27 Ocak 1937’de
Sancak için bir statü kabul etti. Bu statüye göre İskenderun
Sancağı, İçişlerinde tamamen bağımsız, dışişlerinde Suriye’ye
bağlı, kendine özgü bir anayasa ile idare edilen “ayrı
bir varlık” olacaktı. Burası Milletler Cemiyetinin gözetimi
altına konacak ve bu gözetim bir Fransız vasıtasıyla yürütülecekti.
Fransa ile Türkiye bir anlaşma yaparak Sancağın toprak
bütünlüğünü birlikte garanti altına alacaklardı. Bundan
sonra Sancak, Hatay adını alacaktır.
Türkiye Sancağın sorumluluğunu tümüyle Suriye’ye bırakan
antlaşmaya tepki gösterdi ve Fransa’daki Lean Blum hükümetine
bir nota vererek İskenderun Sancağına ilişkin antlaşma
hükümlerini tanımayacağını bildirdi.Aynı günlerde Atatürk’ün
buyruğu üzerine Antakya-İskenderun Yurdu Derneği yöneticileriyle
yapılan bir görüşme sonunda, Antakya-İskenderun bölgesine
“Hatay” adının verilmesi kararlaştırıldı. Derneğin adı
da Hatay Egemenlik Cemiyeti oldu. Merkezi İstanbul’a taşınan
örgütün başkanlığına İçişleri Bakanı Şükrü Kaya, genel
sekreterliğine de Emniyet Genel Müdürü Şükrü Sökmensüer
getirildi. Örgütün çalışmalarının yoğunlaşacağı Dörtyol
şubesi başkanlığını önce Abdurrahman Melek, daha sonra
da Tayfur Sökmen üstlendi. Örgüt, Suriye hükümetinin 14-15
Kasım 1936’da yapılmasını kararlaştırdığı genel seçimleri
boykot etti. Bunun sonucunda İskenderun Sancağı’nda seçimlere
katılma oranı çok düşük oldu. Yörede yeni bir gerginlik
dönemi başladı. Yapılması planlanan yeni halk oylaması
gerçekleşmedi.
Avrupa’da Siyasi
Konjonktür Değişiyor
Bu dönemde uluslararası plandaki bazı gelişmeler sonucunda,
Fransa’nın tutumunda Türkiye ile uzlaşmaya yönelik köklü
değişiklikler gerçekleşti. Hitler Almanyası’nın gittikçe
güçlenmesi ve Türkiye’nin Ortadoğu’daki konumu nedeniyle
Türkiye’yle gerginliği sürdürmek hem Fransa’ya hem de
İngiltere’ye zarar getirecekti. Sonuçta Fransa, İskenderun
Sancağının ayrı bir yönetime kavuşturulmasını kabul etti.
O sırada Atatürk’ün başlıca uğraş konusu Hatay sorunudur.
29.10.1937’de Romanya Başkanı Tataresko’nun önünde Fransız
Büyükelçisi Ponsa’ya şunları der:
“Ben toprak büyütme dileklisi değilim. Barış bozma alışkanlığım
yoktur. Ancak muahadeye dayanan hakkımızın isteyicisiyim;
onu almazsam edemem. Büyük Meclisin kürsüsünden milletime
söz verdim. Hatay’ı alacağım. Milletim benim dediğime
inanır. Sözümü yerine getirmezsem onun huzuruna çıkamam;
yerimde kalamam. Ben şimdiye kadar yenilmedim; yenilmem,
yenilirsem bir dakika yaşayamam. Bunu bilerek ve sözümü
mutlaka yerine getireceğimi düşünerek benim dostluğumu
lütfen bildiriniz ve doğrulayınız.”
Hatay Cumhuriyeti
Kuruluyor
1937’de Milletler Cemiyeti gündemine artık iyice yerleşen
Hatay Sorunu’nun çözümü için bir uzmanlar komitesi oluşturuldu
ve komite bir anayasa taslağı hazırlamakla görevlendirildi.
Taslak, Milletler Cemiyeti’nde 29 Mayıs 1937’de kabul
edildi. Kabul edilen anayasa metniyle sancağın içişlerinde
bağımsız, dışişleri, mali ilişkiler ve gümrük açısından
Suriye’ye bağlı olması öngörülüyordu. Suriye ile Sancak
arasında sınır bulunmayacak, Sancağın toprak bütünlüğü
Türkiye ve Fransa’nın ortak güvencesi altında olacaktı.
Ama bu, seçimlerde halkın kendi parlamentosunu kuracağı
güne değin geçerli olacak geçici bir statüydü.
Türkiye bu yeni statünün ardından Hatay yöresiyle ekonomik
ilişkilerini geliştirdi. Ekim 1937’de Antakya ve İskenderun’da
Türk konsoloslukları açıldı. Türk bankaları açtıkları
şubeler aracılığıyla tüccar ve köylüye çok uygun koşullarda
kredi vermeye başladı. Türkiye’de Meclisten geçen hemen
her yasa takip edilerek Hatay’da da kabul edildi. Gümrük
mevzuatı Türkiye’ye uyumlu hale getirildi.
Bu arada, Haziran 1938’de Fransızlarla Antakya’da sonuçlanan
görüşmelerin ardından Sancağın toprak bütünlüğünü sağlamak
amacıyla 2.500 Türk ve 2.500 Fransız askerinin gönderilmesine
ilişkin antlaşma imzalandı. 5 Temmuz’da ilk Türk birlikleri
Hataylı Türklerin alkışlarıyla yöreye girdi. Seçmen kütükleri
yenilendi. Yapılan parlamento seçimlerinde 40 üyeli Hatay
Millet Meclisine 22 Türk, dokuz Alevi Arap, beş Ermeni,
iki Sünni Arap ve iki Ortodoks Rum milletvekili girecekti.
Türkler 22 milletvekili ile Mecliste salt çoğunluğa sahip
oldu. Tüm milletvekilleri yeminlerini Türkçe yaptılar.
 |
Hatay Millet Meclisi 2 Eylül 1938’de
toplanarak Hatay Cumhuriyeti’nin kurulduğunu ilan etti.
Meclis, Atatürk’ün isteği doğrultusunda Cumhurbaşkanlığına
Tayfur Sökmen’i seçti. Meclis Başkanlığına Abdülgani Türkmen
getirildi. Abdurrahman Melek başkanlığındaki Bakanlar
Kurulu beş kişiden oluşuyordu. Hatay Cumhuriyeti’nin bayrağı
biçim olarak Türk bayrağı ile hemen hemen aynıydı; tek
farklılık, yıldızın içinin kırmızı olmasıydı. Hatay Cumhuriyeti’nin
1500 kişilik bir jandarma gücü olacak, gümrükler Suriye
ile ortaklaşa yönetilecek, para birimi olarak Suriye Lirası
kullanılacak, devleti dışta Suriye devlet başkanı temsil
edecekti.
Bu arada ulu önder Atatürk 10 Kasım 1938’de Hatay’ın Türkiye’ye
katılışını göremeden aramızdan zamansız bir şekilde ayrıldı.
Hatay Türkiye’ye
Katılıyor
Hatay devletiyle Türkiye arasında gayet yakın temas ve
bağlar kuruldu. Hatay Meclisi 1939 Ocak ayında Türk Medeni
Kanunu ile Türk Ceza Kanunu’nu kabul etti. Türkiye’den
mali müşavirler getirtti. Bunun yanında, Hatay idarecileri
devamlı olarak Türkiye’ye katılmak arzusunda bulundular.
Türkiye de bu isteği sempati ile karşıladı. Fakat, 29
Mayıs 1937 anlaşması ile Hatay, Türkiye ile Fransa’nın
ortak garantisi altında bulunuyordu.
Ocak 1939’da artık sürecin son aşaması olan Türkiye’ye
katılma konusunda engel kalmamış gibiydi. Nazi tehdidinin
iyice artması, genel bir savaşın eşiğine gelinmesi nedeniyle
Fransa’nın bu konuda Türkiye’ye karşı çıkması söz konusu
değildi. Böylece, 23 Haziran 1939’da Fransa ile Türkiye
arasında Ankara’da imzalanan bir antlaşmayla Hatay’ın
Türkiye’ye katılması kesinleşti. Hatay Millet Meclisi
de 29 Haziran’da toplanarak Türkiye’ye katılma kararı
aldı. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 30 Haziran 1939’da
bu kararı onaylamasıyla, Hatay Bakanlar Kurulu, yönetimle
ilgili yetkilerini Türkiye’nin Hatay Olağanüstü Temsilcisi
Cevat Açıkalın’a devrederek varlığını sona erdirdi. Son
Fransız askerleri de anlaşma gereğince, 7 Temmuz günü
Hatay’dan ayrıldılar. 7 Temmuz 1939 tarihli ve 3711 sayılı
yasayla Hatay ili oluşturuldu. Emniyet Genel Müdürü ve
Hatay Egemenlik Cemiyeti Genel Sekreteri Şükrü Sökmensüer
ilin ilk valisi oldu.
Atatürk Hatay şehididir
Türkiye, bağımsızlığına kavuştuktan sonra, Hatay meselesini
ön plana çıkarmak için iç ve dış sorunların halledilmesini
ve Avrupa’da siyasal konjonktürün elverişli bir duruma
gelmesini beklemiştir. Nitekim Avrupa’da siyasi konjonktürün
elverişli duruma geldiğini gören Türkiye, Fransa’nın Suriye’ye
bağımsızlık vermeye hazırlandığı bir sırada, Hatay konusunu
iç ve dış kamuoyunda planlı bir şekilde gündeme getirmiştir.
Artık Hatay, iç ve dış kamuoyunda yürütülen propaganda
ile 1936 sonbaharından itibaren Türkiye’nin en önemli
davası haline gelmiştir.
Milletler Cemiyeti çerçevesinde imzalanan antlaşma ile
statü ve anayasanın uygulamasında Fransa’nın çıkardığı
güçlüklere rağmen Hatay davasını bizzat yönlendiren Atatürk,
Türkiye’nin barışçı ve hukuka saygılı görünümünü bozmadan
aşama aşama yürütmeye özen göstermiştir. Türkiye’yi işgalcilikle
suçlayacak herhangi bir argüman vermemeye büyük gayret
sarf etmiştir. Atatürk, diplomasinin tıkandığı noktalarda
askeri kuvvete başvurabileceğini Fransa’ya hissettirmiş
ve Fransa’nın çıkardığı engeller böylece adım adım aşılmıştır.
Türkiye’nin kararlı tavrı ve Avrupa konjonktüründeki hızlı
değişmeler, Fransa’yı Türk haklarını teslime mecbur bırakmıştır.
Türkiye, diplomatik yoldan Hatay konusunda aldığı mesafeye
paralel olarak gerek Türkiye’de gerekse Hatay’da yürüttüğü
faaliyetler ile davayı içten kazanma yoluna gitmiştir.
Ulu önder Atatürk, daha 1918’de Adana’da Yıldırım Orduları
Grubu Komutanı olarak İngilizlerin İskenderun’u işgal
isteklerine direnmiştir. Atatürk, her vesileyle yaptığı
konuşmalarda “Hatay sorunu benim namusumdur. Hatay’ı kurtaracağım”
mesajını vermiş ve Hatay’ın Türkiye’ye katılması inancı
ve ümidini hiçbir zaman kaybetmemiştir.
Ulu önder Atatürk 2 Eylül 1938’de Hatay Cumhuriyeti’nin
kuruluşunu görmüş, ancak 10 Kasım 1938’de vefat ettiğinden
Hatay’ın Türkiye’ye katılışını görmeye ömrü yetmemiştir.
Tarihçi Hikmet Bayur’a göre “Atatürk Hatay şehididir;
çünkü sorunun en karıştığı sırada, kendisine hastalığı
dolayısıyla doktorların kesin dinlenme ve hemen hep hareketsizlik
öğütledikleri bir devrede, Mayıs 1938’de Mersin ve Adana’da
asker geçit törenlerini ayakta izlemiş ve türlü dolaşmalarda
bulunmuştur. Bu tutum O’nun yaşamını en az bir iki yıl
kısaltmıştır.”
Kaynaklar:
1- Fahir Armaoğlu, 20.Yüzyıl Siyasi Tarihi (1914-1980)
6.Baskı, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Ankara,
1989.
2- Baskın Oran, Türk Dış Politikası, Kurtuluş Savaşından
Bugüne Olgular, Belgeler, Yorumlar, Cilt:II, 1980-2001,
İletişim Yayınları, İstanbul, 2001.
3- Hamit Pehlivanlı, – Yusuf Sarınay – Hüsamettin Yıldırım
Türk Dış Politikasında Hatay (1918-1939), Avrasya Stratejik
Araştırmalar Merkezi Yayınları, No:29, Ankara, 2001.
4- Tayfur Sökmen, Hatay’ın Kurtuluşu İçin Harcanan Çabalar,
Türk Tarih Kurumu Yayınları, 16.Dizi, Sayı:32, Türk Tarih
Kurumu Basımevi, Ankara, 1978.
5- Ana Britannica Genel Kültür Ansiklopedisi, Cilt: 11,
28, Hürriyet Yayınları, İstanbul 1991.
|
Öğr.Gör.Dr.
Mustafa Mutlu
İ.Ü. İletişim Fakültesi, Gazetecilik Bölümü
|