 |
Toplumsal
değişim ve dinamikler görmezden gelinemez bir gerçekliği
günyüzüne çıkardı. Gerek bireysel, gerek toplumsal açıdan
yaptıklarınızla anlamlılık ve gereklilik taşımak zorundasınızdır.
“Ben öyle istedim”, “canım istedi yaptım” demek hiç de
kolay değil. Kolay olmamasının birincil nedeni yalnızlıktır.
Bir şeylere karşın kararlılık göstermek ve eyleme geçmek
bu anlamda bir cesaret işidir. Bu cesareti gösterebilmeniz
için de yalnızlığı kaldıracak kadar güçlü ve vazgeçilmez
olmanız gerekir. Öte yandan bir diğer gerçeklik de yaptığınız
işi yalnız yapabilme yetisini, gücünü taşımak da ayrıca
belirtilmesi gereken özelliklerdir. Bu bağlamda yeryüzünde
bireysel, kurumsal, toplumsal, örgütsel her türlü eylemlilik
bir kabul süzgecinden geçmek zorundadır. Özellikle gerçekleştirilen
eylem, 21. yüzyılda giderek ağırlığını ve önemini hissettiren
“insan”a dönük sonuçlar doğuruyorsa, sorumluluk çok daha
fazladır. Örneğin ürettiğiniz bir çikolatanın kimyasal
bileşimindeki her atomdan siz sorumlusunuz. Eğer bu bileşimin
içinde insan sağlığını tehdit eden bir unsur varsa, çok
ciddi yaptırımlarla karşı karşıya gelmeniz büyük muhtemeldir.
Her ne kadar yeryüzünde işlerin böyle akmadığı yönünde
savlar ileri sürülse de, değişim ve dönüşüm bu yöndedir.
Kuşkusuz son zamanlarda çok önemli örnekler yaşanıyor.
ABD’nin Irak’a müdahalesi çok ciddi örneklerden birisidir.
Bu süreçte örneğin Türkiye’nin desteği konusundaki tartışmalarda
anımsanmalıdır ki “uluslararası meşruiyet” önemli bir
yer tutmuştur. Yine ABD’nin müdahalesinin en önemli gerekçesi
“kitle imha silahları” üzerine kurgulanmıştır. Uluslararası
meşruiyetin kaynakları sorgulandığında hukuksal zeminin
dışında hak, özgürlük, hakkaniyet gibi birçok kavramı
sıralamak olasıdır. Ancak bu kavramlar arasında en önemli
unsur unutulmamalıdır ki “insan”dır. İnsan değerlerini,
yaşamını, düşüncesini, sağlığını etkileyen her öğe 21.
yüzyılın dünyasında sorgulanmaya mahkumdur. Dünya devi
ve süperi olsanız da, bütün bilgi, enformasyon süreçlerini
denetim altında tutsanız da, insana dönük her işleminiz
öyle ya da böyle denetim dışı birimler tarafından gündeme
getirilecektir. Artık yeryüzünde hiçbir şey “sır” olma
özelliğini koruma yetisine sahip değildir. Nitekim sansürün,
sınırlamaların, engellemelerin hiçbiri mutlak başarıya
ulaşamamıştır. Enformasyonun ve bilginin izolasyonu bugünün
dünyasında neredeyse olanaksızdır. Kuşkusuz bu sızıntı
zaman zaman çok zayıf kalarak, kesilme riskiyle karşı
karşıya kalmıştır. Sır, giz, saklama kimin gereksinimidir
diye de ayrıca sorgulanmalıdır. Güzelliğin, iyiliğin,
doğrunun, dürüstlüğün, mutluluğun gizlenmesi, saklanması
diye bir şey sözkonusu mudur! Dolayısıyla gizin arkasında,
saklananın arasında bir suç psikolojisinin yattığını da
vurgulamak gerekir.
Siyasal rejimler, siyasal
yapılarda da belli ölçülerde bu gerçeği öne çıkarmak mümkündür.
Yönetimlerin biçimlerine, içeriğine bakarak içinde barındırdığı
kötülüklerin ve olumsuzlukların oranını belirleyebilirsiniz.
Gizlenmesi, saklanması gerekenler çoğaldıkça baskıya,
korkuya dayalı bir anlayışın giderek arttığını gözlemleyebilirsiniz.
Daha da ötesi şiddetin bu gibi durumlarda en önemli silah
olarak gündeme geldiği görülmüştür. Tarih bu gerçeklerin
sıkça örnekleriyle doludur.
İşte bu gerçekler bugün
80. yılını kutladığımız Cumhuriyet’in erdemlerini bir
kez daha bizlere anımsatmaktadır. Yüce Önder Mustafa Kemal
Atatürk, Cumhuriyeti “...erdemli ahlaka dayalı bir yönetimdir.
Cumhuriyet erdemdir. Sultanlık, korku ve korkutmaya dayalı
bir yönetimdir. Cumhuriyet yönetimi erdemli ve dürüst
insanlar yetiştirir.” diyerek tanımlamıştır. İnsana yaraşır,
insanı insan eden değerler bütünüdür Cumhuriyet. İnsana
yaraşmayan, yakışmayan her türlü kötülüğün, çirkinliğin
karşıtıdır Cumhuriyet. Onun içindir ki, 21. yüzyılın çağdaş
yönetim biçimidir Cumhuriyet. Biz bu onuru 80 yıl önce
kazandık. İnsanı yücelten, gözeten ve bütün değerleriyle
her şeyin üstünde gören algılayan bir yönetim biçimini
benimsedik. Gizleyeceğimiz, saklayacağımız hiçbir kötülüğümüz
yok. Yüreklerimizde korku yaratma adına atılan her adım
boşunadır. Erdemler üzerine anıtlaşmış bir sistemin üzerinde
gölge yaratacak hiçbir güç yoktur. Biz bu çemberi saltanatı
1922’de kaldırarak kırdık. Aydınlanma ve uygarlık yolunda
atılan her adımda bu düzenin, anlayışın insana dönük yüzünün
bir ifadesidir. Yeryüzünde örneği var mıdır, bu aydınlanma
mücadelesinin! Devrimler bu gerçeğin altını çok açık ve
yalın biçimde çizmiştir. Yeryüzünün 1945 sonrası algıladığı
gerçeği biz çok önceden yaşama geçirdik.
İnsana dair tüm güzelliklerin
yaşam kaynağı Cumhuriyetimizle daha nice 80 yıllara...
|
Prof.
Dr. Suat Gezgin
İ.Ü. İletişim Fakültesi Dekanı
|