Türk
sineması nereden nereye?
"Şehvet Kurbanı"ndan
"Gönderilmemiş Mektuplar"a, hiçbir yere...
Bu yazıda, Şehvet Kurbanı
(Muhsin Ertuğrul/1940) ve Gönderilmemiş Mektuplar (Yusuf
Kurçenli/2003) özelinde, Türk sineması metinlerinde o dönemden
bugüne değin, namuslu/iffetli kadının temsilinde nasıl aslında
hiçbir şeyin değişmediği, diğer bir deyişle (diğer karakterlerin
temsilinde olduğu gibi) kadın karakterlerin temsilinde de,
bu dokunulmaz dogmaların bir popüler kültür biçimi olarak
yaşamı değil birbirini taklit eden sinema metinleri dolayımı
ile günümüzün yerli filmlerine nasıl devredilerek yeniden
üretildiği açığa çıkarılmaya çalışılacaktır.
 |
Stefanos
Yerasimos, editörlüğünü Irvin Cemil Schick ve Ertuğrul Ahmet
Tonak'ın yaptığı Geçiş Sürecinde Türkiye (1990) adlı kitaptaki
"Tek Parti Dönemi" başlıklı yazısında, "Bu
döneme ait metinlerde geçici taktik düşüncelerin ötesinde
geçmişin reddinin, bir ulusun kimlik arayışının ve Batı'nın
dayanılmaz çekiciliğinin bir açmaz sergiledikleri görülür.
Bu, içten bir arayıştır, ne var ki siyasi zorunluluklar
sonucu zamanla dokunulmaz dogmalara dönüştürülüp dondurulacaklardır"
(91) tespitinde bulunmaktadır.
Bu yazıda, Yerasimos'un bu
tespiti kerteriz alınarak, Şehvet Kurbanı (Muhsin Ertuğrul/1940)
ve Gönderilmemiş Mektuplar (Yusuf Kurçenli/2003) özelinde,
Türk sineması metinlerinde o dönemden bugüne değin, namuslu/iffetli
kadının temsilinde nasıl aslında hiçbir şeyin değişmediği,
diğer bir deyişle (diğer karakterlerin temsilinde olduğu
gibi) kadın karakterlerin temsilinde de, bu dokunulmaz dogmaların
bir popüler kültür biçimi olarak yaşamı değil birbirini
taklit eden sinema metinleri dolayımı ile günümüzün yerli
filmlerine nasıl devredilerek yeniden üretildiği açığa çıkarılmaya
çalışılacaktır.
"Kader dediğimiz
en yakınımızdakilerin tuzağı mıdır?"
Gönderilmemiş Mektuplar filminin
sinema afişinde yazan bu cümlenin, bu film ile Şehvet Kurbanı
filmi arasındaki "şizofrenik" metinlerarasılığın
boyutlarını açığa çıkarır nitelikte olduğu söylenebilir.
Zalim kaderin örüp, namuslu/iffetli kadının üzerine atarak
onu hicranlarla sarmaladığı ağın ilmekleri, her iki sinema
metninde de benzer şişlerle atılır: “Ne pahasına olursa
olsun, kocamı/erkeğimi gerekirse ömür boyu beklerim, hem
de tam bir Batılı kadın gibi.”
Şehvet Kurbanı’ndaki baş erkek
karakter, bir pavyon kadını uğruna karısını ve (bir erkek
bir kız) iki çocuğunu terk edip gider. Terk edilen “ev”
kadını, kocasının ölmüş olduğuna inanarak namusu ile yaşamaya
devam edecektir, çünkü çocuklarının anasıdır ve erkeğinin
arkada bıraktığı bu namusa leke sürdürmemelidir. Erkek çocuğu
bir kemancı olarak yetiştirir, ne de olsa Batılı olmak bunu
gerektirmektedir. Tam da bu noktada kültürel şizofreni kendini
gösterir, çünkü kız çocuğunu ideal bir ev kızı/kadını olarak
yetiştirmiştir. Bu, Türk modernleşmesindeki paradoksun yeniden
üretimidir. Bu paradoks, Stefanos’un da dediği gibi dondurulup
dokunulmaz bir dogmaya dönüştürülecek, günümüze dek aktarılagelecektir.
63 yıl sonra, (Gönderilmemiş
Mektuplar’daki) baş erkek karakter, kadınını ve bu kadından
olan evlilik dışı kızını, bu kez politik idealleri uğruna
terk eder. Terk etme nedeni zamanın koşullarına bağlı olarak
değişse de, değişmeyen tek şey namuslu/iffetli kadının erkeğinin
yokluğunda çektiği çile dolu hayatıdır. Şehvet Kurbanı’nda
olduğu gibi aşkına duyduğu özlemler içinde yanmış, bir gün
olsun onu aklından çıkaramamıştır.
 |
Erkeği olmadan
geçirdiği her an, gözlerine derin acılardan “arabesk” çizgiler
bırakmıştır. Bu acılar o denli derindir ki, aşklarının ürünü
olan kızlarının “baba”sız kalmaması için evlenir ve kızının
her isteğine göz yumar. Devir değişmiştir, kız çocuklar
artık ideal ev kızı/kadını olarak değil, her isteğine göz
yumulan, yerel radyo “dii cey”leri olarak yetiştirilmektedir.
Acı çekense yine anne, yani namuslu/iffetli kadındır ve
bu kadın, sanki, 63 yıl önce babasının yokluğunda ideal
ev kızı/kadını olarak yetiştirilen kız çocuğudur.
Kader dediğimiz en yakınımızdakilerin
tuzağıdır.
Peki ya “Öteki” kadın?
Şehvet Kurbanı’nda, uğruna
yuva yıkılan, düşmüş ve fettan, erkek düşkünü/avcısı pavyon
kadını “Öteki” kadındır. Dolayısıyla iki tür kadın kategorisi
inşa edilir: 1. Cumhuriyetçi erkeğin namuslu/iffetli ev
kadını karısı ve 2. Ulus-devletin temel yapı taşı olan aile
kurumunun yıkılmasına neden olan pavyon/hayat kadını.
Gönderilmemiş Mektuplar’da
bu “Öteki” kadın imgesi yeniden üretilmese de, "cumhuriyetçi-jakoben"
erkeğin namuslu/iffetli ev kadını karısı imgesi kendi içinde
“Öteki” kadının özelliklerini barındırma potansiyeline sahiptir.
Dondurulmuş dokunulmaz dogmalar çözülmüş gibidir, oysa farklı
bir kalıpta yeniden dondurulmaktadırlar. Diğer bir deyişle
dogmanın dondurulduğu kalıbın biçimi farklı ama içeriği
aynıdır: Otoriter modernist bir toplumsal mühendislik ideolojisi.
Sonuç yerine
Bu filmler, toplumsal iktidarın
şiddet yoluyla elde tutulmasını, erkek karakterlerin şiddet
içeren davranışlarını, erkek doğasından kaynaklanır biçimde
sunarak meşrulaştırmakta (Gönderilmemiş Mektuplar'daki post-modern
Kadirizm imgesi gibi) ya da erkek karakter için, cinsel
güdülerini denetleyememek ne denli "doğalsa",
öfkesini dışa vururken şiddete başvurmamayı başaramamak
da o denli "doğal" kılınmaktadır (Şehvet Kurbanı'nda
cumhuriyetçi baba Ahmet Barksever adlı karakterin yaşama
bakış açısı gibi).
Önceki yıllarda sinema salonlarında
ve videolarda, günümüzde ise daha çok televizyonlarda izlenen
bu ve benzeri filmler, izleyiciyi karakterler, neden-sonuç
ilişkileri, gerçekmişgibilik ve doğallaştırma stratejileri
aracılığıyla var olan toplumsal ve cinsel iktidarı onaylamaya
ve yarattığı çelişkilere/eşitsizliklere rıza göstermeye
davet etmektedir. (Abisel 2000: 208).
Türk Sineması’nın gerçek anlamda
modernleşmesi ve bu dokunulmaz dogmatik basmakalıp konular,
karakterler, toplumsal/fiziksel çevreler ve görsel stillerden
kurtularak demokratik dünyalar inşa edebilmesi, ancak bunların
eleştirildiği filmlerin üretilmesi ile mümkündür, “pozitif”
milliyetçiliği inşa eden reklamların zihniyetinin “çevirdiği”
dizi-filmlerle değil.
Aksi takdirde her isteğine
göz yumulan ve yerel radyo “dii cey”liği yapan kız çocuk
da, ülkemizde inşa edilen "sinemasal" dünyalarda
bir gün anne olunca kendi annesi gibi çilekeş ve namuslu/iffetli
bir kadın olacak, sırtında daha ağır ve dikenli iplerden
örülmüş şalıyla....
Kaynaklar:
1- Nilgün Abisel, (2000).
"Yeşilçam Filmlerinde Kadının Temsilinde Kadına Yönelik
Şiddet", Televizyon, Kadın ve Şiddet içinde. Der. Nur
Betül Çelik. KİV Yayınları, Ankara.
2- Stefanos Yerasimos, (1990).
"Tek Parti Dönemi". Geçiş Sürecinde Türkiye. Der.
Irvin Cemil Schick ve Ertuğrul Ahmet Tonak içinde. Belge
Yayınları: İstanbul. s. 76-112.
3- H. Bülent Kahraman, (17.09.2003).
"Resmi İdeoloji ve Gerçek". Radikal.
| Araş.
Gör. Murat İri
İ.Ü. İletişim Fakültesi, Radyo Televizyon Sinema
Bölümü |