ATATÜRK DÖNEMİ TÜRK DIŞ POLİTİKASI

     Yurtta Barış, Dünyada Barış

     1923-1938 yılları arasında uygulanan Türk dış politikasının özelliği, Mustafa Kemal Atatürk tarafından formüle edilerek, onun gözetiminde uygulanmış olmasından kaynaklanmaktadır.

     Batılı ülkelerle sosyal, kültürel ve siyasi alanlarda işbirliği yapmak için Atatürk tarafından başlatılan girişim, Atatürk'ten sonra da devam etmiştir. Gerçekten de, Batılı devletlerin II. Dünya Savaşı'ndan sonra kurdukları çeşitli kuruluşlara girmek, Türk dış politikasının başlıca amaçlarından olmuştur. 1923 ile 1938 yılları arasında Türkiye, barışçı dış politikanın en iyi örneğini vermiştir.

     Dış siyasetimizde dürüstlük, memleketimizin güvenliğine ve gelişiminin korunmasına dikkat, hareket tarzımıza kılavuz olmaktadır. Esaslı düzenleme ve gelişim içinde bulunan bir memleketin, hem kendisinde hem çevresinde barış ve huzuru ciddi olarak arzu etmesinden daha kolay izah olunabilecek bir nitelik olamaz. Bu samimi arzudan esinlenen dış siyasetimizde, memleketin dokunulmazlığını, güvenliğini, vatandaşların haklarını herhangi bir tecavüze karşı bizzat savunabilmek kudreti de, özellikle gözde tuttuğumuz noktadır. Kara ve deniz ve hava ordularımızı, bu memlekette barışı ve güvenliği dokunulmaz bulunduracak bir kuvvette muhafazaya bunun için çok önem veriyoruz...”

Mustafa Kemal Atatürk
(Söylev ve Demeçler I, 1928)

 

     1923-1938 dönemi Türk dış politikasının önemli yanı, Atatürk dönemi dış politikası olmasıdır. Türk dış politikasında bu dönemin ayrı bir yeri, kendine özgü bazı nitelikleri vardır. Bu dönemdeki dış politika, özellikle Atatürk tarafından formüle edilerek onun gözetiminde uygulanmıştır. Atatürk döneminde izlenen Türk dış politikasının ilk hedefi, kendi kaderine hakim milli bir devlet kurmaktı. Türk unsurunu kapsayan milli sınırlar içinde bir Türk devleti kurmak, Milli Mücadele'nin öncülüğünü yapan Mustafa Kemal'in başlıca amacıydı. “Milli Türk Devleti” fikri ilk önce bu mücadele sırasında bilinçlenmiştir.

     1923-1938 dönemi dış politikasını değerlendirirken 20. yüzyıl başlarında uluslararası sistemde ortaya çıkan büyük değişiklikleri göz önünde tutmak gerekir. Milli Mücadele'nin Atatürk tarafından Anadolu'da başlatılması bu zaman dilimine denk gelir. Fransız İhtilali'nin ürünü olan “özgürlük, eşitlik, kardeşlik” ilkelerinin Avrupa'ya Napoleon tarafından tohumlarının saçıldığını ve 19. yüzyılda Avrupa'yı kasıp kavuran ulusçuluk akımının doğal olarak Milli Mücadele'ye hareket verdiğini söylemek mümkün.

     İstiklal Savaşı'ndan galip çıkmış, yeni Türk devletinin tartışmasız lideri Reisicumhur Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve kurduğu tek parti CHP (1935'e kadar Cumhuriyet Halk Fırkası idi) milletin ve devletin kaderine tam olarak hükmetmişti ve dış politikada Atatürk'ün görüş, etki ve ağırlığı belirgin olarak hissediliyordu.

     Bu dönemde dış politika öncelikleri, Lozan Antlaşması'nın (1923) genç Türk devletine sağladığı yeni uluslararası kimlik ve hakların uygulanarak pekişmesi, dış ilişkilerin geliştirilip çeşitlendirilmesi, eski düşmanlarla dostane ilişkiler sayfası açılması, uluslararası çok taraflı siyasi faaliyetlerde bulunulması, iktisadi ilişkilerin geliştirilmesi ve silahlı kuvvetlerin modernleştirilmesini hedefleyen çalışma ve bağlantıların geliştirilmesi şeklinde özetlenebilir.

     Bu dönemde Yunanistan'la yaşanan pürüzlerin giderilmesi, askıda bırakılan Musul meselesinin bir çözüme ulaşması, Sovyetlerle ilişkilerin devamı ve güçlendirilmesi, sınır bölgelerinde işbirliği ve siyasi dayanışma sistemleri oluşturulması, (Balkan Antantı ve Sadabad Paktı) Boğazlar üzerinde tam hakimiyet ve kontrolün sağlanması (Montreux Sözleşmesi) Hatay'ın Fransız yönetiminden çıkıp bağımsızlığını kazanması, (Atatürk'ün vefatından sonra da Türkiye'ye katılma kararı uygulanmıştır) ve Akdeniz havzasında beliren Mussolini İtalyası'nın oluşturmaya başladığı Türkiye'ye de dokunan tehdide karşı diplomatik destekler ve dayanışmalar aranması, önemli faaliyetler ve olaylar olarak belirtilmelidir. Bu arada 1928-38 yılları arasındaki on yıllık dönemde Atatürk'ü ziyarete gelen yabancı devlet adamları (kral, cumhurbaşkanı, başbakan, komutan gibi) ve Başvekil İsmet Paşa'nın bazı yabancı ülkelere yaptığı resmi ziyaret ve temaslar (Yunanistan'a, İtalya'ya, Sovyetler Birliği'ne) dış ilişkilerin önemli adımları olarak sayılabilir. Bu dönemin bir özelliği olarak Atatürk'ün yabancı bir ülkeye ziyarete gitmediğini de belirtmek gerekir.

     Atatürk 15 yıllık Cumhurbaşkanlığı döneminde, başta birkaç yıl hariç (1923-24 İsmet Paşa ve sonra kısa bir süre Şükrü Kaya) 1925'ten ölümüne kadar 13 yıl kesintisiz Dr. Tevfik Rüştü Aras'ı Dışişleri Bakanlığı'nda tutmuş ve dış ilişkileri büyük ölçüde etkisi altında bulundurmuştur.


     1923-1930 İstikrar Dönemi

     Atatürk dönemi Türk dış politikası iki kısımda incelenebilir. Birinci kısım, 1923-1930 yılları arasındaki istikrar dönemi olurken, Lozan'dan sonraki sorunların çözülebilme mücadelesini içermektedir. Bu mücadele sürecinde iki ilkenin öne çıktığı görülür: Bağımsızlık ve Egemenlik. Lozan'dan sonra Türkiye'nin Batı devletleriyle ilişkilerini, “eşitlik ilkesi”ne göre düzenlemesi kolay olmamıştır. İkinci kısım ise 1930-1938 dönemlerini içeren bunalımlar dönemidir. Bu dönemde Türkiye'nin komşularının sayısı ve siyasal oluşumu, farklı coğrafyası ile stratejik yeri göz önüne alınınca, dış politikasında istikrarsızlığa neden olan unsurların fazlalığı ortaya çıkmış olur. Bölgesel güvenliğini ve siyasal istikrarını sağlamak için Türkiye'nin uluslararası barış ve kolektif güvenlik çabalarına katılması, bu dönemin önemli siyasal olayları olarak karşımıza çıkmaktadır.

     İstikrarın sağlanması, sürekliliğin kazanılması aranırken, Osmanlı'dan miras kalan Batı'ya öncelik verilmesi düşüncesi, dış politikanın değişmez nitelikleri olarak kabul edilmiştir. Atatürk dönemi dış politikasının istikrarlı ve barışçı unsuru “Yurtta Barış, Dünyada Barış” ilkesinde ifadesini bulmuştur.

     Atatürk'ün dış politika ilkeleri, onun dünya görüşünü yansıtır. Bu dünya görüşünü üç noktada toplamak mümkündür: “Tam bağımsızlık”, “Ulusal Egemenlik” ve ”Batılılaşmak” Bu üç unsur aslında Milli Mücadele'nin ideolojik altyapısını oluşturur. Bu ilkeler Misak-ı Milli sınırları içinde Lozan'dan önceki ve sonraki devrede yürütülen siyasi mücadelenin temel hedefini oluşturur. Dış politikanın temelini ve hedeflerini Misak-ı Milli ilkeleri açıklar.

     Erzurum'da kabul edilen, sonra Sivas Kongresi'nde genişletilen ve 28 Ocak 1920 tarihinde son Osmanlı Meclis-i Mebusanı'nda dünyaya duyurulan Misak-ı Milli'nin birinci maddesi dış politikayı şöyle tespit etmiştir:

     “Osmanlı Devleti'nin yalnızca Arap çoğunluğu bulunan ve 30 Ekim 1918 tarihli Mondros Mütarekesi'nin imzası sırasında düşman ordularının işgali altında kalan bölgelerin geleceği, halkın özgür biçimde verecekleri oylara göre saptanmak gerekir. Sözü geçen mütarekenin çizdiği sınır içinde dince, ırkça ve asılca birlik, birbirine karşı saygı, fedakarlık duyguları ile dolu gelenekleri ile toplumsal çevrelerine tüm olarak bağlı Osmanlı İslam çoğunluğunca oturulan bölgelerin tamamı gerçekten ya da hükmen hiçbir sebeple ayrılmaz bir bütündür.”

     Misak-ı Milli'nin altıncı maddesi ise Atatürk döneminde uygulanacak dış politikanın temellerini ortaya koymuştur:

     “Ulusal ve ekonomik gelişmemize olanak bulunması ve daha çağdaş biçimde, düzenli bir yönetimle işlerin yürütülmesini başarmak için her devlet gibi bizim de gelişmemiz koşullarının sağlanmasında, bütünüyle bağımsızlığa ve özgürlüğe kavuşmamız ana ilkesi, varlık ve geleceğimizin temelidir. Bu nedenle siyasal, yargısal, mali... alanlarda gelişmemizi önleyici sınırlamalara (kapitülasyonlar) karşıyız...”

     Milli Mücadele'nin sonunda Lozan Konferansı toplanmış, yapılan görüşmelerde büyük ölçüde Misak-ı Milli'nin esasları gerçekleştirilmiştir. Lozan barış görüşmeleri sırasında Atatürk'ün dış politikasının emperyalist yanı olmadığı görülmüştür. Görüşmeler sırasında Osmanlı İmparatorluğu'nun kaybettiği topraklar üzerinde hak iddia edilmemiştir.

     24 Temmuz 1923 tarihinde imzalanan Lozan Antlaşması ve 29 Ekim 1923 tarihinde ilan edilen Cumhuriyet, kurulan ulusal devletin bir barış döneminin başlangıcı sayılmıştır.

     Siyasal yapılanması Batı modeli üzerine kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Lozan Barış Antlaşması'ndan sonra dönemin büyük kabul edilen Batı devletlerine karşı “yansız bir politika” izlemeye çalışmıştır. Lozan'dan sonra Türkiye'nin Batı devletleriyle ilişkilerini “eşitlik ilkesi” içinde düzenlemesi kolay olmamıştır. Atatürk'ün dış politikada titizlikle tutunmuş olduğu bir ilke de eşitlik, yani Türkiye ile egemen devletler arasında, hukuki bakımdan mutlak eşitlik olması idi.

     1930'a kadar geçen bu dönemde Türkiye, uluslararası alandaki tüm gelişmelerle de ilgilenmekle birlikte, esas olarak Lozan'dan kalan bazı pürüzlerin çözümüyle de uğraşmıştır. Lozan'dan kalan başlıca konular; İngiltere ile Musul, Fransa ile borçlar ve Suriye sınırı, Yunanistan'la ahali mübadelesi meseleleri ve kapitülasyonlara ilişkin bazı hususlardı.

     Ayrıntıya girmeksizin şöyle söylenebilir: Musul dışındaki konular genellikle Türkiye'nin istediği gibi çözülmüştür. Musul konusunda ise, Lozan Barış Antlaşması'nın öngördüğü Türk-İngiliz görüşmelerinden sonuç alınmadığı için, mesele yine antlaşma gereğince Milletler Cemiyeti'ne götürülmüş ve burada İngiltere'nin lehine bir karar çıkmıştır.

     1930-1938 Bunalımlar Dönemi

     
Türkiye, 1930'a gelindiğinde, dış ve iç meselelerini büyük ölçüde çözüme kavuşturmuş olarak, uluslararası alana daha aktif bir biçimde girebilecek durumdaydı. Bu tarih, uluslararası alanda işbirliğinin gittikçe daha fazla zorlaştığı, o ölçüde de gerekli hale geldiği bir dönemin başlangıcıydı. Türkiye, Batı ülkeleriyle pürüzlerini büyük ölçüde gidermiş olarak -başta İngiltere olmak üzere- bu ülkelerle yakınlaşmaya çalıştı. 1930 yılında Atatürk'ün çok partili siyasi hayat yolunda girişimde bulunması da bu gelişime uygun düşüyordu. Nitekim Türkiye, Temmuz 1932'de Milletler Cemiyeti'ne girdi. Türkiye'nin Cemiyete üyeliği, uluslararası alanda işbirliğine olan ilgisini ortaya koyduğu gibi, Fransa ve İngiltere'nin etkili olduğu bir kuruluşa katılması nedeniyle, Batı'ya yaklaşmasının da dolaylı bir işaretini oluşturuyordu.

     Türkiye ayrıca 9 Şubat 1934'te Balkan Antantı'nın kuruluşunda Yunanistan'la birlikte öncülük yaptı. Böylece, Kurtuluş Savaşı sırasında İngiltere ve Fransa'nın yanında yer almış olan Yunanistan'la kurulan yakınlık, Türkiye'nin batılılarla yakınlaşmasının yeni ve somut bir göstergesi oldu. Ayrıca Balkan Antantı'nın üyelerinden Romanya ve Yugoslavya, Küçük Antant içinde Fransa'nın müttefiki durumunda olduklarından, Türkiye ile Fransa ve dolayısıyla İngiltere arasında yeni bir yakınlaşma halkası daha kurulmuş demekti.

     1935-38 yılları arasında Avrupa'daki bloklaşma hareketleri şiddetlenmeye başlamıştı. I. Dünya Savaşı'nın getirdiği düzeni korumak isteyen anti revizyonist Batı (başta İngiltere ve Fransa) ile statükoyu değiştirmek isteyen revizyonist ülkeler (Almanya, İtalya ve diğerleri) arasındaki ilişkiler gittikçe sertleşmekteydi. SSCB ise savaş sonrası düzenlenmesinden hoşnut olmamakla birlikte, Nazi Almanyası'na karşı batı demokrasileriyle diyalog içinde görünüyor, aynı zamanda bu ülkeyle gizlice temaslara girişiyordu.

     Avrupa'daki bu bloklaşma çabaları içinde Türkiye, kendi sınırlarından hoşnut bir devlet olarak batı demokrasilerine yakınlaşmaya yönelmekle birlikte, Almanya'nın sıkıntılarına da belirli ölçüde hak veriyordu. Türkiye, batı ile yakınlığını artırırken, Almanya tarafıyla diyaloğunu sürdürüyor, SSCB ile ilişkilerini belirli bir seviyenin altına düşürmemeye çalışıyordu.

Çok yönlü politikalar

     
Türkiye, bütün bu gelişmeler karşısında çok yönlü politika izlemeye gayret ediyordu. Dost ülkeler kazanmak, Türkiye'ye karşı oluşturulacak olan tehlikeleri önlemek, diplomatik yollarla ülkenin güvenliğini artırmak, komşu ülkelerle güvene dayalı ilişkiler kurmak, kurulan iyi ilişkileri antlaşmalar yaparak sürekli kılmak, Atatürk'ün uyguladığı dış politikanın özelliklerindendi.

     Türkiye 1930'lu yıllarda otuzdan fazla devletle siyasi, iktisadi, kültürel ilişki içine girerek, komşuları ve dünya devletleri ile ilişkilerini geliştirmek niyetinde olduğunu göstermiştir. Türkiye, Milletler Cemiyeti'nin dünya barışını sağlamakta etkili olmadığını görünce, Balkanlar'a gelecek dış tehlikeyi ortaklaşa önlemek ve bu devletlerle siyasi, iktisadi ve kültürel ilişkilerini geliştirmek ve bölge barışına katkıda bulunmak için Balkan Antantı'nı imzalamıştı. 1934 yılında komşuları olan İran-Irak ve İran-Afganistan arasındaki sınır anlaşmazlıklarında hakemlik yapması istenmiş ve yapmıştır. Bu da, komşuları tarafından Türkiye'ye verilen önemin ve güvenin bir göstergesidir.

     Türkiye, bu dönemlerde diğer ülkelerle ilişkilerini geliştirmiş, bütün ülkelerle dost geçinme ilkesine bağlı kalmaya çalışmıştır. Türkiye, 1919-38 yılları arasında hiçbir ülke ile bir diğer ülke veya ülkeler aleyhine ittifak kurmamıştır. Doğal olarak bazı ülkelerle güvenlik ve işbirliği anlaşmaları yapılmıştır ve bu anlaşmalar da askeri müzakerelerle sonuçlanmıştır. Türkiye'nin uyguladığı dış politika, ne bir ülkenin düşmanı ne de özel dostu olmaya yönelikti. Türkiye'nin doğu, güneydoğu ve İstanbul'un batısındaki sınırlarının güvenliği kendisi için oldukça önemliydi. Tek taraflı silahlanmaya karşı olan Türkiye, yapılan barış anlaşmalarına bakılmaksızın, her ülkenin eşit olarak silahlanması gereği üzerinde önemli durmuştur. Çünkü ülkeler arasında denge sağlanırsa, kendi dışındaki ülkelerde barış ve huzur ortamı oluşacak, böylelikle Türkiye'nin çağdaşlaşması için gerekli reformları yapma imkanı elde edilmiş olacaktı.

     Atatürk döneminde Türkiye'nin Batı'ya yönelen dış politikası, kültür alanında Batı ile bağlar kurmak çabası ile birlikte yürümüştür. Milli Mücadele'de Batılı devletlere karşı kazanılan zaferler, Türkiye'deki milliyetçi akıma psikolojik bir güven duygusu kazandırmış, bu yüzden süratli Batılılaşma mümkün olabilmiştir. Atatürk, Türkiye'nin medeni dünyada gerçek yerini alabilmesi için Batılılaşmanın gerekli olduğuna inanmıştı. Atatürk, bir konuşmasında bu görüşünü şöyle ifade etmiştir:

     “... Türkler, bütün medeni milletlerin dostlarıdır. Ecnebiler, memleketimize gelsinler; bize zarar vermemek, hürriyetlerimize müşkülat irasına çalışmamak şartıyla burada daima hüsnükabul göreceklerdir. Maksadımız yeniden mukarenet peyda etmek, bizi başka milletlere bağlayan revabıtı tezyit etmektir. Memleketler muhteliftir, fakat medeniyet birdir ve bir milletin terakkisi için de bu yegane medeniyete iştirak etmesi lazımdır. Osmanlı İmparatorluğu'nun sükutu, garbe karşı elde ettiği muzafferiyetlerden çok mağrur olarak, kendisini Avrupa milletlerine bağlayan rabıtaları kestiği gün başlamıştır. Bu bir hata idi, bunu tekrar etmeyeceğiz.

     Bu maksatlardan, ... pek büyük memnuniyetle malum olacak şey, siyasetimizin, an'anelerimizin, menafiimizin bizi fikrü temayül itibarıyla bir Avrupa Türkiye'si, daha doğrubu garba teveccüh etmiş bir Türkiye arzu etmeye meylettirmesi olacaktır.”

     Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri, C. III, s. 21

     
Batılı ülkelerle sosyal, kültürel ve siyasi alanlarda işbirliği yapmak için Atatürk tarafından başlatılan hareket, Atatürk'ten sonra da devam etmiştir. Gerçekten de, Batılı devletlerin II. Dünya Savaşı'ndan sonra kurdukları çeşitli kuruluşlara (Avrupa Konseyi, OECD, Avrupa Birliği) girmek, Türk dış politikasının başlıca amaçlarından olmuştur.

     Atatürk döneminde izlenen dış politikanın, ülkeler arası ilişkileri etkileyen unsurları Türkiye'nin milli çıkarlarıyla en iyi şekilde bağdaştıran dış politika olduğunu söylemek mümkün.

     Atatürk'ün dağılan Osmanlı İmparatorluğu'nun dış politikasından çıkardığı dersler ve tarihi deneyimleri sonucu belirlediği dış politikasının niteliklerini şu şekilde özetlemek mümkündür:

     . Başka devletlerin içişlerine karışmamak ve onları kendi içişlerimize karıştırmamak,

     . Dış politikada milli çıkarlarımızın emrettiği yolu seçmek hiçbir şekilde macera yolunu tutmamak, mümkün olduğu kadar çıkar gruplarının etkisini yurttan uzak tutmak,

     . Daima barıştan yana olmak, böyle bir barışın biricik çaresi, bütün dünyanın huzur ve sosyal adalet içinde olması görüşünü ön planda tutmaktır.

     . Atatürk'ün yaşamı boyunca savunduğu “Yurtta Barış, Dünyada Barış” ilkesine dayalı bir dış politika bunun ifadesidir.

     . Emperyalizm ve sömürgecilik karşıtıdır,

     . Misak-ı Milli'yi hedef almıştır,

     . Dış ilişkilerde Batı'ya öncelik tanır, Türkiye'nin çağdaş uygarlık düzeyine kavuşturulmasını öngörür. Batı'ya öncelik tanınması Atatürk tarafından şöyle ifade edilmiştir: “Bizim, siyaset-i hariciyemizde, herhangi bir devletin hukukuna tecavüz yoktur. Biz, ecnebilere karşı hasmane bir his beslemediğimiz gibi, onlarla samimane münasebetler tesis etmek arzusundayız. Türkler, bütün milletlerin dostudur.”

      . Akılcıdır,

     . Uyguladığı dış politika dogmatik değil, gerçekçidir. Yani sabit fikirlere göre hareket etmez, daima gerçeği arar.

     1923-38 yılları arasında Türkiye'nin dış politikası, ülkenin çıkarlarını ön planda tutan, bağımsızlığından ödün vermeyen ve dünya ve bölge barışına hizmet edecek şekilde gelişme göstermiştir. Bu dönemde belirlenen siyasi, iktisadi ve toplumsal politikaların sonuçlarının takipçisi Atatürk olmuş ve ülke yararına önemli sonuçlar elde etmiştir. Unutulmaması gereken önemli noktalardan biri de bu dönemde Türkiye, hiçbir şekilde silahlı çatışmaya girmemiş ve barışçı bir dış politikanın en iyi örneğini vermiştir.

     Atatürk'ün dış politikasının temel hedefleri

     
Atatürk dönemindeki Türk dış politikasının başlıca hedefleri neydi? Atatürk'ün başlıca mimarı olduğu dış politika, hangi temel amaçlara yönelikti? Bu sorulara cevap verebilmek için Atatürk'ün dış politikasının temel hedeflerine bir göz atmakta fayda vardır.

     . Milli Bir Devlet Kurmak

     
Daha önce de belirtildiği gibi ve Misak-ı Milli'de de ifadesini bulduğu biçimde, milli bir devlet kurmak, Atatürk'ün temel dış politika hedefini oluşturmuştur. Atatürk, Osmanlı Devleti'nin çok milletli yapısıyla dağılmaya mahkum olduğunu görmüştü ve bu nedenle Osmanlı İmparatorluğu'nun temel unsurunu oluşturduğu halde, yok olmaya doğru sürüklenen Türklerin artık kendi milli devletlerini kurmaları gerektiği inancıyla hareket etmişti. Milli devlet anlayışı, dışarıya olduğu kadar, içerideki fiilen çökmüş padişahlık yönetimine karşı da bir başkaldırışın ifadesiydi aslında. Mustafa Kemal, içeride bu fikri yaymaya çalışmış, bunun mücadelesini vermiştir.

     . Bağımsızlığın Korunması

     
Misak-ı Milli'de ifadesini bulduğu üzere, her alanda bağımsızlığın gerçekleştirilmesi ve korunması temel hedef alındı. Atatürk, Kurtuluş Savaşı sırasında manda fikrine karşı çıktı. Atatürk bağımsızlık yolunu seçtiğini şöyle ifade ediyordu:

     “Efendiler, bu vaziyet karşısında bir tek karar vardı. O da hakimiyet-i milliyeye müstenit bila kayd-ü şart müstakil yeni bir Türk devleti tesis etmek.”

Nutuk, C. I, op. cit., s.12

     Kurtuluş Savaşı'ndan sonra da Atatürk, Türkiye'nin bağımsızlığını korumaya yönelik bir politika izledi.

      . Lozan Dengesinin Korunması

     Ülkenin bağımsızlığının korunmasında, Lozan dengesinin sürdürülmesine titizlikle dikkat etti. Oldukça çetin bir diplomatik savaşın sonunda elde edebildiği kazanımları, Lozan Barış Antlaşması'nda belirtiliyordu. Bu antlaşmanın sağladığı dengenin korunması, yeni Türkiye'nin bağımsızlığının temel dış politika hedeflerinden biri oldu.

     . Barışın Korunması

     Daha önce de değinildiği gibi, Atatürk, dış politika hedeflerine ulaşılmasında barışı savaşa tercih eden bir kişiliğe sahipti. Barışın özenle korunmasına çalışan bir askerdi.

     . “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh”

     
Atatürk'ün “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” ilkesi, barışa verdiği değerin bir ifadesidir. Atatürk, içeride de dışarıda da barışın korunmasını temel amaç almıştı. Dünyada gerçek barışın kurulmasından yanaydı. Savaşların nedenleri üzerinde durarak, bunları ortadan kaldırmadan gerçek barışa ulaşılmayacağının bilincindeydi.

     . Hukuka Bağlılık İlkesi

     Atatürk'ün anlayışında hukuk, kuvvetten üstün bir yere sahipti. Hukuka bağlılık, Türk dış politikasının temel ilkesini oluşturmuştur. Montreux Boğazlar Sözleşmesi'ne giden gelişmelere bakıldığında, Türkiye'nin hukuka bağlılığı daha net olarak görülebilir.

     . Batılılaşma ve Demokratlaşma

     Atatürk'ün yeni Türkiye'ye çağdaş bir yapı kazandırmak üzere reformlara giriştiği belirtilmişti. Modernleşmek için Batı'ya yönelmek gerektiği düşüncesindeydi. Osmanlı Devleti'nin çöküş sebepleri arasında da Batı'yla temasın koparılması üzerinde önemle durmuştur. Ona göre batılılaşma, çağın bir gereğiydi. Böylelikle Türkiye, dışarıya karşı kendi gücünü ispat edebilecekti. Bu nedenle modernleşme, Atatürk Türkiye'sinin temel bir dış politika hedefini oluşturuyordu.

      Demokrasi de çağdaş dünyanın temel yönetim biçimi olduğuna göre, Türkiye buna da yönelmek zorundaydı. Atatürk, Türk insanının demokrat kişiliğe sahip olduğu bilinci içinde, demokrasiyi gerekli görüyordu.

     Kaynaklar

     1- Prof. Dr. Mehmet Gönlübol, Dr. Cem Sar, Atatürk ve Türkiye'nin Dış Politikası (1919-1938), Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu, Atatürk Araştırma Merkezi Yayınları,

     2- Prof. Dr. Fahir Armaoğlu, Atatürk'ün Dış Politika İlkeleri, Ankara Üniversitesi, Atatürk'ün Ölümünün 50. Yılı Sempozyumu, 31 Ekim-1 Kasım 1988,

     3- Ahmet Özgiray, Atatürk'ün Dış Politikası (1919-1938), İzmir, 1999,

     4- Prof. Dr. Mehmet Gönlübol, Prof. Dr. Ömer Kürkçüoğlu, Atatürk Dönemi Türk Dış Politikası içinde “Atatürk Dönemi Türk Dış Politikasına Genel Bir Bakış”, Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu, Atatürk Araştırma Merkezi Yayınları, Ankara, 2000,

     5- Kemal Girgin, T.C. Hükümetleri Programlarında Dış Politikamız (1923-1998), Dışişleri Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1998,

     6- Sadi Irmak, Atatürk'ün Dış Politika İlkeleri, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, Cilt: III, Temmuz 1987, Sayı 9'dan ayrı basım, s.487

     7- İsmail Soysal, Türkiye'nin Siyasal Antlaşmaları, Cilt: I, (1920-1945), Türk Tarih Kurumu, Ankara, 1989, s.16

     8- Hasan Berke Dilan, Atatürk Dönemi Türkiye'nin Dış Politikası (1923-1939), Alfa Yayınları,

     9- Oral Sander, Türkiye'nin Dış Politikası, İmge Kitabevi, Ankara, 1998, s.69,

     10- Abdülahat Akşin, Atatürk'in Dış Politika İlkeleri ve Diplomasisi, Türk Tarih Kurumu, Ankara, 1991, s.35,

Öğr.Gör Meltem Bostancı
İ.Ü. İletişim Fakültesi, Gazetecilik Bölümü


 
   

---------------------------------------------------------------------------
Webmaster : webboyut@istanbul.edu.tr
Sık Kullanılanlara Ekle

Sayfamiz 1024*768 Çözünürlükte Hazırlanmıştır.
4.Boyut Design © Copyright 2003

---------------------------------------------------------------------------
İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi. Tüm Hakları Saklıdır.
Kaptanı Derya İbrahim Paşa Sokak 34452 Beyazit / İstanbul
Tel: 0212 512 52 57 (159) Faks: 0212 511 35 02