“Türkler
ilk hedefiniz öz Türkçe’dir”
3 Kasım 1932 günü
Atatürk’ün çıkardığı son gazete olan Hakimiyet-i Milliye
gazetesi “Gazi Türkçe’si” başlığıyla verdiği yazıyı “Türkler,
ilk hedefiniz öz Türkçe’dir” diye bitirmişti. Mustafa Kemal
Atatürk’ün nutkuyla başlayan dil seferberliği, birçok aşamadan
geçen bir hedefin ilk noktası olmuştur.
 |
Türk dilinin
günümüzdeki konumuna ilişkin söz söyleyebilmek için, dilin
özgeçmişine kısaca göz atmakta yarar vardır. Kimi araştırıcılara
göre Türk dilinin yazılı tarihi Orhun Yazıtları’dan daha
da öncesine dayanmaktadır. Bir başlangıç tarihi öngörmek
gerekirse, Orhun Yazıtları’nın bize sunduğu sözcük dağarcığı,
tümce kuruluşu, biçimsel özellikleri, taş üzerine yazılabilecek
ve gelecek kuşaklara iletilmeye değer anlamlar bırakacak
denli özellik taşıyor oluşu, bu dönemi, Türk dilinin tarihsel
bakımdan olgunluk aşamasında bulunduğu bir dönem olarak
söyleyebiliriz. Bu bakımdan da Orhun Yazıtları’nın da öncesi
olduğu açıkça sezilmektedir. Ancak elimizde yeterince veri
olmayışı 8. yüzyılı başlangıç olarak almamızı gerektirmektedir.
Bu yazıtlar belirli oranda bizlere veriler sunmaktadır.
Buna karşın Karahanlıların
İslamiyet’i benimsemesiyle birlikte Türk dili yepyeni bir
döneme giriyor. Bu giriş Türkçe için pek de hayırlı bir
giriş olarak görülmemektedir. Bu dönemde Türkçe, İslam dininin
kabulüyle birlikte yoğun olarak Arapça ve Farsça sözcük
ve terimlerinin akımına uğrayarak kesintisiz biçimde altı
yüz yılı aşkın Osmanlı döneminde de artış göstererek Tanzimat
dönemine dek süregeliyor.
Tanzimat döneminde, gazete
ve dergilerin yayınlanmaya başlamasıyla birlikte yoğun bir
Arapça-Farsça kullanılan dilin halk tarafından anlaşılamayacağı
gerçeği ile aydınlar yüz yüze geliyor. Ancak halka gazete
ve dergi yoluyla açılmak isteyen aydınlar, gelinen bu aşamadan
rahatsız oluyorlar. Çünkü kullandıkları dil, seçkin ve kısıtlı
bir insan topluluğunun dilidir. Bazı aydınlar dilin yalınlaştırılması
doğrultusunda bazı girişimlerde bulunuyorlar. Namık Kemal,
Ziya Paşa, Şinasi, Şemsettin Sami gibi yazarların (Osmanlıcanın
ıslahı) hakkında yazılara yer vererek, yazı dilinde gittikçe
artan bir yalınlaştırma yolunda küçümsenemeyecek bazı adımları
atabilmişlerdir. “Selanik’te Yeni Lisan adı altında dilde
Türkçe kuralların egemen olmasını isteyen Genç Kalemler
(1911), İstanbul’da sadeliği benimseyen Türk Yurdu (1911)
dergileriyle gelişim olanağı bulmuştur.” (İmer, 2001, s.
48 )
“Türk ulusunun dili
Türkçe’dir”
Bu dönemde kimi aydınlar,
Türkçe’nin içinde bulunduğu bu sorunu anlamış ve kimi girişimlerde
bulunarak yalınlaştırma çabaları güdülmüş. Ancak, Doğu kökenli
sözcük ve terimler atılırken, karşılık olarak Batı (özellikle
Fransızca) kökenli karşılıklar verilmiştir. Bu yüzden, bu
girişimlerin toplumsal düzeyde istenilen ya da beklenen
bir başarıyı sağladığı söylenemez. Türk dilinin içinde bulunduğu
bu karmaşık dönem Cumhuriyetin ilk yıllarına dek sürmüştür.
Toplumların çağdaş uygarlık düzeyini yakalayabilmesinin,
anadilinin gücüyle olabileceğini erken sezen ve Türkçe’nin
gücüne inanan ulu önder Atatürk, “Türk ulusunun dili Türkçe’dir.
Türk dili dünyada en güzel, en zengin ve en kolay olabilecek
bir dildir. Onun için her Türk, dilini çok sever ve onu
yükseltmek için çalışır. Bir de Türk dili, Türk ulusu için
kutsal bir hazinedir. Çünkü, Türk ulusunun geçirdiği bunca
tehlikeli durumlarda, ahlakının, geleneklerinin, anılarının,
çıkarlarının, özetle, bugün kendi ulusallığını yapan her
şeyin dili aracılığıyla korunduğunu görüyor. Türk dili,
Türk ulusunun kalbidir, belleğidir.” (Baydar, s.44, Aktaran:
Turan, 1988: s.18)
Dil hakkında bu konuşmayı
yaparken ulu önder, uygarlığa yönelebilmenin ulusun anadiliyle
olabileceğinin ipuçlarını vermektedir. “Batı uygarlığına
yönelme buyrultusu, dilimizde bir çok yeni kavramların karşılanmasını
gerektiriyorsa, bunun için, Arapça’nın, Farsça’nın ya da
Batı dillerinin kaynaklarından değil, Türkçe’nin kendi kaynaklarından
yararlanılmalıydı.” (Yücel, 1968, s.19)
Yücel’in de bu açıklamasından
anlaşıldığı gibi, ulusların egemenliği elde edebilmeleri,
özgür düşünceler üretebilmeleri, yaratıcı olabilmeleri,
öz dillerine ve kültürlerine bağlıdır.
 |
Türkçe öteki
dillere göre hiçbir eksiklik yansıtmayan bir dildir. Üstelik
Türkçe’nin yapısından dolayı türetme oldukça elverişli bir
yapı ortaya koymaktadır. Örneğin, “yap” kökünden yapı, yapıt,
yapağı, yapkı (pratik), yapım, yapımcı, yapıcı, yapay...
gibi yalnızca ad olarak pek çok sözcük türetilebilmektedir.
Aynı kökten 80’in üzerinde eylem çekimi yapılabilmektir.
Ünlü İngiliz dil bilgini Max Müller, 1864 yılında Londra’da
yayınlanan kitabında Türkçe’ye hayranlığını şöyle anlatır:
“Türkçe’yi öğrenmek niyetinde olmayan bir kimse için bile
Türkçe gramerini okumak gerçek bir zevktir. Tümce yapılarının
saydamlığı ve kolayca anlaşılabilirliği insanı hayran bırakır.
Türkçe gramerinin iç kuruluşunu ve işleyişini incelerken
insan, arı kovanı peteklerinin yapılanmasını seyreder gibi
olur.”Müller şöyle sürdürüyor sözünü: “Bir gün Doğubilimcinin
dediği gibi, “Türkçe’yi sanki bir bilginler topluluğu oluşturmuştur.”
Ancak, “Hiçbir bilginler topluluğu böylesi bir doğa harikasının
iç güdüsel gücüyle yarışamaz. Türkçe’yle en ince duygular,
kuşkular, umutlar, sanılar bile dile getirilebilir. Bu formların
hepsinde kök sapasağlam durur. Köke heceler veya harfler
eklene eklene sayısız anlamlar ortaya çıkar.” Şöyle sürdürüyor
sözünü: “Hiçbir ari dilinde bu güç yoktur. Köke ne kadar
harf veya hece eklenirse eklensin kök, bir mücevherdeki
inci gibi tüm görkemiyle göze çarpar.” (Ecevit,1999, s.17)
“Ulusal duygu ile
dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir”
Bunun bilincinde olan Atatürk,
“Ulusal duygu ile dil arasında bağ çok kuvvetlidir. Dilin
ulusal ve zengin olması, ulusal duygunun gelişmesinde başlıca
etkendir. Türk dili dillerin en zenginlerindendir; yeter
ki bu dil bilinçle işlensin. Ülkesini, yüksek bağımsızlığını
korumasını bilen Türk ulusu, dilini de yabancı diller boyunduruğundan
kurtarmalıdır” der.(Turan, 1988, 24)
Ulu önderin de saptadığı gibi
dilimiz her türlü kavramı, olguyu adlandırmaya son derece
elverişli bir yapıdadır. İşte buradan da anlayabileceğimiz
üzere, Türk aydını dilini bilinçle işlemek durumundadır.
Öteki türlü davranan aydın diğer dillerden, anlam alanını
tam olarak bilmediği bir çok sözcüğü rasgele kullanmakta,
dolayısıyla da dilin en temel işlevi olan anlam ileten özelliğine
set çekmiş bulunmaktadır. Oysa anadilinin olanaklarından
yararlanan aydın, kendi toplumuna hangi anlamı iletmek istiyorsa,
bunu yine kendi anadilinde yapmak durumundadır. Böylelikle
bir gönderici olarak alıcısıyla aynı dil üzerinde iletişimi
eksiksiz ya da en az kayıpla sağlamayı başaracaktır.
Gerek ulusal alanda, gerekse
iletişim boyutunda dilin işlevsel gücünün bilincinde olan
Atatürk, 1928’de yazı devrimini başlatıyor. Yeni Türk yazaçları
devrimi üzerine olan ve Sinop, Samsun, Amasya, Tokat, Sivas
ve Kayseri kentlerini kapsayan bir geziye çıkıyor. Bu gezide
Türk yazaçlarını bir an önce öğrenmek için halkın nasıl
birbirleriyle yarışırcasına çaba gösterdiğini gören Atatürk,
kıvançla Ankara’ya dönüyor. Döner dönmez, bu sevincini ve
ulusa olan güvenini şöyle açıklıyor: “Türk Ulusu’nun yararlı
olduğuna inandığı bu yazı sorununda bu denli yüksek bilinç,
kavrayış ve özellikle ivecelik göstermekte olduğunu görmek
benim için gerçekten büyük bir mutluluktur.” (Merdivenci,
1998, s.108)
Ulu Önder’in başlattığı ve
kısa sürede sonuç aldığı bu devrim, aynı zamanda Türk Dil
Devrimi’nin önündeki önemli bir engeli kaldırmış, aralıksız
olarak gerçekleştirdiği uğraşılar sonucunda Türk Dil Devrimi’nin
yolunu iyice açmış oluyordu. Bu kadarıyla da yetinmeyen
Atatürk, Türkçe’nin söz varlığını ortaya koymak, Türkçe’yi
işlemek açısından geniş çalışmalar başlatmış, sonradan Türk
Dil Kurumu olarak adlandırılacak olan Türk Dili Tetkik Cemiyeti’ni
12 Temmuz 1932’de kurmuştur. Dil konusundaki çalışmalar
bu kurumca yürütülmüştür. 26 Eylül 1932’de toplanan Türk
Dil Kurultayı’nda kurumun amacı şöyle saptanmıştır: “Türk
Dili Tetkik Cemiyeti’nin amacı, Türk dilinin öz güzelliğini
ortaya koymak, onu dünya dilleri arasında değerine yaraşır
bir yüksekliğe eriştirmektir. TDK’nın kuruluşunu izleyen
yıllarda dil politikasının en dikkate değer yanı, halktan
derleme ve yazılı kaynaklardan tarama yoluyla elde edilen
dil ürünlerinin kullanım alanı bulmasıdır. Halkın ağzında
bulunan yerel sözcüklerin bir bölümü ile Cumhuriyetten önce
yazılı kaynaklar taranarak elde edilen kimi sözcükler kullanıma
sokulmuştur.” (A.S.Levent, Aktaran: İmer, agy, s. 65)
Dil konusu üzerinde her zaman
büyük bir titizlikle duran Atatürk, yazı devrimini başlattığı
günlerde (1928) Sivas’ta karatahta başına geçerek, yeni
Türk yazaçlarını (harflerini) öğrettiği gibi, kendi türetmiş
olduğu bir çok sözcüğü de Türkçe’ye kazandırmıştır. Sözgelimi,
“Alan, artı, beşgen, boyut, bölü, çarpı, dikey, dörtgen,
düşey, düzey, eksi, gerekçe, kesit, konum, köşegen, oran,
orantı, teğet, türev, uzay, üçgen, yanal, yatay, yöndeş,
yüzey, vb. Görülüyor ki Atatürk, ülküsüne sonuna dek bağlı
kalmıştır.” (Vardar, (?), 15)
 |
Yukarıdaki
sözcüklere bir göz attığımızda bugün hemen hepsinin kullanılmakta
olduğunu rahatlıkla görebiliriz. Bu da bize, Atatürk’ün
dil konusunda söyledikleriyle yaptıkları arasında bir doğrusallık
bulunduğunu göstermektedir. Bu amaçla kurmuş olduğu TDK,
1950-60 yılları arasında bir kesintiye uğramışsa da, 1960-80
arası Atatürk’ün ilkesi doğrultusunda görevini sürdürmüştür.
Ancak 1980 sonrası kuruma belirli sınırlamalar getirilmiş,
siyasi iktidarlara bağlı bir devlet dairesi durumuna dönüştürülmüştür.
Pek çok devlet kurumu gibi TDK da bu müdahaleden sonra işlevsiz
kalmış, kendi içinde kapalı devre bir işleyiş göstermiştir.
Türkiye’de son yıllarda görülen yabancı markalar, tabelalar,
yer adları, kişilerin rasgele konuşmalarında rahatsız edici
boyutlarda yabancı sözcüğe rastlamak TDK’nın ne denli işlevsiz
bir kurum durumuna düşürüldüğünü göstermektedir. TDK, 1980
öncesi özerk bir kurum iken yaptığı dil çalışmalarının kamuoyunda
bir karşılığı oluşmaktaydı. Oysa günümüzde o etkinliğini
yitirmiş gibi bir görünüm sergilemektedir.
Umudumuz, Atatürk’ün kurmuş
olduğu ve kişisel olarak da en çok üzerine titrediği bu
kurumun kuruluş amacına uygun olarak ve 1982 yılına dek
süregelen işleyiş düzenine yeniden kavuşturularak; Cumhuriyetin
ilk yıllarında olduğu gibi, yöresel ağızlardan (özellikle
sözlü kültüre bağlı olarak varlığını sürdüren halk kültüründen)
yararlanılması, bazı yabancı ülkelerde olduğu gibi (örn.
Fransa, Macaristan) dil bankaları kurarak teknolojinin yeni
ürünlerinin Türkçe karşılık bulduktan sonra topluma sunulması
en temel dil uğraşısı olmalıdır. Ulu önderin de önemle ve
güvenle belirttiği gibi önce dilimize sahip çıkmalıyız.
Tersi durumda şimdiye dek yapılan bu atılımları yok etmiş
olacağız ki, bu da bir ulus için yok oluşun en büyük göstergelerinden
birisidir. Bu bağlamda, özellikle aydınlarımız, türetim
gücü çok yüksek olan dilimizin olanaklarından yararlanmalı,
tarihin her döneminde olduğu gibi, toplum tarafından örnek
alınacaklarının bilincinde olmalıdırlar.
Kaynaklar:
1- B. Ecevit, (1999), Radyo
Televizyon Yayınlarında Türk Dili’nin Kullanımı, Tebliğler,
TRT Eğitim Dairesi Başkanlığı Yayınları, Ankara
2- K. İmer, (2001), Türkiye’de
Dil Planlaması: Türk Dil Devrimi, Kültür Bakanlığı Yayınları,
Ankara
3- A. Merdivenci, (1998),
Türk Yazı Devrimi, İnceler Ofset, İstanbul
4- Ş. Turan, ( 1988 ), Atatürk
ve Ulusal Dil, Yenigün Haber Ajansı Yayınları, İstanbul
5- B. Vardar, ( ? ), Dil Devrimi
Üzerine, Yankı Yayınları, İstanbul
6- T.Yücel, (1968), Dil Devrimi,
Varlık Yayınları, İstanbul
|
Dr. Mehmet Kaya
İ .Ü. Hasan Ali Yücel Eğitim Fakültesi |