 |
Atatürk 1924
yılında Kastamonu’da yaptığı konuşmasında “Uygarım diyen
Türkiye Cumhuriyeti halkı, yaşayış tarzıyla ve dış görünüşüyle
uygar olduğunu göstermek zorundadır” derken, Türkiye Cumhuriyeti’nin
rotasını Batı’ya çevirdiğini belli ediyordu ve diyordu
ki; “Ayakta ayakkabı ya da fotin, bacakta pantolon, yelek,
gömlek, kravat, yakalık, ceket ve doğal olarak başta,
güneş gölgeliği olan başlık. Bu başlığın adına şapka denir.”
Türk devrimlerinin amacı, Türk
ulusunu geri bırakan kurumları yıkarak yerlerine uygar
dünyanın gerekli gördüğü kurumları koymaktır. Zaten Atatürk
de devrimlerini “Türkiye Cumhuriyeti halkını tamamen çağdaş
ve bütün anlam ve şekilleriyle uygar bir toplum yapmak”
olarak tanımlar. (Atatürk Öğrencileri Dergisi s.44)
1925’in olayları gerici kuvvetlerin
hala güçlü bir şekilde siperde olduğunu ve Batılılaşmanın
gelişmesine ciddi bir direnç gösterebileceğini anlattı.
Hilafetin uzaklaştırılması yeterli gelmemişti; daha ileri
bir şok- ülkedeki herkesi sarsıp eski düzenin gittiğini
ve onun yerine bir yenisinin geldiğini anlatacak travmatik
bir darbe- zorunlu idi. Fes, Müslüman özdeşliğinin ve
ayrılığının son tabyasıydı. Fes gitmeliydi.(Lewis, s.
265)
“Mustafa Kemal, Türk erkeğinin
başındaki fesi bir gericilik olarak görüyordu ve bunu
kaldırmaya kesin olarak kararlıydı.Gerçi insanın iç alemi
ile ilgisi bulunmayan bu kıyafetin bir devrim kıyafeti
haline getirilmesi o günlerde tartışma konusu yapılmış
ve bugün bile bu müdahaleyi lüzumsuz sayanlar bulunmuşsa
da tarihi gelişme bakımından Türkiye’de şapka giymenin
özel anlamı vardı. Şapka, daima yabancı kalabileceğimizi
saydığımız Batı aleminin bir sembolü sayılmış ve ulemamız
tarafından en açık kafirlik alameti olarak görülmüştü.
Bizi Batı aleminden ayıran bu zihniyeti yıkmak lazımdı.
Onun için şapka giymek bizde Batı medeniyet ailesine girmenin
bir sembolü haline gelmiştir. Dikkate layıktır ki çok
büyük bir direnç ile karşılaşacağı sanılan bu harekete
bir iki fanatikten gayrı cephe alan olmamıştır. Bunun
sebebi Atatürk’ün büyük tarihi otoritesi olmakla beraber,
kıyafet bakımından derbeder oluşumuzun ve bundan kendimizin
de memnun olmayışımızın rolü vardır. O tarihlerden önce
milletimizin yeknesak bir kılık kıyafeti yoktu. İlmiye
sınıfı sarık sarar, kadınlar baş örtüsü örter, mektepliler
fes giyer, halk külah, fes, kalpak ve bazen da hiçbir
şeye benzemeyen bir şeyle başını örterdi. Bunların hiç
birisi bu milletin mazisinden gelme değildir. Tarihi gibi
sanılan fes, ikinci Mahmut devrinde Tunus’tan ve Yunanlılardan
kopya edilmişti. Sarığın rasgele kullanılması onu ilmiye
sınıfı için bir giyim olmaktan çıkarmıştı. Başlara konulan
şeyin sırtlara giyilenlerle bir ahengi yoktu.Batının giyimini
aynen almamak için “İstanbulin” diye bir uzlaşma modası
çıkarılmıştı. Velhasıl bu gidişten millet de memnun değildi.
Fakat gavurlaşmak tehdidi altında kendi rızası ile şapka
giymesi de mümkün değildi. Bu kararı ancak Atatürk çapında
bir otorite verebilirdi. (Irmak, s.71)
İlk denemeyi Gazi Çiftliği'nde
yaptı
İlk denemeyi kendisi yaptı. Gazi
Çiftliği'nde beyaz bir panama şapkası giyerek, traktör
üstünde resim çektirdi. Fakat bunu halka nasıl aşılayacak
daha doğru bir ifadeyle giyilmesini nasıl zorunlu kılacaktı?
Mesele elbette bir şapkanın zorla giydirilmesi değildi.
Altında çok daha farklı sebepler mevcuttu. Mustafa Kemal’in,
fes ve şapka demek, medeniyet demek olmadığını pek iyi
bildiğine şüphe yoktu. Fakat başlık mıhlanan bir kafaya,
hiçbir ileri tefekkür ışığı vurmayacağını da bilirdi.
Asıl mesele kafanın içindeki batıl inanışları söküp atmakta
idi. Bu başlık değil, baş davası idi. 1927 Ekiminde Mustafa
Kemal, hareketini şu deyimlerle açıkladı:
“Efendiler, milletimizin başında,
cehil, gaflet ve taassubun ve terakki ve temeddün düşmanlığının
alameti farikası gibi telakki olunan fesi atarak onun
yerine bütün medeni alemce serpuş olarak kullanılan şapkayı
giymek ve bu suretle, Türk milletinin, medeni hayatı içtimaiyeden,
zihniyet itibariyle de, hiçbir farkı olmadığını göstermek
bir lazım idi.
Hareket, karakteristik bir hız
ve etkinlikle yürütüldü. 1925 Ağustosunun son haftasında,
Kastamonu’ya ve İnebolu’ya yaptığı bir gezide Mustafa
Kemal fese ve hala Anadolu illerinde giyilmekte olan geleneksel
kıyafetlere ilk taarruzunu açtı. 28 Ağustosta İnebolu’da
bir topluluğa yaptığı konuşmada şunları söyledi:
 |
“Efendiler,
Türkiye Cumhuriyeti’ni tesis eden Türk halkı medenidir.
Tarihte medenidir hakikatte medenidir. Fakat ben sizin
öz kardeşiniz, arkadaşınız, babanız gibi medeniyim diyen
Türkiye Cumhuriyeti halkı, fikriyle, zihniyetiyle medeni
olduğunu isbat ve izhar etmek mecburiyetindedir. Medeniyim
diyen Türkiye Cumhuriyeti halkı aile hayatıyla, yaşayış
tarzıyla medeni olduğunu göstermek mecburiyetindedir.
Velhasıl medeniyim diyen Türkiye’nin, hakikaten medeni
olan halkı... vaz’ı hariciyesiyle dahi medeni ve mütekamil
insanlar olduğunu fiilen göstermeye mecburdurlar. Bu son
sözlerimi vazıh izah etmeliyim ki, bütün memleket ve cihan
ne demek istediğimi sühuletle anlasın. Bu izahatımı heyeti
aliyenize, heyeti umumiyeye bir sualle tevcih etmek istiyorum,
soruyorum:
Bizim kıyafetimiz milli midir?
(Hayır sadaları)
Bizim kıyafetimiz medeni ve beynelmilel
midir? (Hayır hayır sadaları).
Size iştirak ediyorum. Tabirimi
mazur görünüz. Altı kaval üstü şişhane diye ifade olunabilecek
bir kıyafet ne millidir ve ne de beynelmileldir... Arkadaşlar,
Turan kıyafetini araştırıp ihya eylemeye mahal yoktur.
Medeni ve beynelmilel kıyafet bizim için çok cevherle,
milletimiz için layık bir kıyafettir. Onu iktisa edeceğiz
Ayakta iskarpin veya fotin, bacakta pantolon, yelek, gömlek,
kravat, yakalık, ceket ve bittabi bunların mütemmimi olmak
üzere başta siperi şemsli serpuş, bunu açık söylemek isterim.
Bu serpuşun ismine şapka denir.
Mustafa Kemal iki gün sonra Kastamonu’da
şu açıklamayı yapmıştır:
Mesela karşımda kalabalığın içinde
bir zat görüyorum (eliyle işaret ederek). Başında fes,
fesin üstünde bir yeşil sarık, sırtında bir mintan, onun
üstünde benim sırtımdaki gibi bir ceket, daha alt tarafını
göremiyorum. Şimdi bu kıyafet nedir? Medeni bir insan
bu alelacayip kıyafete girip dünyayı kendine güldürür
mü?(Lewis, s.268)
Atatürk’ün Kastamonu gezisinden
Ankara’ya dönüşünde kendisini karşılamaya gelen halkın
çoğu şapkalıydı. Ertesi gün Atatürk’ün başkanlığında toplanan
Bakanlar Kurulu bir kararla şapka giyilmesini bütün memurlar
için zorunlu kıldı.
(bucatarih.sitemynet.com/cum/cumhuriyetyillari/kiyafet.html)
2 Eylül’de teokrasiye karşı çıkarılan
yeni bir kararnameler grubu resmen kabul edilmiş, dini
makamlarda bulunmayan kişilerin dini kıyafet veya alamet
taşımasını yasakladı ve bütün memurlara “dünyanın uygar
uluslarının ortak” kıyafetini, yani Batılı kıyafet ve
şapka giymek zorunluluğunu koydu. Önce alelade vatandaşlar
istedikleri gibi giyinmekte serbest idi; fakat 25 Kasım
1925’de yeni bir kanun bütün erkekler için şapka giymek
zorunluluğunu koydu ve fes giyilmesini cezayı gerektiren
bir suç haline getirdi. (Lewis, s.268)
Şapkanın kabulü ile Türk ulusunu
medeni uluslardan ayıran şekle ait özelliklerden en önemlisi
kaldırılmış oldu.
Fes
kadar çarşafa da karşıydı
Bu kanun elbette ki,
hemen benimsenmedi. Bu yasanın çıkmasıyla birlikte Erzurum,
Rize, Sivas, Maraş, Giresun, Kırşehir, Kayseri, Tokat,
Amasya, Samsun, Trabzon ve Gümüşhane gibi illerde protesto
olayları yaşandı. Bu olayları başlatanlar ve uygulayanlar
İstiklal Mahkemeleri’nce cezalandırıldı. Atatürk büyük
nutkunda bu günleri şöyle anlatıyor:
“Efendiler, halkımızın başında bilgisizlik, gaflet, bağnazlık,
ilerleme ve uygarlaşma düşmanlığının simgesi gibi beliren
fesi atarak, onun yerine bütün uygar dünyada başlık olarak
kullanılan şapkayı giymek ve böylece Türk ulusunun uygar
toplumlardan, düşünce bakımından da hiçbir farkı olmadığını
göstermek bir ödev idi. Bunu, ‘Takrir-i Sükun’ düzeninin
sağlanması geçerli olduğu zamanda yaptık. Bu yasa yürürlükte
olmasaydı yine yapacaktık. Ama bunda sözü edilen yasanın
yürürlükte olması işi kolaylaştırdı denirse, bu çok doğrudur.”(Atatürk
Öğrencileri Dergisi s.45)
Diğer ve daha nazik bir konu
da, kadın kıyafetiydi. 30 Ağustos 1925 günü Kastamonu’daki
konuşmasında Mustafa Kemal fes kadar çarşafa da hücum
etmişti:
Bazı yerlerde kadınlar görüyorum
ki, başına bir bez veya bir peştamal veya buna mümasil
bir şeyler atarak yüzünü gözünü gizler ve yanından geçen
erkeklere karşı ya arkasını çevirir veya yere oturarak
yumulur. Bu tavrın mana ve medlulü nedir? Efendiler medeni
bir millet anası , millet kızı bu garip şekle, bu vahşi
vaziyete girer mi? Bu hal milleti çok gülünç gösteren
bir manzaradır. Derhal tashihi lazımdır.(Lewis, s.266)
 |
Atatürk,
kılık kıyafetle ilgili düşüncelerinde de yarım Batılılaşmaktan
uzak kalmak istemiştir. Ona göre Osmanlı’nın yaptığı gibi
yarım Batılılaşma taklitten öteye gidemeyen bir girişimdi.
Atatürk bu konudaki görüşlerini TBMM’de yaptığı konuşmasında
şöyle dile getirir:
“Taklit suretiyle olan bir ıslahat
girişiminin getirdiği karmaşıklık devam etmektedir. Örneğin;
kıyafete bakınız: Avrupa kıyafetini aldık. Fakat kötülük,
mutluluk, felaket bir milletin anlayış biçimine bağlıdır.
Bir milletin mutluluk anlayışı, diğer bir millet için
felaket olabilir. Bununla beraber, bir millet mutluluk
anlayışına uygun olarak bir şeye ulaşabilmek istiyorsa,
inanacağı ve kullanacağı nedenler kendi bünyesinden çıkıyorsa
o vakit amaca varabilir. Fakat madem ki o mutluluk diğer
millet için felaket olabilir; onun neden ve yöntemlerini
kullandığımız zaman gideceğimiz hedef, onun için mutluluk
olmasına rağmen kendimiz için felakettir. Evet Avrupa’dan
elbise alındı. Faraza bakınız, altında pantolon, üstünde
cepken. Üstünde ceket, altında şalvar. Bir türlü hazmedilemedi
ve hazmedilmemekte de devam ediyor.”
Osmanlı dönemindeki yarım Batılılaşmayı
eleştiren Mustafa Kemal Atatürk, şapka devriminin gerçekleşmesinden
sonra da bu endişesini dile getirmiş ve çevresindekilere:
“Arkadaşlar devrimlerimiz henüz
yenidir. Dedikleri gibi kökleşip benimsendiği hakkındaki
kanaatlerimiz ancak ileride karşılaşacağımız olaylarla
tahakkuk edecektir. Fakat şimdi şuna emin olmalısınız
ki, bugün başına şapka giyen, sakalını bıyığını tıraş
eden, smokin ve frakla cemiyet hayatında yer alanlarımızın
çoğunun kafalarının içindeki zihniyet hala sarıklı ve
sakallıdır” demiştir. (Atatürk Öğrencileri Dergisi s.46)
Cumhuriyetin 80. yılında halen
sarıklı ve sakallı zihniyetlerin ortadan kaldırılamamış
olması üzücü ve düşündürücüdür. Seksen yılda gelinen noktada
bu zihniyetlere yer olmamalıdır. Türkiye Cumhuriyeti’nin
gelişimine engel koymaya çalışan bu zihniyetlere dur demek
Atatürk Devrimlerinin bir gereğidir.
Kaynaklar:
1) Bernard Lewis, Modern Türkiye’nin
Doğuşu, Türk Tarih Kurumu, Ankara, 2000.
2) Ord. Prof. Dr. Sadi Irmak, Türkiye Cumhuriyeti Ellinci
Yılı Dolayısıyla Atatürk Devrimlerinin Karakteri, , Sermet
Matbaası, İstanbul, 1974.
3) (bucatarih.sitemynet.com/cum/cumhuriyetyillari/kiyafet.html)
4) Birsen Altıner, Kılık Kıyafet Dosyası, Atatürk Öğrencileri
Dergisi, Sayı 1, 1998
|
Araş.Gör
Habibe Öngören
İ.Ü. İletişim Fakültesi, Radyo Televizyon Sinema
Bölümü
|