2003
yılının 29 Ekim’i, 29 Ekim 1923’ de ilan edilen Cumhuriyetimizin
80. yıldönümüdür. Milli mücadele sırasında “Cumhuriyet”
fikir ve ideal olarak yaşanmış, Cumhuriyete yönelme bir
amaç olmuştur. 23 Nisan 1920’de TBMM toplanmış, fakat
Cumhuriyetin ilanı Milli Mücadele’nin tamamlanmasından
sonraya kalmıştır. 29 Ekim 1923’te ilan edilen Cumhuriyet,
kademe kademe içerik bakımından da demokratik, laik ve
sosyal devlet nitelikler kazanan gelişmeler göstermiştir.
I
Cumhuriyet” kelimesi dilimize
Arapça “halk”, “büyük kalabalık” kelimesinden gelmiştir.
Bu kelimenin Fransızca karşılığı “La Republique” İngilizce
karşıtı “The Republic” olup, “kamuya ait bir şey”, “kamu
malı” anlamına gelen Latince “Res Publica” kelimesinden
türemiştir.
 |
Kısaca
Cumhuriyet halkın yönetimidir. Cumhuriyeti yaşatacak tek
güç, politikacının ve yurttaşın siyasal ve ahlaki değerine
dayanan “kamu yararı” düşüncesidir. Bu yönü ile cumhuriyet
bir kişi veya zümre yararına değil, kamu yararına dayanan
ve kamu yararına göre yönetilmesi gereken devlet şeklidir.
Eski Yunan şehirlerinde ve Orta Çağlardaki “Venedik” ve
“Ceneviz” Cumhuriyetlerinde yöneticileri, bir avuç ayrıcalıklı
kimseler seçtiği halde, modern çağlarda seçim hakkı bütün
vatandaşlara tanınmış, yani “Aristokratik Cumhuriyet”,
“Demokratik Cumhuriyet” e dönüşmüştür. Günümüzde, Orta
ve Güney Amerika’daki askeri ve cunta diktatörlükleri
ile Marksist-Leninist teoriye dayanan Çin Halk Cumhuriyeti
ise batılı ve modern anlamda demokratik cumhuriyetlerin
özelliklerini taşımazlar. Zira çağdaş cumhuriyet bir sınıfın
veya zümrenin değil, Türkiye Cumhuriyeti gibi halkın egemenliğine
dayanan “Demokratik Cumhuriyet” tir.
Osmanlı düşünürlerinin,
Osmanlı Devleti’nin batmaktan kurtarılması amacını güden
fikirlerinde esas hedef Cumhuriyet değil, “Meşruti Monarşi”
olmuştur. Fransız inkılabının fikri ürünü olan ve “istibdat
ve baskıya karşı insan kişiliğine değer veren Cumhuriyet”
ancak Osmanlı Devleti’nin yıkılışı ile birlikte aranılan
rejim olmuştur. Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Cumhuriyet
fikrinin Mustafa Kemal tarafından ilk defa kuvvetle ortaya
atılmasında Fransız İnkılabının etkisi olduğunu söylemekte,
Münir Hayri Egeli, daha 1906’da Atatürk’ ün en beğendiği
devlet şekli olan Cumhuriyeti dile getirdiğini yazarken,
Mahzar Müfit Kansu, Mustafa Kemal’in henüz Erzurum Kongresi
açılmadan, zamanı gelince hükümet şeklinin Cumhuriyet
olacağını kendisine söylediğini “Erzurum’dan Ölümüne kadar
Atatürk’le Beraber” eserinde anlatmaktadır. Sivas Kongresi’nden
sonra İngiliz Amirali de Robeck, Lord Curzon’a gönderdiği
raporda, Türkiye’deki gelişmelerin bir Cumhuriyete doğru
yöneldiğini yazmakta, İngiltere’nin 14-21 Kasım 1919 tarihli
İstanbul’daki istihbarat teşkilatının haftalık raporunda,
kararları beğenmezse, Anadolu’daki Milliyetçilerin Cumhuriyet
ilan edeceği bildirilmektedir.
Bilindiği gibi 12 Ocak 1920’de
İstanbul’da toplanan son Osmanlı Mebusan Meclisi, Misak-ı
Milli’yi ilan edip, 16 Mart 1920’ de işgal kuvvetlerinin
tehdidi sonucu dağılınca, Mustafa Kemal 23 Nisan 1920’de
Ankara’da olağanüstü yetkilerle Millet Meclisi’ni toplayarak,
20 Ocak 1921 tarihli Anayasada milli egemenlik prensibi
ilk defa açıkça ilan edilmiş, bu ise Prof. Ali Fuat Başgil’in
deyimi ile reisicumhursuz bir Cumhuriyet’in kurulması
anlamına gelmiştir. Lozan’da Türk milletini, Milli Mücadele’yi
yapan TBMM hükümetini temsil etmesi için Meclis, 1 Kasım
1922’de saltanatı kaldırmış, 11 Ağustos 1923’te toplanan
ikinci Meclis 24 Temmuz 1923’te imzalanmış olan Lozan
Barış Antlaşması’nı tasdik etmiş, 13 Ekim 1923’te Ankara’yı
başkent ilan etmiştir.
Mustafa Kemal’ in 22 Eylül
1923’te, “Wiener Neure Freie Presse” muhabirine verdiği
demeçte, ilk defa “Cumhuriyet” kelimesini ortaya atmasının
ülke içinde ve dışında büyük yankısı olmuştur. 28 Ekim
1923 günü Mustafa Kemal arkadaşlarına “Yarın Cumhuriyeti
ilan edeceğiz” diyerek, 20 Ocak 1921 Anayasası’nı bu yönde
değiştiren taslağı hükümet bunalımına çare bulamayan halk
fırkasına sunar. Fırka aldığı kararı da 29 Ekim akşamı
TBMM’ye sunmuş, tasarı oybirliği ve “Yaşasın Cumhuriyet”
sesleri ile kabul edilirken, Mustafa Kemal 158 üyenin
oybirliği ile Cumhurbaşkanlığına seçilmiştir. Görülüyor
ki Cumhuriyet’ in ilanı, tarihi gelişmenin ve milli egemenlik
ilkesinin uygulanışının sonucu olmuş ve kademe kademe
bütün vatandaşların yararlandığı ve katıldığı demokratik
siyasi rejime dönmüştür.
II
Atatürk inkılaplarının en
büyüğü; milli egemenliğe dayalı, tam bağımsız, milli,
çağdaş ve laik Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasıdır. Bu
nedenle Amerikalı meslekdaşımız Prof. Dankward A. Rustow,
bir makalesinde “Atatürk as Founder of State – Devlet
Kurucusu Olarak Atatürk” başlığını koymuştur. Hiç şüphe
yok ki TC sömürgecilikten kurtulmuş bazı Asya ve Afrika
toplumlarında olduğu gibi yoktan var edilen tarihsiz ve
köksüz bir devlet değildir. Zira Türk milletinin gerilere
uzanan köklü bir devlet geleneği olduğu gibi, yıkıntıları
üzerinde TC’nin kurulduğu Osmanlı İmparatorluğu 600 yıllık
tarihinde çok yüksek askeri ve siyasi düzeye ulaşmış,
çağının en güçlü devletleri arasında yer almıştır.
 |
Ancak
TC’nin doğuşunda bu zengin mirası görmezlikten gelmek
ne kadar yanlışsa, yeni devleti Osmanlı İmparatorluğu’nun
devamı sanmak da o kadar yanlıştır. Kısaca; Osmanlı İmparatorluğu’ndan
Türkiye Cumhuriyeti’ne geçişte, değişim unsurları ile
süreklilik unsurları bir arada bulunmaktadır. Gerçekten
Türkiye Cumhuriyeti’nin yapısında ülke ve insan topluluğu
devlete geçilmiştir. Başka bir deyimle imparatorluk, bazen
Osmanlılık bazen de İslamlık bağlarından yardım ummuş
ve fakat bunu başaramamış çok milletli bir devlet oluşuna
karşılık, TC insan unsuru Türk milletine dayanan tam anlamı
ile yeni bir devlettir.
29 Ekim 1923 tarihi; yarı
– bağımsız Osmanlı İmparatorluğu tam bağımsız Türkiye
Cumhuriyeti’ne geçişi ifade eder. Zira Avrupa siyasi çevrelerinde
Osmanlı İmparatorluğu’nun son yüzyıllarda “hasta adam”
olarak anıldığı ve “doğu sorunu” adı altında mirasının
nasıl paylaşılacağının açıkça konuşulduğunu biliyoruz.
Atatürk’ün İzmir İktisat Kongresi’ni açış konuşmasında
dediği gibi, “Bir devlet ki kendi tebasına koyduğu vergiyi
yabancılara koyamaz, gümrük resimlerini düzenlemekte yasaklanmış
ve yabancılar üzerinde yargı hakkını uygulamaktan yoksun
ise, böyle bir devlete bağımsız denilemez.” Bu nedenle
Atatürk’ün ısrarla vurguladığı iki ilkeden biri, tam bağımsızlık,
diğeri ise milli egemenliktir.
Evet, saltanatın yerine
cumhuriyete geçiş kişisel egemenlikten milli egemenliğe
geçiştir. Esasen TBMM saltanatın kaldırılışından önce,
20 Ocak 1921 Anayasası ile, milli egemenlik ilkesini açıkça
ilan etmiştir. Zira çağdaş toplum ve devlete yakışan yönetim
ancak milli egemenliğe dayalı yönetim olabilir. Mustafa
Kemal saltanatın kaldırılması görüşmelerinde şunları söyler:
“Cihan tarihinde, bir Cengiz, bir Selçuk, bir Osman devleti
tesis eden Türk milleti, bu defa doğrudan doğruya kendi
nam ve sıfatında bir devlet kurmuştur. Milli mukadderatını
eline alarak, milli saltanat ve egemenliği bir şahısta
değil, milletçe seçilmiş vekillerden meydana gelen mecliste
temsil etmiştir. Kısaca yeni Türk devleti “eşhas devleti”
değil, “halk devleti”dir. Milli egemenlik bütün kişisel
yönetimlere karşıdır. Türkiye Cumhuriyeti’nde tacidar
yoktur ve olmayacaktır. Devletin başında tek bir kuvvet
vardır o da milli egemenliktir”.
III
Atatürk’ü Cumhuriyet’e yönelten
sebeplerin başında; Atatürk’ün ggençlik yıllarında Türkiye’yi
Modern Devlet ve Modern Toplum olarak gerçekleştirecek
tek siyasi rejimin Cumhuriyet olduğu inancı içinde yaşaması
gelmektedir. 31 yıllık istibdada son veren ve meşruti
monarşiyi yeniden getiren 1908 İnkılabı ile tatmin olmayan
genç Kolağası Mustafa Kemal, Cumhuriyet’e olan özlemini
sürdürmüştür.
 |
Diğer
taraftan Cumhuriyet, Atatürk’ün ve Türk Milleti’nin karakterlerine
çok uygundur. “Hürriyet ve İstiklal benim karakterimdir.
Ben milletimin ve büyük ecdadımın en kıymetli mirasından
olan istiklal aşkıyla yaratılmış bir adamım. Bu sebeple
milli istiklal bence bir hayat meselesidir” diyen Atatürk,
özgürlük ve bağımsızlık için en uygun idare olan Cumhuriyeti,
özgürlük ve bağımsızlığına son derece düşkün olan Türk
Milletinin tabiatına da uygun görmektedir.
Atatürk’ü Cumhuriyet’e yönelten
bir diğer önemli neden; Cumhuriyetin en ileri devlet ve
hükümet şekli olmasındandır. Cumhuriyetin baş özelliği
Millet egemenliğine dayanması, demokrasiyi sistem olarak
benimsemesidir. Gerçekten her demokratik rejim Cumhuriyet
olmamakla beraber, demokrasinin en gelişmiş şekli Cumhuriyetle
sağlanır. Atatürk Cumhuriyeti “Halk Hükümeti” olarak da
adlandırılmıştır. “Halk Hükümeti, hakimiyeti tamamen halka
veren ve halk için çalışan bir hükümettir” demiştir.
Atatürk’e göre; medeniyet
dünyasının çağdaş yönetimi Cumhuriyettir. Cumhuriyet insanca
yaşama düzenidir. İşte insanca yaşamak ideali de Atatürk’ü
Cumhuriyete yönelten sebeplerden biriydi. Cumhuriyet insanları
mutlu kılacak özgür ve adil bir düzenin ifadesi olduğu
için Atatürk Cumhuriyeti kurmuş ve savunmuştur.
Cumhuriyet kurucusu Atatürk’ün,
çeşitli konuşmalarda Cumhuriyeti değerlendirdiğini görüyoruz.
Nitekim Mustafa Kemal İzmir’de 14 Ekim 1925’te yaptığı
bir konuşmada, Cumhuriyetin kuruluşu ile hükümet ile millet
arasında ayrılık kalmadığını vurgulamış. “Artık Hükümet
Millettir ve Millet Hükümettir” demiştir.
1 Kasım 1929’daki TBMM açış
konuşmasında ise Cumhuriyeti “Devlet Gücü” olarak görmekte;
“Cumhuriyetin iç siyaseti, vatandaşın yaşamını, hiçbir
nüfuz ve saldırmanın tesirinde bırakmaksızın sağlamaktır”
diyerek, Cumhuriyeti jandarma ve zabıtasının, yani güvenlik
kuvvetlerinin, hizmet ve fedakarlığını övmektedir.
1 Kasım 1933’teki TBMM açış
konuşmasında ise Atatürk Cumhuriyeti “Devlet şekli” olarak
ele almakta, “Bu sene Cumhuriyetin 10. yılını kutlamakla
bahtiyar olduk. Millet geçen 10 senelik Cumhuriyet eserlerini
topluca gözden geçirdi ve gerçekten de sevinmeye ve övünmeye
hakkı olduğunu gördü” demektedir.
 |
Atatürk
1933’te Cumhuriyetin 10. yılını kutlarken, Türk inkılabı
ile Cumhuriyeti eş anlamda almış; “Az zamanda çok ve büyük
işler yaptık. Bu işlerin en büyüğü; temeli Türk kahramanlığı
ve yüksek Türk kültürü olan Türkiye Cumhuriyeti’dir” demiştir.
Atatürk için Cumhuriyet bir hedeftir. Cumhurbaşkanlığına
seçilmesi dolayısıyla Cumhuriyete olan inancını “Türkiye
Cumhuriyeti cihanda işgal ettiği mevkie layık olduğunu
eserleri ile ispat edecek ve mesut, muvaffak ve muzaffer
olacaktır” demiştir.
Cumhuriyet’in dayandığı
Milli Egemenlik kavramına büyük değer veren Atatürk, gerçek
anlamda Cumhuriyet ile bağdaşmayan ömür boyu Cumhurbaşkanlığı
önerisine karşı çıkmış, Akşam gazetesi başyazarına verdiği
beyanatta Cumhurbaşkanlığı ve Başbakanlığın aynı kişide
toplanamayacağını açıkça belirtmiş, bütün yürütme yetkilerinin
Cumhurbaşkanlığında toplanmasını öngören Amerikan “Başbakanlık”
sistemini hiç düşünmediğini ve bunun sistemsiz ve kanunsuz
olacağını vurgulayarak, Türk Anayasa sistemine bağlılığını
dile getirmiştir.
Atatürk’e göre Cumhuriyet
fazilete dayalı bir yönetimdir. Cumhuriyet fazilettir.
Kısaca Atatürk; Cumhuriyeti “Fazilet Düzeni” olarak tanımlamakta,
Cumhuriyetin fazilet ve adalet sayesinde bütün millete
dayanacağını, “bu olmazsa Cumhuriyet olmaz” gerçeğini
dile getirmektedir.
IV
Cumhuriyet kuruluş yıldönümünü
kutlarken, T.C’nin anlamını ve niteliklerini sadece Anayasanın
maddelerinde aramak yanlıştır. Zira Anayasada “somut”
olarak belirtilen niteliklerin ardında yatan “soyut” manevi
değerleri anayasaya yansıtmak kolay değildir. Bunun için
de kaynak, tarihimizin derinlikleri ile Atatürk’ün beyanlarıdır.
T.C’nin temel niteliklerini destekleyici ve bütünleyici
manevi değerleri “Cumhuriyet Fazilettir”, “Çağdaş ve uygar
ve gelişim ile değişmeye açık olmak”, “İlmin yol göstericiliği
ve akılcılık” ve nihayet “Misak-ı Milli ve Kayıtsız Şartsız
Egemenlik” gibi noktalar etrafında toplamak mümkündür.
 |
Atatürk
14 Ekim 1925’te İzmir Kız Öğretmen Okulu öğrencilerine,
“Cumhuriyet Fazilettir. Cumhuriyet, faziletli ve namuslu
insanlar yetiştirir” demiştir. Siyasi anlamda fazilet,
devlet ve siyaset adamlarında bulunması gereken nitelikleri
kapsar. Atatürk’ün sözleri ile “Yapmak iktidarında olmadığımız
işleri uyuşturucu, oyalayıcı sözlerle yaparız diyerek,
millete karşı gündelik siyaseti takip etmek prensibimiz
değildir. Memleket mütesanit bir birliğe muhtaçtır, alelade
politikacılıkla millet parçalamak ihanettir. Bizim en
büyük kuvvetimizi, bugün de yarın da dürüst, açık bir
siyaset ve sözlerimize bağlılık teşkil edecektir”. Türkiye
Cumhuriyeti’nin temel niteliklerini destekleyen değerlerden
biri de, Türk toplumunu çağdaş ve uygar bir düzeye getirme
hedefine yönelik ve gelişme ile değişmeye açık oluşudur.
Atatürk, 30 Ağustos 1925’te Kastamonu’ da yaptığı konuşmada
“Yaptığımız ve yapmakta olduğumuz inkılapların gayesi,
Türkiye Cumhuriyeti halkını tümüyle çağdaş ve uygar bir
toplum haline getirmektir” demiş ve 10. Yıl Nutku’nda
“Milli Kültürün, her çığırda açılarak yükselmesini Türkiye
Cumhuriyeti’nin temel direği olarak temin edeceğiz” ifadeleri
ve 1 Kasım 1937’de TBMM’yi açış konuşmasındaki “Büyük
davamız en uygar ve en müreffeh millet olarak varlığımızı
yükseltmektir. Bu yalnız kurumlarında değil, düşüncelerinde
temelli bir büyük inkılap yapmış olan Türk milletinin
dinamik idelidir” sözleri ile Türk inkılabının “statik”
değil, “dinamik” olduğunu vurgulamıştır. Atatürk bir diğer
konuşmasında, “İlerlemeyi, yükselmeyi ve asrın icabını
seven ve isteyen güzide bir halkımız vardır. Türk’e müspet
bir şey veriniz, bunu reddetmesi mümkün değildir. Halkın,
karanlığı aşmak ve refah ile iyiliğe varmak arzusu, el
ile tutulacak kadar açıktır. Cumhuriyetin eli bu arzuyu
tutmuştur” diyerek, Cumhuriyet iradesinin halkın ilerleme
isteğini yerine getirmesi gerektiğini ve uygar olmak için
yenileşmenin şart olduğunu ortaya koymuştur. T.C’nin önemli
değerlerinden biri de ilmin yol göstericiliğine inanmak,
dogmalardan uzaklaşmak, yani akılcılıktır. Atatürk, 22
Eylül 1924’te Samsun İstiklal Ticaret Mektebi’nde yaptığı
konuşmada, “Dünyada her şey için maddiyat, maneviyat için,
hayat için, muvaffakiyet için en hakiki mürşit ilimdir,
fendir… Yalnız ilim ve fennin yaşadığımız her dakikadaki
safhalarının tekamülünü idrak etmek ve terakkiyatını zamanında
takip etmek şarttır” demiş, aynı yıl Muallimler Birliği
Kongresi üyelerine, “Cumhuriyet fikren, ilmen, bedenen,
kuvvetli ve yüksek seciyeli muhafızlar ister” ve “Cumhuriyet
sizden fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller ister”
mesajını vermiştir. Nihayet Cumhuriyetimizin temel niteliklerini
destekleyen ve bütünleyen bir diğer önemli manevi değer,
Misak-ı Milli ve Milli Egemenliğe bağlılıktır. Bilindiği
gibi Misak-ı Milli, milli ve bölünmez bir Türk ülkesinin
sınırlarını çizmiş, bununla da Türk ülkesi halkı, bağımsız
bilincine erişmiştir. Atatürk, 1 Mart 1923 günü, TBMM’nin
4. toplanma yılını açarken, Misak-ı Milli ve Milli Egemenliğe
özel yer vererek; “Bugün geçmişten kuvvetliyiz. Bu üstünlüğü
yapan nedir? Bunu gayet açık olarak tekrar ve tekrar etmek
zorundayız. Bu gerçek sebebi iki kavramın kapsamı içindedir.
Bu kavramlardan biri Misak-ı Milli, ikincisi egemenliği
kayıtsız şartsız elinde tutan Anayasamızdır” demiştir.
Atatürk’ün “Tam bağımsızlık” kavramı, ülkenin bugün de
içinde bulunduğu ortam ve değişen dünya dengeleri açısından
büyük önem kazanmaktadır. Devletler arasındaki yeni siyasi
ve ekonomik oluşumlar, pek uygulanmayan insan hakları
ve barış gibi sloganlara tam bağımsızlığımızı yok edecek
saptırıcı sözlere karşı uyanık olmaya mecburuz.
V
Atatürk’ün kurduğu milli
egemenliğe dayalı, akılcı ve laik cumhuriyet, 1923’ten
itibaren büyük gelişme geçirerek, Türkiye’mizi bugün İslam
dünyasını tek demokratik, laik ve serbest piyasa ekonomisine
dayalı ülkesi haline getirmiştir. Bu nedenle Batı dünyası
bile, Cumhuriyetimiz, bağımsızlığa yeni kavuşmuş Türki
Cumhuriyetlere doğal bir “model” olarak görmektedir. Oysa,
“bilgi sahibi olmadan, fikir sahibi olan bazı aydınlar
ve yazarlar”, Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyetin hukukun
üstünlüğü gerçekleştirmediği ve üretimini artıramadığını,
yani tükendiğini ileri sürerek, “İkinci Cumhuriyet” tartışmasını
başlatmışlardır.
 |
Doğrusu
istenirse, “İkinci Cumhuriyet Tartışması” ilk defa 1924
Anayasası yerine sosyal ve ekonomik içerikli 1961 Anayasasının
yürürlüğe sokulması esnasında ortaya atılmış, Anayasa
Komisyonu Sözcüsü olan merhum Prof. Dr. Turan Güneş, Atatürk’ün
“Cumhuriyet ilelebet payidar olacaktır” sözünden esinlenerek,
“Türkiye Cumhuriyeti tektir” diyerek bu tartışmayı bitirmeye
çalışırken, bu satırların yazarı Atatürk’ün bu sözleri
ile Cumhuriyetin siyasal ve sosyal bünyesinde değişiklik
yapılamayacağını değil, bu ülkede saltanatın hiçbir zaman
hortlayamayacağını ifade etmek istediğini ileri sürmüştür.
Oysa bugün başlatılan tartışma,
değişik bir nitelik taşımakta, 2000 yılında 77 yaşını
bitirecek olan Cumhuriyetin üretimi artırmak ve hukukun
üstünlüğünü sağlamak konusunda sınıfta kaldığını ileri
sürerek, gerçeğe uymayan birçok iddia ortaya atılmaktadır.
Bu iddialara verilecek kısa cevap şudur: Türkiye Cumhuriyeti,
Atatürk’ün laik ve akılcı sistemi sayesinde hukukun üstünlüğü
prensibi ile piyasa ekonomisi yönünde çok büyük ilerlemeler
kaydetmiş ve bugün Batı Avrupa standartlarına yaklaşmıştır.
Diğer taraftan Türkiye’nin F-16 uçak yapımı, GAP projesini
gerçekleştirdiğini, Türk müteahhitlerinin milyarlarca
dolarlık taahhütleri çeşitli ülkelerde başarı ile yürüttüğünü
biliyoruz.
Kaldı ki, eğer bugün hukukun
üstünlüğü, üretim ve özelleştirme alanında bir takım eksiklikler
varsa, bunu tamamlamak siyasi partilere ve kadrolarına
düşer. Türkiye’nin anayasalarının askerler tarafından
hazırlandığı iddiası da doğru değildir. 1921 ve 1924 Anayasaları
askerler tarafından hazırlanmadığı gibi, 1961 ve 1982
Anayasaları tamamen sivil temsilciler ve meclisler tarafından
hazırlanmış, bu Anayasalara Milli Birlik Komitesi ve Milli
Güvenlik Konseyi’nin katkısı sınırlı seviyede kalmıştır.
Hal böyleyken, bu anayasaların,
Fransa’da askerlerin iktidara getirdiği General de Gaulle’ün
1958 tarihli anayasasından ve hatta Amerikan askeri işgali
esnasında hazırlanan 1947 Japon Anayasasından daha fazla
hücuma uğramasını ve Türk ordusuna bu kadar alerji duyulmasını
garipsememek mümkün değildir. Nihayet, Milli Güvenlik
Kurulu’nun parlamentonun üstünde olduğu iddiası 1982 Anayasası’nın
Milli Güvenlik Kurulu ile ilgili 118. maddesinden de anlaşılacağı
üzere gerçeğe aykırıdır. Kısaca, ikinci Cumhuriyet lehine
ileri sürülenler, bizce genellikle üslup parlaklığı arkasına
sığınmış birer safsata yığınından ibarettir.
|
Prof.
Dr. İsmet Giritli
Kültür Üniversitesi, Atatürk İlkeleri ve İnklap
Tarihi
Araştırma ve Uygulama Merkezi Müdürü
|