Prof.
Dr. Toktamış Ateş : “Türkiye Cumhuriyeti, mesut ve muvaffak
olmuştur” diyebiliriz diye düşünüyorum…
Prof.
Dr. Toktamış Ateş, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesini
halk egemenliğine dayanan laik ve çağdaş bir cumhuriyet
olarak formüle ediyor ve bu üç ana temeli şöyle açıklıyor:
“Halk egemenliğine dayanıyor, çünkü Cumhuriyetin yönetici
kadroları halktan gelen, kendilerinde herhangi bir soyluluk
vehmetmeyen kimselerdir. Çağdaş olmak demek, çağın en ileri
teknolojilerini kullanabilme kabiliyetine sahip olmak ve
çağın en ileri düşüncesini benimseyebilmiş olmaktır. Laikliğe
gelince, kolayca din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması
diye tanımlanıyor ama ben bununla yetinmek yanlısı değilim.
Bence laiklik; bir toplumda yönetenlerin yönetme yetkisini
kutsal kitaplar ya da kutsal referanslar dışında bir yerden
alması demek.”
 |
-Cumhuriyetin
kurulmasından önce bir takım yenileşme hareketleri var…Osmanlı
imparatorluğunun son yılları oldukça çalkantılı ve bu döneme
baktığımız zaman başta Enver Paşa olmak üzere dönemin birçok
ünlü isimleri arasından, o dönemde onlar kadar popüler olmayan
ama sonrasında yüzyıla damgasını vuracak olan Mustafa Kemal
Paşa hangi özellikleriyle “seçiliyor” veya nasıl oluyor
da onlar arasından bu “tarihsel misyonu” yükleniyor? Yani
Mustafa Kemal Paşa portresini, Cumhuriyet öncesinden başlarsak
nasıl yorumluyorsunuz?
“Bu konuda iki farklı
anlayıştan söz etmek lazım. Bizim, Cumhuriyet tarihi konusunda
kalem oynatan hocalarımız, -ki bunlar bizim de hocalarımızdı-
bu konuda iki farklı yaklaşım içindedirler. Birincisi Enver
Ziya Hoca’nın çizgisi, yani Cumhuriyeti tümüyle orijinal,
geçmişle bağlantısı olmayan bir hareket olarak görüp ve
devrimleri de o dönemin bir düşüncesi olarak sayar, bir
diğer görüş de Tarık Zafer Tunaya Hoca’nın başını çektiği
Cumhuriyetimizi ve Cumhuriyetimizin devrimlerini –o günkü
tabirle inkılapların- aslında Osmanlı’nın son yarım yüzyılı,
hatta son çeyreğindeki toplumsal hareketlerin bir devamı
olarak, hatta aynı çizgideki süreklilik olarak görür. Ben
ikinci görüşe yatkınım. Yani Cumhuriyetimizi Osmanlı’nın
son yarım yüzyıldaki modernleşme hareketlerinin yaşama geçirilmesi
olarak görüyorum. Mustafa Kemal’in tarih sahnesine çıkışına
gelince; aslında Mustafa Kemal, İkinci Meşrutiyet öncesinde
ve sonrasında da bilinmeyen bir isim değil. Fakat Mustafa
Kemal yapı icabı ikinci sırada duramayan bir insan. Ya en
önde olacak ya da kendisini gerilerde bırakıyor. İkinci
Meşrutiyet döneminde ve öncesinde Enver Paşa’nın bir takım
rastlantılarla diyelim, kendi üstün niteliklerinden dolayı
diyelim, ama şu veya bu şekilde ön plana çıkmasından ötürü;
-ama şu veya bu diye kesin bir şey söylemek mümkün değil-
ön plana çıkmış olmasını hazmedemeyen bir kumandan Mustafa
Kemal. Bundan dolayı da kendini geri plana çekti. Bu dönemde
Birinci Dünya Savaşı’nda Anafartalar’da çok başarılı olarak
ve o günün Osmanlı matbuatında Anafartalar kahramanı diye
ün kazanan bir kumandan. Şimdi nasıl oldu da Birinci Dünya
Savaşı mağlubiyetinden sonra, bu işi toparlama görevi kendisine
tevdi edildi ya da bu görevi nasıl oldu da üstlenebildi?
Bana öyle geliyor ki, burada bakacağımız husus o dönemde
önde gelen paşaların Birinci Dünya Savaşı’nın sorumluluğunu
taşımalarından dolayı ortaya bir boşluk çıkmasıdır…O dönemde
bu işe birkaç kişi talip olabilir veya bu işi üstlenebilirdi..
Bunlara baktığımız zaman, bir Kazım Karabekir’e, örneğin
bir Ali Fuat Paşa’ya baktığımız zaman, Mustafa Kemal Paşa’nın
bu kişilerle mukayese edilmeyecek kadar parlak bir kişiliğinin,
parlak bir kariyerinin olduğu çok açık. Zannediyorum bunlardan
dolayı bu misyon Mustafa Kemal’in oldu ve başarıyla yürüttü…”
-Türkiye Cumhuriyeti’nin
bugün de zaman zaman öne çıkan bölücülük, irtica gibi iki
temel refleksi var. Cumhuriyetin bu hassasiyetleri kazanmasında
sanıyorum oluşum süreci öncesi ve oluşumun ilk yıllarında
yaşanan bir dizi toplumsal ve siyasal olaylar sonucunda
şekillendi, deyim yerindeyse daha kavi hale geldi. Aradan
80 yıl geçmesine rağmen bu duyarlılığın hala sürmesini nasıl
değerlendiriyorsunuz?
“Şimdi
şöyle söyleyebiliriz. Düşün ki bir tarafta 600-700 yıllık
bir imparatorluk ve bunun getirdiği bir dizi alışkanlıklar
silsilesi var, siyasal hiyerarşi var, bir takım ekonomik
anlayışlar var. Her ne kadar bu imparatorluk sonunda çökmüş
de olsa gene de 600-700 yıllık bir mirasın sahibiydi. Bu
mirası reddeden, farklı bir siyasal hiyerarşiyi gündeme
getiren, farklı bir toplumsal yapıyı özendirmeye çalışan
ve pompalayan ekonomik yapı olarak pek fazla farklı olmasa
da yeni bir dünya görüşü içinde yeni bir anlayış ortaya
koymaya çalışan bir çaba var: Cumhuriyetimiz. Tabii burada
bir çatışma olması kaçınılmaz ve bu çatışmayı da Türkiye
yaşamıştır. Zaman zaman günümüzde bile bunun yankılarını
görmek mümkün. Tabii şimdi o dönemde, Türkiye’de daha doğrusu
Osmanlı imparatorluğundaki siyasal İslamcılar ulusal kurtuluş
savaşı içinde özellikle başkentte yanlış ata oynadıklarından
siyasal olarak ortaya çıkma cesaretini gösterememişlerdir.
Yani daha doğrusu bir başka şekilde ifade edersek, halkın
karşısın çıkacak yüzleri yoktu. Böylece de Cumhuriyeti kuran
kadrolar siyasal İslam’ın fazla baskısını hissetmeksizin
yapmak istediklerini yapmışlardır.. Siyasal İslamcılar kendi
başlarına ortaya çıkmaya yüzleri olmamakla beraber gerek
Terakkiperver Fırka zamanında gerekse Serbest Fırka zamanında
muhalif örgütlenmeye hızla katılmışlar ve çok yerde kontrolü
de ele almışlardır. Zaten bence Cumhuriyetimizin ilk yıllarında
iki kez denenen çok partili yaşam deneyimimizden başarısızlıkla
çıkmamızın nedeni de budur. Daha sonra İkinci Dünya Savaşı’nı
izleyen dönemde, Demokrat Parti ve Millet Partisi içinde
hızlı bir örgütlenmeye gitmişlerdir. Şimdi benim DP kurucularının
ve yönetici kadrosunun Atatürkçülüğünden, laikliğinden hiç
şüphe etmem mümkün değil. Ama bir garip taban, o parti içinde
yer almıştır. Artık gençler hatırlamıyor, tabi ben de birebir
yaşamadım, ama DP iktidarının ilk yıllarında Atatürk heykellerine
yapılan saldırılar, Atatürk ve Atatürkçülüğe fena halde
dil uzatmalar sonunda çok utanç verici bir yere varmış ve
Atatürk bir kanunla korunmaya çalışılmıştır. Maalesef o
kanun günümüzde de yürürlüktedir. Ben bunu Cumhuriyetimiz
adına bir ayıp olarak görüyorum. Ama işte o tepki ancak
böyle frenlenmeye çalışılmıştır. Günümüzde de o mücadele
şu veya bu şekilde sürmektedir, bakalım sonu nereye varacak?…”
-Biraz
evvel sözünü ettiğiniz gibi “siyasal İslamcıların” yanlış
ata oynayıp sonunda mahcubiyetten milletin karşısına çıkacak
yüz bulamamaları gibi siyasal davranışlar, bir de özellikle
sanıyorum 1925-35 arasındaki iç isyanlar var. Gerçi hiçbir
zaman Türkiye Cumhuriyeti için hayati tehlike düzeyine ulaşmasa
da genellikle marjinal, zaman zaman da toplumsallaşabilen
kimi muhalif hareketler oluyor. Türkiye Cumhuriyeti’nin
hassasiyetleri de hep sürüyor ve zinde kalıyor. Bunlar arasında
nasıl bir ilişki kuruyorsunuz?
 |
“Tabii
ciddi bir muhalefet var. Bu muhalefet bazen etnik ayrımcılık
olarak, nadiren de şeriatçılık, kimi zaman da birleşik olarak
ortaya çıkıyor. Mesela yakın tarihimizin en önemli olaylarından
birisi olan Şeyh Sait isyanında ana motifin Müslümanlık
mı yoksa Kürtçülük mü olduğu hala tartışılır. Çünkü her
ikisi de içinde var. 1925-35 arası iç isyanlar tabi çok
önemli, fakat 1980 sonrası PKK hareketi de en az onlar kadar
önemli bir hareket. Bir sistem, bir rejim eğer halkını her
bakımdan memnun edemiyorsa, sofrasındaki ekmeği büyütemiyorsa,
sofraya yeni ekmekler getiremiyorsa hoşnutsuz insanlar -ki
maalesef bizim gibi ülkelerde çok fazla bu- tepkilerini
bir biçimde ortaya koyarlar. 1925-35 arasında ortaya çıkan
tepkilerin benzerlerini 1980 sonrası bundan dolayı gördük.
Türkiye’de refleksimiz olan iki alanda da, gerek ayrımcılık
gerekse siyasal İslamcılık, şeriatçılık konusunda bu duyguları,
bu düşünceleri besleyen şey Türkiye’deki ekonomik bozukluk
ve gelir paylaşımındaki adaletsizliktir. Eğer bunları çözümleyebilirsek
önemli ölçüde meselelerimizi hallederiz gibime geliyor.
Bunun izlerini de görmek mümkündür. Mesela Kürt nüfusun
yoğun olduğu olağanüstü halin yaşandığı 15 vilayette yaşayan
tahminen 3,5-4 milyondur. Aynı oran Gebze’den Büyükçekmece’ye
metropol İstanbul’da çok daha fazladır. Bakıyoruz PKK hareketi
ve onu izleyen -ayrılıkçı demek istemiyorum- siyasal partilerin
orada aldıkları oy oranı fevkalade yüksek, ama buralardan
oy alamıyorlar. Neden? Çünkü insanların ekonomik bir umutları
hiç olmazsa var. Aynı şekilde siyasal İslam’da da söz konusu.
Belirli bir ekonomik gücü elde ettikten sonra bir İslam
şeriatı devleti kurmak yerine Cumhuriyetimizin yapısında
biraz daha muhafazakar bir yaşam sürmeyi tercih eden insanların
sayısı hızla artıyor. Demek ki sorun ekonomik. Ben meseleyi
böyle görüyorum.”
-Peki
bütün bunlardan sonra ve bunlara rağmen oluşan Türkiye Cumhuriyeti
hangi temeller üzerine kuruldu ve bu yeni Türk Devleti’nin
kuruluş felsefesi hangi temeller üzerine oturdu?
“Ben
Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesini çok kısaca şöyle
formüle ediyorum. Türkiye Cumhuriyeti halk egemenliğine
dayanan, laik ve çağdaş bir Cumhuriyettir. Yani üç temel
özellik var. Bu özellikleri açmak, bunları tartışmak mümkündür.
Komprime bir yanıt istiyorsan böyle diyebilirim. Biraz daha
açarsak…Halk egemenliğine dayanan, hiç kuşkusuz Cumhuriyetimiz
halk egemenliğine dayanan bir devlet şeklidir. Çünkü zaten
dayanacak başka hiçbir şey yoktu. Yani Cumhuriyetin yönetici
kadroları halktan gelen, halkın içinden gelen, kendilerinde
herhangi bir soyluluk vehmetmeyen ve bununla da iftihar
eden kimselerdi… Çağdaş olmak, çağın en ileri teknolojilerini
kullanabilme kabiliyetine sahip olmak ve çağın en ileri
düşüncesini benimseyebilmiş olmaktır. Laikliğe gelince,
kolayca din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması diye
tanımlanıyor ama ben bununla yetinmek yanlısı değilim. Bence
laiklik; bir toplumda yönetenlerin yönetme yetkisini kutsal
kitaplar ya da kutsal referanslar dışında bir yerden alması
demek. Bunlara baktığımız zaman Türkiye Cumhuriyeti’nin
kaçınılmaz olarak halk egemenliğine dayandığını, gene kaçınılmaz
olarak laik olduğunu ve çağdaş olduğunu görüyoruz…
-Ünlü
tarihçi Bernard Lewis de sizinle aynı paralelde bakan bir
Türkiye tarihçisi. O da Türkiye Cumhuriyeti siyasal gelişimini
ve özgün siyasal modelini 125 yıllık bir demokratik gelenek
üzerinde yükseltmesiyle açıklıyor. Siz de sık sık Türkiye
Cumhuriyeti’nin siyasal tarih içinde çok önemli bir modernleşme
modeli olduğunu vurguluyorsunuz. Bu bağlamda dünyada da
Türkiye Cumhuriyeti’nin özgün bir model olduğunu söylüyorsunuz.
“Evet,
ısrarla!..”
-Öte
yandan da dünyayı saran bir küreselleşme dalgası var. Bu
söylemlere paralel olarak gelişen örneğin AB’ci kimi çevrelerin
‘ulus devletlerin sonu geldi, bundan hareketle Türk ulus
devletinin paradigması olan Kemalizm de sorun teşkil ediyor’
eleştirileri gibi karşı söylemleri nasıl değerlendiriyorsunuz?
“Bir
kere ulus-devletin sonunun geldiğine inanmıyorum. Sondan
başladık ama, geçen gün İsveç halkının euroya geçişe direnmesi
bunun bir örneği. Tıpkı İngiltere’deki gibi, yani ulusal
rahatsızlıklar veya ulusal duygular diyelim, hala gündemde
ve ön planda. O bakımdan küreselleşme olarak sunulmak istenen
ve bence bir aldatmacadan ibaret olan anlayışın egemen olacağı
konusunda ciddi tereddütlerim var. Kemalist modelin özelliği
şuydu: benim ısrarla savunduğum yepyeni bir devrim modeli
ve devlet anlayışı ortaya koyuyordu. Devrim modeli; belirli
bir sınıfa dayanmayan, bağımsızlıktan yana olan güçleri
bir araya getiren ve önce bir bağımsızlık savaşı yapan,
ardından da çağdaş modern bir devlet kuran hareket... 1940’ların
sonları ve 1950’lerin başında Uzakdoğu’da, Çin’de, Vietnam’da
vs. Milli Demokratik Devrim (MDD)’in ilk uygulamasıdır bu.
Kelimesi kelimesine uygulamasıdır. Bunu kimi Batılı yazarların
görmemesini anlamak fevkalade müşkül. Şimdi bir ulus devlet
oluşturmak ve bunun için de; önce bir ulus oluşturmak yani
çok uluslu bir imparatorluğun kalıntısından, bir sürü etnik
gurubun yaşadığı bir ülkede bir ulus oluşturmak heyecan
verici bir şey, güç bir şey. Fakat Türkiye bunu başarmıştır.
Dünyada bu anlayışın henüz çok yaygın olmadığı bir dönemde
vatandaşlık esasına dayalı bir ulus anlayışı egemen kılınmıştır.
Tabii onu da şöyle özetliyoruz: Türkiye Cumhuriyeti’ne vatandaşlık
bağıyla bağlı olan herkesin Türk kabul edildiği, siyasal
bir Türklük, vatandaşlığa dayanan bir Türklük. Bunları bu
devlet başarmıştır.
Bu
durumda küreselleşmenin söz konusu olmayacağını düşünüyorsunuz...
Evet,
gelişen bu çizgi içinde küreselleşmenin söz konusu olacağını
düşünmüyorum. Çünkü küreselleşmenin ben iki ayağı olduğunu
görüyorum. Biri siyasal, diğer ise ekonomik ayak. Ekonomik
olarak küreselleşme Türkiye gibi ülkelere hiçbir şey vaat
etmiyor. Yeni liberalizm adıyla çoktan mahkum edilmiş, tarihin
çöp sepetine atılmış olan vahşi kapitalizmi getirmeye çalışıyor.
Bunu beceremez artık. Bundan 100 sene evvel becerilemeyen
bir şey bugün de becerilemez. Siyasal olarak da yeni demokrasi
diye bir anlayış: yerel ağırlıklı, yarı doğrudan ve alt
kimlikleri ön plana çıkaran bir demokrasi anlayışı. Özellikle
alt kimlikleri ön plana çıkaran bir demokrasi anlayışı bizim
gibi ülkelerin sonu olur. Etnik özelliklere dayanan veya
mezhep özelliklerine dayanan bir siyaset Türkiye gibi ülkeleri
parçalar. Türkiye bu parçalanmaya direnecektir. Biraz evvel
altını çizdiğim anlayışlar, bu tür görüşler ekonomik kökenlidir.
Yani eğer siz insanların sofrasındaki ekmeği büyütürseniz
o zaman alt kimliği ön plana çıkararak siyaset yapmanın
fazla bir anlamı kalmaz. Elbette her konuda tutkunlar, fanatikler
vardır. Ama zannediyorum bunlar azınlıkta kalırlar ve Türkiye’nin
başına ciddi sorunlar açmazlar…”
-Yine
Bernard Lewis’den söz edeceğim. Lewis, 1950’den sonraki
çok partili hayata geçişle Cumhuriyetin merkez-çevre ilişkilerinde
bir yumuşama sürecine girildiğini söylüyor.. Katılıyor musunuz?
“Bir
yanda tek parti yönetimi, öbür yanda çok partili Cumhuriyet
ve çok ciddi eksiklikleri olmasına rağmen bir demokrasi.
Tabiatıyla sistemde bir yumuşama olacaktır. Bunun aksini
düşünmek mümkün değildir. İnsanlar siyasal tercihlerini
dile getirebildikleri ve bunu yaşama geçirebildikleri zaman
elbette sistemle olan ilişkilerinde bir rahatlama, bir sıcaklık
olacaktır. Ben böyle düşünüyorum.”
-Yani
bunların Atatürk’ün devrim ve ilkeleriyle ve Cumhuriyetimizin
kuruluş felsefesiyle -kimilerinin iddia ettiği gibi- çelişmediğini
düşünüyorsunuz?
 |
“Hayır,
hayır! Tam tersine… Örtüşen bir şey. Türkiye Cumhuriyeti,
vatandaşlarına baskı yapan veya vatandaşlarına baskı yapmak
amacındaki bir devlet değil. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının
bilfiil yönetime katıldığı bir modelin hep arayışı içindedir.
Bunu da gerek Mustafa Kemal, gerekse yakın arkadaşlarının
İsmet Paşa gibi bir sürü hareket ve beyanatlarında bulmamız
mümkündür.Yani Türkiye Cumhuriyeti günümüzde bazı Atatürkçülük
yorumlarında olduğu gibi katı baskıcı bir devlet anlayışı
değildir. Çok ilginç bir örnek. Ben bunu sık sık tekrarlıyorum;
halk iradesi... Mustafa Kemal’in en büyük dayanağı halk
iradesiydi. Halk iradesinin tecelli ettiği yer TBMM. En
zor dönemlerde bile Mustafa Kemal o halkın iradesinin tecelli
ettiği meclisin görüşünü almaksızın bir şey yapmadı. Ha
ne oldu? Onu ikna etmeye çalıştı. Onu ikna etmek için uğraştı
ve etti. Bunun iki istisnası var. Biri 144 sayılı Başkumandanlık
Yasası, bir tanesi de saltanatın kaldırılması sırasındaki
komisyondaki sert konuşmasıdır. Onun dışında hep bu irade
karşısında boynunu bükmüştür. Ankara tehlikededir, Sakarya
savaşının en kritik günlerinde bile meclisi kapatmayı düşünmez.
Kayseri’ye nakletmeye çalışır. Şimdi bu Atatürk’ün bu hareketlerine
baktıktan sonra, Atatürk adına TBMM’ye dil uzatılmasını
da anlamak mümkün değildir. Yani Atatürk saptırılıyor. Benim
kendi tabirimle Atatürk’ün gül yüzüne gölge düşürüyorlar.
Yok böyle şey! Yani bu 1950 sonrasındaki bu yumuşama; Türkiye
Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesine uygun bir yumuşamadır.
Ama bir takım istisnai rahatsız edici olaylar da maalesef
olmuştur. Bunu da kabul etmek gerekir..”
-Peki
hocam, 80 yıl aradan sonra geriye yaslanıp bilançoya baktığınızda;
Cumhuriyetin başardıkları ve başaramadıklarını ilk çağrışımlarıyla
nasıl okuyorsunuz?
“Başardıkları
deyince eğitim alanında olağanüstü başarılar sağlamıştır
bu Cumhuriyet…Zaten meşruiyetini de orada yakalamış ve oradan
devam etmiştir. Ulaşım ve iletişim alanında fevkalade başarılıdır.
Özellikle hiç beğenmediğim son 20 yıl içindeki bu konudaki
hamleler çok önemlidir. Bu üç temel eğitim, ulaşım ve iletişim
alanlarındaki başarılar çok önemlidir. Bunun dışında çok
eskilere gitmeye gerek yok, şu kadarını söyleyeyim: 1960’lı
yıllarda bizler İ.Ü.İktisat Fakültesi öğrencisiyiz o zamanlarda
bu ülke 80-100 milyonu bu ülke doyurur diye görüşler vardı.
Biz bunlara pek katılmazdık, uçuyorlar, nüfus kontrolü lazım
filan diyorduk. Bugün Türkiye hem bu 70 milyon nüfusunu
doyurabiliyor hem de ihracat yapabiliyor. 80 sonrasında
Özal politikalarının tarıma vurduğu darbelere rağmen bugün
Türkiye aç ve açıkta insanı olmayan bir memleket durumunda.
Zaten günümüz dünyasında hem kendisini giydirebilen hem
de kendini doyurabilen ülke sayısı çok az. Türkiye bunlardan
biridir ve bu büyük başarıdır. Bütün sıkıntılarımıza rağmen
bugün Türkiye, dünya üzerindeki 19. büyük ekonomidir . Yaşadığımız
bölgede istikrarın, barışın anahtarı durumundayız. 50 küsur
ülkeye eğitim veren güçlü bir ordumuz var. Bütün bunları
düşündüğümüz taktirde Mustafa Kemal ‘in tabiriyle; “Türkiye
Cumhuriyeti mesut ve muvaffak olmuştur” diyebiliriz diye
düşünüyorum…”
-Her
zamanki iyimserliğinizle, karneye kırık düşmediniz, başarısızlıkları
söylemek istemiyorsunuz galiba..?
“Çok
tabii..bir kere gelir paylaşımının rahatsızlığı pek çok
şeyi bozuyor. Biraz daha ileri teknoloji kullanma alışkanlığımız
olabilmeliydi. Bugün Türkiye’de yetişmiş insan her alanda
istisnasız mühendisinden kimyagerine, ziraatçısından işletmecisine
kadar her alanda var, ama çok ileri teknolojiyi kullanacak
insan sayısı bence olması gerekenin biraz gerisinde. Bunun
dışında da çok ciddi olarak eleştirilecek bir şey doğrusu
göremiyorum. Belki bu Amerikalıların “ wishful thinking”
dedikleri “görmek istediğin gibi görmek” duygularım öne
çıkıyor ama yapılan bazı şikayetlerimizi de abartılmış olarak
görüyorum..”
-Çok
teşekkürler hocam, nice 80 yıllar dilemek istiyorum.
“Hep
birlikte…”
| Öğr.
Gör. İrfan Çiftçi
İ.Ü. İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü |