Cumhuriyet
sözleşmeleri:
1921, 1924, 1961 ve 1982 Anayasaları
Cumhuriyet
tarihinin ilk anayasası 1921 Anayasası, bizim için çok önemli,
çünkü o bir ilk. Onun için Türkiye Devleti’ni kuran bir
ihtilal anayasası diyebiliriz. 1961 ve 1982 Anayasaları
ise bazı yönleriyle benzerlik gösteriyor. Her şeyden önce
ikisi de olağanüstü olayların ardından gelen olağanüstü
dönemlerin ürünüdür. 1961 Anayasası 27 Mayıs’ın; 1982 Anayasası
12 Eylül’ün ardından gelmiştir.
Ad augusta per angusta...
‘Dar yollardan en güzel neticelere...’
Türkiye
Cumhuriyeti’nin bir tek parti olarak doğmuş gözükmesinin
nedeni, Kuva-yı Milliye Ruhu’nu temsil eden Birinci Türkiye
Büyük Millet Meclisi’nin demokratik ve çoğulcu yapısının
süreç içinde bir tek-parti yönetimine dönüşmüş olmasıdır.
Şöyle ki, Türkiye Cumhuriyeti’nde Hilafet’in son dönemi,
gerçekte Cumhuriyetçiler ile Cumhuriyet’e karşı bir seçenek
gözü ile bakılan ve altından yeni bir Saltanat rejimi doğması
olası Hilafet1 arasındaki açık çatışma olarak gelişmiştir.
 |
Salt
ekonomik değil, aynı zamanda toplumsal bir içerik taşıyan
Atatürk devletçiliği fırsat eşitliği yaratmada devleti görevli
kabul etmiştir.2 Mustafa Kemal Atatürk bugüne kadar, Türk
toplumunun çağcıl uygarlık düzeyine ulaşamamış olmasını,
onu gereksiz bir şekilde sınırlayan dini hukuka bağlamıştır.
Anayasa, Medeni Kanun ve eğitimde devrim, dinsel değil,
ulusal bir anlayışın ürünleridir. Atatürkçü düşünce düzeninde
laiklik, kişinin dinsel inancından vatandaşlık bilincini
ayırdedebilmesine bağlı kabul edilmektedir.(3)
Belli
bir refah devleti ülküsü Atatürk’te asıl amaç değildir.
Asıl amaç, ‘çağdaş uygarlık’tır ve refah devleti anlayışı
salt ‘çağdaş uygarlık’ın maddi temelini oluşturması bakımından
benimsenmiştir.4 “Yaptığımız ve yapmakta olduğumuz inkılapların
gayesi” demektedir Atatürk, “Türkiye Cumhuriyeti halkını
tamamen asri ve bütün mana ve şekilleriyle medeni bir içtimai
heyet haline isal etmektir.”(5)
TBMM’nin
kurulmasından bu yana “meclis üstünlüğü” ilkesi var oldu
Kurtuluş
Savaşı dönemi, Türkiye’deki anayasacılık hareketleri bakımından
son derece önemli bir özellik taşımaktadır. Türkiye Büyük
Millet Meclisi’nin toplanmasıyla birlikte, Türk devlet yapısında
egemenliğin kaynağı ve kullanılışı bakımından önemli bir
değişiklik olmaktadır: 1920’de Ankara’da kurulan Türkiye
Büyük Millet Meclisi, salt yasama yetkisi ile sınırlı tutulmamış,
bütün yetkiler onda toplanmıştır. Böylelikle, bu parlamento,
her zaman, Meclisin kendisine tanıdığı yetkilerle hareket
edecek ve de bu yetkilerle sınırlı kalacak ‘yürütme’nin
ayrı bir güç olarak ortaya çıkışını sağlamış olacaktır.
İşte,
1921 Anayasası’nda açıkça ifade edilen, 1924 Anayasası’nda
yinelenen, hatta 1961 ve özellikle 1982 Anayasalarındaki
değişik düzenlemelerine karşın etki kalıntılarını bugünün
siyasetinde bile hala duyuran ‘meclis üstünlüğü’ ilkesi
o dönemden kalmadır.(6)
‘Meclis
Hükümeti’ denen düzenin ilk örneğine Fransız İhtilali’nin
‘La Convention Nationale’ (Ulusal Kurultay 1792-1795) döneminde
rastlanır. Türkçe’de ‘Konvansiyon’ diye anılan bu dönemde,
Kral Onaltıncı Louis tahttan indirildikten sonra, aslında
yeni bir anayasa yapmak üzere toplanmış olan meclis, iktidarı
kullanan tek organ durumuna geçerek, güçler ayrılığı, iktidarın
değerlendirilmesi gibi kavramlar bir yana bırakılmıştır.
Dolayısıyla, yasama ve yürütme, hatta bazen de yargılama
yetkilerinin bir mecliste toplandığı düzenlere ‘Meclis Hükümet
Sistemi’ ya da Konvansiyon dönemindeki ilk uygulanıştan
dolayı ‘Konvansiyonel Sistem’ denilmektedir. Türkiye Büyük
Millet Meclisi de yasama, yürütme ve bir bakıma yargı yetkilerini
elinde bulunduran bir kuruluş olarak doğmuştur. Ancak, Meclisin
yürütme işlerini yüzlerce kişilik üye kalabalığıyla görmesi
olası olmadığı için, sonradan İcra Vekilleri Heyeti denilen
bir kurul oluşturulması gerekli bulunmuştur.(7)
 |
İlk
bakışta, salt halihazırda yürürlükte bulunan bir yönetim
biçiminin yeni bir metinle ortaya konup hukuksallaştırılması
olarak gözüken bu Anayasa ile çok önemli bir ilke, ulusal
egemenlik ilkesi Türk tarihinde ilk kez bir hukuk kuralı
durumuna getirilmektedir: Birinci maddesi, ‘Hakimiyet bila
kayd ü şart (kayıtsız şartsız) milletindir. İdare usulü
halkın mükadderatını bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına
müstenittir (dayanır)’ demekteydi. İkinci maddesi ise, ‘İcra
kudreti ve teşri salahiyeti milletin yegane ve hakiki mümessili
olan Büyük Millet meclisinde tecelli ve temerküz eder’ (yürütme
gücü ve yasama yetkisi ulusun tek ve gerçek temsilcisi olan
Büyük Millet Meclisinde belirir ve toplanır) ifadesini kullanmaktadır.
Böylelikle 1924 Anayasası ile de yinelenecek temel bir kural
yerleştirilmiştir denilebilir.
1921
Anayasası, konvansiyonel düzenin temeli durumdaki ‘güçler
birliği’ ilkesini 2.maddesiyle açıkça ilan ettiği gibi,
3.maddede de bunu iyice perçinlemiştir: ‘Türkiye Devleti
Büyük Millet Meclisi tarafından idare olunur ve hükümeti
Büyük Millet Meclisi Hükümeti unvanını taşır.’ Bu bağlamda,
Kurtuluş Savaşı boyunca cephede vuruşan ordular bile “Büyük
Millet Meclisi Hükümeti Orduları” adıyla anılmıştır. Yine
aynı Anayasanın 9.maddesine göre, ‘Büyük Millet Meclisi
Reisi, Vekiller Heyetinin de reis-i tabiisidir.’ Ancak,
icra vekilleri heyetinin üyeleri, içlerinden birini kendilerine
başkan seçeceklerdir. Yine de, uygulamada, Meclis adına
imza koymaya ve heyet-i vekile kararlarını onaylamaya yetkili
yalnızca Türkiye Büyük Millet Meclisinin başkanıdır. Bu
uygulamayla, Meclis tarafından İcra Vekilleri Heyetince
yürütülen her işe karışılıyor olması sonucunda yasama-yürütme
ilişkilerinde bir çıkmaza girilmiştir. Bu çıkmazdan ancak
Cumhuriyet’in ilanı ile çıkmak olası olabilmiştir.(8)
20
Nisan 1924 tarihinde kabul edilmiş bulunan Anayasa’nın dayandığı
temeller de 1921 Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nun temellerinin
aynıdır. İncelendiğinde görülmektedir ki, Milli Hakimiyet,
Meclis Hükümeti, Kuvvetler Birliği esasları 1921 Esas-ı
Teşkilat Kanunu’nun içerdiği temel ilkelerdir. Aradaki temel
farklı nokta, yürütme ve yasama işlevlerinin ayrılığının
kabulü olmuştur.(9)
“Meclis
Hükümeti” ve “Güçler Birliği”
1921
Anayasası’nda eksik kalmış tüm önemli konular 1924 Anayasası
ile tamamlanmış, 6 Bölüm ve 105 maddelik bir metin meydana
getirilmiştir. Cumhuriyet ilkesini temel alan 1924 Anayasası,
1921 düzeniyle parlamenter düzenin kurallarını biraraya
getirmeye çalışmıştır. Anayasa, ‘Hakimiyet (egemenlik) kayıtsız
şartsız milletindir’ dedikten sonra, ulus adına egemenlik
hakkını kullanmanın yalnız Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne
ait bir yetki olduğunu belirtmekte, Türk ulusunu ancak bu
Meclisin temsil edebileceğini söylemektedir. 1921 Anayasası’nın
takipçisi olarak ‘yasama yetkisi ile yürütme erkinin Büyük
Millet Meclisi’nde belireceği ve bu Meclis’te toplanacağı’
ifade edilmiştir. Ancak, Meclis yasama yetkisini doğrudan
doğruya kullanmakla birlikte, yürütme yetkisini kendi seçtiği
Cumhurbaşkanı ve atayacağı Bakanlar Kurulu eliyle kullanacaktır.(10)
‘Meclis
Hükümeti’ deyimi, bir anlamda, “güçler birliği” deyimiyle
aynı şey sayılabilir. Bütün güçlerin bir organda toplanması
ve güçleri birbirinden ayırarak dengelendirme düşüncesinin
reddedilmesi bütün ihtilal rejimlerinin hemen hemen ortak
özelliği olarak görülmektedir. Bunun karşı-düzeni ise, ‘güçler
ayrılığı’ denen düzendir. Bu düzende, yasama, yürütme ve
yargı diye ayrılan temel güçlerin değişik yollardan işbaşına
gelen ayrı ayrı organlara verilmesi ve bunlar arasında bir
dengeleme ve düzenleme mekanizmasının kurulması söz konusudur.
Genellikle 1921 ve 1924 Anayasal düzenlerin güçler birliğine
dayandığı, 1961 ve 1982 Anayasalarının ise güçler ayrılığını
getirerek, güçler birliği ilkesini tam anlamıyla bıraktığı
söylenir. Ancak bu yargıların da eleştiriye açık yanlarının
bulunduğunu belirtmek gerekir.
Öyle
ki, Meclis Hükümeti düzeninin açıkça uygulandığı 1921 Anayasası
zamanında bile, İcra Vekilleri Heyeti, parlamenter bir düzende
parlamento çoğunluğuna dayanarak iş gören hükümet gibi çalışmışlardır
denilebilir. Yürütme işleriyle sorumlu olanlar, Meclis içinde
kendilerini denetleyen bir topluluğa, Birinci Gruba dayanarak
çalışmışlardır. Görünürde bir güçler birliği vardır; ancak,
aslında bu birlik içinde bir çeşit görevler ayrılığı kendiliğinden
ortaya çıkmış, aynı dayanışmayla hareket edenlerden bir
kısmı yasama ve denetleme işini yaparken, bir kısmı da yürütme
görevlerini yüklenmiştir. 1924 Anayasası’na gelince, 1924
Anayasasının 8.maddesi, yargı hakkının ‘ulus adına, usul
ve yasaya göre, bağımsız mahkemeler tarafından kullanılacağını’
belirtmektedir. Ancak Anayasa, yasaların Anayasa’daki ilkelere
uygun olup olmadığını denetleyecek mekanizma bakımından
bir açıklık getirmemiştir. 1924 Anayasası’nın özgürlük anlayışı,
Fransız İhtilali zamanlarının klasik anlayışından pek farklı
değildir. ‘Hürriyetin herkes için hududu başkalarının hudud-u
hürriyetidir’ diyen bu Anayasa, ekonomik ve toplumsal haklardan
hiç söz etmez. Klasik haklar ve özgürlükler ise, Osmanlı
Kanun-u Esasi’sindeki gibi, kısa bir maddeyle şöyle sıralanmıştır:11
“Yasa önünde eşitlik, kişi dokunulmazlığı, vicdan, düşünme,
söz, yayım, yolculuk, akit, çalışma, mülkedinme, malını
ve hakkını kullanma, toplanma, dernek kurma, ortaklık kurma
hakları ve özgürlükleri.”
‘Siyasi
partiler demokratik siyasal hayatın vazgeçilmez unsurlarıdır’
diyerek konuyu ayrıntılarıyla düzenleyen 1961 ve 1982 Anayasaları’ndan
farklı olarak, 1924 Anayasası’nda siyasal partilerin sözü
bile geçmemektedir. Ancak, yine aynı Anayasada, tek partililiği
resmi bir doktrin haline getiren, devletle parti arasında
kopmaz bir bağıntı kuran hükümler de bulunmaz. Yalnız 1937’den
sonra, Cumhuriyet Halk Partisi’nin altı ilkesi ‘devletin
nitelikleri’ olarak Anayasaya konmuştur.(12)
1924
Anayasası, 1937’de yapılan eklemeden sonra, Türkiye Devletini
‘cumhuriyetçi, milliyetçi, halkçı, devletçi, laik ve inkılapçı’
olarak nitelendirmiştir. 9 Temmuz 1961 Anayasası ise, Türkiye
Devleti’nin bir ‘Cumhuriyet’ olduğunu belirttikten sonra,
ikinci maddesinde, bu cumhuriyetin insan haklarına dayanan,
milli, demokratik, laik ve toplumsal bir hukuk devleti olduğunu
bildirir. Aynı maddede devletin bir de ‘başlangıçta belirtilen
temel ilkelere dayandığı’ ifade edilir. 1961 Anayasası’nın
‘ebedi’ olma iddiasını taşıyan, ‘Başlangıç’ ve öteki kısımlarında
şu ilkelere açıklık getirilmektedir:13 Anayasanın meşruluğu,
direnme hakkı, Türk milliyetçiliği, ulusal bilinç, Anayasanın
amacı, Anayasanın bekçiliği, insan haklarına dayanan devlet
ilkesi, milli devlet ilkesi, demokratik devlet ilkesi ile
cumhuriyetçilik, laiklik ilkesi, sosyal devlet ilkesi ve
hukuk devleti ilkesi.
Sosyal
devlet ilkesi, 1961 Anayasası’nın yepyeni bir ilkesidir
1961
Anayasasının amacı, ‘insan hak ve hürriyetlerini, milli
dayanışmayı, sosyal adaleti, ferdin ve toplumun huzur ve
refahını gerçekleştirmeyi ve teminat altına almayı mümkün
kılacak demokratik hukuk devletini bütün hukuksal ve toplumsal
temelleriyle kurmak’ olarak belirlenmiştir.
İnsan
hakları terimi, istisnasız bütün insanların yalnızca insan
oluşlarından dolayı insanlık onurunun gereği olarak sahip
oldukları hakların bütününü kapsar. Terim, bu biçimiyle,
gerçekleştirilmiş bir durumdan çok, varılmak istenen bir
amacı, bir ülküyü belirler. İnsan haklarına dayanan devlet,
bu amaca bağlı olan böyle bir ülküye yönelen, insan haklarını
kendi varlığının temel nedeni sayan devlet demektir. Tam
tersine, devlet kişinin özgürlüğü ile kamunun çıkarını bağdaştıran,
her şeyden önce insanın onurunu korumak için varolan bir
kuruluştur.
 |
İnsan
haklarının bu amaç gösterici niteliğine karşılık, her anayasada,
o anayasayla düzenlenen devletin belirli bir aşamada kendi
vatandaşlarına tanıdığı bir haklar düzeni vardır. Bu haklar,
karşılıklarındaki ödevlerle birlikte, kişi özgürlüğü ile
kamu çıkarı arasında o aşamadaki dengeyi gösterir. Nitekim,
1961 Anayasasının ikinci kısmı, tıpkı 1982 Anayasasının
ikinci kısmı gibi, ‘Temel Haklar ve Ödevler’ başlığını taşır.
İnsan haklarına dayanan devlet, bu hakların ve ödevlerin
düzenlenmesinde insan onuruna ve kişi özgürlüğüne öncelik
tanıyan devlettir. Bu yaklaşımda, özgürlük asıl, sınırlama
istisnadır. İşte, 1961 Anayasasının ‘Temel Haklar ve Ödevler’
kısmı böyle bir anlayışa dayanır.
1961
Anayasası yapılırken, uzun tartışmaların ardından, 1924
Anayasası’ndaki ‘milliyetçilik’ ilkesi ‘milli devlet’ ilkesine
çevrilmiştir. Bu değişikliğe neden olan gerekçe şudur: Milliyetçi
oluş, hukuksal bir tanımlama değil, düşünyapısal bir tutumdur
ve devleti hukuk açısından tanımlarken böyle bir terime
gerek duyulmamalıdır. Nitekim, 1921 Anayasası’nda yine düşünyapısal
birer tutum anlatan, halkçılık, devletçilik, devrimcilik
ilkeleri de 1961 Anayasası’nda devletin ilkeleri arasına
alınmamıştır.
1961
Anayasası, ‘devlet şeklinin cumhuriyet olduğu hakkındaki
Anayasa hükmü değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez’
diyerek, 1924 Anayasası’nın bir başka hükmünü daha yinelemiş
olmaktadır. Cumhuriyetçilik, yalnız genel oy, seçime dayalı
parlamento ve seçilen bir cumhurbaşkanıyla yetinen 1924
Anayasası’ndan farklı olarak, 1961 Anayasası’nda iyice somutlaştırılıp
ayrıntılı kurallara ve kurumlara bağlandığı için, bu Anayasayla
kurulan devletin temel ilkelerinden biri de, cumhuriyetçilikten
öteye, ‘demokratik devlet’ ilkesi olmaktadır.
1924
Anayasası’ndaki laiklik ilkesi, çok partili dönemde uğradığı
zedelenişten sonra, 1961 Anayasası’yla oldukça katılaştırılmış
hükümlere bağlanmaktadır. Bu doğrultuda, dinin ve din duygularının
kötüye kullanılması 19.maddeyle yasaklanmış, din eğitimi
isteğe bağlı kılınmıştır. Ayrıca, ‘Türkiye Cumhuriyeti’nin
laiklik niteliğini koruma amacını güden’ devrim yasalarının
Anayasaya aykırılığını ileri sürmek, 153.maddenin böyle
bir Anayasa yorumunu engelleyen anlatımıyla yasaklanmıştır.(14)
Sosyal
devlet ilkesi, 1961 Anayasası’nın yepyeni bir ilkesidir.
Sosyal devlet ilkesi, 27 Mayıs’tan sonraki tartışma ortamında
oluşan ve o dönemle birlikte söz sahibi kılınmış yeni toplum
güçlerinin özlemlerini yansıtan bir ilke sayılabilir. 1961
Anayasası, yalnızca ailenin, ananın ve çocuğun korunması,
dinlenme, ücretli izin ve adaletli ücret, sağlık ve konut
hakkı, öğrenimin sağlanması, tarımda emeğin değerlendirilmesi
gibi sosyal devlet ilkelerinin alışılmış sonuçlarıyla yetinmemiştir.
Bunların ötesinde, Anayasadaki 10.maddenin 2.fıkrasıyla,
devlete genel bir ödev de yüklenmiştir: ‘Devlet, kişinin
temel hak ve hürriyetlerini, fert huzuru, sosyal adalet
ve hukuk devleti ilkeleriyle bağdaşamayacak surette sınırlayan
siyasi, iktisadi ve sosyal bütün engelleri kaldırır; insanın
maddi ve manevi varlığının gelişmesi için gerekli şartları
hazırlar’ durumda olmalıdır.
Ayrıca,
daha önceleri sözü pek sık edilmekle birlikte, 1924 Anayasası’nda
açıkça belirtilmemiş olan ‘hukuk devleti’ ilkesi, 1961 Anayasası’yla
açıklığa kavuşturulup ayrıntılı kurallara bağlanmıştır.
Hukuk devleti deyimi, tam anlamıyla, vatandaşlarına hukuk
güvenliği sağlayan devlet anlamına gelmektedir. Hukuk güvenliği
ise biçimsel olarak ele alındığı zaman, devlet açık ve belirgin
hukuk kuralları koyup kendi de bunlara uyduğu zaman güvenlik
sağlanmış sayılabilir anlamına gelmektedir. Temel hak ve
özgürlüklerin hem sayılıp sıralanışı, hem de ayrıntılarıyla
düzenlenip korunması bakımından 1961 Anayasası’nın Türk
Anayasa hukukuna katkısı büyüktür. Getirilen düzen, çağcıl
klasik demokrasilerdeki hak ve özgürlüklerin hemen hepsini
kapsayacak bir biçimde üçlü bir bölünmeye dayanmaktadır:
‘Kişinin hak ve ödevleri’, ‘Toplumsal ve iktisadi haklar
ve ödevler’ ve de ‘Siyasal haklar ve ödevler’.
 |
1961
Anayasası’nın ileri bir özgürlük düzeni getirdiği, bu alanda
olabildiğince az sınırlama yoluna gittiği, yasaların yapılması
için tek meclisli düzenden farklı bir mekanizma yarattığı,
yasama ve yürütme üzerinde etkin bir yargı denetimi kurduğu
bir gerçektir. Dolayısıyla, 1961 Anayasası’nı ortadan kaldıran
12 Eylül 1980 hareketinin nedenlerinin çok çeşitli ve karmaşık
olduğu görülmeli, ancak bunların en önemlilerinden sayılan
hükümet istikrarsızlıkları, doğrudan doğruya Anayasa’nın
değil, seçim düzeninin sonucu olarak yorumlanmalıdır.
1961
ve 1982 Anayasaları birbirine benzer
12
Eylül 1980 harekatı sonucunda Danışma Meclisi’nce hazırlanıp
Milli Güvenlik Konseyi’nce son şekli verilen Anayasa 2709
sayılı ve 18 Ekim 1982 tarihli kanun olarak 20 Ekim 1982
tarihli Resmi Gazete’de yayımlanmış bulunmaktadır. 1961
ve 1982 Anayasaları’nın birbirine benzeyen yönlerini sıralamak
gerekirse, ikisi de olağanüstü olayların ardından gelen
olağanüstü dönemlerin ürünüdürler: 1961 Anayasası 27 Mayıs’ın;
1982 Anayasası 12 Eylül’ün. Yapılış tarzları da birbirine
benzer, her ikisi de seçimden çıkmamış bir mecliste yapılıp
halkoylamasına sunulmuştur. Üçüncü benzerlik sistematik
açıdandır. Her ikisinin de düzenleniş yapısı, ‘Başlangıç,
Genel Esaslar, Temel Haklar ve Ödevler, Devletin Temel Kuruluşu,
Geçici Hükümler ve Son Hükümler’ biçimindeki kısım sıralanışıyla
birbirinin aynıdır. 12 Eylül hareketinin amaçları, Milli
Güvenlik Konseyi Başkanı tarafından düzenlenen 16 Eylül
1980 tarihli basın toplantısında şöyle özetlenmiştir:
1.Milli
Birliği korumak,
2.Anarşi
ve terörü önleyerek can ve mal güvenliğini tesis etmek,
3.Devlet
otoritesini hakim kılmak ve korumak,
4.Toplumsal
barışı, milli anlayışı ve beraberliği sağlamak,
5.Toplumsal
adalete, ferdi hak ve hürriyete ve insan haklarına dayalı
laik cumhuriyet rejimini işlerli kılmak,
6.Ve
nihayet makul bir sürede yasal düzenlemeleri tamamladıktan
sonra sivil iradeyi yeniden tesis etmek.
1982
Anayasası’nın en belirgin niteliği ve yeniliği Atatürkçülüğe
verdiği yer olmuştur. Atatürkçülük her türlü düşüncenin
üstünde bir yol gösterici temel ilke olarak Anayasa’da yer
almaktadır. Anayasanın meşruluğu, Atatürk’e bağlılık, ulusal
varlığın korunması ve yüceltilmesi, doğal haklar, ulus iradesinin
üstünlüğü, gerçek anlamına uygun bir güçler ayrılığı, laiklik
ile anayasaya bağlılık ve bekçilik 1982 Anayasası’nın Başlangıç’ından
çıkartılabilecek ilkelerdir.15 1982 Anayasası’nın yasama
konusunda getirdiği en büyük yenilik ise 1961 Anayasası’nda
Millet Meclisi ile Cumhuriyet Senatosu’ndan oluşan yasama
organını ‘Türkiye Büyük Millet Meclisi’ adı altında milletçe
genel oy ile her beş yılda bir seçilen 550 milletvekilinden
kurulu tek meclisten oluşturmasıdır. 1961 Anayasası’ndan
farklı bir yenilik olarak 1982 Anayasası’nın ‘Genel Esaslar’
başlıklı birinci kısmında Cumhuriyetin nitelikleri sayılırken
toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı ve Atatürk
milliyetçiliğine bağlılık esasları yer almaktadır. Anayasanın
‘Temel Haklar ve Ödevler’ başlıklı ikinci kısmında 1961
Anayasası’ndan farklı bir yaklaşım içeren ‘Temel Haklar
ve Hürriyetler kişinin topluma, ailesine ve diğer kişilere
karşı ödev ve sorumluluklarını da ihtiva eder’ hükmü de
temel hak ve özgürlüklerin niteliğini belirten 12.maddede
belirtilmiştir.
Ayrıca,
‘Cumhuriyetin Temel Organları’ başlıklı üçüncü kısmın Yasama
başlıklı birinci bölümünde Türkiye Büyük Millet Meclisi
üyelerinin göreve başlarken yaptığı ant içmeyi düzenleyen
81.madde, 1961 Anayasası’nın 77.maddesine göre, genişletilerek,
Atatürk ilke ve İnkılaplarına bağlılık ile Anayasa’ya sadakatten
ayrılmamak gibi esaslar eklenmiş bulunulmaktadır.(16)
1982
Anayasası, devletin başı olan ve bu sıfatla Türkiye Cumhuriyeti’ni
ve Türk milletinin birliğini temsil eden Cumhurbaşkanının
Anayasa’nın uygulanmasını ve devlet organlarının düzenli
ve uyumlu çalışmasını gözeteceğini hükme bağlamakta ve Cumhurbaşkanının
104.maddede yer alan görev ve yetkilerini 1961 Anayasası’nın
97.maddesine göre genişleterek ve bir araya getirerek, yasama,
yürütme ve yargı ile ilgili yetkilerini aynı maddede ayrı
ayrı düzenlemektedir. Anayasa’nın yürütme alanında da getirdiği
yeniliklerden söz etmek gerekirse; 108. maddede “Devlet
Denetleme Kurulu’nun, İdarenin hukuka uygunluğunun düzenli
ve verimli biçimde yürütülmesinin ve geliştirilmesinin sağlanması
amacı ile Cumhurbaşkanlığına bağlı olarak kurulduğu ve Cumhurbaşkanının
isteği üzerine, Silahlı Kuvvetler ve Yargı Organları dışında,
tüm kamu kurum ve kuruluşlarında her türlü inceleme, araştırma
ve denetleme yapabileceği ve bu denetlemelerin meslek kuruluşları
ile kamuya yararlı dernek ve vakıflara da teşmil edebileceği”
ifade edilmektedir.(17)
Ayrıca,
Anayasa’nın yürütme alanında getirdiği bir başka yenilik,
119.maddede tabii afet ve ağır ekonomik bunalım nedeni ile
ilanı öngörülen ‘Olağanüstü Hal’ ile yetinmeyerek, 120.maddede
şiddet olaylarının yaygınlaşması ve kamu düzeninin ciddi
şekilde bozulması nedenleri ile de ‘Olağanüstü Hal’ ilanına
olanak tanıması ve böylelikle sık sık sıkıyönetime başvurulmasını
önlemesidir.1982 Anayasası’nın kamuoyunda belki de en çok
konuşulan yeniliklerinden birisi de, ‘YÖK’ olarak kısaltılmış
Yüksek Öğretim Kurulu’nu bir Anayasa Kurumu olarak siyasal
hayatımıza katan 130 ve 131.madde hükümlerinde yer almaktadır.
Burada
1982 Anayasası kendisini öncekilerden ayıran en belirgin
değişiklikleri ile ele alınmaya çalışılmıştır. Yakın geçmişe
bakıldığında 1982 Anayasası ile ilgili kamuoyunda pek çok
tartışmaların yapıldığı görülmektedir. En temel eleştiri
1961 Anayasası’nın kişiye, 1982 Anayasası’nın ise devlete
öncelik tanıdığına ilişkin gelişmiştir. Prof. Dr. İsmet
Giritli’nin “Anayasa Hukuku” adlı yapıtında 1982 Anayasası
ile ilgili bu türden eleştirilere getirdiği yanıtını, olduğu
gibi aktararak, ‘demokratikleşme’ adına yeni gelişmelere
açık Türkiye’deki yeni Anayasa hareketleri konusunu burada
noktalamak istiyoruz: “ Çağımızda Anayasaların hem siyasal
iktidarın hukuki statüsünü, hem de kişilerin iktidar karşısındaki
hukuki durumlarını içerdiği bilinir. 1982 Anayasası 12 Eylül
1980 öncesinin anarşi, terör ve bölücülük ortamına dönülmemesini
ilk ve vazgeçilmez amaç olarak aldığı için, devletin ve
milletin birliği, bütünlüğü, güvenliği ve düzeni ile kişi
hak ve hürriyetleri dengesinde, bu defa öncelik devlet ve
milletin güvenliğine tanınmıştır.”(18)
Dipnotlar
1
Cemil Koçak, “Siyasal Tarih 1923-1950”, Türkiye Tarihi 4,
Çağdaş Türkiye 1908-1980, İstanbul,
Cem Yay., 1992, ss.85-94.
2
İsmet Giritli, Jale Sarmaşık, Anayasa Hukuku, İstanbul,
Der Yay., 1996, s.122.
3
Seyit Kemal Karaalioğlu, Atatürk Hayatı/İlkeleri/Devrimleri,
İstanbul, Inkılâp ve Aka Kitabevleri
Yay., 1984, ss.307-311.
4
Taner Timur, Türk Devrimi ve Sonrası, Ankara, İmge Kitabevi
Yay., 1997, s.108.
5
Söylev ve Demeçler, Cilt I, s. 191.
6
Bkz., Taner Timur, agy., s.110.
7
‘Büyük Millet Meclisi İcra Vekillerinin Suret-i İntihabına
Dair’ 2 Mayıs 1920 tarihli yasaya göre, icra vekilleri,
Meclisin kendi üyeleri arasından yine Meclisin salt çoğunluğunca
seçilecektir. İcra vekilleri arasında çıkacak anlaşmazlıkları
da Meclis çözecektir. Bir süre sonra, Meclis üyeleri, salt
yasama işleriyle yetinmeyip yürütme alanlarına da karışmaya,
yürütmenin bütün işlerini aşırı bir titizlikle denetlemeye,
hatta yönetmeye başlamışlardır. Milli Mücadelinin sonlarına
doğru ve özellikle Lausanne görüşmeleri sırasında, Mustafa
Kemal ‘Meclis Hükûmeti’ düzenine karşı başlangıçta duyduğu
bağlılığı yitirmiş ve artık Meclis karşısında daha ‘serbest’
bir Bakanlar Kurulu yaratma görüşünü benimsemiştir. Bkz.,
Taner Timur, agy., ss.110-115.
8
Mümtaz Soysal, 100 Soruda Anayasanın Anlamı, İstanbul, Gerçek
Yayınevi, 1993, ss. 27-31.
9
İsmet Giritli, Jale Sarmaşık, Agy., ss.132-133.
10
Bu konuda bkz., İsmet Giritli, Jale Sarmaşık, agy., ss.132-133.
11
Daha ayrıntılı karşılaştırma için, bkz., Mümtaz Soysal,
agy., ss.32-40.
12
Bkz., Mümtaz Soysal, Agy., ss.40-43.
13
Söz konusu ilkelerle ilgili geniş açılımlar için bkz., Mümtaz
Soysal, agy., ..44-82. Ayrıca karşılaştırmalı bir inceleme
için, 1961 Anayasası’nda kamu özgürlüklerinin düzenlenmesi
ve korunması ile ilgili olarak bkz., Server Tanilli, Devlet
ve Demokrasi (Anayasa Hukukuna Giriş), İstanbul, Çağdaş
Yay., ss.161-208.
14
1961 Anayasası’nın Dördüncü Kısım Çeşitli Hükümler başlığı
ile ifade edilen Devrim Kanunlarının Korunmasına Dair 153.maddenin
1.fıkrasının içeriği şudur: “Bu Anayasanın hiçbir hükmü,
Türk toplumunun çağdaş uygarlık seviyesine erişmesi ve Türkiye
Cumhuriyeti’nin laiklik niteliğini koruma amacını güden
aşağıda gösterilen Devrim kanunlarının, bu Anayasanın halkoyu
ile kabul edildiği tarihte yürürlükte bulunan hükümlerinin
Anayasaya aykırı olduğu şeklinde anlaşılamaz ve yorumlanamaz:
1.
3 Mart 1340 tarihli ve 430 sayılı Tevhid-i Tedrisat Kanunu;
2.
25 Teşrinisâni 1341 tarihli ve 671 sayılı Şapka İktisası
Hakkında Kanun;
3.
30 Teşrinisâni 1341 tarihli ve 677 sayılı Tekke ve Zaviyelerle
Türbelerin Seddine ve Türbedarlıklar ile Birtakım Unvanların
Men ve İlgasına Dair Kanun;
4.
17 Şubat 1926 tarihli ve 743 sayılı Türk Kanunu Medenîsiyle
kabul edilen, evlenme akdinin evlendirme memuru tarafından
yapılacağına dair medenî nikâh esası ile aynı Kanunun 110’uncu
maddesi hükmü;
5.
20 Mayısı 1928 tarihli ve 1288 sayılı Beynelmilel Erkânın
Kabulü Hakkında Kanun;
6.
1 Teşrinisâni 1628 tarihli ve 1353 sayılı Türk Harflerinin
Kabul ve Tatbiki Hakkında Kanun;
7.
26 Teşrinisâni 1934 tarihli ve 2590 sayılı Efendi, Bey,
Paşa gibi Lâkap ve Unvanların Kaldırıldığına Dair Kanun;
8.
3 Kânunuevvel 1934 tarihli ve 2596 sayılı Bazı Kisvelerin
Giyilemeyeceğine Dair Kanun.”
Müjdat Şakar, 1982 Anayasası ve Önceki Anayasalar, İstanbul,
Beta Yay., 1990, s.261.
15
Bkz., Mümtaz Soysal, Agy., ss.83-114.
16
Bkz., Mümtaz Soysal, Agy., ss.83-114.
17
İsmet Giritli, Jale Sarmaşık, Agy., s.150.
18
İsmet Giritli, Jale Sarmaşık, Agy., s.155.
Kaynaklar:
1- Cemil Koçak, “Siyasal Tarih
1923-1950”, Türkiye Tarihi 4, Çağdaş Türkiye 1908-1980,
İstanbul, Cem Yayınları, 1992.
2- 2- İsmet Giritli, Jale Sarmaşık, Anayasa Hukuku, İstanbul,
Der Yayınları, 1996.
3- 3 Server Tanilli, Devlet ve Demokrasi (Anayasa Hukukuna
Giriş), İstanbul, Çağdaş Yayınlar.
4- 4 Seyit Kemal Karaalioğlu, Atatürk’ün Hayatı/İlkeleri/Devrimleri,
İstanbul, Inkılâp ve Aka Kitabevleri Yayınları, 1984.
5- Söylev ve Demeçler, Cilt I.
6- Taner Timur, Türk Devrimi ve Sonrası, Ankara, İmge Kitabevi
Yayınları,1997.
7- Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Türkiye Ansiklopedisi 1. Cilt,
İletişim Yayınları,
8- Müjdat Şakar, 1982 Anayasası ve Önceki Anayasalar, İstanbul,
Beta Yayınları, 1990.
9- Mümtaz Soysal, 100 Soruda Anayasanın Anlamı, İstanbul,
Gerçek Yayınevi, 1993.
| Yard.
Doç. Dr. Emine Yavaşgel
İ.Ü. İletişim Fakültesi Halkla İlişkiler ve Tanıtım
Bölümü |