Atatürk ve Cumhuriyet

     2003 yılının 29 Ekim’i, 29 Ekim 1923’ de ilan edilen Cumhuriyetimizin 80. yıldönümüdür. Milli mücadele sırasında “Cumhuriyet” fikir ve ideal olarak yaşanmış, Cumhuriyete yönelme bir amaç olmuştur. 23 Nisan 1920’de TBMM toplanmış, fakat Cumhuriyetin ilanı Milli Mücadele’nin tamamlanmasından sonraya kalmıştır. 29 Ekim 1923’te ilan edilen Cumhuriyet, kademe kademe içerik bakımından da demokratik, laik ve sosyal devlet nitelikler kazanan gelişmeler göstermiştir.

     I

     Cumhuriyet” kelimesi dilimize Arapça “halk”, “büyük kalabalık” kelimesinden gelmiştir. Bu kelimenin Fransızca karşılığı “La Republique” İngilizce karşıtı “The Republic” olup, “kamuya ait bir şey”, “kamu malı” anlamına gelen Latince “Res Publica” kelimesinden türemiştir.

     Kısaca Cumhuriyet halkın yönetimidir. Cumhuriyeti yaşatacak tek güç, politikacının ve yurttaşın siyasal ve ahlaki değerine dayanan “kamu yararı” düşüncesidir. Bu yönü ile cumhuriyet bir kişi veya zümre yararına değil, kamu yararına dayanan ve kamu yararına göre yönetilmesi gereken devlet şeklidir. Eski Yunan şehirlerinde ve Orta Çağlardaki “Venedik” ve “Ceneviz” Cumhuriyetlerinde yöneticileri, bir avuç ayrıcalıklı kimseler seçtiği halde, modern çağlarda seçim hakkı bütün vatandaşlara tanınmış, yani “Aristokratik Cumhuriyet”, “Demokratik Cumhuriyet” e dönüşmüştür. Günümüzde, Orta ve Güney Amerika’daki askeri ve cunta diktatörlükleri ile Marksist-Leninist teoriye dayanan Çin Halk Cumhuriyeti ise batılı ve modern anlamda demokratik cumhuriyetlerin özelliklerini taşımazlar. Zira çağdaş cumhuriyet bir sınıfın veya zümrenin değil, Türkiye Cumhuriyeti gibi halkın egemenliğine dayanan “Demokratik Cumhuriyet” tir.

     Osmanlı düşünürlerinin, Osmanlı Devleti’nin batmaktan kurtarılması amacını güden fikirlerinde esas hedef Cumhuriyet değil, “Meşruti Monarşi” olmuştur. Fransız inkılabının fikri ürünü olan ve “istibdat ve baskıya karşı insan kişiliğine değer veren Cumhuriyet” ancak Osmanlı Devleti’nin yıkılışı ile birlikte aranılan rejim olmuştur. Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Cumhuriyet fikrinin Mustafa Kemal tarafından ilk defa kuvvetle ortaya atılmasında Fransız İnkılabının etkisi olduğunu söylemekte, Münir Hayri Egeli, daha 1906’da Atatürk’ ün en beğendiği devlet şekli olan Cumhuriyeti dile getirdiğini yazarken, Mahzar Müfit Kansu, Mustafa Kemal’in henüz Erzurum Kongresi açılmadan, zamanı gelince hükümet şeklinin Cumhuriyet olacağını kendisine söylediğini “Erzurum’dan Ölümüne kadar Atatürk’le Beraber” eserinde anlatmaktadır. Sivas Kongresi’nden sonra İngiliz Amirali de Robeck, Lord Curzon’a gönderdiği raporda, Türkiye’deki gelişmelerin bir Cumhuriyete doğru yöneldiğini yazmakta, İngiltere’nin 14-21 Kasım 1919 tarihli İstanbul’daki istihbarat teşkilatının haftalık raporunda, kararları beğenmezse, Anadolu’daki Milliyetçilerin Cumhuriyet ilan edeceği bildirilmektedir.

     Bilindiği gibi 12 Ocak 1920’de İstanbul’da toplanan son Osmanlı Mebusan Meclisi, Misak-ı Milli’yi ilan edip, 16 Mart 1920’ de işgal kuvvetlerinin tehdidi sonucu dağılınca, Mustafa Kemal 23 Nisan 1920’de Ankara’da olağanüstü yetkilerle Millet Meclisi’ni toplayarak, 20 Ocak 1921 tarihli Anayasada milli egemenlik prensibi ilk defa açıkça ilan edilmiş, bu ise Prof. Ali Fuat Başgil’in deyimi ile reisicumhursuz bir Cumhuriyet’in kurulması anlamına gelmiştir. Lozan’da Türk milletini, Milli Mücadele’yi yapan TBMM hükümetini temsil etmesi için Meclis, 1 Kasım 1922’de saltanatı kaldırmış, 11 Ağustos 1923’te toplanan ikinci Meclis 24 Temmuz 1923’te imzalanmış olan Lozan Barış Antlaşması’nı tasdik etmiş, 13 Ekim 1923’te Ankara’yı başkent ilan etmiştir.

     Mustafa Kemal’ in 22 Eylül 1923’te, “Wiener Neure Freie Presse” muhabirine verdiği demeçte, ilk defa “Cumhuriyet” kelimesini ortaya atmasının ülke içinde ve dışında büyük yankısı olmuştur. 28 Ekim 1923 günü Mustafa Kemal arkadaşlarına “Yarın Cumhuriyeti ilan edeceğiz” diyerek, 20 Ocak 1921 Anayasası’nı bu yönde değiştiren taslağı hükümet bunalımına çare bulamayan halk fırkasına sunar. Fırka aldığı kararı da 29 Ekim akşamı TBMM’ye sunmuş, tasarı oybirliği ve “Yaşasın Cumhuriyet” sesleri ile kabul edilirken, Mustafa Kemal 158 üyenin oybirliği ile Cumhurbaşkanlığına seçilmiştir. Görülüyor ki Cumhuriyet’ in ilanı, tarihi gelişmenin ve milli egemenlik ilkesinin uygulanışının sonucu olmuş ve kademe kademe bütün vatandaşların yararlandığı ve katıldığı demokratik siyasi rejime dönmüştür.

     II

     Atatürk inkılaplarının en büyüğü; milli egemenliğe dayalı, tam bağımsız, milli, çağdaş ve laik Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasıdır. Bu nedenle Amerikalı meslekdaşımız Prof. Dankward A. Rustow, bir makalesinde “Atatürk as Founder of State – Devlet Kurucusu Olarak Atatürk” başlığını koymuştur. Hiç şüphe yok ki TC sömürgecilikten kurtulmuş bazı Asya ve Afrika toplumlarında olduğu gibi yoktan var edilen tarihsiz ve köksüz bir devlet değildir. Zira Türk milletinin gerilere uzanan köklü bir devlet geleneği olduğu gibi, yıkıntıları üzerinde TC’nin kurulduğu Osmanlı İmparatorluğu 600 yıllık tarihinde çok yüksek askeri ve siyasi düzeye ulaşmış, çağının en güçlü devletleri arasında yer almıştır.

     Ancak TC’nin doğuşunda bu zengin mirası görmezlikten gelmek ne kadar yanlışsa, yeni devleti Osmanlı İmparatorluğu’nun devamı sanmak da o kadar yanlıştır. Kısaca; Osmanlı İmparatorluğu’ndan Türkiye Cumhuriyeti’ne geçişte, değişim unsurları ile süreklilik unsurları bir arada bulunmaktadır. Gerçekten Türkiye Cumhuriyeti’nin yapısında ülke ve insan topluluğu devlete geçilmiştir. Başka bir deyimle imparatorluk, bazen Osmanlılık bazen de İslamlık bağlarından yardım ummuş ve fakat bunu başaramamış çok milletli bir devlet oluşuna karşılık, TC insan unsuru Türk milletine dayanan tam anlamı ile yeni bir devlettir.

     29 Ekim 1923 tarihi; yarı – bağımsız Osmanlı İmparatorluğu tam bağımsız Türkiye Cumhuriyeti’ne geçişi ifade eder. Zira Avrupa siyasi çevrelerinde Osmanlı İmparatorluğu’nun son yüzyıllarda “hasta adam” olarak anıldığı ve “doğu sorunu” adı altında mirasının nasıl paylaşılacağının açıkça konuşulduğunu biliyoruz. Atatürk’ün İzmir İktisat Kongresi’ni açış konuşmasında dediği gibi, “Bir devlet ki kendi tebasına koyduğu vergiyi yabancılara koyamaz, gümrük resimlerini düzenlemekte yasaklanmış ve yabancılar üzerinde yargı hakkını uygulamaktan yoksun ise, böyle bir devlete bağımsız denilemez.” Bu nedenle Atatürk’ün ısrarla vurguladığı iki ilkeden biri, tam bağımsızlık, diğeri ise milli egemenliktir.

     Evet, saltanatın yerine cumhuriyete geçiş kişisel egemenlikten milli egemenliğe geçiştir. Esasen TBMM saltanatın kaldırılışından önce, 20 Ocak 1921 Anayasası ile, milli egemenlik ilkesini açıkça ilan etmiştir. Zira çağdaş toplum ve devlete yakışan yönetim ancak milli egemenliğe dayalı yönetim olabilir. Mustafa Kemal saltanatın kaldırılması görüşmelerinde şunları söyler: “Cihan tarihinde, bir Cengiz, bir Selçuk, bir Osman devleti tesis eden Türk milleti, bu defa doğrudan doğruya kendi nam ve sıfatında bir devlet kurmuştur. Milli mukadderatını eline alarak, milli saltanat ve egemenliği bir şahısta değil, milletçe seçilmiş vekillerden meydana gelen mecliste temsil etmiştir. Kısaca yeni Türk devleti “eşhas devleti” değil, “halk devleti”dir. Milli egemenlik bütün kişisel yönetimlere karşıdır. Türkiye Cumhuriyeti’nde tacidar yoktur ve olmayacaktır. Devletin başında tek bir kuvvet vardır o da milli egemenliktir”.

     III

     Atatürk’ü Cumhuriyet’e yönelten sebeplerin başında; Atatürk’ün ggençlik yıllarında Türkiye’yi Modern Devlet ve Modern Toplum olarak gerçekleştirecek tek siyasi rejimin Cumhuriyet olduğu inancı içinde yaşaması gelmektedir. 31 yıllık istibdada son veren ve meşruti monarşiyi yeniden getiren 1908 İnkılabı ile tatmin olmayan genç Kolağası Mustafa Kemal, Cumhuriyet’e olan özlemini sürdürmüştür.

     Diğer taraftan Cumhuriyet, Atatürk’ün ve Türk Milleti’nin karakterlerine çok uygundur. “Hürriyet ve İstiklal benim karakterimdir. Ben milletimin ve büyük ecdadımın en kıymetli mirasından olan istiklal aşkıyla yaratılmış bir adamım. Bu sebeple milli istiklal bence bir hayat meselesidir” diyen Atatürk, özgürlük ve bağımsızlık için en uygun idare olan Cumhuriyeti, özgürlük ve bağımsızlığına son derece düşkün olan Türk Milletinin tabiatına da uygun görmektedir.

     Atatürk’ü Cumhuriyet’e yönelten bir diğer önemli neden; Cumhuriyetin en ileri devlet ve hükümet şekli olmasındandır. Cumhuriyetin baş özelliği Millet egemenliğine dayanması, demokrasiyi sistem olarak benimsemesidir. Gerçekten her demokratik rejim Cumhuriyet olmamakla beraber, demokrasinin en gelişmiş şekli Cumhuriyetle sağlanır. Atatürk Cumhuriyeti “Halk Hükümeti” olarak da adlandırılmıştır. “Halk Hükümeti, hakimiyeti tamamen halka veren ve halk için çalışan bir hükümettir” demiştir.

     Atatürk’e göre; medeniyet dünyasının çağdaş yönetimi Cumhuriyettir. Cumhuriyet insanca yaşama düzenidir. İşte insanca yaşamak ideali de Atatürk’ü Cumhuriyete yönelten sebeplerden biriydi. Cumhuriyet insanları mutlu kılacak özgür ve adil bir düzenin ifadesi olduğu için Atatürk Cumhuriyeti kurmuş ve savunmuştur.

     Cumhuriyet kurucusu Atatürk’ün, çeşitli konuşmalarda Cumhuriyeti değerlendirdiğini görüyoruz. Nitekim Mustafa Kemal İzmir’de 14 Ekim 1925’te yaptığı bir konuşmada, Cumhuriyetin kuruluşu ile hükümet ile millet arasında ayrılık kalmadığını vurgulamış. “Artık Hükümet Millettir ve Millet Hükümettir” demiştir.

     1 Kasım 1929’daki TBMM açış konuşmasında ise Cumhuriyeti “Devlet Gücü” olarak görmekte; “Cumhuriyetin iç siyaseti, vatandaşın yaşamını, hiçbir nüfuz ve saldırmanın tesirinde bırakmaksızın sağlamaktır” diyerek, Cumhuriyeti jandarma ve zabıtasının, yani güvenlik kuvvetlerinin, hizmet ve fedakarlığını övmektedir.

     1 Kasım 1933’teki TBMM açış konuşmasında ise Atatürk Cumhuriyeti “Devlet şekli” olarak ele almakta, “Bu sene Cumhuriyetin 10. yılını kutlamakla bahtiyar olduk. Millet geçen 10 senelik Cumhuriyet eserlerini topluca gözden geçirdi ve gerçekten de sevinmeye ve övünmeye hakkı olduğunu gördü” demektedir.

     Atatürk 1933’te Cumhuriyetin 10. yılını kutlarken, Türk inkılabı ile Cumhuriyeti eş anlamda almış; “Az zamanda çok ve büyük işler yaptık. Bu işlerin en büyüğü; temeli Türk kahramanlığı ve yüksek Türk kültürü olan Türkiye Cumhuriyeti’dir” demiştir. Atatürk için Cumhuriyet bir hedeftir. Cumhurbaşkanlığına seçilmesi dolayısıyla Cumhuriyete olan inancını “Türkiye Cumhuriyeti cihanda işgal ettiği mevkie layık olduğunu eserleri ile ispat edecek ve mesut, muvaffak ve muzaffer olacaktır” demiştir.

     Cumhuriyet’in dayandığı Milli Egemenlik kavramına büyük değer veren Atatürk, gerçek anlamda Cumhuriyet ile bağdaşmayan ömür boyu Cumhurbaşkanlığı önerisine karşı çıkmış, Akşam gazetesi başyazarına verdiği beyanatta Cumhurbaşkanlığı ve Başbakanlığın aynı kişide toplanamayacağını açıkça belirtmiş, bütün yürütme yetkilerinin Cumhurbaşkanlığında toplanmasını öngören Amerikan “Başbakanlık” sistemini hiç düşünmediğini ve bunun sistemsiz ve kanunsuz olacağını vurgulayarak, Türk Anayasa sistemine bağlılığını dile getirmiştir.

     Atatürk’e göre Cumhuriyet fazilete dayalı bir yönetimdir. Cumhuriyet fazilettir. Kısaca Atatürk; Cumhuriyeti “Fazilet Düzeni” olarak tanımlamakta, Cumhuriyetin fazilet ve adalet sayesinde bütün millete dayanacağını, “bu olmazsa Cumhuriyet olmaz” gerçeğini dile getirmektedir.

     IV

     Cumhuriyet kuruluş yıldönümünü kutlarken, T.C’nin anlamını ve niteliklerini sadece Anayasanın maddelerinde aramak yanlıştır. Zira Anayasada “somut” olarak belirtilen niteliklerin ardında yatan “soyut” manevi değerleri anayasaya yansıtmak kolay değildir. Bunun için de kaynak, tarihimizin derinlikleri ile Atatürk’ün beyanlarıdır. T.C’nin temel niteliklerini destekleyici ve bütünleyici manevi değerleri “Cumhuriyet Fazilettir”, “Çağdaş ve uygar ve gelişim ile değişmeye açık olmak”, “İlmin yol göstericiliği ve akılcılık” ve nihayet “Misak-ı Milli ve Kayıtsız Şartsız Egemenlik” gibi noktalar etrafında toplamak mümkündür.

     Atatürk 14 Ekim 1925’te İzmir Kız Öğretmen Okulu öğrencilerine, “Cumhuriyet Fazilettir. Cumhuriyet, faziletli ve namuslu insanlar yetiştirir” demiştir. Siyasi anlamda fazilet, devlet ve siyaset adamlarında bulunması gereken nitelikleri kapsar. Atatürk’ün sözleri ile “Yapmak iktidarında olmadığımız işleri uyuşturucu, oyalayıcı sözlerle yaparız diyerek, millete karşı gündelik siyaseti takip etmek prensibimiz değildir. Memleket mütesanit bir birliğe muhtaçtır, alelade politikacılıkla millet parçalamak ihanettir. Bizim en büyük kuvvetimizi, bugün de yarın da dürüst, açık bir siyaset ve sözlerimize bağlılık teşkil edecektir”. Türkiye Cumhuriyeti’nin temel niteliklerini destekleyen değerlerden biri de, Türk toplumunu çağdaş ve uygar bir düzeye getirme hedefine yönelik ve gelişme ile değişmeye açık oluşudur. Atatürk, 30 Ağustos 1925’te Kastamonu’ da yaptığı konuşmada “Yaptığımız ve yapmakta olduğumuz inkılapların gayesi, Türkiye Cumhuriyeti halkını tümüyle çağdaş ve uygar bir toplum haline getirmektir” demiş ve 10. Yıl Nutku’nda “Milli Kültürün, her çığırda açılarak yükselmesini Türkiye Cumhuriyeti’nin temel direği olarak temin edeceğiz” ifadeleri ve 1 Kasım 1937’de TBMM’yi açış konuşmasındaki “Büyük davamız en uygar ve en müreffeh millet olarak varlığımızı yükseltmektir. Bu yalnız kurumlarında değil, düşüncelerinde temelli bir büyük inkılap yapmış olan Türk milletinin dinamik idelidir” sözleri ile Türk inkılabının “statik” değil, “dinamik” olduğunu vurgulamıştır. Atatürk bir diğer konuşmasında, “İlerlemeyi, yükselmeyi ve asrın icabını seven ve isteyen güzide bir halkımız vardır. Türk’e müspet bir şey veriniz, bunu reddetmesi mümkün değildir. Halkın, karanlığı aşmak ve refah ile iyiliğe varmak arzusu, el ile tutulacak kadar açıktır. Cumhuriyetin eli bu arzuyu tutmuştur” diyerek, Cumhuriyet iradesinin halkın ilerleme isteğini yerine getirmesi gerektiğini ve uygar olmak için yenileşmenin şart olduğunu ortaya koymuştur. T.C’nin önemli değerlerinden biri de ilmin yol göstericiliğine inanmak, dogmalardan uzaklaşmak, yani akılcılıktır. Atatürk, 22 Eylül 1924’te Samsun İstiklal Ticaret Mektebi’nde yaptığı konuşmada, “Dünyada her şey için maddiyat, maneviyat için, hayat için, muvaffakiyet için en hakiki mürşit ilimdir, fendir… Yalnız ilim ve fennin yaşadığımız her dakikadaki safhalarının tekamülünü idrak etmek ve terakkiyatını zamanında takip etmek şarttır” demiş, aynı yıl Muallimler Birliği Kongresi üyelerine, “Cumhuriyet fikren, ilmen, bedenen, kuvvetli ve yüksek seciyeli muhafızlar ister” ve “Cumhuriyet sizden fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller ister” mesajını vermiştir. Nihayet Cumhuriyetimizin temel niteliklerini destekleyen ve bütünleyen bir diğer önemli manevi değer, Misak-ı Milli ve Milli Egemenliğe bağlılıktır. Bilindiği gibi Misak-ı Milli, milli ve bölünmez bir Türk ülkesinin sınırlarını çizmiş, bununla da Türk ülkesi halkı, bağımsız bilincine erişmiştir. Atatürk, 1 Mart 1923 günü, TBMM’nin 4. toplanma yılını açarken, Misak-ı Milli ve Milli Egemenliğe özel yer vererek; “Bugün geçmişten kuvvetliyiz. Bu üstünlüğü yapan nedir? Bunu gayet açık olarak tekrar ve tekrar etmek zorundayız. Bu gerçek sebebi iki kavramın kapsamı içindedir. Bu kavramlardan biri Misak-ı Milli, ikincisi egemenliği kayıtsız şartsız elinde tutan Anayasamızdır” demiştir. Atatürk’ün “Tam bağımsızlık” kavramı, ülkenin bugün de içinde bulunduğu ortam ve değişen dünya dengeleri açısından büyük önem kazanmaktadır. Devletler arasındaki yeni siyasi ve ekonomik oluşumlar, pek uygulanmayan insan hakları ve barış gibi sloganlara tam bağımsızlığımızı yok edecek saptırıcı sözlere karşı uyanık olmaya mecburuz.

     V

     Atatürk’ün kurduğu milli egemenliğe dayalı, akılcı ve laik cumhuriyet, 1923’ten itibaren büyük gelişme geçirerek, Türkiye’mizi bugün İslam dünyasını tek demokratik, laik ve serbest piyasa ekonomisine dayalı ülkesi haline getirmiştir. Bu nedenle Batı dünyası bile, Cumhuriyetimiz, bağımsızlığa yeni kavuşmuş Türki Cumhuriyetlere doğal bir “model” olarak görmektedir. Oysa, “bilgi sahibi olmadan, fikir sahibi olan bazı aydınlar ve yazarlar”, Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyetin hukukun üstünlüğü gerçekleştirmediği ve üretimini artıramadığını, yani tükendiğini ileri sürerek, “İkinci Cumhuriyet” tartışmasını başlatmışlardır.

     Doğrusu istenirse, “İkinci Cumhuriyet Tartışması” ilk defa 1924 Anayasası yerine sosyal ve ekonomik içerikli 1961 Anayasasının yürürlüğe sokulması esnasında ortaya atılmış, Anayasa Komisyonu Sözcüsü olan merhum Prof. Dr. Turan Güneş, Atatürk’ün “Cumhuriyet ilelebet payidar olacaktır” sözünden esinlenerek, “Türkiye Cumhuriyeti tektir” diyerek bu tartışmayı bitirmeye çalışırken, bu satırların yazarı Atatürk’ün bu sözleri ile Cumhuriyetin siyasal ve sosyal bünyesinde değişiklik yapılamayacağını değil, bu ülkede saltanatın hiçbir zaman hortlayamayacağını ifade etmek istediğini ileri sürmüştür.

     Oysa bugün başlatılan tartışma, değişik bir nitelik taşımakta, 2000 yılında 77 yaşını bitirecek olan Cumhuriyetin üretimi artırmak ve hukukun üstünlüğünü sağlamak konusunda sınıfta kaldığını ileri sürerek, gerçeğe uymayan birçok iddia ortaya atılmaktadır. Bu iddialara verilecek kısa cevap şudur: Türkiye Cumhuriyeti, Atatürk’ün laik ve akılcı sistemi sayesinde hukukun üstünlüğü prensibi ile piyasa ekonomisi yönünde çok büyük ilerlemeler kaydetmiş ve bugün Batı Avrupa standartlarına yaklaşmıştır. Diğer taraftan Türkiye’nin F-16 uçak yapımı, GAP projesini gerçekleştirdiğini, Türk müteahhitlerinin milyarlarca dolarlık taahhütleri çeşitli ülkelerde başarı ile yürüttüğünü biliyoruz.

     Kaldı ki, eğer bugün hukukun üstünlüğü, üretim ve özelleştirme alanında bir takım eksiklikler varsa, bunu tamamlamak siyasi partilere ve kadrolarına düşer. Türkiye’nin anayasalarının askerler tarafından hazırlandığı iddiası da doğru değildir. 1921 ve 1924 Anayasaları askerler tarafından hazırlanmadığı gibi, 1961 ve 1982 Anayasaları tamamen sivil temsilciler ve meclisler tarafından hazırlanmış, bu Anayasalara Milli Birlik Komitesi ve Milli Güvenlik Konseyi’nin katkısı sınırlı seviyede kalmıştır.

     Hal böyleyken, bu anayasaların, Fransa’da askerlerin iktidara getirdiği General de Gaulle’ün 1958 tarihli anayasasından ve hatta Amerikan askeri işgali esnasında hazırlanan 1947 Japon Anayasasından daha fazla hücuma uğramasını ve Türk ordusuna bu kadar alerji duyulmasını garipsememek mümkün değildir. Nihayet, Milli Güvenlik Kurulu’nun parlamentonun üstünde olduğu iddiası 1982 Anayasası’nın Milli Güvenlik Kurulu ile ilgili 118. maddesinden de anlaşılacağı üzere gerçeğe aykırıdır. Kısaca, ikinci Cumhuriyet lehine ileri sürülenler, bizce genellikle üslup parlaklığı arkasına sığınmış birer safsata yığınından ibarettir.

Prof. Dr. İsmet Giritli
Kültür Üniversitesi, Atatürk İlkeleri ve İnklap Tarihi
Araştırma ve Uygulama Merkezi Müdürü


 
   

---------------------------------------------------------------------------
Webmaster : webboyut@istanbul.edu.tr
Sık Kullanılanlara Ekle

Sayfamiz 1024*768 Çözünürlükte Hazırlanmıştır.
4.Boyut Design © Copyright 2003

---------------------------------------------------------------------------
İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi. Tüm Hakları Saklıdır.
Kaptanı Derya İbrahim Paşa Sokak 34452 Beyazit / İstanbul
Tel: 0212 512 52 57 (159) Faks: 0212 511 35 02