Yeni
Türkiye’nin yeni başkenti: Ankara
13
Ekim 1923’te Ankara başkent ilan edildi. Bu karar saltanatın
devam etmesini ve payitahtın yeniden İstanbul’a taşınmasını
savunanlara karşı Mustafa Kemal Paşa’nın verdiği bir cevaptı.
Mustafa Kemal’e göre başkent konum olarak savunulması kolay
ve ülkenin her noktasına eşit uzaklıkta olmalıydı. Aranılan
özellikler Ankara’da vardı.
 |
Ankara’nın
tarihi, Atatürk'ün emriyle Ankara ve çevresinde yapılan
arkeolojik kazılardan anlaşıldığına göre paleolitik ve neolitik
çağlara kadar gidiyor. Şehrin kuruluş tarihiyle ilgili daha
aydınlatıcı kalıntılar ise Hititler dönemine ait. M.Ö. 4000
– 1200 yılları arasında Ankara Kalesi'nin İçkale bölümünün
Hititler döneminde bir yerleşim yeri olduğu anlaşılıyor.
Hititlerden sonra Ankara'ya Frigler egemen oldu. Frig devleti
yıkılınca bölge Lidyalıların eline geçti. M.Ö. 547 yılında
Pers Kralı Kyros, Lidya Kralı Krezüs'ü yenerek bütün Anadolu'yla
birlikte Ankara'yı da topraklarına kattı. Pers egemenliği
Makedonya Kralı Büyük İskender'in Asya seferi sırasında
Persleri yenmesine kadar sürdü. Büyük İskender M.Ö. 323'te
Babil'de ölümü üzerine Ankara ve çevresi Antigonos'un payına
düştü. M.Ö. 281'den itibaren Balkan Yarımadası'na akınlarda
bulunan Galatlar, M.Ö.278 yılından başlayarak Ankara'yı
işgal ettiler. Galatya, Roma İmparatorluğunun güçlenmesi
ile Roma'nın himayesine girdi. Roma İmparatoru Augustos'un
Anadolu'ya işgali üzerine bu topraklar Romalılara geçti.
III. yüzyılda Perslerin ve Gotların Anadolu'ya akınları
sonucunda Roma İmparatorluğu eski gücünü kaybetti. Roma
İmparatorluğu'nun ikiye ayrılmasından sonra Ankara ve çevresinde
Bizans egemenliği 1073'e kadar sürdü. Bu dönemde kısa sürelerle
Ankara Sasanilerin (622), Arapların (654 ve 839) eline geçtiyse
de Bizanslılar tekrar egemenliklerini kurdular.
1071 yılında Selçuklu Sultanı
Alparslan'ın Malazgirt'te Bizans İmparatoru R. Diogenes'i
yenmesinden sonra Türkler Anadolu'yu fethe başladılar. Ankara
ilk kez 1073 yılında Türk akıncıları tarafından zaptedildiyse
de bu hakimiyet kısa sürdü. 1073'ü izleyen yıllarda Ankara
Bizanslılar, Danişmentliler, Selçuklular arasında birkaç
kez el değiştirdi. Nihayet 1143'te Selçuklu Sultanı I. Mesut
tarafından kesin olarak Türk ülkesine katıldı.
Osmanlı padişahı Fatih Sultan
Mehmet döneminde, Ankara ordunun topladığı bir uğrak yeri
oldu. Kanuni Sultan Süleyman döneminde Osmanlı eyalet sistemi
kurulurken Ankara bir süre Anadolu eyaletinin merkezi olduysa
da eyalet merkezinin Kütahya'ya nakli üzerine sancak merkezi
haline getirildi. Ankara Osmanlılar zamanında sof yapımı,
debbağlık ve kundura üretimiyle tanınan bir ticari merkezdi.
Kalesiyle de askeri yönden önemli bir yerdi.
 |
Ankara’da
XIX.yy ortalarından itibaren, İngilizlerin Güney Afrika'da
tiftik keçisi yetiştirmeleri ve dokumacılıktaki makineleşmeye
gitmeleri nedeniyle sof ve tiftik ticaretinde gerileme görüldü.
1873 - 1875 yılları arasında kötü hava şartları sebebiyle
şehirde kıtlık meydana geldi. 1892 yılında Ankara'ya demiryolunun
ulaşmasıyla şehre biraz canlılık geldi. Büyük bir şehirden
giderek kasabaya dönüşen Ankara'yı 1917 yılında da bir de
yangın felaketi yaşadı.
Ankara'nın kötüye giden kaderi
27 Aralık 1919 tarihinde Mustafa Kemal ve arkadaşlarının
Sivas'tan Ankara'ya gelmeleriyle değişti. 30 Ekim 1918 tarihli
Mondros Mütarekesi'nden sonra Osmanlı İmparatorluğu'nun
topraklarını paylaşan I. Dünya Savaşı'nın galip devletlerine
karşı Anadolu'da başlayan kurtuluş mücadelesini Erzurum
ve Sivas'ta topladığı kongrelerle teşkilatlandıran Mustafa
Kemal, 23 Nisan 1920'de Ankara'da T.B.M.M.'nin açılmasını
sağlayarak yeni bir Türk devletinin temelini atmayı başardı
ve Türk Kurtuluş Savaşı zaferle sonuçlandırıldı. Lozan Barış
Antlaşması imzalandıktan sonra, Türk Kurtuluş Savaşı'nın
yönetim merkezi Ankara, 1920-1922 yılları arasında işgal
altındaki illerden göç eden ailelerle, memur ve askerlerle,
yabancı gözlemci ve diplomatlarla hareketli günlere sahne
oldu.
Mustafa Kemal Paşa
Ankara’da
Atatürk Ankara’ya ilk kez
Heyet-i Temsiliye Başkanı olarak 27 Aralık 1919’da geldi.
Milli Mücadele’nin ilk adımlarının atıldığı Sivas, 18 Aralık
1919’da Heyet-i Temsiliye’yi uğurlamıştı. Bu ayrılışın Sivas’ı
çok üzdüğü hissediliyordu. Mustafa Kemal Sivas'tan Ankara'ya
doğru yola çıkmış, beş gün sonra ise çok uzun zaman geçireceği
Ankara’ya varmıştı. Mustafa Kemal ve Heyet-i Temsiliye üyeleri
Ankara’ya gelinceye kadar Kayseri, Mucur, Hacıbektaş, Kırşehir
ve Kaman’da konakladı. Anadolu halkı Mustafa Kemal’e olan
inancını her yerde gösteriyordu. Her yerde coşku ile karşılanıyorlardı.
Örneğin Mustafa Kemal Kırşehir’e vardığında arabasından
yere ayağını basınca binlerce insan tekbir getirmeye başlamış,
köprü başında kurbanlar kesilmişti. Birinci Dünya Savaşı’nın
ağır yükü altında ezilmiş, başsız kalmış olan halk Mustafa
Kemal’e, bu yedi düvele meydan okuyan bu evladına kucak
açıyordu. Mustafa Kemal de çok heyecanlıydı. Halkının yüzündeki
inancı ve sevinci okuyordu, bu halkla birlikte davasını
başaracağını biliyordu.
 |
27
Aralık 1919 Cumartesi günü Ankara, Gazi Mustafa Kemal Paşa’sına
ve Heyet-i Temsiliye’nin diğer üyelerine kavuştu. Eskimiş
bir otomobilden inen Paşa’yı ve yanındakileri yani Rauf
Orbay ve Heyet-i Temsiliye’nin diğer üyelerini karşılayanlar
arasında Ali Fuat Paşa, Komutan Mahmut Bey, Kurmay Başkanı
Ömer Halis Bey, Müftü Rifat Börekçi ve Vali vekili Yahya
Galip Beyler ve diğer Ankara temsilcileri vardı. Tabii ki
Ankara’nın ünlü seymenleri de... İstasyon’daki İngiliz müfrezesinin
mensuplarının göreceği bir yerde, tam İstasyon binasının
önünde Gazi Mustafa Kemal Paşa için gerekirse öleceklerini
belli etmek için her bir ağızdan “Ölürüz de dönmeyiz Mustafa
Kemal Paşa senin yolundan” diye bayrak çekmişler ve havaya
ateş açmışlardı.
Mustafa Kemal’in karargahı
Ankara o günden sonra Mustafa
Kemal’in ve milli mücadelenin karargahı olmuştur. Birçok
kez İstanbul’un, İstanbul Hükümetinin, Halife ve Padişah’ın
sözü edilmesine karşın Atatürk Ankara’dan vazgeçmemiştir.
Bir keresinde; “Din merkezi, yani saltanat ve halifelik
merkezi denince akla İstanbul gelir. İstanbul ise resmen
ve fiilen düşman işgali altındadır. Bugün İstanbul demekle
Londra demek arasında hiçbir fark yoktur. Ne yazık ki bütün
İslam aleminin taparcasına bağlı olduğu halife ve Ulu cetlerimizin
bize yadigarı olan Padişahımız, işte bugün Londra mahiyetindeki
bir şehirde, İstanbul’da bulunmaktadır. İrtibat aramak gerekirse
doğruca o makamla yapılmak lazımdır. Bunun için de iki husus
hatıra gelebilir.
 |
Biri,
bir heyet göndermek; bu taktirde gidecek heyetin bugün sanki
Londra şehri gibi İngiliz hakimiyeti altında bulunan İstanbul’a
girmesi gerekir. Gidenler pek tabiidir ki, İngilizler tarafından
görülecektir. İngilizlerin bilgi ve izni olmadan İstanbul’a
girilemez ve oradan çıkılamaz.
Diğer bir husus da, Padişah
ile özel bir temas aramaktır. Esasen bu yolda temas daima
araştırılmaktadır. Yalnız şunu unutmamak lazımdır ki, kutsal
Halifemiz Efendimiz hazretleri Cuma namazına giderken kendilerini
koruyan birlik, İslam askeri değil, İngiliz askeridir. Bu
elim şartlar altında bulunan padişahımızla özel surette
temas mümkün olamaz.”
Neden Ankara?
İstanbul gibi bir şehir bırakılıp
neden Ankara seçilmiştir? Bu soruya yukarıdaki gibi pek
çok cevap verilebilir. Bu cevaplardan en önemlisi gerçek
ulusal gücün ve bağımsızlığa olan inancın Anadolu'da olduğunu
gören Atatürk’ün kurulacak olan yeni devletin başkent fonksiyonlarının
da Anadolu'da olması gerektiğini savunmuş olmasıdır. Bunun
başlıca sebebi ise, ulusun kaderini etkileyecek idari ve
askeri kararların etki, baskı ve denetim altındaki İstanbul'da
alınamayacağı idi. Özellikle halife ve padişahın İstanbul'da
bulunması ve işgalci devletlere olan tutumları bu görüşü
daha da pekiştirmiştir.
Neden Ankara sorusuna verilecek
cevaplardan biri de, Ankara’nın stratejik bakımdan çok uygun
bir kent olup, neredeyse Anadolu'nun bütün köşelerine eşit
uzaklıkta bulunuyor olmasıdır. Ankara ayrıca demiryolu ve
telgraf ağının geçtiği yol üzerindeydi, savunulması kolay
olduğu kadar işgal edilmesi de zor bir konumdaydı.
Karargahtan başkente
Ankara, Gazi Mustafa Kemal
Paşa’ya olan güvenini hiç kaybetmemiş olmanın ödülünü yeni
Türkiye Cumhuriyeti’nin başkenti olarak almıştır. Zaferden
ve Lozan Barış Antlaşması’ndan sonra, dünyanın her tarafından
Ankara’ya tanınmış insanlar, gazeteciler geliyorlardı. 27
Eylül 1923 günü Avrupa’nın o zaman önemli gazetelerinden
biri olan Neue Freie Presse’nin temsilcisi Franz Hans Lazar’da
Mastafa Kemal tarafından kabul olunmuş ve Viyanalı gazetecinin
sorularına verdiği cevapta, Paşa;
 |
“Yeni Türkiye’nin yenileşmesi
işi daha sona ermemiştir. Türkiye Anayasası’nın henüz inkişaf
yolunda son ve kati şekli aldığı zannedilemez. Tadil ve
tashihler yapmak ve daha mükemmel bir hale getirmek elzemdir.
Yeni Türkiye’nin payitahtı meselesine gelince, bunun cevabı
kendiliğinden zahir olur; Ankara, Türkiye Cumhuriyeti’nin
payitahtıdır” demişti.
Ankara’nın Türkiye Cumhuriyeti’nin
makam-ı idaresi oluşu, 13 Ekim 1923 günü TBMM’nce kabul
edilmiş ve Cumhuriyet’in ilanından sonra da 20 Nisan 1924
tarihinde kabul edilen Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nun ikinci
maddesi ile teyit edilmişti; “Türkiye Devleti'nin makam
idaresi (başkenti) Ankara şehridir.” Evet, artık başkent
Ankara'dır ve anayasamızca bu hüküm “değiştirilemez ve değiştirilmesi
dahi teklif edilemez" ibaresi ile koruma ve kollama
zırhına bürünmüştür.
O yılların Ankara’sı
O
yılların Ankara’sı Çankaya Belediyesi’nin resmi web sitesinde
şöyle anlatılıyor.
“Kale'nin
istasyon yönündeki sırtlarında Hıristiyanların yaptırdıkları
derme çatma oteller, hanlar, lokantalar, tek ya da iki katlı
evler var. Trenden inen bir yolcu, iki yanı bataklık ince
bir yoldan, tek ağacın bile bulunmadığı bir mezarlığın yanından
ürpertiler içinde geçmek zorunda. Kent merkezine ancak buralardan
geçtikten sonra varılabiliyor.
Öylesine
yoksul, öylesine yoksun bir kasaba ki Ankara, daha beterini
düşünmek mümkün değil. Su yok, ağaç yok, yol yok, elektrik
yok, konut yok. Su sorunu yıllar yılı dert oluyor devletin
yöneticilerine. Kenti ağaçlandırmak yıllar alıyor. Yol da
öyle... Yazın toz kasırgalarının, kışın diz boyu karın,
çamurun geçit vermediği, yola benzemez yollar... Kuru geçen
kışlarda ayazın dondurduğu topraklar Ankaralıların yüzünü
güldürüyor. Çünkü ancak o zaman her taraf yol oluyor. Elektrik
epey zaman sonra lokomobil denilen bir aygıtla, ancak bazı
yerlere sağlanabiliyor. Titreye titreye yanan ampullerdeki
ışığa elektrik demek ne kadar mümkünse artık. Bu kadarcık
bir kolaylığın bile bulunmadığı yerlerde ise insanlar, genellikle
gaz lambalarının titrek aydınlığıyla yetinmek, biraz ayrıcalıklı
olanlar ise lüks lambalarıyla boğuşmak durumunda. Konut,
en az öncekiler kadar önemli bir sorun. Kente gelen memurlar
ev bulamadıkları için eşlerini, çocuklarını beraberlerinde
getiremiyorlar. Zaten bulabildikleri evlerde, kendileri
de üçü beşi bir arada oturuyorlar. Hatta bazıları resmi
dairelerde, bakanlık binalarında kalıyorlar.Taşıt derseniz...
Yerli halkın taşıtı, şu sevimli eşekler. Bazı kesimler ise
fayton kullanıyor. Bu araçla bile, avuç içi kadar Ankara'nın
bir yanından öteki yanına gitmek saatler alıyor. Hele Çankaya'ya
çıkmak zorunda kalanlar için bu, bugünün şehirlerarası yolculuğu
gibi bir şey oluyor. Ama Çankaya'ya çıkmak da zorunlu. Çünkü
Mustafa Kemal Çankaya'da havuzlu, küçük bir bağ evinde oturuyor.
 |
Çankaya
o yıllarda kentin alabildiğine uzağında. Bugünkü Devlet
Resim ve Heykel Müzesi'nin bulunduğu tepenin eteklerinden
Çankaya'ya kadar inen her yer, asma kütükleri, bağ artıkları,
yabani çiçekler ve dikenlerle dolu. Ve çok kar yağdığında
aç kalan kurtlar, bugünkü Yenişehir'e kadar iniyor.
Mustafa
Kemal Paşa'nın köşkünden biraz aşağılarda, Cumhuriyet'in
ilk başbakanı İsmet Paşa oturuyor. Yeni yaşam biçiminin
gerektirdiği bazı davetler, toplantılar İsmet Paşa'nın evinde
yapılıyor. Bu davetlerden birinde İnönü'nün evinde çok sayıda
yabancı diplomat da var. Bu gecenin, bugün bize komik gelecek
öyküsünü Falih Rıfkı Atay'ın Çankaya adlı kitabından aktaralım:
“...Gece
kar o kadar yağmıştı ki, otomobiller saplanmışlar, sökülemez
hale gelmişler. İngiliz Büyükelçisi George Clark, yanında
müsteşarıyla birlikte Başvekil İsmet Paşa'nın evinden çıkınca,
yürüyerek gitmekten başka çare olmadığını görür. Evi de
birkaç yüz metre yukarıda. Fakat ara yer bomboş, kırlık.
Biraz ilerleyince büyükelçiyi bir gülme tutmuş. 'Kurtların
bizi parçalaması bir şey değil. Fakat kurtların parçaladığı
insanlardan ilk defa olarak, kar üstünde frak ve silindir
şapka parçaları kalacak' demiş."
Falih
Rıfkı Atay aynı kitabında, konuk olarak gittikleri evlerde
kar yüzünden birkaç gece kaldıklarını, bazen evlerine gitmek
için girişimde bulunup cep fenerlerinin ışığında kar ve
çamurla boğuşarak yürümeye başladıklarını, ama az sonra
boş ve ıssız karanlıklardan ürkerek geri dönmek zorunda
kaldıklarını örneklerle anlatır.
İşte
1920'lerin Ankara'sı böyle bir Ankara. Var ama yok gibi...1920'lerin
Çankaya'sı böyle bir Çankaya. Var ama yok gibi...Ama bu
'yok'lar kasabasında, alabildiğine 'yok'ların arasında bir
şey var: Türkiye Cumhuriyeti'ne can veren TBMM.
Evet,
TBMM 23 Nisan 1920'de Ankara'da açılmış. Atatürk'ün Ankara'ya
gelişinin 116'ncı gününde... Şöyle dolu dolu bir dört ay
bile geçmemiş aradan. Yurdun her yanından gelen temsilcilerin
oluşturduğu Meclis, Sakarya kıyılarına kadar gelen düşmanın
top seslerini dinleye duya çalışmalara koyulmuş. Ülkede
henüz bir İstanbul hükümeti ve bir Padişah yönetimi var
olduğu halde, Ankara'da bir Meclis ve bir hükümet kurulmuş.
Henüz "devlet" olarak fazla ciddiye alınmasa bile,
Türkiye uluslararası alanda "Ankara Hükümeti"
olarak anılıyor.
 |
Bu
'yok'lar kasabasında bir şey daha var: Kurtuluş Savaşı'nın
yönetildiği ve sürdürüldüğü komutanlık karargahı... Atatürk'ün
19 Mayıs 1919'da Samsun'a çıkmasıyla başlayan Kurtuluş Savaşımız
güneyde, güneydoğuda, güneybatıda ve batıda yedi düvele
karşı bütün hızıyla sürüyor. İstanbul işgal altında. Düşman
Ankara kapılarına dayanmış. Yunan Kralı Konstantin, Ankara
üstüne sefere kalkıp, zaferini Mustafa Kemal'e orada, savaşın
yönetildiği Komutanlık Karargahı'nda ilan etmenin rüyasını
görüyor. Ve Mustafa Kemal'e inanmayanların, güvenmeyenlerin,
onu kabullenmeyenlerin ortalığa yaydıkları fısıltılar, bulandırdıkları
hava alabildiğine yoğun. Dahası, ülkenin her yanında irili
ufaklı çete grupları cirit atıyor. Amaaa... Ankara'da bir
Meclis, o Mecliste Mustafa Kemal'e, ulusal bağımsızlık ilkesine
sonuna kadar bağlı kalacak insanlar var. Bunlar Sakarya
kıyılarındaki top seslerinin gürültüsünde bile umutlarını
yitirip de Ankara'dan ayrılmayı bir an olsun düşünmeyen
insanlar.
Ve
Ankara'da çok önemli bir şey daha var. 27 Aralık 1919 günü,
Dikmen tepelerinde Mustafa Kemal Paşa'ya kucak açan, onu
sımsıcak bir sevgiyle ve umutla bağırlarına basanlar var.
Ege'de istilacı düşman ordusuna karşı ulusal direnişi başlatan
efelerin benzeri, Ankara'nın yiğit, yurtsever seğmenleri
var. Ankara tüm varlığını, maddi-manevi tüm olanaklarını
Mustafa Kemal'in ayaklarına sermiş, yüreğinin bütün sıcaklığını
yoluna dökmüş. Ankara, bağrında yanan ateşi, yüreğini yakan
sızıyı ancak bir zaferin, bir kurtuluşun söndürebileceği
bir bozkır kasabası... Umut dolu, inanç dolu bir bekleyiş
Ankara...
Ve
tüm Ankara'nın umudu, kasabanın güneyinde bir tepede, Çankaya'da,
gösterişsiz bir bağ evinde oturuyor. Onun verdiği umut,
inanç, direnç dalga dalga Ankara'ya, oradan da bütün yurda
yayılıyor. Ankara, neredeyse yalnızca surların içinde kalmış
İstanbul yönetimini damla damla eriterek her gün biraz daha
yıldızlaşıyor, giderek tüm ülkenin simgesi oluyor. Ankara,
kurtuluşu özleyenlerin yüzlerini çevirdiği bir umut-kasaba.
Artık içeriye ve dışarıya karşı, Türkiye toprakları üzerinde
son soluğunu vermek üzere olan bir İstanbul yönetimi ve
taptaze soluğunu duyumsatan bir Ankara Hükümeti var.
Kaynaklar
1- Naşit Hakkı Uluğ; “Hemşehrimiz
Atatürk”, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
2- Merak Acarlı; “Başkent
Ankara 79 Yaşında”; www.ptt.gov.tr
3- www.cankaya-bld.gov.tr
4- Şevket Süreyya Aydemir;
“Tek Adam”
5- Ankara Büyükşehir Belediyesi
Yayınları
6- Falih Rıfkı Atay; “Çankaya”
| Uzman,
Birsen Altıner
İ.Ü. İletişim Fakültesi, Gazetecilik Bölümü |