Atatürk’ün Rusya Türkleri ve Sovyetler Birliği ile ilişkileri...

     Atatürk, Sovyetler Birliği hükümeti ile ilişkilerde ılımlı bir politika takip etmektedir. Ancak bu arada, bu ülke dahilinde yaşamakta olan soydaşları ve bunların gelecekleri ile de yakından ilgilenmeyi ihmal etmemektedir. Tabii bunu yaparken mümkün mertebe Sovyet hükümetinin tepkisini üzerine çekmemeye çalışmaktadır.

     Yirminci yüzyılın ilk çeyreği tüm Türk dünyası için zorlukların yaşandığı bir dönem olmuştur. Bu dönemde ne Anadolu Türkleri, ne de ‘Rusya Türkleri’ olarak adlandırdığımız Sovyetler Birliği dahilinde yaşamakta olan Türk halkları, ne Orta Doğu, ne de Balkanlar’da yaşamakta olan Türkler rahat ve huzur ortamındadır. Her bir Türk topluluğu ayrı sorunlarla karşı karşıya bulunmaktadır. Bu Türk toplulukları, içinde bulundukları siyasi koşulların da gereği olarak, birbirleriyle sağlıklı bir iletişim kuramadıklarından ötürü ciddi anlamda bir yardımlaşma örneği sergileyememekte, birbirleriyle ilgili dilekleri ve düşüncelerini fiiliyata dökememektedirler.

     Ancak, Ekim 1917 ihtilaliyle Rusya’da Kerenskiy hükümetinden iktidarı alan Bolşeviklerin yönetimindeki Sovyet Rusya dahilinde yaşayan Türk halklarının durumu özellikle vahim bir hal arz etmektedir. Bu dönemde, Bolşevikler ihtilal yoluyla ele aldıkları yönetimi, Çarlık yönetimini geri isteyen ve bu yolda mücadele veren Beyaz Ruslara karşı bir iç savaş yürütmektedir ve bu sayede Rusya genelinde bir otorite boşluğu yaşanmaktadır. Türk halkları da bu boşluktan istifade etmeye çalışmaktadır.

     Nitekim, bu boşluktan istifade eden Azeri Türkleri 28 Mayıs 1918’de Azerbaycan Demokratik Cumhuriyetini ilan etmiş, ancak 23 ay gibi kısa bir demokrasi ve özgürlük hayatından sonra 27 Nisan 1920’de, tıpkı Çarizm devrinde olduğu gibi yine, baskı ve zulmün hüküm sürdüğü bir başka Rus yönetiminin, Sovyet Rusya’nın boyunduruğu altına girmişlerdir. Sovyetlerce yıkılan Demokratik Cumhuriyetin yönetici kadrosunun bir kısmı tutuklanmış, bir kısmı idam edilmiştir. Bolşevik memurların takibinden kaçabilenler ise bağımsızlık davalarını yurtdışından yürütmek durumunda kalmıştır. Ancak, Sovyet tahakkümüne karşı halkın direnişi sürmektedir ve bu direniş 1930’ların başına değin hızını kaybetmeksizin devam edecektir.

     İdil boyunda yerleşik Kazan Tatarları (Türkleri) da yine aynı yıllarda, Başkurt ve Çuvaşları da kapsayan bir milli devlet kurma mücadelesinden yenik çıkmıştır. Tatar ve Başkurt aydınlarının tüm uğraşlarına rağmen Sovyetler, kurulmak istenen bağımsız İdil-Ural Türk Cumhuriyeti’nin oluşumuna engel olmuş, bu halkların Sovyet Rus İmparatorluğu’ndan kopmasına izin vermemiştir. Ekim ihtilalinin hemen sonrasında oluşturulan İç Rusya ve Sibirya Tatarları Millet Meclisini 22 Ocak 1918 tarihinde dağıtmıştır.(Taymas 1966: 192) Milli gazete ve dergiler kapatılmış, aydınların bir bölümü tutuklanmış, bir kısmı saklanmaya mecbur olmuştur.(Devletşin 1981: 254) Tatar ve Başkurt aydınlarınca oluşturulmak istenenin aksine ayrı ayrı küçük cumhuriyetçikler halinde Tatar, Başkurt ve Çuvaş Sovyet Muhtar Cumhuriyetleri vücuda getirilmiştir. Bölgede yaşayan Türk halkları bağımsızlıklarını koruyamamış, Sovyet idaresinin baskılı yönetimine boyun eğmek durumunda kalmıştır.

     Türkistan’da yerleşik bulunan Kazak, Türkmen, Özbek ve Kırgız Türkleri de Şubat 1917’den beri süren bir bağımsızlık savaşı vermektedir. Çarlık Rusyası hakimiyetinden yeni kurtulduktan sonra bu sefer de Sovyet Rus hakimiyetine girmemek için gayret sarf etmekte, bölgede kurulmak istenen Sovyet hakimiyetine karşı ayaklanmalar, isyanlar, çatışmalar sürmektedir. 11 Kasım 1917’de Rus komünistlerinin İhtilal Komitesi Taşkent’te iktidarı ele almıştır, ancak bu durum Sovyetlerin henüz bütün Türkistan’da iktidarı ele aldıkları anlamına gelmemektedir. Taşkent, komünist iktidarın yayılma merkezi durumuna gelmiştir, ancak bölge halkı Sovyet idaresine girmemek için direnmektedir. Taşkent merkezli Sovyet Komiserliğine bağlanmayı reddederek, Türkistan Milli Muhtar Cumhuriyeti, Alaş-Orda hükümeti, Buhara Milli Devleti, Hive Devleti şeklinde kendi milli teşekküllerini oluştururlar.(Hayit 1995: 233) Ancak bunlar 1924 yılına kadar devam edebilecek, bu tarihten itibaren Türkistan Sovyet idaresini kabul edecektir. Ancak halk ayaklanmaları ve Türkistanlı aydınların yurtdışından yürüttükleri bağımsızlık mücadeleleri devam edecektir.

     Kırım Tatarlarının (Türkleri) durumu da pek farklı değildir. Sovyet hakimiyetine ve dolayısıyla bu yönetimin kültürel, ekonomik, siyasi ve sosyal her türlü baskısına boğun eğen Kırım Tatarları, ilk fırsatta bağımsızlıklarını kazanmanın yollarını aramaktadır.

     Bu yıllar, Anadolu’da da kolay geçmemektedir

     Bu dönemde, Birinci Dünya Savaşı’ndan yorgun çıkan Türkiye gerek maddi gerekse manevi bakımdan sıkıntı içinde yaşamaktadır. 1920-1921 yılları Mustafa Kemal Paşa önderliğinde, Türk milletinin bağımsızlığı uğrunda savaşla geçmektedir. Bu yıllar, Türkiye’nin birçok sıkıntılar, iç buhranlar, iç kalkınma davaları içinde çabaladığı bir dönemdir. Dolayısıyla Mustafa Kemal, günün, zamanın mevcut şartlarına, imkanlarına göre hareket etmek durumundadır. Mustafa Kemal’in Türkiye’yi koruma endişesi, onu çağdaş medeniyet seviyesine ulaştırma gayreti, onun dış siyasette ılımlı bir politika izlemesini gerektirmektedir. Bu yüzden Sovyetler Birliği dahilinde yaşamakta olan ve bağımsızlıklarını kazanmak umuduyla yaşayan ve bu uğurda olanakları ölçüsünde elden gelen gayreti gösteren Rusya mahkumu Türk halklarına karşı dilediği şekilde ve ölçüde yardımda -en azından aleni olarak- bulunamamaktadır.

     Sovyet Rusya ve Türkiye arasında resmi olarak dostluk ilişkisinin kurulması da bu sıkıntılı döneme rastlamaktadır. TBMM hükümetince, Sovyet Rusya hükümetine gönderilen 26 Nisan 1920 tarihli resmi mektupta, ki bu mektup TBMM hükümetinin ilk dış politika belgesi olma özelliğini taşımaktadır, emperyalist hükümetlere karşı iki ülke arasında iş birliği kurulması teklif edilmektedir ve Sovyet hükümetinden bu teklife olumlu yanıt gelmiştir.(Şemsutdinov 2000: 8) Sovyetler Birliği’nin Dışişleri Bakanı Cicerin’in imzasını taşıyan cevapta Sovyet hükümetince, Türk ulusal hareketinin başarısı için her türlü çabanın harcanacağı konusunda TBMM hükümetine güvence verilmektedir.(Gürün 1991: 52)

     TBMM hükümetinin resmen 23 Nisan 1920’de kurulduğu hatırlanırsa, kurulduktan yalnızca 3 gün sonra Mustafa Kemal’in resmi ilişki kurduğu ilk yabancı devletin Sovyetler Birliği olarak belirlendiği görülür. Bu da, Mustafa Kemal Atatürk’ün bu komşu ülkeyle dostane ilişkilerin kurulması ve geliştirilmesine verdiği önemi ortaya koymaktadır. Moskova’dan TBMM hükümeti reisine hitaben gelen cevapla da, TBMM hükümetini ilk tanıyan yabancı devletin Sovyetler Birliği hükümeti olduğu anlaşılır.

     Atatürk, ülkesi toprakları üzerinde talepkar ve tehditkar bir tutum sergileyen bir kısım Batılı ülkelerine karşı, komşusu olan ve gerek maddi olanak bakımından gerekse asker ve cephane bakımından güçlü bir ülkeyi yanında müttefik olarak tutmak istemiştir. Bu sayede, Batılı ülkelere karşı ülkesinin savunmasında gerektiğinde yardım alabileceği güçlü bir ülkenin varlığından emin olarak hareket edebilecektir. Ayrıca, Batılı ülkelerle girişilebilecek bir savaşta, Sovyet Rusya’nın bu ülkeler tarafından müttefik olarak yanlarına çekilebilmesi ve dolayısıyla askeri bakımdan güçlü olan bu ülkeyi karşısında görebileceği olasılığını düşünerek, bu durumun önüne geçebilmek için erken davranarak, bu ülkeyle müttefik olmayı gerekli görmüştür. Atatürk, bu ülke ile sınır komşusu olması ve zaten sürmekte olan bir savaş sırasında, sınırdaş bir ülkeden gelebilecek tehlikelerin boyutunu da hesap etmiş olmalıdır.

     Attila İlhan’a göre de Atatürk bu tutumuyla, Batıya karşı bir blok oluşturmayı amaçlamıştır. Atatürk’ü Sovyet Rusya ile işbirliğine zorlayan ana neden, Türklüğü yutmaya çalışan Batı emperyalizmidir. Özellikle İngilizlerin tehditkar tutumuna karşın Mustafa Kemal, Sovyet Rusya ile bağları sıkı tutmuştur. Sovyetler ise emekleme yıllarında, Batı, özellikle de İngilizler karşısında Türkiye’nin desteğine muhtaçtır.(Aça 2002: 163)

     Bakü’de Türk elçisi

     Atatürk, Sovyetler Birliği hükümeti ile ilişkilerde ılımlı bir politika takip etmektedir. Ancak bu arada, bu ülke dahilinde yaşamakta olan soydaşları ve bunların gelecekleri ile de yakından ilgilenmeyi ihmal etmemektedir. Tabii bunu yaparken mümkün mertebe Sovyet hükümetinin tepkisini üzerine çekmemeye çalışmaktadır.

     Atatürk, Milli Azerbaycan Cumhuriyeti’nin Bolşevikler tarafından sona erdirilmesinden sonra Moskova’ya bağlı olarak kurulan Azerbaycan Sovyet Cumhuriyeti zamanında bu yeni hükümetle ilişki kurmuştur. Doğu cephesi komutanı Kazım Karabekir Paşa’nın tavsiyesiyle, bir Türk Büyükelçisi Bakü’ye gönderilmiştir. Büyükelçi olarak gönderilen Memduh Şevket Esendal’dan, Azerbaycan’da kurulan yeni hükümetin gerçekte hangi şartlar dahilinde görev yaptığını, hükümette görev alan kimselerin hangi siyasi fikirde olduklarını, Azerbaycan, Gürcistan ve Ermenistan arasında mevcut sorunların nelerden ibaret olduğunu, hatta Güney Azerbaycan’daki Türklerle Kuzey Azerbaycan Türkleri arasındaki ilişkilerin ne durumda olduğunu tespit edip bildirmesi istenmiştir. Bunun yanı sıra Atatürk, Esendal’a Türkistan’daki Türklerle alakalı alınacak bilgileri de rapora eklemesini istemiştir. Ancak Atatürk tüm bu bilgilerin Sovyet yetkililerin dikkatini ve kuşkusunu çekmeyecek şekilde temin edilmesi yönünde Esendal’ı uyarmıştır.(Saray 1995: 10)

     Atatürk, Esendal tarafından kendisine ulaştırılan rapordan çıkan sonuçları beğenmemiş olsa gerek, bu andan itibaren Azeri Türklerinin menfaatlerini ve birliğini var gücüyle korumaya çalışmıştır.

     Atatürk, Doğu’da Ermenilere karşı başarılı bir harekat yürütmüş olan Kazım Karabekir Paşa’ya gönderdiği gizli emirde; Azerbaycan’ın tamamen ve gerçek anlamda bağımsız bir devlet haline gelmesine taraftar olduklarını belirtmiş ve bunun temini için Rusları gücendirmeden ve kuşkulandırmadan gerekli tedbirlerin alınması istenmiştir. Aynı zamanda, Azerbaycan’ın petrol vb. tüm doğal kaynaklarına yeniden sahip olabilmesi için gerekli çalışmaların yapılmasının acilen lazım geldiğini belirtmiştir. Karabağ gibi, Türklerin nüfusça yoğun bulunduğu yerlerin, Ermenilere verilmesinin önlenip Azerbaycan’a bağlı kalmasının sağlanılması için gerekli çalışmaların yapılmasını istemiştir.Rusların Azerbaycan’da yapacakları muamelenin bütün İslam aleminin Bolşevikleri tartmak için bir numune teşkil edecek olmasının Ruslara anlatılmasına gayret olunmasını istemiştir. (Saray 1995: 11)

     Atatürk çalışmalarını gizli yürütmüştür

     Bu şekilde, Ruslara sürekli gözlendikleri hissi uyandırılarak, Azerbaycan Türkleri ve diğer Rusya Türkleri üzerinde dilediği tasarrufta bulunmasının önüne geçilmesi amaçlanmıştır. Dolayısıyla Atatürk, Milli Azerbaycan Cumhuriyeti’nin yerini alan Bolşevize edilmiş yeni Azerbaycan hükümetinin, Azeri Türklerinin değil, Moskova’nın yönetiminde olduğunu ve Azerbaycan’ın milli servetlerinin Moskova tarafından sömürüldüğünü görmüş, Azerbaycan topraklarının Ruslar tarafından Ermenilere teslim edilmek isteniyor olmasını ve Rusların Azeri Türklerine muamelede baskılı ve katı bir tavır sergilemekte olduklarını ayırt etmiş ve bu durumun, olabilecek en barışçıl yollarla ve en az tepki çekecek şekilde halledilmesi amacıyla gizli surette çalışmalar yapılmasını öngörmüştür.

     Atatürk çalışmaların gizli surette yürütülmesine dikkat etmiştir. Çünkü, bu sıralarda Sovyetler Birliği hükümeti ile diplomatik ilişkiler iyi yolda gitmektedir. Hatta TBMM hükümetinin yukarıda sözü geçen mektubu ve bu mektuba gelen olumlu cevabın hemen ertesinde Türkiye’den bir heyet Moskova’ya gitmiştir. Sovyet yetkililerle Türk heyeti arasında geçen görüşmeler sırasında Sovyet Rusya’nın, Türkiye’ye altın ve cephane yardımına ilişkin olarak anlaşmaya varılmıştır. A. Şemsutdinov’un Sovyetler Birliği Dış Politika Belgelerine dayanarak verdiği bilgiye göre, 1920 yılı yazında ilk parti silah Trabzon’a gönderilmiştir. Eylül 1920’de ise Erzurum’da Türk hükümeti ve askeri komutanlık temsilcilerine 200.6 kg. külçe altın teslim edilmiştir. Bu yardımlardan, Atatürk’ün önderliğinde verilen Türk Kurtuluş Savaşında istifade edilmiştir.(Şemsutdinov 2000:14) 18 Mart 1921 tarihinde Türkiye Cumhuriyeti ve Sovyetler Birliği arasında imzalanan Moskova Antlaşmasıyla da, Sovyet Rusya, tespit edilmemiş bir süre için Türkiye’ye her yıl 10 milyon altın ruble vermeyi taahhüt etmiştir. (Gürün 1991: 69)

     Bu şartlar altında Atatürk, Dış Türkler konusunda ölçülü hareket etmek, onu şuurlu bir ülkü meselesi görmek ve şuurlu ülküyü müspet ilme, ilmi usullere dayandırılmış bir hedef ve gaye şeklinde tanıtmak istemiş ve olumlu yöntemlerle, bilhassa propagandaya önem vermenin gerekliliğini öne sürmüştür.(Tanyu 1981:174)

     Durum böyle olunca, Rusya mahkumu Türk ülkelerine bağımsızlıklarını kazanmaları yolunda tam anlamıyla kuvvetli bir destek sağlanamamıştır. Buna karşılık, Sovyetler Birliği’nden bir yolunu bularak kaçıp Türkiye’ye sığınan çok sayıda Rusya Türküne kucak açılmış, bu aydın sınıf, halklarının bağımsızlık davasını, Bolşevik hükümet aleyhine olmak kaydı şartıyla buradan yürütmüştür. Hatta bu durum, sözü geçen Moskova Antlaşmasının ‘taraflar kendi ülkelerinde diğer ülke aleyhinde mücadele yürüten teşekkülleri barındırmamayı ve diğer ülkeyi veya bunun bir kısmını temsil ettiğini iddia edecek teşekküllere izin vermemeyi üstlenmektedir’ şeklindeki 8. maddesine ters düştüğü halde gerçekleşmiştir.

     Rusya’dan Türkiye’ye sığınanlara sıcak ilgi

     Atatürk, Rusya'dan Türkiye'ye sığınmış Türk liderlerini ve aydınlarını sımsıcak bir ilgiyle kabul etmiş ve hatta bu kadrolara son derece önemli görevler tahsis etmiştir. Kazan Türklerinden Prof. Dr. Sadri Maksudi Arsal, Prof. Dr. Yusuf Akçura, Başkurt Türklerinden Prof. Dr. Zeki Velidi Togan, Prof. Dr. Abdülkadir İnan, Kırım’dan Cafer Seydahmet Kırımer ve Azeri Türklerinden Prof. Dr. Ahmet Caferoğlu, Ahmet Ağaoğlu, Mehmet Emin Resulzade, Mirza Bala Mehmetzade ve daha pek çokları Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş kadroları içinde yer almıştır. (Hablemitoğlu 2002: 1) Örneğin, Prof. Dr. Yusuf Akçura ve Ahmet Ağaoğlu, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde milletvekili olarak hizmet verirken, Prof. Dr. Sadri Maksudi Arsal, Prof. Dr. Zeki Velidi Togan, Prof. Dr. İsmail H. Ertaylan, Prof.Dr. İzzet Kantemir, Prof. Dr. Ahmet Caferoğlu, Prof. Reşit Rahmeti Arat, Prof. Dr. Ahmet Temir, Prof. Dr. Akdes Nimet Kurat, Dr. Hamit Zübeyr Koşay gibi çok sayıda bilim adamı Türk üniversitelerinin kuruluşunda görev almışlar ve uluslararası alanda başarı ile Türkiye’yi temsil etmişlerdir. (Hablemitoğlu 2003: 2)

     Bolşevik zulmünden ve tehdidinden kaçarak Türkiye’ye sığınan Rusya Türklerine büyük bir sevgi ve ilgiyle kucak açan Atatürk, birçoğu Sovyet Rusya hükümetince yasaklı siyasetçi olan bu aydınların, Türkiye’de ülkelerinin bağımsızlığı yolunda mücadele vermelerine imkan sağlamıştır. Türk milleti için özgürlüğün ne anlama geldiğini bilen ve bunu her fırsatta ifade eden Atatürk, bir milletin bağımsızlığının askeri sahada kazanılabilmesi için öncesinde gerekli kültürel ve sosyal şartların hazırlanması gerektiğinin bilincindedir.

     Nitekim, Atatürk yapmış olduğu bir konuşmasında; "... Rusya'dan bize sığınan siyaset adamı soydaşlarımız, kardeşlerimizdir ... Şunu da takdir etmeleri lazımdır ki, Türk Milleti Kurtuluş Savaşından beri, hatta bu savaşa atılırken bile, mahkum milletlerin hürriyet ve istiklal davaları ile ilgilenmeyi, o davalara müzaheret etmeyi benimsemiştir. Böyle olunca kendi soydaşlarının hürriyet ve istiklallerine kayıtsız davranması elbette tecviz edilemez. Fakat milliyet davası şuursuz ve ölçüsüz bir dava şeklinde mütalaa ve müdafaa edilmemelidir. Milliyet davası, siyasi bir mücadele konusu olmadan önce şuurlu bir ülkü meselesidir. Şuurlu ülkü demek, müsbet ilme, ilmi usullere dayandırılmış bir hedef ve gaye demektir. O halde propagandalarda müsbet usullere müracaat etmek şarttır. Hareketlerin imkan sınırları ve sıraları mutlaka hesaba katılmalıdır. Türkiye dışında kalmış olan Türkler ilkin kültür meseleleriyle ilgilenmelidirler. Nitekim biz Türklük davasını böyle bir müspet ölçüde ele almış bulunuyoruz. Büyük Türk tarihine, Türk dilinin kaynaklarına, zengin lehçelerine, eski Türk eserlerine önem veriyoruz... "(Hablemitoğlu 2002: 1) sözlerini sarf etmiştir.

     Cumhuriyet Türkiye’sinde Atatürk, Rusya Türklerine, yazınsal ve basın faaliyetlerinde serbest bir ortam bırakmaya özen göstermiştir. Ancak bunu yaparken, özellikle Sovyet Rusya hükümetinin tepkisini üzerine çekmemeye özen göstermiştir.

     Bu dönemde Türkiye dışındaki Türklerle (Dış Türkler) ilgili, gerek Rusya Türklerine mensup kimselerce, gerekse Türkiye Türklerince pek çok süreli yayın ve kitap yayınlanmıştır. 1923 yılında Mehmet Emin Resulzade’nin “Azerbaycan Cumhuriyeti, Keyfiyet-i Teşekkülü ve Şimdiki Vaziyeti” isimli kitabı yayınlanmıştır. Bu kitapta, Sovyet Rusya tarafından bağımsızlığına son verilen Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti’nin kuruluş aşamaları, cumhuriyetin gerçekleştirmiş olduğu işler ile ilgili bilgi verilmekte ve Sovyet Rusya’nın bu demokratik cumhuriyete nasıl bir oldu bittiyle son verdiğine dair ayrıntılı bilgiler yer almaktadır. 1925 yılında yine Resulzade tarafından yayınlanan “İstiklal Mefkuresi ve Gençlik: Esbabı Hezimemize Bir Mütalaa” adlı kitapta ise, Çarlık ve Sovyet dönemlerinde Azerbaycan milliyetçi hareketine değinilmekte ve bu hareketin başarısızlığa uğramasının nedenleri konu alınmaktadır. 1927’de yine Azerbaycan siyasi muhaceretinin önemli isimlerinden ve Resulzade’nin yakın çalışma arkadaşı Mirza Bala Mehmetzade tarafından 1918’den itibaren Azerbaycan’da Ruslara karşı verilen bağımsızlık mücadelesini konu alan “Azerbaycan Misak-ı Millisi” kaleme alınmıştır. Yazar kitabında, Azerbaycan Türklerini bağımsızlık savaşına çağırmaktadır ancak, bunu kendilerine kucak açan Türkiye Cumhuriyeti hükümetini zora sokmamak için üstü kapalı bir şekilde yapmaya dikkat etmiştir. Başkurt Türkü olan Türkolog Prof. Dr. Zeki Velidi Togan tarafından yayınlanan “Bugünkü Türkistan ve Yakın Tarihi”, yine Mirza Bala Mehmetzade tarafından 1938 yılında yayınlanan “Milli Azerbaycan Hareketi”, Sovyet esareti altında yaşamakta olan Türk halklarının tarihi ile ilgili bilgi vermenin yanı sıra bu Türk halklarının Sovyet yönetimi altında maruz kaldığı haksız uygulamaların gün ışığına çıkarılması yönünden de önemli rol oynamıştır. Bu tür yayınlar, Bolşevik aleyhtarı bir propaganda maksadını içermektedir. Bir başka kitap Kazan Türklerinden Abdullah Battal Taymas tarafından hazırlanan “Kazan Türkleri: Türk Tarihinin Hazin Yaprakları” ismini taşımaktadır ve 1925 yılında basılmıştır. Mirza Bala tarafından kaleme alınan bir diğer kitap Almanca olarak, Avrupa’ya yönelik olarak hazırlanan “Das Problem Aserbeitschan” (Azerbaycan’ın Problemleri)’dir.

     Dış Türklerle ilgili, Türkiye Türkü yazarlarca kaleme alınan pek çok kitap da yine bu dönemde yayınlanmıştır. A.A. Çandar’ın 1934 tarihli “Türklüğün Kökleri ve Yayılışı”, Muharrem Feyzi Togay’ın 1938 tarihli “Turani Kavimler ve Siyasi Tarihlerinin Esas Hatları”, Atatürk’ün sağlığında kaleme alınmış Türklük dünyası ile ilgili yayınlardan yalnızca birkaçıdır.(Landau 1999: 125)

     Dil, yazın, tarih, coğrafya ve diğer ilgili alanlar üzerinde yoğunlaşarak, Türklerin görkemli tarihlerini öğrenme ve araştırmaya Atatürk büyük önem vermiştir. Yeni Türkiye’yi oluşturan toplumun, övünç duyabileceği kendine ait bir geçmişinin olduğu ilmi alanda, ciddi araştırmalarla ortaya konulacak, böylece halkın kendine olan güveni sağlanacak ve bu güven onu daha iyi bir geleceğe götürecektir. Bu araştırmalar, Türkiye Cumhuriyeti halkının kökenlerini Orta Asya’ya kadar götürmüştür. Yine bu dönemde, Türk tarihinin yeniden yazılması ile ilgili yoğun çalışmalar yapıldığı gibi dil alanında da çalışmalar gerçekleştirilmiş, özellikle Türk dilinin arındırılmasına yönelik çalışmalar yapılmıştır ki, bu durum Türkiye Türkleri ile Dış Türklerin ortak dilinin yaratılması konusunda bir adım olarak da yorumlanmıştır. Türk dünyasının dilinin, tarihinin, kültürünün ilmi biçimde incelenmesi ve tarihi gerçeklerin ortaya çıkarılması için amaçlarına yönelik olarak Atatürk’ün talebiyle Türk Tarih Kurumu, Türk Dil Kurumu tesis edilmiş ve Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi faaliyete geçirilmiştir.

     Atatürk, tüm Türk dünyası ile yakından ilgilenmiştir. Onlarla olan gönül ve kültür bağını daimi tutmuştur. Cumhuriyetin kuruluşunun 10. yıl dönümünde yaptığı konuşması sırasında Dış Türkler konusuna da değinmiş ve “... Köklerimize inmeli ve olayların böldüğü tarihimizin içinde bütünleşmeliyiz. Onların (Dış Türkler) bize yaklaşmasını bekleyemeyiz... Bizim onlara yaklaşmamız gerekli...” sözlerini sarf etmiştir. (Harp Akademileri Komutanlığı 1997: 447) Nitekim Atatürk, gerek içte gerekse dışta izlediği devlet politikasını da buna göre oluşturmuştur.

     Ülkemize sığınanlara maddi ve manevi yardım

     Cumhuriyetin kurulduğu yıllardan hemen sonraki dönemde, ülkemize sığınan Rusya Türklerine hükümet olarak, gerek maddi gerekse manevi mümkün olan tüm yardımı sağlamaya gayret edilmiştir. (Landau 1999: 118) Farklı Türk halklarının temsilcileri olan bu muhacir Rusya Türkleri tarafından milli merkezler kurulmasına izin verilmiş, hatta desteklemiştir. Sovyet işgalinden sonra Rusya’dan kaçmak zorunda kalan Türk liderlerine ve aydınlarına bu merkezlerde (Azerbaycan Milli Merkezi, Kırım Milli Merkezi, Türkistan Milli Merkezi gibi) hizmet şansı ve fırsatı sunulmuştur.

     Bu Milli Merkezlere, en güvenilir, idealine samimi, Türkiye’ye ise sadakati test edilmiş aydınlar aktif üye olarak girebilmektedir. Üyelere hizmetlerinden dolayı maaş ya da benzeri ad altında hiçbir ücret ödenmemektedir. Milli merkezlerin faaliyetleri sırasında üyelerin, Türkiye’nin zaten sorunlu olan komşuları ile ilişkilerini bozabilecek duygusal-politik nitelikte faaliyet içine girmelerine, en azından görünür şekilde, müsaade edilmemektedir. Üyelerin tamamı, kendi meslekleri içinde en başarılı, dürüst olarak tanınan gönüllü ve seçkin vatanseverlerden oluşmaktadır. Hata yapanın, derhal merkezle ilişkisi kesilmektedir. Örneğin, Atatürk’ün de bulunduğu bir toplantıda, Sovyet tarihçilerine yönelik olarak aleni ve de duygusal bir biçimde Rus düşmanlığı yapan sözler sarf eden Prof. Ahmet Caferoğlu’nun Azerbaycan Milli Merkezi dahil pek çok resmi makamla ilişkisi hemen sona erdirilmiştir. (Hablemitoğlu 2003: 2)

     Atatürk döneminde, yine bu merkezlere bağlı faaliyet gösteren çeşitli derneklerin kurulması da olumlu karşılanmıştır. Bolşeviklerin uyguladıkları imha siyaseti neticesinde ülkelerini terk etmek zorunda kalan Azeri, Özbek, Türkmen, Kazan, Kırım Türklerinden oluşan muhacirler, Türkiye’deki muhaceret yıllarında kendi aralarında sıkı temas kurmuş ve muhacerette bulunan gençleri teşkilatlandırmak, aralarındaki irtibatı kuvvetlendirmek, gençlerdeki milli ruh ve benliğin güçlenmesini sağlamak ve maddi yardıma gereksinimi olan gençlere hem parasal yardımda bulunmak hem de eğitim konularında destek sağlamak amacıyla Azeri Türk Gençler Birliği?, Türkistan Türk Gençler Birliği? gibi dernekler kurmuşlardır.

     Türkiye’de yerleşen Rusya Türkleri, bağımsızlık yolunda bir fikir birliği oluşturmak ve gerekli sosyal ve kültürel zemini hazırlamak için işe girişmiş ve davalarının propagandasını yapmak için milli merkezler ve dernekler kurmanın yanı sıra en güçlü ve hukuki bir araç olan yazın ve gazetecilik faaliyetlerini seçmiştir. Yayınlanan dergi ve gazetelerde takip edilen yayın politikası, Sovyetler Birliği esaretinde yaşayan Türk halklarının bağımsızlıklarını kazanması uğrunda ortam hazırlamaya yönelik olmuştur. Ayrıca, Bolşevize edilmiş ve enternasyonal proleter kültürüyle milli şuurları zedelenmeye çalışılan Rusya Türklerine, yayınlanan çok sayıda ilmi, edebi, tarihi yayınlar yoluyla milli bilinç aşılanmış ve bireylerin, milli tarihi ve dilinden, dolayısıyla benliklerinden kopmalarının önüne geçilmeye çalışılmıştır. Azeri Türklerince çıkarılan “Yeni Kafkasya” (1923-1927), “Azeri Türk” (1928-1931), “Odlu Yurt” (1929-1931) dergileri ve “Bildiriş” (1930-1931) gazetesi, Başkurt Türklerinden Prof. Dr. Abdülkadir İnan ve Prof. Dr. Zeki Velidi Togan tarafından 1927-1931 yılları arası yayınlanan “Yeni Türkistan” dergisi, yine Azeri Türklerinden olan Ahmet Caferoğlu tarafından yayınlanan “Azerbaycan Yurt Bilgisi” (1932-1934) adlı dergi bu tür yayın organlarındandır.

     İstanbul’da yayınlanan bu dergilerden Yeni Kafkasya’nın siyasi, ekonomik ve kültürel alanda yayınladığı makale ve haberleriyle izlediği Bolşevik aleyhtarı tutumu ve Bolşevizmin gerçek yüzünü dünyaya ve Azeri halkına göstermek üzere yaptığı yayınlar gün geçtikçe Sovyet hükümetini rahatsız eder olmuştur. Azerbaycan’a girişine bir türlü engel olamadıkları bu dergi yüzünden Azeri halkı arasında milliyetçi fikirler ve Azerbaycan’ın bağımsızlığı fikri hızla yayılmıştır. Hatta Sovyet hükümetinin iddiasına göre, bu dergide yer alan ve Rusya Komünist Bolşevik Partisi’ndeki anlaşmazlıkların gün ışığına çıkarılmasıyla ilgili olarak ısrarla yayınlanan haberler nedeniyle partinin halk üzerindeki nüfuzu gün geçtikçe azalmış, halk arasında yönetim karşıtı düşünceler yayılmıştır.

     Sovyet yetkilileri bunun üzerine, Türkiye Cumhuriyeti hükümetine başvurarak İstanbul’da basımına izin verilmekte olan ve Sovyet hükümeti karşıtı yayın yapan bu derginin kapatılması için istekte bulunmuştur. İlk birkaç başvurunun Türk yetkililerce geri çevrilmesinden sonra ısrarcı tutumunu sürdüren Sovyet hükümeti yoğun baskılarının sonucunda amacına ulaşmış ve Yeni Kafkasya’nın yayın hayatı sona ermiştir. Bu derginin devamı niteliğindeki Azeri Türk dergisi yayına başlamış, bunu Odlu Yurt dergisi ve Bildiriş gazetesi izlemiştir. Ancak bunlar da Bolşevik karşıtı tutumlarından ötürü Sovyet Rusya hükümetini rahatsız etmektedir. Yeni Türkistan dergisi de aynı yayın politikasını takip ettiğinden Sovyet hükümetince aynı hoşnutsuzlukla karşılanmaktadır.

     Sovyet hükümeti, Sovyetler Birliği dahilindeki Türk ülkelerinin topraklarına girişine bir türlü engel olamadığı bu basın organlarının kapatılması, Mustafa Kemal Atatürk döneminin Türkiye faaliyetlerine daha fazla izin verilmemesi ve Sovyetler Birliği sınırları dahilinde kalan Türk halklarının muhaceretteki bu temsilcilerinin daha fazla himaye edilmemesi yolunda Türkiye Cumhuriyeti hükümetine sık aralıklarla başvurularda bulunmuştur. Bu başvurular 1923-1931 yılları boyunca aralıksız olarak devam etmiştir.

     Bağımsızlık savaşı döneminde, 1921 yılının başlarında Mustafa Kemal, Eskişehir’de yaptığı bir konuşmasında “Ne İslamcı bir birlik, ne de Turancılık bizim için bir öğreti ya da mantıklı siyasa oluşturamaz” diyordu. Mustafa Kemal bu görüşü, 1927’deki söylevi de dahil olmak üzere başka tarihlerde, başka yerlerde de birkaç kez yinelemiştir. (Landau 1999: 112) Mustafa Kemal bu şekilde, Yeni Türkiye’nin kendi sınırları içinde, kendi egemenliğine dayanan bağımsız bir ülke olduğunu, dolayısıyla başka ülkeler için bir tehdit unsuru addedilmemesi gerektiğini vurgulamak istemektedir. Türkiye’nin çabalarını yeniden yapılanma üzerinde ihtiyaç duyduğu bir dönemde bu açıklama, güçlü komşu Sovyetler Birliği ile ilişkilerin olumlu seyrine yardım edecektir. Buna karşın, Atatürk, Türkiye’ye sığınan Rusya Türklerine şartları sonuna kadar zorlayarak yardım etmiştir. Hatta 1931 yılına değin Sovyet Rusya hükümetinin aralıksız baskılarına karşı koyabilmiş, ancak bu tarihten itibaren Sovyetler Birliği sınırları dahilinde kalan Türk halklarının muhaceretteki bu temsilcilerinin Türkiye Cumhuriyeti sınırları dahilindeki her türlü siyasi faaliyeti ile yine siyasi amaçlı basın faaliyetlerinin yasaklanmasına ilişkin kararı kabul etmek durumunda kalmıştır.

     Görüldüğü gibi Atatürk, Türk milletinin yalnızca Türkiye Türklerinden ibaret olmadığını bilmektedir ve Türkiye dışındaki Türk halklarına büyük bir sevgiyle bağlıdır. O, Kurtuluş Savaşını Türk milletinin doğuştan gelen kararlılığı, gücü ve azmini arkasına alarak yürütmüş ve başarıya ulaştırmıştır. Nitekim Atatürk bir sözünde: “Biz doğrudan doğruya milliyetperveriz ve cumhuriyetimizin mesnedi (dayanağı) Türk camiasıdır” açıklamasında bulunmuştur.(Tanyu 1981:71)

     Bu yüce millete büyük saygı ve sevgi besleyen Atatürk, Türk dili, kültürü ve tarihinin ilmi metotlarla yeniden yazılması ve gerek Türkiye’de gerekse yurtdışında, Türk kültürü ve tarihinin tanıtılması amacıyla gerekli ortamı ve imkanları yaratmış, ayrı düşmüş Türk halklarının birbirlerinden haberdar olması için gerekeni yapmıştır. Siyasi sahada ise tüm imkanlarını zorlayarak bu halkların siyasi muhacirlerini ülkesinde konuk etmiş ve propaganda temeline dayanan bağımsızlık faaliyetlerini buradan sürdürmelerine olanak tanımıştır.

     Kaynaklar

     1- Mehmet Aça: “Avrasyacı yaklaşımın çeşitlemeleri ve Türk dünyasının geleceği”, Bağımsızlığının 10. Yılında Türk Cumhuriyetleri, Ed. Emine Gürsoy Naskali, Erdal Şahin, Türkistan ve Azerbaycan Araştırma Merkezi Yayınları, Hollanda 2002, s. 159-176.

     2- “Azeri Türk Gençler Birliği’nde”, Azeri Türk, No: 28-29, Kasım 1929, s. 15.

     3- Tamurbek Devletşin: Sovyet Tataristanı, Çev. Mehmet Emircan, 2. bs., Ankara, Kültür Bakanlığı Yayınları, 1981.

     4- Kamuran Gürün: Türk-Sovyet İlişkileri, Ankara, Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1991.

     5- Necip Hablemitoğlu: “Kemal’in Öğretmenleri”, (Çevrimiçi): www. geocities. com/hablemitoglu/kemal.html, 11 02 2002.

     6- Necip Hablemitoğlu: Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve Dış Türkler Stratejisi”, (Çevrimiçi), www. geocities. com/hablemitoglu/milli-merkezler.htm, 03 09 2003.

     7- Harp Akademileri Komutanlığı, Türkiye ve Türk Dünyası, İstanbul, Harp Akademileri Basımevi, 1997.

     8- Baymirza Hayit: Türkistan Devletlerinin Milli Mücadeleleri Tarihi, Ankara, Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1995.

     9- M. Jacob Landau.: Pantürkizm, Çev. Mesut Akın, İstanbul, Sarmal Yayınevi, 1999.

     10- Mehmet Saray: Atatürk ve Türk Dünyası, Ankara ,Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1995.

     11- A. Şemsutdinov: Kurtuluş Savaşı Yıllarında Türkiye-Sovyetler Birliği İlişkileri, İstanbul, Yeni Gün Haber Ajansı Basın ve Yayıncılık, 2000.

     12- Hikmet Tanyu: Atatürk ve Türk Milliyetçiliği, Ankara, Töre Devlet Yayınları, 1981.

     13- Abdullah Battal Taymas: Kazan Türkleri: Türk Tarihinin Hazin Yaprakları Ankara, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları, 1966.
     14- “Türkistan Türk Gençler Birliği”, Azeri Türk, No: 17, Ekim 1928, s. 14.

Araş. Gör. Dr. Belkıs Ulusoy
İ.Ü. İletişim Fakültesi, Gazetecilik Bölümü


 
   

---------------------------------------------------------------------------
Webmaster : webboyut@istanbul.edu.tr
Sık Kullanılanlara Ekle

Sayfamiz 1024*768 Çözünürlükte Hazırlanmıştır.
4.Boyut Design © Copyright 2003

---------------------------------------------------------------------------
İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi. Tüm Hakları Saklıdır.
Kaptanı Derya İbrahim Paşa Sokak 34452 Beyazit / İstanbul
Tel: 0212 512 52 57 (159) Faks: 0212 511 35 02