O, 1881
yılında Mustafa olarak doğdu ve 1938 yılında da Gazi Mustafa
Kemal Atatürk olarak öldü. 57 seneye sığan kısacık ömründe
çalıştı, savaştı, düşündü, üretti, düzeltti ve yeniledi.
 |
Mustafa
Kemal Atatürk, 1881 yılında Selanik'te doğdu. Babası Ali
Rıza Efendi, annesi Zübeyde Hanım'dır. Ali Rıza Efendi’nin
“Gülizar-ı Cennetim Zübeydem” dediği Zübeyde Hanım’la
evliliği ilginçtir. Bir gece rüyasında ak sakallı, nur
yüzlü bir adam ve sarışın bir kız görür. Daha sonra ak
sakallı yaşlı adam “bu kız senin kısmetindir” deyip kaybolur.
Ali Rıza Efendi ertesi sabah bu rüyayı ablası Hatice Hanım’a
anlatır ve rüyasında gördüğü kızı bulmasını ister. İlginçtir
ki, Hatice Hanım o sarışın kızı bulur ve kardeşine gösterir.
Rüyadaki kız Lankaza’da üç çiftliğin sahibi Sofuzade Feyzullah
Bey’in kızı Zübeyde’dir. İstemeye gittiklerinde 14 yaşında
olan Zübeyde’yi 32 yaşındaki Ali Rıza Efendi’ye vermek
istemezler. Hem yaş farkı hem de Ali Rıza Efendi’nin istenen
ağırlıkta başlık parası verememesi Sofuzade ailesinin
bu evliliğe sıcak bakmasını engeller fakat, ailenin büyük
oğlu Hüseyin’in desteği sayesinde Ali Rıza Efendi ile
Zübeyde Hanım 1871 yılında evlenirler.
Ali Rıza Efendi Selanik
yerlilerindendi. Uzak dedeleri Vidin'den ayrılarak Serez'de
yerleşmişler, oradan da Selanik'e gelmişlerdi. A1i Rıza
Efendi, hayatının ilk devirlerinde gümrük memurluğu yapmış,
daha sonraları memuriyeti terk ederek kereste ticareti
ile meşgul olmuştu.
Yeni evli çiftin Fatma adını
verdikleri kızları henüz dört yaşındayken vereme yakalanır
ve ölür. Çiftin Ahmet ve Ömer adını verdiği iki çocuğu
daha olur. Mustafa 1881 yılında Selanik’in Müslüman bölgesinde
yer alan Islahane semtindeki Ahmet Subaşı Mahallesinde
üç katlı ve iki daireli pembe bir evde hayata gözlerini
açar.
1982 yılının Ağustos’unda
başlayan ve 1883’te de devam eden bir çiçek hastalığı
salgını, çocuklar başta olmak üzere Selanik’te pek çok
kişinin ölümüne sebep olmuştur. Mustafa’nın iki ağabeyi
Ahmet ve Ömer bu salgında hayatlarını kaybetmiştir.
Daha biricik kızları Fatma’nın
acısı yüreklerindeyken iki çocuğunu çiçek salgınında kaybeden
Ali Rıza Efendi ve Zübeyde Hanım’ın tek tesellileri 2
yaşındaki oğulları Mustafa’dır. Mustafa büyük bir mucize
eseri bu hastalığa yakalanmamıştır.
Bu arada Ali Rıza Efendi’nin
kerestecilik işi başlangıçtaki kadar iyi gitmemektedir.
Çünkü Ali Rıza Efendi işe atılmak için iyi bir zaman seçememiştir.
Bu dönemde Selanik civarındaki dağlar Rum çetelerle doludur.
1877 ve 1878 yıllarında yaşanan Osmanlı-Rus savaşı sonucunda
Türklerin Ruslara yenilmesi ve vilayetteki hükümet otoritesinin
zayıflaması sonucunda bu çeteler başkaldırıp çapulculuğa
başlamıştır. Ali Rıza Efendi bu eşkiyaların saldırılarına
sık sık uğramıştır. Çeteler “kerestelerini yakarız” tehdidi
ile ondan ve ortağı Cafer Efendi’den para sızdırmakta,
daha sonra da parayı aldıkları halde yine de keresteleri
yakmaktadır.
 |
1887’de
okul çağına gelen Mustafa, ilk öğrenimine bir süre annesinin
arzusuna uyarak Hafız Mehmet Efendi'nin mahalle mektebinde
devam etti; fakat çok geçmeden babasının isteği ile Selanik'te
çağdaş eğitim yapan Şemsi Efendi Mektebi'ne geçti ve ilkokulu
burada bitirdi. Şemsi Efendi, yeni öğrencisinin yeteneklerini
ve zekasını takdir ettiğinden, küçük Mustafa'nın kendi
okulunda bulunmasından son derece memnundu. Küçük Mustafa,
bu okulda okurken babası öldü. Bu sıralarda isimleri Makbule
ve Naciye olmak üzere kendisinden küçük iki kız kardeşi
bulunuyordu. Babaları öldüğü zaman küçük Mustafa yedi,
Makbule bir yaşını henüz doldurmuştu; Naciye ise kırk
günlüktü. Naciye genç kız iken Selanik'te öldü.
Ali Rıza Efendi'nin ölümü
üzerine, Zübeyde Hanım üç çocuğu ile bir süre Selanik
yakınlarındaki Rapla çiftliğinde subaşılık yapan kardeşi
Hüseyin Efendi'nin yanına yerleşti. Çiftlik hayatı nedeniyle
küçük Mustafa'nın öğrenimi ister istemez bir süre aksamıştı.
Fakat çok geçmeden Selanik'e dönerek halasının yanında,
bıraktığı yerden öğrenimine devam etti.
Küçük Mustafa, Şemsi Efendi
İlkokulu'ndan sonra bir süre Selanik Mülkiye Rüştiyesi'ne
devam etti ise de Kaymak Hafız adlı Arapça öğretmeninin
kendisine haksız yere sopa ile vurması üzerine bu okuldan
ayrıldı ve 1893 yılında kendi kararı ile Askeri Rüştiye'ye
müracaat ederek öğrenimine burada devam etti. Yazları,
dayısı Hüseyin Efendi'nin yanına gidiyor, okul zamanına
kadar çiftlikte kalıyordu. Mustafa bu okulu gerçekten
sevmişti. Arkadaşları arasında zekası ve üstün yetenekleri
ile kısa zamanda kendisini gösterdi ve öğretmenlerinin
sevgisini kazandı; öğretmenleri neredeyse kendisine bir
arkadaş muamelesi yapma gereğini hissetmişlerdi.
Küçük Mustafa, Mustafa
Kemal oluyor
Bu okulda matematik öğretmenliği
yapan Yüzbaşı Mustafa Efendi, genç öğrencisinin yetenekleri
ve zekası karşısında sınıftaki diğer Mustafa'larla aralarındaki
farkı belirtmek üzere öğrencisinin adının sonuna "Kemal"
ismini ilave etti. Artık genç öğrenci Mustafa Kemal olmuştu.
Mustafa Kemal, Selanik Askeri
Rüştiyesi'ni bitirdikten sonra 1896 yılında Manastır Askeri
İdadisi'ne girdi. Burada Ömer Naci ile arkadaşlık etti.
İlerde ünlü bir hatip olarak tanınacak olan bu kişi, Mustafa
Kemal'in hitabet ve edebiyat sevgisinde etkin rol oynadı.
Yakın arkadaşlarından biri olan Ali Fethi’yi de (Okyar)
bu okulda tanıdı.
Genç Mustafa Kemal, askeri öğreniminin yanı sıra yabancı
dil öğrenimini de ihmal etmiyor; yazları izinli olarak
Selanik'e döndüğü zaman Fransızca dersleri alıyordu.
Genç Mustafa Kemal, Manastır
Askeri İdadisi’ni de başarı ile bitirerek 13 Mart 1899
tarihinde İstanbul'da Harp Okulu'na girdi. 3 senelik başarılı
bir Harbiye öğreniminden sonra 10 Şubat 1902'de bu okulu
Teğmen rütbesiyle bitirdi ve öğrenimine Harp Akademisi'nde
devam etti. 1903 yılında Üsteğmen olmuştu.11 Ocak 1905
tarihinde de Kurmay Yüzbaşı rütbesiyle Harp Akademisi'nden
mezun oldu. Harp Okulu'nda ve Harp Akademisi'nde de zekası,
yetenekleri ve üstün kişiliği ile kendisini arkadaşlarına
ve hocalarına tanıtmış, onların içten sevgi ve saygısını
kazanmıştı.
Askerlik derslerine büyük
ilgisi yanında matematiğe, edebiyata ve güzel söz söylemeye
karşı da merakı ve eğilimi vardı. Harbiye'de ve Harp Akademisi'nde,
memleket ve millet davaları ile ilgilenmesi, düşüncelerini
cesaretle ifadeden çekinmemesi sebebiyle aydın ve inkılapçı
bir subay olarak tanınmıştı. Devir istibdat idaresi idi
ve bu davranışları aleyhine olabilirdi; ancak çevresince
gerçekten çok sevilişi, düşüncelerinde samimi oluşu, onun
herhangi bir tertibe kurban gitmesini önlemişti. Bununla
beraber Harp Akademisi'nden mezuniyetini izleyen günlerde
istibdat ve padişahlık rejimi aleyhindeki düşünceleri
ve durumu, şüphe çekerek birkaç ay İstanbul'da tutuklu
kaldı; sonra bir nevi sürgün olarak vazife ile 5 Şubat
1905 tarihinde Suriye bölgesine, Şam'a atandı.
Vatan ve Hürriyet
Cemiyeti
Şam'da 5. Ordu'nun emrinde
kaldığı üç yıl içinde Suriye'nin hemen her yerini görevle
dolaşmış, memleket idaresindeki aksaklıkları, ordunun
eğitim ve öğretimindeki eksiklikleri daha da yakından
görmüştü. Mustafa Kemal, burada 1906 yılı Ekim ayı içinde
güvendiği bazı arkadaşlarıyla gizli olarak "Vatan
ve Hürriyet Cemiyeti"ni kurdu. Bu arkadaşlarıyla
beraber Beyrut, Yafa ve Kudüs'te de kurdukları cemiyeti
genişletti. Bir ara gizli olarak Mısır ve Yunanistan yoluyla
Selanik'e geçerek burada da "Vatan ve Hürriyet Cemiyeti"nin
bir şubesini açtı ve tekrar Şam'a döndü. Şam'dan uzaklaşışı
hükümetçe duyuldu ise de amirleri kendisini koruduğundan
bir ceza yoluna gidilmedi. Bir süre daha Şam'da kaldı.
Bu sıralarda 20 Haziran 1907 tarihinde Kolağası (kıdemli
yüzbaşı) oldu ve Şam'daki Ordunun Kurmay Başkanlığında
bir göreve getirildi.
Mustafa Kemal 13 Ekim 1907'de
merkezi Manastır'da bulunan 3. Ordu Karargahına atandı.
Bu Karargahın Selanik'teki şubesinde çalışmak üzere Selanik'e
geldi. Bu sıralarda Selanik'teki "Vatan ve Hürriyet
Cemiyeti" üyelerini de içine almış olan İttihat ve
Terakki Cemiyeti" faaliyet halinde idi. Mustafa Kemal
de Selanik'e gelişini takiben bu cemiyete dahil olarak
hizmet görmeye başladı. Memleketin istibdat idaresinden
kurtarılması, yapılacak yenilikler onun da baş düşüncesiydi.
Selanik'e gelişini takiben kısa bir süre sonra 22 Haziran
1908 de Üsküp-Selanik arasındaki demiryolu müfettişliği
de 3. Ordu Karargahındaki görevine ek olarak kendisine
verildi.
 |
Bu esnada
Rumeli'de büyük faaliyet gösteren "İttihat ve Terakki
Cemiyeti" Abdülhamit'i,1876 Anayasasını yeniden yürürlüğe
koymaya ve kapatılan Meclis-i Mebusan'ı tekrar toplantıya
çağırmaya zorlamaktadır. "İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin
bu girişimleri adım adım II. Meşrutiyetin ilanına uzandı.
23 Temmuz 1908 tarihinde
İkinci Meşrutiyet ilan edildiği zaman Mustafa Kemal, Kolağası
rütbesiyle Selanik'te askeri görevini sürdürmekte, bir
yandan da "İttihat ve Terakki Cemiyeti" içinde
çalışarak İstanbul'daki siyasi gelişmeleri yakından izlemektedir.
O, II. Meşrutiyet gibi büyük bir inkılabı takiben yapılanları
kafi görmüyor; bu fırsattan yararlanılarak memlekette
daha büyük ve daha köklü değişikliklerin gerçekleştirilmesi
gereğine inanıyordu. Fakat kendisinin görüşleri "İttihat
ve Terakki Cemiyeti ileri gelenlerinin görüş ve düşüncelerine
uymadı. Buna rağmen fikirleriyle zamanın söz sahibi kişilerini
uyarmaktan da çekinmiyordu.
II. Meşrutiyet'in ilanı
üzerinden henüz bir sene geçmemişti ki İstanbul'da 13
Nisan 1909'da bu harekete karşı, gerici çevrelerce desteklenen
büyük bir isyan gelişti. Mustafa Kemal, 31 Mart Vak’ası
olarak bilinen bu isyanı bastırmak üzere Rumeli de oluşturulan
Hareket Ordusu'nun Kurmay Başkanlığına getirildi ve bu
ordu ile 19 Nisan 1909 tarihinde İstanbul'a geldi. Hareket
Ordusu'nun gerek yolda gerekse İstanbul'daki sevk ve idaresinde
Kurmay Başkanı olarak önemli hizmetler gördü. Hareket
Ordusu'nun İstanbul'a girdiği gün halka hitaben yayımlanan
beyannameyi kendisi yazmıştı. Hareket Ordusu'nun duruma
hakim oluşundan sonra Abdülhamit tahttan indirildi, yerine
Sultan Reşat getirildi. Mustafa Kemal, bu gerici olayın
bastırılmasından sonra İstanbul'da çok kalmayarak 16 Mayıs
1909'da tekrar Selanik'e döndü. Bu sıralarda Selanik ve
çevresinde yapılan manevralarda, tatbikatlarda düşünce
ve görüşlerini cesaretle savunuyor; bu ise bazı üstlerinin
dikkatini çekerken bazılarının da tahammülsüzlüğüne sebep
oluyordu. Kendisi, bir yandan da askeri eğitim konuları
üzerinde telif ve tercüme eserler hazırlıyordu.
O, II. Meşrutiyet'i takiben
Ordu'nun "İttihat ve Terakki Cemiyeti" ile sıkı
alakasının ve siyasete karışmasının tehlikelerini sezinlemeye
başlamış, bu görüşlerini 22 Eylül 1909'da Selanik'te toplanan
"İttihat ve Terakki Büyük Kongresi"nde açıkça
dile getirmişti. Fakat Cemiyetin önde gelenleri onun bu
görüşlerini paylaşmadılar. Mustafa Kemal de kendisini
Cemiyetten uzak tutarak doğrudan doğruya askeri vazifesine
verdi. "İttihat ve Terakki Cemiyeti" ile anlaşmazlığı
ve aralarının açılması böyle başladı.
Fransız ordusunu ve komutanlarını yakından tanıma şansını
yakaladı
Mustafa Kemal, Selanik'teki
görevini başarı ile yürütürken 1910 yılı Eylül ayında
Pikırdi manevralarını izleme amacıyla Fransa'ya gönderildi.
Burada Fransız Ordusunu ve komutanlarını yakından tanıdı.
Selanik'e dönüşünden kısa süre sonra 1911 Mart'ında Arnavutluk'ta
bir isyan çıktı. Bu isyanı bastırmak üzere düzenlenen
harekâtta Harbiye Nazırı Mahmut Şevket Paşa'nın yanında
görev aldı.
Mustafa Kemal, 15 Ocak 1911'de
3. Ordu Karargahındaki görevinden alınarak evvela 5. Kolordu
Karargahında, daha sonra yine Selanik'te bulunan 38. Piyade
Alayı'nda görevlendirildi. Bu atamadan amaç, kendisine
kıta hizmeti gördürerek onu başarısızlığa sürüklemek;
bu suretle şevk ve hevesini bir ölçüde kırmak idi. Ama
O, bu görevde de büyük başarılar gösterdi; eskiden olduğu
gibi yine kumandanlarının, arkadaşlarının sevgi ve saygısını
kazandı. Selanik garnizonundaki subaylar gittikçe onun
etrafında toplanıyorlardı. Bu durum 3. Ordu Müfettişliğinin
hoşuna gitmedi. Onu Selanik'teki vazifesinden ayırarak
27 Eylül 1911 tarihinde İstanbul'da Genelkurmay Başkanlığında
bir göreve tayin ettiler. Mustafa Kemal bu atama üzerine
İstanbul'a gelerek bir süre Genelkurmay Başkanlığında
çalıştı.
Trablusgarp günleri
5 Ekim 1911'de İtalyanlar
Trablusgarp'a hücum ederek istila hareketlerine başlamışlardı.
Mustafa Kemal, bu bölgede görev almak üzere 15 Ekim 1911'de
İstanbul'dan ayrıldı. Trablusgarp'a gelişini takiben bir
süre Tobruk ve Derne bölgelerinde gönüllü mahalli kuvvetlerin
başında bulundu.12 Mart 1912 de Derne Komutanlığına getirildi.
Bu sıralarda 27 Kasım 1911 tarihinde binbaşılığa terfi
etti.
1912 yılı Ekiminde Balkan
Harbi başlamıştı. Mustafa Kemal, 24 Ekim 1912'de Trablusgarp'tan
hareket ederek İstanbul'a geldi. 21 Kasım 1912'de Gelibolu'da
bulunan Bahr-i Sefid (Akdeniz) Boğazı Kuvay-ı Mürettebesi
Komutanlığı Harekat Şubesi Müdürlüğüne atandı. Bu atama
üzerine Gelibolu ya geldi. Olaylar süratle gelişmiş, baba
memleketi Selanik düşmüş, Bulgar Ordusu ilerleyerek Çatalca'ya
kadar gelmişti. Bu elim vaziyet kendisini çok üzdü. Bu
cephede bir süre sonra Bolayır Kolordusu Kurmay Başkanlığına
getirildi. Bu görevde iken Dimetoka ve Edirne'nin düşmandan
geri alınışında büyük hizmetleri gördü.
Sofya Ataşemiliteri
Mustafa Kemal, Balkan Harbinden
sonra, 27 Ekim 1913 tarihinde Sofya Ataşemiliterliğine
atandı.11 Ocak 1914 tarihinden itibaren Belgrat ve Çetine
Ataşemiliterliklerini yürütme görevi de kendisine verildi.
Sofya Ataşemiliterliğine atandığı günlerde yakın arkadaşı
Ali Fethi (Okyar) da Sofya Elçiliğine atanmıştı. Mustafa
Kemal Sofya Ataşemiliterliği esnasında 1 Mart 1914 tarihinde
yarbaylığa terfi etti. 1915 yılı Ocak sonlarına kadar
Sofya'da kaldı.
 |
Bu sıralarda
1 Ağustos 1914'te Almanya'nın Rusya'ya harp ilanı ile
I. Dünya Savaşı başlamıştı. Mustafa Kema1 gelişen siyasi
ve askeri olayları büyük bir dikkatle izlemekte; bir taraftan
da görüş ve düşüncelerini Harbiye Nezaretine bildirmekte
idi. Ona göre katılma zorunlu hale gelmedikçe Osmanlı
Devleti bu büyük savaşın dışında kalmalıydı. Ancak olayların
süratle gelişmesi 29 Ekim 1914'te Osmanlı Devletini de
ister istemez İttifak Devletleri yanında harbe girmek
mecburiyetinde bıraktı. Mustafa Kema1 bu gelişmeler üzerine
Başkumandanlıktan kendisine faal bir hizmet istedi ise
de uzun süre bu isteği yerine getirilmedi. Nihayet ısrarı
üzerine, kendisini 20 Ocak 1915 tarihinde, Tekirdağ'da
teşkil edilecek 19. Tümen Komutanlığına tayin ettiler.
Mustafa Kemal, bu tayin üzerine Sofya'dan ayrılarak İstanbul'a
döndü; derhal yeni görev yerine hareket ederek Tümenini
kurdu. Bu Tümen kısa süre sonra görülen lüzum üzerine
25 Şubat 1915'te Tekirdağ'dan Maydos (Eceabat)'a nakledildi.
Mustafa Kemal burada,19. Tümene ilâveten 9. Tümenin 2
Piyade Alayı ve bazı topçu birlikleri de emrine verilerek
Maydos Mıntıkası Kumandanı olarak görev yaptı.
Çanakkale Geçilmez
Gelibolu Yarımadasında önemli
olaylar oluyordu. İngiliz donanması 18 Mart 1915 günü
Çanakkale Boğazını geçmeye teşebbüs etti ise de kıyı topçusunun
başarılı savunması karşısında, muvaffak olamayarak ağır
zayiat verdi. Donanması ile Boğazı geçemeyen düşman, bu
defa Gelibolu Yarımadasını çıkarma ile zorlamaya karar
verdi. Olaylar bu şekilde gelişirken, Genelkurmay Başkanlığı
da 23 Mart 1915 tarihinde Gelibolu'da 5. Ordu kurulmasına
karar vermiş, Komutanlığına da Alman Generali Liman Von
Sanders'i atamıştı.
Liman Von Sanders, muhtemel
düşman taarruzuna karşı kuvvetlerini üç gruba ayırarak
planını yapmış; Mustafa Kemal'in başında bulunduğu kuvvetleri
ordu ihtiyatına almıştı. Mustafa Kemal bu plan gereğince
18 Nisan 1915 günü Tümeniyle Bigalı'ya geçti.
Düşman birlikleri 25 Nisan
1915 günü Seddülbahir ve Arıburnu bölgesinden ilk çıkarma
hareketine başladı. Ancak çıkarma hareketi ilk gün karşısında
Mustafa Kemal'i buldu. Mustafa Kemal, çıkarmanın başladığını
görür görmez, kuvvetlerini süratle Bigalı'dan Conkbayırı'na
sevketmişti. Arıburnu'ndan Conkbayırı'na ilerleyen İngiliz
kuvvetleri, o gün, Mustafa Kemal'in komuta ettiği 19.
Tümen kuvvetlerinin taarruzu ile geri çekilmeye mecbur
edildi.
Conkbayırı taarruzunda Türk
askeri görülmemiş bir inanç ve cesaretle savaşıyor, tarihin
en büyük kahramanlık sahneleri sergileniyordu. Dahi komutan,
kumandanlara verdiği emre şu cümleleri de ilâve etmişti:
"Ben, size taarruz emretmiyorum; ölmeyi emrediyorum!
Biz ölünceye kadar geçecek zaman zarfında yerimize başka
kuvvetler ve kumandanlar geçebilir!"
25 Nisan 1915 günü başlayan
çıkarma, kuvvetlerimiz tarafından kıyıya kadar itilmesine
rağmen düşman, 26 ve 27 Nisan 1915 günleri de çıkarma
harekatına devam etti. İlerlemek isteyen İngilizlerle
yer yer şiddetli çarpışmalar oldu; ancak her taarruz Türk
askerinin kahramanca savunması karşısında başarısız kaldı.
Mustafa Kemal, Çanakkale Cephesindeki bu üstün başarıları
üzerine 1 Haziran 1915'de Albaylığa terfi etti.
Düşman, Çanakkale'de başarı
sağlayamamasına, ilerleme gösterememesine rağmen, yeni
bir çıkarma yapmada kararlıydı. Düşünülen çıkarmanın gerçekleşebilmesi
için, her şeyden önce ilk direnç hatlarını oluşturan Arıburnu
ve Seddülbahir'deki Türk kuvvetlerinin yerlerinden sökülmesi
gerekiyordu. İngilizler bu amaçla 6 ve 7 Ağustos 1915
günleri, takviyeli kuvvetlerle yeni bir taarruz daha denediler;
düşman kuvvetleriyle, kuvvetlerimiz arasında şiddetli
muharebeler oldu. Ancak, Mustafa Kemal'in aldığı önlemler
sayesinde düşmanın bu taarruzu da gelişme imkânı bulamadı.
Arıburnu ve Seddülbahir'deki taarruz devam ederken İngilizler
6 Ağustos 1919 akşamı Çanakkale'nin güney kıyılarına da
asker çıkararak ilerlemeye başladı. Bu suretle Anafartalar
Bölgesi de ansızın kritikleşti. Gelişen bu buhranlı durum
üzerine Liman von Sanders'in emri ile komuta değişikliği
yapılarak, "Anafartalar Grubu Komutanlığı'na 8 Ağustos
1915 tarihinde Albay Mustafa Kemal getirildi. 9 Ağustos
1915 günü komutayı ele alan Mustata Kemal beklemeksizin
aynı gün yaptığı taarruz ile ilerleyen İngiliz kuvvetlerini
tekrar çıkarma yaptıkları kıyılara itti. Aynı günün akşamı
Conkbayırı bölgesine geçerek buradaki kuvvetleri de 10
Ağustos 1915 sabahı taarruza geçirdi. Böylece düşmanın
ilerlemesine imkan verilmemiş; aksine tutunduğu mevzilerden
tamamen çıkarılarak Anafartalar bölgesine tam anlamıyla
hakim olunmuştu.
İngilizler; nihayet 1915
yılı Aralık sonunda müttefikleriyle beraber Çanakkale'den
çekildiler. Düşmanların Çanakkale Boğazı'nı geçememesi
İstanbul'un işgalini önlemiş; İngilizlerin, Marmara ve
Karadeniz üzerinden müttefikleri Rusya ile bağlantı kurma
hayallerini söndürmüştü. Bütün bu olaylar, bir anlamda,
I. Dünya Savaşının akışını da etkiliyor, dünya tarihinin
yönünü değiştiriyordu.
Generalliğe yükseliyor
Mustafa Kemal, Çanakkale
Muharebelerinin eski şiddetini kaybettiği 1915 yılının
son aylarında, son bir taarruzla düşmanı tutunduğu kıyılardan
da sökerek onu tam mağlup duruma düşürmek görüşünde idi.
Ancak bu teklifi, Ordu Komutanı Liman von Sanders tarafından,
düşmanın da kıyıdan yapacağı topçu ateşinin ağır zayiat
verdirebileceği endişesiyle benimsenmedi. Artık bu cephede
yapacak bir şey kalmamıştı. Mustafa Kemal, 10 Aralık 1915'te
"Anafartalar Grubu Komutanlığı"nı, Fevzi (Çakmak)
Paşa'ya bırakarak izinli olarak Çanakkale den ayrıldı;
İstanbul a döndü.
 |
Mustafa
Kemal, 27 Ocak 1916'da karargahı Edirne'de bulunan Onaltıncı
Kolordu Komutanlığına atandı. Kısa süre sonra bu Kolordu'nun
aynı isimle Diyarbakır'da kurulması kararı üzerine yine
Kolordu Komutanı olarak 11 Mart 1916'da Diyarbakır-Bitlis-Muş
Cephesine tayin edildi. Mustafa Kemal, 26 Mart 1916'da
Diyarbakır'a gelerek komutayı ele aldı.1 Nisan 1916 da
Generalliğe yükseltildi. Diyarbakır'a gelişini takiben
kısa bir hazırlıktan sonra 3 Ağustos 1916 sabahı emrindeki
kuvvetleri Bitlis ve Muş yönünde taarruza geçirdi; Ruslarla
iki tümenimiz arasında taarruz ve karşı taarruz şeklinde
şiddetli çarpışmalar oldu. Nihayet 8 Ağustos 1916 sabahı
Muş, aynı günün akşamı Bitlis kuvvetlerimiz tarafından
düşman işgalinden kurtarıldı. Muş; ne yazık ki 25 Ağustos
1916'da tekrar Rusların eline düşmüştü. Mustafa Kemal
Paşa, 2. Ordu Komutanlığı sırasında, 14 Mayıs 1917'de
Muş'u ikinci defa Rus işgalinden kurtardı.
Mustafa Kemal Paşa, Aralık
l9l6'da Ahmet İzzet Paşa'nın izinli olarak bir süre İstanbul'a
gitmesi üzerine vekaleten 2. Ordu Kumandanlığına tayin
edildi. Karargahı Diyarbakır'da olan bu ordunun Kurmay
Başkanı Albay İsmet (İnönü) Bey'di. Büyük Kumandanın,
İnönü ile yakından tanışması, emir-komuta zinciri içinde
çalışması bu tarihlere rastladı.
Vahdettin ile Almanya’da
Mustafa Kemal Paşa, 14 Şubat
1917'de Hicaz Kuvve-i Seferiyesi Komutanlığına atanması
üzerine Şam'a giderek Sina Cephesini teftiş etti ise de
5 Mart 1917 tarihinde Diyarbakır'da 2. Ordu'ya vekaleten
komutan atandı. Tekrar Diyarbakır'a dönen Mustafa Kemal
Paşa,16 Mart 1917'de asaleten 2. Ordu Komutanlığına getirildi.
Fakat bu görevde de çok kalmayarak 5 Temmuz 1917 tarihinde
Yıldırım Orduları Grubu Komutanlığına bağlı olarak Halep'te
kurulması kararlaştırılan 7. Ordu'nun başına getirildi.
Bu cephenin umumî idaresi Falkenhein adlı bir Alman generaline
verilmişti. Mustafa Kemal Paşa,15 Ağustos 1917 günü Halep'e
gelerek göreve başladı. Fakat bir süre sonra General Falkenhein
ile aralarında askeri görüşler ve uygulanacak harekat
bakımından anlaşmazlık çıktı; bu anlaşmazlık sonucu Mustafa
Kemal Paşa, 1917 Ekim başlarında istifa mecburiyetinde
kaldı. Kendisine tekrar Diyarbakır'daki eski görevi teklif
edildi ise de kabul etmeyerek İstanbul'a geldi. 7 Kasım
1917'de Genel Karargah'ta görevlendirildi. Ancak kısa
süre sonra Veliaht Vahdettin Efendi'nin maiyetinde Alman
Umumi Karargahını ve Alman Cephelerini ziyaret etmek üzere
Almanya seyahatine iştirak etti.15 Aralık 1917 - 4 Ocak
1918 arasını kapsayan bu seyahat esnasında Mustafa Kemal,
Alman askeri çevrelerinde incelemeler yaparak, Alman İmparatoru
II. Wilhelm ve devrin tanınmış komutanlarıyla görüştü.
Onlara I. Dünya Harbinin muhtemel sonuçları hakkındaki
görüşlerini açıkça ve belirgin şekilde anlatıyordu.
Karlsbad’da tedavi
Mustafa Kemal Paşa, 20 gün
süren Almanya seyahatinden İstanbul'a döndükten bir süre
sonra böbrek rahatsızlığı nedeniyle Viyana ve Karlsbad'a
giderek tedavi gördü. 13 Mayıs 1918 - 4 Ağustos 1918 arasını
kapsayan bu seyahat dönüşü General Falkenhein'in yerine
Yıldırım Ordular Grubu Komutanlığına getirilmiş olan General
Liman von Sanders'in emrindeki 7. Ordu'ya Ağustos 1918'de
tekrar komutan oldu ve 15 Ağustos 1918 günü Halep'e geldi.
Mustafa Kemal, bu cephede İngilizlere karşı başarılı müdafaa
savaşları yaptı. Takviyeli İngiliz kuvvetleri karşısında,
O'nun maharet ve dirayeti sayesinde, bu bölgedeki Türk
Ordusu dağılmaktan kurtarılmış; büyük bir düzen içinde
Halep'e kadar çekilme başarısını göstermişti. Fakat I.
Dünya Savaşı Almanya ve müttefikleri aleyhine gelişiyordu.
29 Eylül 1918 tarihinde Bulgaristan savaştan çekilmiş,
4 Ekim 1918 tarihinde de Almanya mütareke istemişti. İstanbul'da
Talat Paşa Kabinesi istifa etmiş, yeni Kabineyi Ahmet
İzzet Paşa kurmuştu. Bu gelişmeler karşısında Mustafa
Kemal Paşa yetkili makamlara, askeri ve siyasi önerilerine
devam etti ise de yine kabul ettiremedi. Nihayet 30 Ekim
1918 tarihinde de Osmanlı Devleti, itilaf devletleri ile
Mondros Mütarekesi'ni imzalayarak l. Dünya Savaşından
çekildi.
Mustafa Kemal Paşa, Mondros
Mütarekesi'nin imza edildiği günün ertesi, 31 Ekim 1918
tarihinde Yıldırım Ordular Grubu Komutanlığına getirildi
ise de artık yapacak bir şey kalmamıştı. 7 Kasım 1918
tarihinde bu Grup Kumandanlığı'nın da Padişah iradesiyle
kaldırılması üzerine Adana'dan hareketle 13 Kasım 1918
günü İstanbul'a geldi. Artık Türkiye, mütareke şartlarını
yaşıyordu ve kendisi de Harbiye Nezareti emrine verilmiş
bir Ordu Kumandanı idi.
Memleket ve milletin içinde
bulunduğu şartlar ağır idi. Büyük bir savaş sonunda, mağlup
bir devlet olarak 30 Ekim 1918'de "Mondros Mütarekesi"
adı verilen şartları ağır bir anlaşma imzalanmış, bu anlaşma
şartlarına dayanılarak memleketin birçok bölgesi galip
devletlerce işgal edilmiş, ordumuz dağıtılmış, bütün silah
ve cephane galip devletlerin emrine verilmişti. Osmanlı
memleketleri tamamen parçalandığı gibi, Türk'ün ana yurdu,
Anadolu da galip devletler arasında taksime uğruyordu.
İtalyanlar Antalya'ya çıkmıştı. İskenderun, Adana, Mersin,
Antep, Maraş, Urfa işgal altında idi. Kars'ta İngilizler
idareyi ele almıştı. Trakya işgal altında idi. Düşman
donanması İstanbul sularında demirlemişti. Çanakkale ve
İstanbul Boğazları tutulmuştu. İstanbul ve İstanbul Hükümeti
İtilaf Devletlerinin baskı ve kontrolü altında idi. Padişah
ve hükümet, düşmanlara alet olmuş, aciz ve şaşkın bir
vaziyette sadece kendileri için emniyet ve kurtuluş yolu
aramakta idiler. Anadolu'nun her şehrinde ecnebi subaylar
dolaşıyor, İtilaf Devletleri temsilcisi sıfatıyla direktifler
veriyorlardı. Yunanlılar da İzmir'i işgal hazırlıklarıyla
meşguldü; bu yolda büyük çaba harcıyorlar, İtilaf Devletlerini
ikna etmeye çalışıyorlardı. Nihayet 15 Mayıs 1919'da bu
gayelerine eriştiler.
Olayların bu şekilde gelişeceğini
Mustafa Kemal, önceden sezinlemişti. Nitekim Mondros Mütarekesi'nden
5 gün sonra, 5 Kasım 1918'den itibaren Harbiye Nezaretinden
Mondros Mütarekesi gereğince ordulara terhis emirleri
gelmeye başladı. Atatürk, aynı gün Adana'dan Sadrazam
Ahmet İzzet Paşa'ya ilk ikaz telgrafını çekti: "Cidda
olarak arzederim ki gereken tedbirleri almadıkça orduyu
terhis etmeyiniz! Şayet orduları terhis edecek ve İngilizlerin
her dediğine boyun eğecek olursak düşman ihtiraslarının
önüne geçmeye imkan kalmayacaktır.” Bu, Atatürk'te, her
şey bitti zannedilen bir zamanda da kurtuluş ümidinin
sönmediğini, pek çoklarının düştüğü yeis ve ümitsizliğe
asla kendisini kaptırmadığını gösterir.
“Ya İstiklal ya
Ölüm!”
Atatürk, milli egemenliğe
dayanan, kayıtsız şartsız bağımsız yeni bir Türk Devleti
kurmak gerektiğinin bilincindeydi. Atatürk'e göre önemli
olan Türk milletinin haysiyetli ve şerefli bir millet
olarak yaşamasıydı. Yabancı bir milletin himaye ve efendiliğini
kabul etmek, insanlık vasıflarından yoksunluğu, acizlik
ve miskinliği itiraftan başka bir şey değildi. Milli Mücadele
kaçınılmazdı ve Milli Mücadele'nin parolası "Ya istiklal
ya ölüm!" olacaktı.
16 Mayıs 1919 günü Bandırma
vapuru ile İstanbul'dan hareket eden Mustafa Kemal Paşa,
19 Mayıs 1919 sabahı Samsun'da Anadolu topraklarına ayak
bastı. Kendisinin Anadolu'ya gönderiliş gerekçesi, Samsun
ve çevresindeki asayişsizliği yerinde görüp incelemek
ve tedbir almaktan ibaretti. Hükümete verilen İngiliz
raporlarında, bu bölgede Türklerin, Rumlara karşı gerilla
hareketine giriştikleri ve bölgenin asayişini bozdukları
bildirilmekte ise de durum tam tersine idi. Bu bölgede,
Pontus Rum Devleti kurma amacına yönelik geniş bir Rum
faaliyeti vardı. Baskı gören Rumlar değil, Türklerdi.
Mustafa Kemal Paşa İstanbul'dan
ayrılmadan önce başta sadrazam olmak üzere kabine azalarının
hemen hepsi ile ve en sonunda Padişahla görüşmüştü. Fakat
bu kişilerin hiçbirinde memleketi içinde bulunduğu badireden
kurtaracak bir enerji, bir ümit ışığı görmemiş, görememişti.
İstanbul hükümetinin ve Padişahın davranışlarında İtilaf
Devletlerini gücendirmemek görüşünün ağır ezikliğini hissetti.
Oysaki onların kararlarına uymak değil, karşı koymak lazımdı.
İşte Anadolu'ya bu gaye ile gidiyordu. Mustafa Kemal Paşa'nın
İstanbul'dan ayrılırken yakın arkadaşlarına söylediği
şu sözler bu bakımdan büyük önem taşımaktadır: "Düşman
süngüsü altında milli birlik olamaz. Ancak hür vatan topraklarında
memleketin istiklali ve milletin hürriyeti için çalışılabilir.
Bu gayeyi tahakkuk ettirmek üzere Anadolu'ya gidiyorum".
Mustafa Kemal Paşa, Samsun'a
çıktıktan 2 gün sonra, 21 Mayıs 1919'da Genelkurmay Başkanlığına
Samsun ve çevresindeki asayişsizliğin sebeplerini açıklayan
ne İstanbul Hükümeti’nin ne de İtilaf Devletleri temsilcilerinin
hoşlanmadığı şu telgrafı çekti: "Rumlar bu bölgede,
Pontus Hükümeti teşkili gibi bir safsata etrafında toplanmış
ve Rum çeteleri hemen kamilen siyasi bir şekle dönüşmüştür".
22 Mayıs 1919'da Samsun'dan Sadaret'e gönderdiği raporu
da şu cümle ile noktaladı: "Millet birlik olup hakimiyet
esasını, Türklük duygusunu hedef almıştır". Bu anlamlı
ifadede Anadolu'da beliren Milli Mücadele azmini sezmemek
mümkün değildir. İşte bu raporlar İstanbul'a geldikten
sonradır ki İtilaf Devletleri temsilcileri İstanbul Hükümetinden
sordu: "Tanınmış bir Türk generalinin Anadolu'da
ne işi vardır?" Bunun üzerine İstanbul Hükümeti,
Anadolu'ya gönderdiği müfettişi geri çağırma girişimlerine
başladı.
Anadolu liderini
buldu
Artık Anadolu'da başlayan
Milli Mücadele, liderini bulmuş, dağınık ve bölgesel mukavemetler
bir bayrak altında toplanmaya başlamıştı. Bunun ilk örneğini
22 Haziran 1919'da Mustafa Kemal imzasıyla Amasya'dan
bütün memlekete duyurulan bir tamimde görüyoruz. Bu genelgede
kutsal bir ses işitiliyordu: "Vatanın bütünlüğü,
milletin istiklali tehlikededir. Milletin istiklalini
yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır". Bu cümleler
Milli Mücadele'nin örgütlü olarak fiilen başladığının
onun imzası ile bütün cihana ilanı idi. Bu genelge diğer
bir maddesiyle beliren milli tehlike karşısında izlenecek
ilk yolu da belirtiyordu: "Her vilayetten seçilecek
milletin güvenini kazanmış delegelerle, Anadolu'nun en
emin yeri olan Sivas'ta derhal bir milli kongre toplanacaktır".
Mustafa Kemal Paşa, Amasya
Tamimi adıyla ünlü bu genelgesini yaptıktan sonra Erzurum'a
geçmek üzere 27 Haziran 1919'da halkın sevinç gösterileri
arasında Sivas'a geldi. Şehirde kaldığı 1 günlük süre
içinde, Erzurum Kongresi'ni takiben Sivas'ta yapılacak
Kongre için ilgililere gerekli direktifleri vererek Erzurum'a
hareket etti. Atatürk, 3 Temmuz 1919 günü Erzurum'a geldi.
Sine-i millette
bir ferd-i mücahit
Atatürk, Erzurum'a gelişinden
5 gün sonra, 8-9 Temmuz 1919'da "Sine-i millette
bir ferd-i mücahit olarak çalışmak üzere çok sevdiği askerlik
mesleğinden ve görevinden istifa etti. Artık bir millet
ferdi olarak, milletten kuvvet, kudret ve ilham alarak
tarihi vazifesine devam ediyordu.
Erzurum Kongresi, 23 Temmuz
1919'da tek katlı bir ilkokul salonunda 62 delegenin iştirakiyle
toplanmıştı. Kongre bir kurucu meclis gibi çalışarak 14
gün devam etti ve 7 Ağustos 1919 da çalışmalarına son
verdi. Kongreyi geçici başkan olarak Erzurum delegelerinden
Hoca Raif Efendi açmış, delegelerin isim okunarak yoklaması
yapıldıktan sonra başkanlık seçimine geçilmişti. Yapılan
oylamada Mustafa Kemal Paşa başkan seçildi.
Milli Mücadele'ye bayrak
olan bir kongrenin Erzurum'da toplanışı bir tesadüfün
eseri değildi; Mondros Mütarekesi'nden sonra müdafaa şuurunun
en keskin bir şekilde meydana çıktığı bölgelerden biri
Erzurum idi. Zira Mütareke hükümlerine göre asırlarca
şehit kanıyla sulanmış Erzurum topraklarını da içine almak
üzere bir Ermenistan kurulması isteniyordu. Bu durum,
bölgedeki milli birlik ve mukavemet şuurunu daha da ortaya
çıkardı. Keza Kongre'ye Doğu Karadeniz il ve kasabalarını
temsil etmek üzere 17 delege ile iştirak eden Trabzon'da
da Pontus tehlikesi vardı. Bölge Rumları, Mondros Mütarekesi'nden
faydalanarak Doğu Karadeniz şehirlerini kapsayacak bir
Pontus Rum Devleti kurma hayali içindeydiler. Bu bakımdan
Doğu Anadolu şehirleri ile tehlike müşterekti.
Son derece güç şartlar içinde
gerçek bir vatan aşkıyla her türlü tehlikeyi göze alarak
toplanan Erzurum Kongresi Türk tarihinde önemli bir dönüm
noktası oldu. Türk Kurtuluş Savaşı'nın ilk temelleri bu
Kongre'de atılmış, alınan tarihi kararlar Milli Mücadele'nin
temel kurallarını oluşturmuştu. Erzurum Kongresi kararları
şu şekilde özetlenebilir:
1- Doğu illeri ile Trabzon
ve Canik sancağı hiçbir sebep ve bahane ile Osmanlı topluluğundan
ayrılması mümkün olmayan bir bütündür. Bu demekti ki ne
doğu illeri Ermenistan sevdasıyla, ne Karadeniz illeri
Pontus hayaliyle anavatandan ayrılamayacaktır. Bu karar,
vatanı ve milleti bölmek isteyenlere karşı ilk esaslı
ihtardı.
2- Her türlü yabancı işgal
ve müdahalesine karşı, millet birlik olarak kendisini
müdafaa ve mukavemet edecektir. Bu madde ile milletin,
her türlü işgal ve müdahaleyi kesin olarak reddettiği,
birlik halinde direneceği bildiriliyordu. Vatan topraklarına
yönelik hiçbir işgal ve müdahale, karşılıksız kalmayacaktı.
Millet işgal ve istilayı birlik halinde püskürtmeye kararlıydı.
3- Vatanın ve istiklalin
muhafaza ve teminine İstanbul Hükümeti muktedir olamadığı
takdirde, gayeyi temin için Anadolu'da geçici bir hükümet
kurulacaktır. İstanbul Hükümetinin hali ve tutumu belliydi;
güçsüz ve beceriksizdi. Memleketi Mondros Mütarekesi ile
kayıtsız şartsız galip devletlere teslim etmişti. Ülkeyi
uçurumun kenarından ancak ve ancak milli iradeye dayanan
bir hükümet kurtarabilirdi; bu mutlaka gerçekleştirilecekti.
Esasen Erzurum Kongresi bu amaca yönelik ilk adımdı.
4- Kuvayi Milliye-i amil
ve irade-i Milliye’yi hakim kılmak esastır. Kuva-yi Milliye’den
kasdedilen milli kuvvetler, milletin bağrından çıkacak
millî bir ordu idi. Bu ordu, milletin kutsal gayesi uğrunda
milletin arzu ve eğilimleri yönünde mutlaka zafere ulaşacaktı.
Milli iradeyi hakim kılmak aynı zamanda demokratik bir
esastı. Bu esasta Cumhuriyet rejiminin ilk kıvılcımlarını
sezmemek mümkün değildi.
5- Hıristiyan azınlıklara
siyasi hakimiyet ve sosyal dengemizi bozan imtiyazlar
verilemez. Memleketteki azınlıklar yer yer siyasi egemenlik
davasına kalkışmıştı. Memleket bütünlüğünü bozucu, vatanı
parçalayıcı bu gibi davranışlara imkan verilmeyecekti.
Azınlıklara sosyal dengemizi bozan ekonomik, hukuksal
ve kültürel ayrıcalıklar ve üstünlükler tanınmayacaktı.
6- Manda ve himaye kabul olunamaz. Türk milleti her şeyi
göze alarak istiklali için silaha sarılmıştı. Hiç kimseden
lütuf ve yardım beklemiyordu; yabancı devletlerden merhamet
istemiyordu. Her ne pahasına olursa olsun istiklal mutlaka
gerçekleşecekti. Parola "Ya istiklal ya ölüm"
idi.
7- Milli Meclis'in derhal
toplanmasına ve hükümet işlerinin meclisin denetimi altında
yürütülmesine çalışılacaktır. Millet devletlerinin baskısı
ve Padişah fermanı ile kapatılmış olan meclis derhal toplanmalı,
hükümetin millet ve memleketin mukadderatı ile ilgili
vereceği her türlü karar böyle bir meclisin denetiminden
geçirilmeliydi. Hükümet kararları ancak bu şekilde meşruluk
kazanacaktı.
8- Milletimiz insani ve
asri gayeleri tebcil, fenni, sınai ve iktisadi hal ve
ihtiyacımızı takdir eder. Bu cümle ile Türk milletinin
yeniliklere açık ruhu belirtiliyordu. Denilmek isteniyordur
ki Türk milleti insani ve uygar amaçların değerini bilen
ve kavrayan bir millettir. Nitekim Atatürk milletin çehresini
değiştiren büyük inkılaplara başladığı zaman "yaptığımız
ve yapmakta olduğumuz inkılapların gayesi, milletimizi
her bakımdan uygar bir toplum haline getirmektir. İnkılaplarımızın
temel kuralı budur", diyecekti. Kararda geçen "Milletimiz
fenni, sınai ve iktisadi hal ve ihtiyacımızı takdir eder"
ifadesinde de harap bir memleketi bayındır hale getirmek
için gelecekte gerçekleştirilecek kalkınma hamlelerine
işaret edilmekte idi.
Erzurum Kongresi, memleketin
bütününü ilgilendiren bu tarihi kararlarıyla bölgesel
bir kongre olmaktan çıkmış, kendisinden sonra gelişecek
tüm olayları büyük ölçüde etkilemişti. Zira Sivas Kongresi
kararları, Erzurum Kongresi kararlarına dayandı. Misak-ı
Milli'nin esasında Erzurum Kongresi kararları yer aldı.
Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin toplanış ve açılış gerekçesi
Erzurum Kongresi kararlarına oturtuldu. Mudanya ve Lozan
antlaşmalarının bağımsızlığı savunan ruhu; ilhamını Erzurum
Kongresi kararlarından aldı. Cumhuriyet rejiminin ruhu,
irade-i milliyeyi hakim kılmak esasında toplandı. Ve nihayet
"Milletimiz insani ve asri gayeleri tebcil eder"
cümlesiyle Atatürk inkılaplarının ilk kıvılcımları Erzurum
Kongresi'nde parıldadı.
Sonuçları bakımından
bu derece önem taşıyan Erzurum Kongresi için Mustafa Kemal
Paşa, kapanış konuşmasında "Tarih, bu Kongremizi
şüphesiz ender ve büyük bir eser olarak kaydedecektir"
ifadesini kullandı.
Erzurum’dan Sivas’a
Erzurum Kongresi, 7 Ağustos
1919 günü -kendisi adına bütün yetkileri kullanacak- 9
kişilik bir Heyet-i Temsiliye seçerek çalışmalarına son
verdi. Şimdi Heyet-i Temsiliye'yi ve onun başkanını büyük
bir görev bekliyordu. Erzurum Kongresi'nde parlayan kıvılcımı
söndürmemek, Sivas'ta onu meşale haline getirerek milli
kurtuluşa daha emin adımlarla yürümek gerekiyordu. Bu
sebepledir ki Mustafa Kemal Paşa, doğu illerinin mukadderatı
için toplanan Erzurum Kongresi'ni -gayesini daha da genişleterek-
bu amaca yöneltmek istedi. Bu sebepledir ki Erzurum Kongresi'ni
Sivas Kongresi'ne bağlayarak Milli Mücadele'ye memleket
yüzeyinde genişlik kazandırdı.
Sivas Kongresi günlerinde
de memleketin içinde bulunduğu ağır mütareke şartları
bütün acılığı ile devam ediyordu. Mondros Mütarekesi'nin
milletimiz aleyhine haksız ve insafsız bir şekilde uygulanması,
İzmir'e çıkmış olan Yunanlıların İtilaf devletlerinden
aldığı cüretle Anadolu'nun içine doğru ilerlemesi, çeşitli
şehirlerimizin işgali Sivas Kongresi günlerinde de birbirini
izledi. İşte böyle bir hava içinde Mustafa Kemal Paşa,
bir kısım Heyet-i Temsiliye üyeleriyle beraber Sivas Kongresi'ne
iştirak etmek üzere 2 Eylül 1919'da Erzurum'dan Sivas'a
geldi. Sivas, Milli Mücadele liderini emsalsiz sevgi gösterileri
ve coşkun bir sevinçle karşıladı.
Sivas Kongresi, 4 Eylül
1919 günü o zamanlar "Mekteb-i Sultani" olarak
kullanılan bir binanın salonunda, 38 delegenin iştiraki
ile toplandı. Kongre 8 gün devam etti ve 11 Eylül 1919'da
Heyet-i Temsiliye seçimini takiben bir beyanname yayımlayarak
çalışmalarına son verdi. İlk oturumda yapılan oylamada
Mustafa Kemal Paşa, başkan seçildi.
Erzurum Kongresi'ni takiben
bütün memleketi temsil eden böylesine önemli bir Kongre'nin
özellikle Sivas'ta toplanışı, şehrin stratejik durumu
ile ilgili idi. Anadolu'nun ortasında yer alan bu şehrimiz
-mütareke şartları gereğince İtilaf devletlerini temsilen
bazı subaylar bulunmasına rağmen- işgal altında değildi.
Ulaşım bakımından Anadolu yollarının birleştiği bir kavşak
durumunda idi: o günkü imkanların elverdiği ölçüde çeşitli
Anadolu şehirlerine şu veya bu şekilde bağlanabiliyordu.
Her ne kadar Fransızlar Adana üzerinden, İngilizler Samsun'dan
şehri işgal tehdidinde bulunuyorlarsa da Mustafa Kemal
Paşa, böyle bir işgalin düşmana çok pahalıya mal olacağını
hesaplıyordu. Bütün bu avantajları yanında Müdafaa-i Hukuk
Cemiyeti Sivas Şubesi, şehirde oldukça iyi teşkilatlanmıştı.
İşte bu şartların oluşturduğu
hava içinde gerçekleşen Sivas Kongresi doğrudan doğruya
Mustafa Kemal'in çağrısı üzerine toplanmış bir milli kongredir.
Kongre’nin 38 üyesinden 31'ini Batı ve Orta Anadolu illerinden
gelen üyeler, 7'sini ise Doğu Anadolu illerini temsilen
Erzurum Kongresi'nce seçilen Heyet-i Temsiliye oluşturmuştu.
Böylece Batı ve Orta Anadolu illerinden seçilen delegelerle
Doğu illerini temsilen gelen Heyet-i Temsiliye, Sivas
Kongresi'ne memleket çapında bir genişlik ve bütünlük
kazandırdı
Tarihi bir gerçek olarak
belirtmek gerekir ki Sivas Kongresi'nin toplanışı sırasında
da Erzurum Kongresi'nde olduğu gibi İstanbul Hükümeti
ve idarecileri büyük engeller çıkardılar. Bu sebepledir
ki Ankara ve diğer bazı şehirlerimizden valilik baskısı
ile delege seçilemedi. Bazı vilayetlerden seçilen delegeler
de aynı baskı nedeniyle yola çıkmaktan alıkonuldu, dolayısıyla
Kongre'ye iştirak edemedi.
Sivas Kongresi'nin toplanmaması
için Sivas'ta bulunan Fransız Jandarma Müfettişi Brüno
da baskı yaptı. Vali Reşit Paşa ile görüşerek böyle bir
Kongre gerçekleştiği takdirde Sivas'ın işgal edileceğini
ve Kongre'nin dağıtılacağını bildirdi. İngilizler de Samsun
üzerinden Sivas'ı işgal edecekleri tehdidinde bulundular.
Fakat Mustafa Kemal'in her güçlüğü aşan azmi önünde, bütün
bu tehditler sonuçsuz kaldı.
İstanbul Hükümeti Erzurum
Kongresi'nde yaptığı gibi Sivas Kongresi sırasında da
bütün gücüyle Mustafa Kemal'i tevkife yönelmişti. Anadolu'nun
hemen her valisine telgraflar çekilerek Mustafa Kemal'in
ne pahasına olursa olsun tutuklanarak İstanbul'a gönderilmesi
isteniyordu. Bunu gerçekleştirmek üzere valiliklere, mutasarrıflıklara
yeni atamalar yapıldı. Fakat hiçbir idareci, şahlanan
milli irade ve millî hava içinde İstanbul Hükümetinin
isteklerini yerine getirmek cesaretini gösteremedi.
Sivas Kongresi'nin diğer
bir özelliği de delegelerin vatanın kurtuluşu ve milletin
mutluluğundan başka hiçbir kişisel maksat izlemeyeceklerine,
mevcut siyasi partilerden hiçbirinin amaçlarına hizmet
etmeyeceklerine dair Kongre'de yemin etmeleri olmuştu.
Bu suretle Milli Mücadele'nin hiçbir siyasi parti adına
yapılmadığı, tamamen milleti ve memleketi kurtarma amacına
yönelik bir hareket olduğu açıkça belirtilmiş oluyordu.
Sivas Kongresi kararları şu şekilde özetlenebilir:
1- Milli sınırlar içinde bulunan
vatan parçaları bir bütündür; birbirinden ayrılamaz. Evvelce
toplanan Erzurum Kongresi, Doğu Anadolu ve Doğu Karadeniz
vilayetlerinin hiçbir sebep ve bahane ile anavatandan
ayrılamayacağını ilan etmişti. Sivas Kongresi sahip olduğu
tam yetki ile bu karara bütün memleketi kapsayan bir genişlik
kazandırdı.
2- Her türlü işgal ve müdahaleye
karşı, millet birlik olarak kendisini müdafaa ve mukavemet
edecektir. Erzurum Kongresi'ni toplanmaya davet eden başlıca
tehlike Doğu Karadeniz Bölgesinde kurulması düşünülen
Pontus Rum devleti ile Doğu Anadolu illerini içine kalacak
bir Ermenistan tehlikesi idi. Sivas Kongresi, batıdan
gelen Yunan tehlikesini de göz- önüne alarak, vatan topraklarına
yönelik hiçbir işgal ve müdahalenin karşılıksız kalmayacağını
mütecaviz düşmana açıkça bildiriyordu.
3- İstanbul Hükümeti, harici
bir baskı karşısında memleketimizin herhangi bir parçasını
terk mecburiyetinde kalırsa vatanın bağımsızlığını ve
bütünlüğünü temin edecek her türlü tedbir ve karar alınmıştır.
Bu madde ile İstanbul Hükümetinin millet menfaatlerine
aykırı herhangi bir karar veya davranışına milletin kayıtsız
kalmayacağı, gerektiğinde millî iradeye dayanan bir hükümetin
derhal kurulacağı açıkça belirtiliyordu.
4- Kuva-yı milliyeyi amil
ve irade-i milliyeyi hakim kılmak esastır. Erzurum Kongresi'nde
belirlenen bu kural, Sivas Kongresi'nde perçinleştiriliyordu,
Memleketi kurtaracak tek kuvvet, milli ordu idi. Bu ordu,
milletin iradesi ve eğilimleri yönünde savaşacak, bağımsızlık
mutlaka gerçekleşecekti. Millet artık egemenliğini kendi
eline almıştı; kendi hakimiyetinden başka hiçbir güç tanımıyordu.
Bu esas gelecekteki Cumhuriyet rejiminin esasını oluşturuyordu.
5- Manda ve himaye kabul
olunamaz. Erzurum Kongresi'nde karar altına alınan bu
görüş, Sivas Kongresi'nce de onaylanarak Milli Mücadele'nin
temel kuralı haline getiriliyordu. Milli kurtuluş hareketinin
parolası hiçbir devletin merhametine sığınmaksızın"
Ya istiklal ya ölüm!" dü.
6- Milli iradeyi temsil
etmek üzere Millet Meclisi'nin derhal toplanması mecburidir.
Erzurum Kongresi kararlarında da belirtilen bu istek,
artık bir mecburiyet olarak gösteriliyordu. Aksi takdirde
hükümet kararları milli iradeyi yansıtmayacaktı.
7- Aynı gaye ile milli vicdandan
doğan cemiyetler "Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk
Cemiyeti" adı altında birleştirilmiştir. Erzurum
Kongresi, Doğu Anadolu ve Doğu Karadeniz Bölgelerindeki
milli cemiyetleri "Şarki Anadolu Müdafaa-i Hukuk
Cemiyeti" adıyla bir merkezde toplamıştı. Sivas Kongresi,
bu örgüte -bütün Anadolu ve Rumeli Cemiyetlerini de içine
almak üzere- memleket çapında bütünlük kazandırdı.
8- Mukaddes maksadı ve umumi
teşkilatı idare için Kongre tarafından bir Heyet-i Temsiliye
seçilmiştir. Erzurum Kongresi, Doğu illerini temsilen
9 kişilik bir Heyet-i Temsiliye seçmişti. Sivas Kongresi'nce
6 kişi daha seçilmek suretiyle "Heyet-i Temsiliye"
genişletilmiş, bu suretle Türkiye Büyük Millet Meclisi
açılıncaya kadar memleket mukadderatında yegane söz sahibi
bir kurul oluşturulmuştu.
Sivas Kongresi, Erzurum
Kongresi kararlarını genişleterek, bu kararlara bütün
memleketi kapsayan bir nitelik kazandırması bakımından
İnkılap tarihimizde büyük öneme sahip bir Kongre'dir.
Üyelerinin, bütün memlekete şamil olması sebebiyle de
Milli Mücadele başlangıcında Türkiye'nin mukadderatını
çizen, bütün milletin tek vücut halinde birlik olduğunu
dünyaya ilan eden milli bir Kongre'dir. Bunun içindir
ki tesirleri Erzurum Kongresi'nden daha geniş oldu.
Sivas Kongresi'nden sonra
Mustafa Kemal Paşa'nın amacı en kısa zamanda Anadolu'da
millet temsilcilerinden oluşan bir meclis toplamak ve
bu meclisin kuracağı hükümet ile Milli Mücadele'yi bir
merkezden idare etmek idi. Dahi adam, bu büyük işi gerçekleştirmek
üzere Sivas Kongresi'nden sonra da Heyet-i Temsiliye Reisi
sıfatıyla milli teşkilatın kuvvetlenmesi yolunda -bütün
engelleri aşarak- azimle çalıştı. Bu devre esnasında Mustafa
Kemal ve Heyet-i Temsiliye ile temas temini ve anlaşma
zemini arayan İstanbul Hükümeti, temsilcileri vasıtasıyla
20-22 Ekim 1919 tarihleri arasında Amasya'da onunla görüşmüş
ve bir Millet Meclisi toplanmasına ikna olmuştu. Bu görüşme
İnkılap tarihimizde "Amasya Mülakatı" olarak
bilinmektedir. Mustafa Kemal, Meclisin Anadolu'da toplanmasını
istemesine rağmen, Meclis 12 Ocak 1920'de İstanbul'da
toplandı. Fakat İngilizlerin ve gerekse onlara alet durumunda
olan hükümet adamlarının baskısı sebebiyle olumlu bir
faaliyet gösteremedi. Sadece Erzurum ve Sivas Kongrelerinin
esaslarını "Misak-ı Milli" halinde kabul ve
ilan etti.
Atatürk, Heyet-i
Temsiliye üyeleri ile birlikte Ankara’da
Mustafa Kemal Paşa, 27 Aralık
1919'da bir kısım arkadaşları ve Heyet-i Temsiliye üyeleri
i1e beraber Ankara'ya gelmişti. Artık Milli Mücadele Ankara'dan
yönetiliyor, İstanbul'daki asker ve sivil birçok vatansever,
Bağımsızlık Savaşında görev almak üzere Ankara'ya geliyordu.
Bir süre sonra, 16 Mart 1920 tarihinde İstanbul, İtilaf
devletleri tarafından fiilen işgal edildi; şehir yabancılar
tarafından tamamen askeri kontrol altına alınmıştı. Bu
şartlar altında Meclis de faaliyet gösteremeyeceğini anlayarak
dağıldı; zaten bu sıralarda milletvekillerinin bir kısmı
da İngilizler tarafından tutuklanmış bulunuyordu.
 |
Mustafa
Kemal, İstanbul'un işgali üzerine valiliklere ve kolordu
komutanlıklarına talimat vererek Ankara'da toplanacak
fevkalade salahiyete sahip bir meclise yeni temsilciler
seçmelerini bildirdi. Seçimler süratle sonuçlandı. Nihayet
23 Nisan 1920'de yurdun her bölgesinden gelen millet temsilcileriyle
Ankara'da Türkiye Büyük Millet Meclisi açıldı. Mustafa
Kemal, millet iradesini ve egemenliğini temsil eden bu
Meclise ve onun hükümetine de başkan seçilerek artık Türk
bağımsızlık mücadelesinin her bakımdan, askeri, siyasi
ve sosyal lideri oldu. Ama memleketin içinde bulunduğu
şartlar, kendisinin omuzlarına yüklenen görevi gerçekten
çok ağırdı. Tarihten silinmek istenen bir milletin ölüm
kalım savaşının, istiklal mücadelesinin liderliğini yapıyordu.
TBMM açılıyor
Ankara'da Millet Meclisi'nin
açılması, milli bir hükümetin kurulması üzerine Padişah
ve İstanbul Hükümeti de milli mücadeleyi daha geniş ölçüde
baltalama yollarına sapmıştı. Anadolu'da bin bir fedakarlıkla
oluşturulan milli kuvvetlere karşı halife ve padişah orduları
kuruluyor, başta Atatürk olmak üzere Milli Mücadele kahramanları,
asi sayılarak idama mahkum edilmiş bulunuyordu. Diğer
taraftan İzmir'e çıkan Yunanlılar da Anadolu içlerine
doğru taarruza hazırlanıyordu. Mütareke ile örgütlü ordu
resmen dağıtılmış, silahları alınmış olduğundan, işgal
altındaki yörelerde düşmana ancak mahalli kuvvetler ve
gönüllü müfrezeler karşı koyuyordu. Bu düşman saldırılarının
yanı sıra Anadolu'nun bazı yörelerinde Anzavur gibi, Çopur
Musa gibi, Postacı Nazım gibi aldatılmış kişilerin elebaşılık
ettiği iç isyanlar devam ediyordu.
Bütün bu iç ve dış güçlüklere,
zor şartlara rağmen Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti,
kısa zamanda duruma hakim olarak düşman kuvvetlerine karşı
çeşitli cephelerde büyük başarılar kazanmaya başladı.
Doğu cephesinde XV. Kolordu Komutanı Kazım Karabekir komutasındaki
kuvvetlerimiz büyük başarılar kazandı. Bu bölgede Oltu,
Sarıkamış ve Kars'ı işgal suretiyle sınır şehirlerimize
tecavüz eden Ermenilere karşı 28 Eylül 1920'de taarruza
geçilerek, merkezi Erivan'da bulunan Ermeni Cumhuriyeti
ordusu mağlup edildi ve 29 Eylül 1920'de Sarıkamış, 30
Ekim 1920'de Kars tekrar geri alındı. Ermenilerin barış
isteği üzerine 2/3 Aralık 1920'de Gümrü Antlaşması imzalanarak
savaşa son verildi. Gürcistan'a da Ardahan ve Artvin vilayetlerimiz
tahliye ettirildi.
Güney cephesinde de Adana,
Urfa, Antep ve Maraş bölgelerinde Fransız birlikleriyle
mahalli kuvvetler arasında şiddetli çatışmalar oluyordu.
Sonuçta Fransızlar 12 Şubat 1920'de Maraş'tan, 11 Nisan
1920 günü de Urfa'dan çekilmek zorunda kaldılar. 21 Ekim
1921'de Fransızlarla yapılan "Ankara Antlaşması"
Adana, Mersin, Gaziantep ve diğer bazı şehirlerimizin
kurtuluşuna uzandı.
Yunanlılar 1920 Haziranında,
Ankara'da kurulan iki aylık yeni hükümetin içinde bulunduğu
güç şartlardan yararlanarak 22 Haziran 1920 günü Batı
Cephesinde umumi taarruza geçmişler, büyük kısmı ile gönüllülerden
oluşan Kuvay-i milliye cephesini yararak 8 Temmuz 1920
günü Bursa'yı, 29 Ağustos 1920 günü de Uşak'ı işgal etmişlerdi.
Bu olaylar seyrederken Padişah ve İstanbul Hükümeti de
10 Ağustos 1920'de İtilaf devletleriyle Sevr Antlaşmasını
imzalamak suretiyle dış düşmanlarımızla birleşmiş oluyordu.
Yunanlıların Batı cephesinde
ilerleyişi, birçok bölgelerin kuvvet yetersizliği sebebiyle
işgal edilmesi üzerine Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı
Mustafa Kemal Paşa, cephe komutanları ile görüşmüş, artık
gönüllü kuvvetler yerine düzenli bir ordu kurulması gereğini
ilgililere bildirmişti. Çünkü olaylar gösteriyordu ki,
milli mücadelenin başarısı, bütün kuvvetlerin tek bir
otorite altında toplanmalarına bağlı idi. Bu da milli
müfrezelerin, milis kuvvetlerinin, gönüllü teşkilatların
ordu içinde düzenli kıtalar haline getirilmesini gerektiriyordu.
Çete halinde dağınık savaşa son verilecek, bütün milli
müfrezeler ve gönüllü kuvvetler ordu içinde disiplin ve
eğitime tabi tutulacaktı.
Artık, Türkiye Büyük Millet
Meclisi Başkanı Mustafa Kema1 Paşa, Milli Savunma Bakanı
Fevzi Çakmak Paşa ve Genelkurmay Başkanı ve aynı zamanda
Batı Cephesi Komutanı Albay İsmet Bey, bütün çalışmalarını
düzenli ordunun gerçekleşmesine vermişlerdir. Bu aylar,
milli mücadele tarihimizin gerçekten en buhranlı, en çetin
aylarıdır.
I. İnönü Muharebesi, 9 Ocak
1921 günü öğleden sonra Yunanlıların Bozüyük yönünden
şiddetli taarruzu ile başladı. Ufak bir köyden ismini
alan İnönü, şimdi Türk Kurtuluş Savaşında dönüm noktası
olacak bir muharebeye sahne oluyordu. Ve yıllar sonra
bu muharebeyi idare eden komutana, Atatürk tarafından
"İnönü" soyadı verilecekti.
Muharebenin ilk günü Batı
Cephesi kuvvetleri ile Yunanlılar arasında çok çetin çarpışmalar
oldu. Yunanlıların her taarruzu, karşı taarruzla cansiperane
püskürtülüyor, ilerlemelerine imkân verilmiyordu. Anlaşılan
düşman, umduğunu bulamamıştı. İnönü mevzilerinde boş cepheler
yerine, Türk kuvvetlerinin piyade ve topçu ateşiyle karşılaşmaları,
onlar gerçekten şaşırtmıştı.
I. İnönü Zaferi
Muharebe, 10 Ocak günü de
sabahtan akşama kadar bütün şiddetiyle devam etti. Bu
sabah, Batı Cephesi Komutanı Albay İsmet Bey de Gediz'den
muharebe meydanına gelmiş, savaşı bizzat ateş hattında
idareye başlamıştı. Bir ara bir alay kadar düşman kuvveti,
mevzilerimizdeki bir boşluktan istifade ederek Batı Cephesinin
karargahı bulunan İnönü istasyonunun kuzeyine kadar sokulmaya
muvaffak oldu. Bu kritik vaziyet karşısında cephe karargâhı
istasyondan alınarak süratle İnönü köyüne nakledildi ve
cephenin bu kesimi kuvvet kaydırarak takviye edildi. En
nihayet tükenen, gücü kırılan düşman oldu. 2 gündür devam
eden taarruzlarından bir başarı elde edemediğini, edemeyeceğini
anladı. Artık bu safhada onlar için yapılacak bir şey
vardı: Geri çekilmek! Gerçekten Yunan kuvvetleri, 10 Ocak
1921 gecesi verdikleri kararla 11 Ocak günü sabahından
itibaren Bursa yönünde geri çekilmeye başladılar.
Bu zafer müjdesi üzerine,
11 Ocak 1921 günü Atatürk, Batı Cephesi Komutanı Albay
İsmet Bey'e şu telgrafı çekiyordu: "Bu başarının,
mukaddes topraklarımızı düşman istilasından tamamen kurtaracak
olan kesin zafere hayırlı bir başlangıç olmasını Allah'tan
diler, Batı Cephesinin bütün subay ve erlerini kazandıkları
bu zafer dolayısıyla tebrik ederim". Gerçekten I.
İnönü zaferi, Atatürk'ün ifadesiyle kesin zafere hayırlı
bir başlangıç olmuş, onu II. İnönü, Sakarya, 26 Ağustos
ve 30 Ağustos gibi daha büyük zaferler izlemiştir.
I. İnönü zaferi içerde ve
dışarıda büyük etkiler yarattı; büyük siyasi gelişmelere
sebep oldu. Bu zaferden sonradır ki, ümitsizlikler boğulmuş,
yeni kurulan devlet, sarsılmaz temeller üzerine oturmaya
başlamış, 20 Ocak 1921 günü ilk Anayasamız, Türkiye Büyük
Millet Meclisi'nde kabul edilmişti. Yine bu zaferle içerde
asayiş ve güven sağlanmış, muntazam ordu kurma çalışmaları
daha da kolaylaşmıştı.
I. İnönü zaferinin dışarıdaki
etkileri de önemliydi. Bu zaferle düzenli ordu, düşman
karşısında ilk sınavını veriyor, dost ve düşman önünde
yenilmez iradesini sergiliyordu. Bu zafer, yabancı devletlere
de artık, milli hükümetin hatırı sayılır bir varlık olduğunu
gösteriyordu. Bu gelişmeler sebebiyledir ki İtilaf devletleri,
21 Şubat 1921'de toplanan Londra Konferansı'na İstanbul
Hükümeti ile beraber Ankara Hükümeti'ni de çağırdı. Ancak
zaferin gerçek sahibi Ankara Hükümeti idi. Bu sebeple
Ankara delegeleri, Osmanlı heyeti içinde yer almayıp milli
davayı savunmak üzere ayrı bir ekip oluşturdular. O kadar
ki Osmanlı baş delegesi Sadrazam Tevfik Paşa, konferansta
söz hakkını Ankara Hükümeti temsilcilerine bırakmak mecburiyetinde
kaldı. İşte bu gelişmeler sonucu İtilaf devletleri yeni
bir barış teklifi hazırlamak zorunda kaldılar. Yine I.
İnönü zaferinin milli hükümete kazandırdığı dış itibar
sayesinde 16 Mart 1921 tarihinde Sovyet Rusya ile "Moskova
Antlaşması" imzalandı. Londra'da da Fransa ve İtalya
ile barış yolunda bazı müzakereler oldu.
II. İnönü Zaferi
Ancak Yunanlılar, bu mağlubiyetten
ders almayarak kısa süre sonra 23 Mart 1921 günü aynı
cephelerden tekrar ileri harekâta geçtiler. 27 Mart 1921
günü Yunanlıların İnönü mevzilerine taarruzu ile başlayan,II.
İnönü muharebesinde de düşman taarruzları birincisinde
olduğu gibi durduruldu. 31 Mart 1921'de Batı cephesi kuvvetlerinin
karşı taarruza geçmesi sonucu Yunanlılar geri çekilmeye
başladılar. Nihayet 1 Nisan 1921 günü binlerce ölü ile
doldurdukları muharebe meydanını tekrar silahlarımıza
terk zorunda kaldılar. Bu suretle Batı cephesinde düşmana
karşı II. İnönü Zaferi adını alan bir büyük başarı daha
kazanıldı. Mustafa Kemal Paşa, Batı Cephesi Komutanı İsmet
Paşa'ya gönderdiği kutlama telgrafında: "Siz orada
yalnız düşmanı değil, milletin ters talihini de yendiniz!"
diyordu.
Kütahya Eskişehir
Savaşları
1921 yılının Temmuz başlarında
Yunanlılar Ankara Hükümetinin reddettiği Sevr Antlaşmasını
gerçekleştirmek amacıyla Anadolu topraklarına durmadan
kuvvet çıkarmaya başladı. Nihayet bu genel düşman taarruzu,
10 Temmuz 1921 günü, bütün Batı Cephesi boyunca takviyeli
kuvvetlerle başladı. Harekat ilerledikçe Yunan kuvvetleri
ile Türk kuvvetleri arasında yer yer şiddetli çarpışmalar
oldu. Ancak gerek insan gücü gerekse araç ve gereç yönünden
Türk kuvvetlerinden sayıca fazla durumda bulunan Yunanlılar
birçok yerleri işgal ettiler. Afyon, Eskişehir, Kütahya,
Bilecik art arda düşman eline geçti.
Cepheden gelen bu kaygı
verici haberler üzerine 18 Temmuz 1921 günü Türkiye Büyük
Millet Meclisi Başkanı Mustafa Kemal Paşa, Ankara'dan
Karacahisar'daki Batı Cephesi Karargahına geldi. Takviyeli
kuvvetlerle gelişen Yunan ilerleyişi karşısında, o günkü
şartlar altında imkanları sınırlı Türk ordusu için daha
da ileri kayıpları önlemek üzere yeni bir strateji tespitine
gerek gördü ve Cephe Kumandanı İsmet Paşa'ya şu direktifi
verdi: "Orduyu, Eskişehir'in kuzey ve güneyinde topladıktan
sonra, düşman ordusuyla araya bir mesafe koymak lazımdır
ki, orduyu derleyip toparlamak ve güçlendirmek mümkün
olabilsin. Bunun için Sakarya'nın doğusuna kadar çekilmek
yerindedir!" Bu strateji uygulandı ve Batı Cephesindeki
Türk ordusu geri yürüyüşe geçerek 25 Temmuz 1921'de tamamen
Sakarya Nehri'nin doğusuna çekildi. Bu karar, harp yönetimi
bakımından isabetli bir davranıştı; zira kayba uğrayan,
azalan kuvvetlerimizin, tutunduğu mevzilerde tazelenen
taarruz gücüne karşı çekilmeksizin uzun sure direnmesi
daha büyük kayıpların sebebi olacaktı.
İnkılap tarihimizde "Kütahya-Eskişehir
Savaşları" adını alan ve Sakarya'nın doğusuna çekilmemizle
sonuçlanan bu çarpışmalarda ordumuz kendisinden sayıca
2 misli fazla düşman kuvvetleri karşısında oldukça ağır
zayiat vermiş, gerek çarpışmalar gerekse geri çekiliş
esnasında şehit, yaralı ve kayıp olmak üzere 40.000'e
yakın silâhlı kuvvetimiz yok olmuştu. Ayrıca araç ve gereç
kaybımız da büyüktü.
Ankara’yı harpsiz
terk etmeyiz
Ordumuzun bu, Sakarya'nın
doğusuna çekiliş günlerinde Bakanlar Kurulu, tekrar gelişebilecek
yeni bir Yunan taarruzuna karşı tedbir olmak üzere Hükümet
Merkezi'nin Ankara'dan Kayseri'ye nakline karar verdi;
ancak Meclis'ten onay almak gerekiyordu. Hükümet kararı,
Büyük Millet Meclisi'nin gizli oturumunda açıklandı. Meclis
şahlanmıştı: "Biz buraya kaçmaya mı geldik, yoksa
düşmanla dövüşmeye mi?" Millet temsilcileri, Ankara'yı
harpsiz teslim etmeyi kabul etmediler; hedef son tepeye
kadar dövüşmekti. Bu heyecanlı konuşmalar üzerine Meclis,
tahliyenin aksine Ankara'nın müdafaasına, bunun için gerekli
hazırlıkların yapılmasına karar verdi.
Atatürk gerçeğin adamıdır;
sağduyunun ve ince görüşün adamıdır. Nerde ne yaptı, neye
karar verdi ise daima en iyisini yapmış, en hayırlısına
karar vermiştir. Halkın eğilimlerini çok iyi sezen ve
ruhlara sızmasını bilen usta inkılapçılığı sayesindedir
ki müşterek arzu ve eğilimler kolayca milli ülkü haline
gelebilmiştir. Giriştiği mücadelenin başından sonuna kadar
Türk milletinin yüksek vasıflarına güvenmiş, kazanılan
her türlü zaferin milletin eseri olduğunu söylemiştir.
Bütün teşebbüslerinde millet sevgisine dayanmış, kudretli
kişiliği ve gerçeği sezişe dayanan ikna kuvvetiyle kütleleri
sürükleyebilecek bir lider olduğunu göstermiştir. Milli
kurtuluşa bayrak olan fikirleri, görüşleri ve ölmez eseriyle,
tesirleri memleket sınırlarını aşmış, mazlum milletlerin
bağımsızlık ve hürriyet mücadelesinde manevi kuvvet olmuştur.
Kaynaklar:
1- Atatürk Öğrencileri Dergisi,
Sayı II, 1999
2- Lord Kinross, Atatürk,
Altın Kitaplar,
3- Belge ve Fotoğraflarla
Atatürk’ün Hayatı, Osman Bircan, Milli Eğitim Bakanlığı
Yayınları,
4- Falih Rıfkı Atay, Çankaya,
Bateş Yayınları,
5- www.kho.edu.tr
|
Uzman
Birsen Altıner
İ.Ü. İletişim Fakültesi, Gazetecilik Bölümü
|