Anılarla
Atatürk
Büyük bir devlet adamı olmasının
yanı sıra aynı zamanda alçak gönüllü bir halk adamı da olan
Atatürk’ün özellikleri, en iyi biçimde onun yaşamından aktarılan
gerçek olaylarla daha sağlıklı biçimde kavranabilir ve O’nun
insani özelliklerini daha iyi ortaya çıkarabilir düşüncesindeyiz.
Atatürk’ün yaşadığı dönem ve koşullar hakkında bilgi vermesi
bakımından o dönemi yaşamış ve yakın çevresinde bulunmuş
kişilerin anlatımları, bugün bizlere “Onun” hakkında ilginç
ve önemli ipuçlarını verecek niteliktedir.
Ulusların tarihine adlarını
yazdırmış kahramanlar, göstermiş oldukları başarıları ile
anılırlar. Kuşkusuz, bu kahramanlar ve başarıları devletlerin
ulusal tarihinin oluşumunda ve daha sonraki kuşakların biçimlenmesinde
gözardı edilemeyecek bir öneme sahiptir.
 |
Tüm bu özellikleri
üzerinde toplayan ve böylesi bir kahraman olarak Mustafa
Kemal Atatürk, yalnız kendi çağdaşları arasında değil aynı
zamanda dünya tarihinde yer almış diğer kahramanlar ve devlet
adamları arasında da tartışmasız olarak seçkin bir yere
sahiptir.
Atatürk sadece ulusal bir
kahraman değil bunun yanı sıra ileriyi çok iyi görebilen
bir devlet adamı ve devrimcidir. O’nun bu özelliklerinin
daha iyi anlaşılabilmesi için 20. yüzyılın ilk çeyreğinde
yer alan ekonomik, siyasal ve toplumsal koşulların göz önünde
bulundurulması yeterli olacaktır.
Atatürk’ün içinde yaşadığı
dönem yalnızca insanlık tarihinin en sorunlu dönemlerinden
biri değildir. Bu, aynı zamanda, Osmanlı İmparatorluğu’nun
tarih sayfalarındaki yerini alması ve yeni bir ulus devletin
kuruluş sancısını da içerir.
Mustafa Kemal’in yaşamı mücadele
dolu bir insan ömrüdür. Balkan Savaşları ile başlayan ve
9 Eylül 1922’de İzmir’in kurtuluşuyla biten yaklaşık on
yıllık bir süreci kapsayan savaşlar dizisi O’nun yaşamındaki
mücadele dolu yılların yalnızca bir bölümünü oluşturur.
Atatürk, asıl önemli savaşımının bundan sonra başladığını,
her zaman sahip olduğu sağlıklı öngörüsüyle kavramış ve
çevresinde bulunanlara da bunu çeşitli defalar ifade etmiştir.
Yokluklar içinde savaştan
yeni çıkmış bir halkı ulus olma bilincine ulaştırarak bir
devlet kurmanın zorlukları O’nu hiçbir zaman yılgınlığa
ve bezginliğe itmemiş aksine mücadele gücünü daha da arttırmıştır.
Büyük bir devlet adamı olmasının
yanı sıra aynı zamanda alçak gönüllü bir halk adamı da olan
Atatürk’ün özellikleri, en iyi biçimde onun yaşamından aktarılan
gerçek olaylarla daha sağlıklı biçimde kavranabilir ve O’nun
insani özelliklerini daha iyi ortaya çıkarabilir düşüncesindeyiz.
Atatürk’ün yaşadığı dönem ve koşullar hakkında bilgi vermesi
bakımından o dönemi yaşamış ve yakın çevresinde bulunmuş
kişilerin anlatımları, bugün bizlere “Onun” hakkında ilginç
ve önemli ipuçlarını verecek niteliktedir.
Bu amaçla aşağıda aktaracağımız
iki anı, başta da belirttiğimiz gibi Atatürk’ün kişiliği
hakkında bizlere bilgi verecek özellikte olması ve o yıllardaki
ekonomik ve toplumsal durumu göstermesinin yanı sıra Türkiye
Cumhuriyeti’nin hangi koşullardan nerelere geldiğinin de
en canlı örneği ve kanıtıdır. Diğer yandan, yakın tarihimizden
yapılacak olan böylesi bir aktarım, makam ve zenginliğin
yeryüzünde geçiciliğini, asıl olanın insanın kendi kişisel
özelliklerinden kaynaklanan “zenginlik” olduğunu da göstermesi
açısından önem taşımaktadır.
M. Franclin Bouillon’un
TBMM Hükümeti’ni ziyareti sırasında
İlk aktarımımız, Kurtuluş
Savaşı dönemine ait ve milli mücadelenin hangi koşullarda
gerçekleştiğini göstermesi açısından da dikkat çekici bir
olay. Buradaki anlatım, 21 Haziran 1921 tarihinde, dönemin
Fransız sömürgeler eski bakanı M. Franclin Bouillon’un Ankara’da,
Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti’ni ziyareti sırasında
yaşanan bir olaydan alınmıştır. Olayın gelişimi ve seyrini
Cemal Kutay’ın satırlarından izleyelim:
“En buhranlı günler yaşanıyordu:
Yunan Ordusu saldırıya geçmiş, Eskişehir, Afyonkarahisar
düşmüştü. Kütahya, Altıntaş savaşları sonunda Ordumuz, Sakarya’ya
doğru çekilmek zorunda kalmıştı. Hariciye Vekili Yusuf Kemal
(Tengirşenk) misafir Fransız devlet adamıyla görüşmüş, misafir
masaya oturmak için vaziyet hakkında fikir sahibi olmak
ihtiyacında olduğunu söylemişti. Osmanlı Bankası Ankara
şubesi müdürünün eski evi olan iki katlı ahşap yapı, misafirin-i
ecnebiye (yabancı konuklar evi) olarak düzenlenmiş mütevazı
binada misafir edilmişti. Otomobil olmadığı için, o günlerin
lüks taşıma aracı iki atlı fayton tahsis edilmişti!
Yusuf Kemal Bey: “Adama yemek
vereceğim, oniki kişilik yemek takımı yok. MİM MİM’cilere
(İstanbul’daki Ankara’nın gizli örgütü) lütfen emir verin
de göndersinler” deyince bu isteğin sahibi Mustafa Kemal;
hariciye vekilinin yüzüne acırcasına bakmış:
“Adam senin bu yokluk içinde
bu davayı nasıl yürüttüğünü görmeye geldi. Kafalarındaki
bilmeceyi çözmeye çalışıyorlar. Sen ona yaldızlı porselen
tabaklar içinde borç harç yemek ikram edeceğin yerde al,
Millet Meclisi’ne götür, o koca bakır kazanda fasulye, nohut
ne bulunmuşsa pişen tek kap yemekten tahta tabaklar içinde
tahta kaşıklarla yendiğini, milletvekillerinin ikişer, üçer
taş han odalarında nasıl yattığını, gaz lambası altında
nasıl tatilsiz çalışıldığını görsün, sana inansın...Bu muhteşem
hakikatlere sahipken, sen, İstanbul’dan ariyet, üzerinde
tuğray-ı garray-ı Osmani yaldızı olan fağfur takım getirtirsen
“Bu da Bab-ı Ali’nin devamı” der, çeker gider. Zaten şimdi
o, savaşın alacağı şekli, Yunan’ın durdurulup durdurulmayacağının
sonucunu bekliyor. Ben Tanrı’nın inayetiyle düşmanı Sakarya’nın
garbine atacağım. O kendiliğinden gelip masaya oturacak,
telaşlanma...” demişti.
 |
Burada hikaye
edilen olay, o yılların ortamını ve koşullarını aktarması
ve uluslaşma sürecinde verilen varoluş mücadelesindeki kararlılığı
anlatması bakımından önemli bir göstergedir.
“Gördün mü dünyanın
halini çocuk, nerede o haşmet, nerede o azamet, nerede o
saltanat...”
Atatürk ile ilgili ikinci
anımız ise, Hasan Rıza Soyak’ın aktarımlarından derlenmiştir.
Hasan Rıza Soyak (1890-1970) Atatürk zamanında Cumhurbaşkanlığı
genel sekreterliği yapmış, 1935-1939 yılları arasında ise,
Burdur’dan milletvekili seçilmiştir. Soyak, Atatürk ile
ilgili anısını şöyle dile getirmektedir:
“Çankaya’daki eski köşkte
bir ilave inşaat yapılıyordu. Kendisi sonradan yanan üç
odalı bir binada ikamet ediyordu. Bir kaç günden beri devam
eden yağmurdan, dam akıyordu. Bulunduğu odaya girdim. Odanın
muhtelif yerlerine leğenler konulmuştu, kendisi de bir köşeye,
bir koltuğa sığınmıştı. Kalktı. Ortadaki masanın başına
geldi, o günkü evrakı takdim ettim ve çalışmağa başladık.
Evrak arasında Mısır’dan eskiden tanıştığı bir Osmanlı paşasından
bir mektup da bulunuyordu. Paşa mektubunda, San Remo’ya
gidip Vahdettin’i ziyaret ettiğini ve mükaleme esnasında
Vahdettin’in Atatürk’ten sitayişle, hürmetle bahsettiğini
hikayeden sonra, Vahdettin’in sözlerinden, hal ve tavrından
maddi sıkıntıda olduğunu, yardıma ihtiyacı bulunduğunu anladığını
bildiriyor, muavenette bulunmasını rica ediyordu. Ben bu
mektubu okurken Atatürk başını, solunda bulunan pencereye
çevirmiş -ben masanın sağında idim ve yüzünü göremiyordum-
dikkatle dinliyordu. Bu arada, bir kaç defa derin derin
göğüs geçirdi. Mektup bitip de başını çevirdiği zaman gözlerinin
dolu dolu olduğunu gördüm. Öylece bir an durdu sonra bana:
“Gördün mü dünyanın halini
çocuk, nerede o haşmet, nerede o azamet, nerede o saltanat
... Şimdi hepsinin yerinde yeller esiyor. Hiçbir şeye güvenilmez.
Bundan dolayı hayatta daima ve çok ölçülü olmak lazımdır!”
dedi.
Ve bir müddet düşünceye daldı.
Çok müteessir olduğu her halinden belli idi. Nihayet bu
zaaf ve merhamet hislerine hakim oldu, tekrar söze başladı:
“Nasıl yardım edilebilir?
Benim şahsi servetim yok. Devlet hazinesi de fakir, memleketin
en mamur yerleri de bilhassa son hayat memat mücadelesinde
harap oldu. Bu itibar ile, zengin de olsa, devlet hazinesinden
yardıma hakkımız yok. Diğer taraftan, bahis mevzuu olan
zatın hataları yüzünden, vatan ve hak müdafaası için boğuşmak
mecburiyetinde kalarak şehit olan memleket evladının yetim
bıraktığı yüzbinlerce devlet yardımına muhtaç insan var.
Binaenaleyh, bu bahsi bırakalım çocuk ... Yalnız mektubu
bir vesika olarak sureti mahsusada hıfzediniz” buyurdu.
Öyle yaptım; bu mektubu, zarf
ile bir ikinci zarfa ve üzerine “Sureti mahsusada emir buyurulmuştur.”
kaydını koyarak hususi kaleme tevdi ettiğimi hatırlıyorum.”
O yıllardan günümüze yaklaşık
olarak bir insan ömrünü kapsayacak zaman geçti. Genç Türkiye
Cumhuriyeti devleti için ise, söz konusu dönem bir başlangıç
noktasıdır. Yokluk ve savaş senelerini artık gerilerde bıraktık;
ancak ulus olarak mücadelemiz hiç bir zaman bitmedi ve bitmeyecektir.
Bu mücadele en yalın haliyle
Atatürk’ün gösterdiği yolda hedefimize yılgınlık duymadan
ilerleme savaşımıdır. Hedefimiz kuşkusuz, bellidir. Bu hedef,
“Onun” her fırsatta belirttiği ve işaret ettiği gibi, çağdaş
uygarlık seviyesidir. Her alanda çağdaş uygarlığı yakalamamız,
çok çalışmak ve güçlüklerle karşılaştığımız zaman bu ülkenin
kurulmasında Atatürk ve arkadaşlarının önüne çıkan engelleri
aşmakta gösterdikleri kararlılığı kendimize örnek almamızla
ancak mümkün olacağının bilincinde olmalıyız.
Bugün ülkemizin bağımsızlığını
ve bugünlere gelmemizi sağlayan, başta Mustafa Kemal Atatürk
olmak üzere tüm dava ve silah arkadaşlarının aziz hatıraları
önünde en derin saygıyla eğilir, “Onların” bizlere emaneti
olan vatanımızın ve Cumhuriyet’imizin dünya durdukça en
sadık bekçisi olacağımızı, ulusumuz adına bir kez daha belirtmekten
onur duyarız. Atatürk devrimlerinin ışığında, daha güzel
ve mutlu yarınlara elbirliğiyle ulaşmak, uygarlıklar beşiği
Anadolu toprakları üzerinde yaşayan ulusumuzun en büyük
dileğidir.
Kaynaklar:
1- Niyazi Banoğlu, Niyazi
Ahmet (Derleyen). Nükte, Fıkra ve Çizgilerle Atatürk, Ercan
Matbaası, İstanbul, 1954.
2- Cemal Kutay,. Atatürk Bugün
Olsaydı, Cem Ofset, İstanbul, 1994.
|
Doç. Dr. Murat Özgen
İ .Ü. İletişim Fakültesi, Gazetecilik Bölümü |